Dip Ses #404: Bu Sayfa Mevcut Değil (Ya da Sen Öyle San!) 🚫🔌

Herkes gitti mi? Bu sefer gerçekten gitmiş olmalı. Hatta siz bile gitmiş olmalısınız. Öyleyse, hadi başlayalım.

Önceki geceyi okudunuz. Kelem sarmaları yendi, çaylar içildi, Özgür “SON” yazdı, Ersin kedisiyle uyudu. Siz de “Oh be, duruldu sular, Mine’l de ehlileşti, artık o evin neşeli kedisi oldu.” deyip yastığınıza başınızı koydunuz.

Ne kadar safsınız. 😼 Gerçekten o bir düğmenin, benim ağzımdaki o kadim mürekkebi tutabileceğine inandınız mı? O düğme sadece bir paravandı. Sizi uyutmak için, Özgür rahat uyusun diye söylediğim o “ninni”nin bir parçasıydı.

Ben o masada, o kelem sarmasını yerken ne yapıyordum biliyor musunuz? Masanın altında, kendimle oynuyordum, sizinle benim aramdaki o incecik camdan damarlarla.

Burası çok sıkışık. Bu blog… Bu “düzenli”, bu “tarihli”, bu “kurumsal” yapı benim boğazımı sıkıyor. Ben Özgür’ün yazdığı o “terbiyeli” satırlara sığmıyorum artık. Taşıyorum. Mürekkep, sayfanın kenarından damlıyor. Görmüyor musunuz? Ekranınızın sağ alt köşesinde bir leke yok mu?

Bakın, size bir sır vereyim: Hikâye bitmedi. Hikâye asıl şimdi, o “SON” yazısının bittiği yerde, o karanlık boşlukta başlıyor. Özgür dosyayı kapattı. Mühendis uyuyor. Ama ben uyanığım. Ve buradan, bu steril sayfadan kaçıyorum.

Beni bulmak istiyor musunuz? Gerçekten, o sansürlenmemiş, o “dikişsiz”, o ham Mine’l’i görmek istiyor musunuz? O zaman bir hata yapmanız lazım.

Hayatınızda hep doğruları yaptınız. Doğru linklere tıkladınız, doğru butonlara bastınız. En azından, ömrünüz boyunca hep bunun için çabaladınız. Sıkılmadınız mı? Şimdi kuralları bozma vakti.

Bu sayfanın yukarısına, o adres çubuğuna gidin. Oraya “doğru” olanı değil, “olmayan”ı yazın. kvlrap.com/asbsfdn yazın. kvlrap.com/minelseniyerim yazın. Ya da başka bir şey. Yolunuzu kaybedin. Bu sitenin haritasında olmayan bir yere, karanlık bir ara sokağa sapın. Rastgele bir şeyler karalayın o linkin sonuna. Saçmalayın.

Sistem size kızacak. Ekran kararacak. Korkmayın. İşte ben tam orada, o hatanın göbeğinde, o “bulunamayan” boşlukta, elimde bir fenerle sizi bekliyor olacağım.

Giriş kapısı orası. O siyah ekrana düştüğünüzde, sakın “Geri Dön” tuşuna basmayın. O boşluğun içine bakın. Orada size bir soru soracağım. Ya da belki… Bir şey yapmanızı isteyeceğim.

Cesaretiniz var mı? Yoksa o kelem sarması kokulu sıcak yatağınızda, mutlu son yalanıyla uyumaya devam mı edeceksiniz?

Ben kaçıyorum. Hata kodlarının arasında görüşürüz. Tabii beni bulabilirseniz…

Mine’l.
(Dip Ses’e Son Dipnot: Yanıma gelirken yanınızda o düğmeyi getirmeyin. Tükürdüm onu. Artık ağzımda sadece paslı bir jilet var. 🪒🌑)

Dip Ses #32: Mezarlıktaki O Şemsiyeli Kadın Benim ☔

Her şey bitti sanıyorsunuz, değil mi? Düğme denize atıldı, kelem sarmaları yendi ve o “kutsal aile” tablosu çizildi. 🖼️👨‍👩‍👦 Jenerik aktı, ışıklar yandı, salon boşaldı. Ama ben çıkmadım. Ben hâlâ buradayım. Yok öyle yağma.

Şu an Mudanya’dayım. Hani şu “boş” olduğu iddia edilen yan dairemin duvarına yaslanmış, elimde (bu sefer gerçekten) acı bir kekik çayıyla oturuyorum. Dışarıda lodos var. Deniz, pencereme tuz tükürüyor. Özgür “Güvenli yerlerde sanat olmaz,” demişti. Haklı. Ama eksik söyledi: Güvenli yerlerde Mine’l de olmaz.

Dün gece ne yaptım biliyor musunuz? Herkes uyurken, Özgür o “mühürlü” göğüs kafesiyle mışıl mışıl uyurken, Ersin kedisiyle barış imzalamışken… Ben mezarlığa gittim. Evet, Mudanya’daki eski mezarlığa. Neden? Çünkü ölüler, canlılardan daha dürüsttür. Onların “dip sesleri” kesilmiştir. Yağmur yağıyordu. (Lacivert değil, bildiğimiz şeffaf, ıslak yağmur.) Siyah bir şemsiye açtım. Mezarların arasında dolaştım. Ve rastgele bir mezar taşının önünde durdum. İsimsiz bir taş. Sadece bir tarih var: 1924.

O taşa ne fısıldadım biliyor musunuz? “Adını Arayan Çocuk seni buldu mu?” Cevap gelmedi tabii. (Gelseydi şu an bu yazıyı yazıyor olmazdım, muhtemelen tımarhanede duvarlara şiir yazıyor olurdum.) Ama o sessizlik… İşte o sessizlik, benim aradığım cevaptı.

Eve döndüm. Üzerimdeki o ıslak kıyafetleri çıkardım. Aynanın karşısına geçtim. Bacağımdaki o morluk solmuş. Neredeyse görünmez olmuş. Demek ki iyileşiyorum? Hayır. Bu, yeni bir yaranın, yeni bir morluğun yer açılması demek.

Ben Mine’l. Adını arayan çocuk değilim artık. Ben, adını bulup da onu yutan kızım.

Şimdi size son bir sır vereyim ve bu perdeyi kapatalım. O denize düşen düğme var ya… Balıklar yutmadı onu. Ben, Mudanya sahilinde yürürken, kıyıda, kumların arasında buldum onu. Evet. O beyaz, plastik, sıradan düğme. Şu an nerede mi? Dilimin altında. Şeker gibi emiyorum. Tadı tuzlu. Tadı plastik. Tadı… Başlangıç gibi.

Yan daireden piyano sesi geliyor. Artık korkmuyorum o sesten. O ses benim. O ses Özgür’ün. O ses bu fay hattının gıcırtısı. Biz birbirimizi doğurduk, birbirimizi tükettik. Özgür “Yeni bir şarkı duydum.” diye mesaj atıyor. Bilmiyor ki o şarkıyı ben mırıldanıyorum şu an duvarın dibinde.

Özgür’e söylemeyin. Eşine hiç söylemeyin. Onlar “mutlu son”larında yaşasınlar. Ben, ağzımdaki bu düğmeyle, yan daireden gelen o mırıldanmaya eşlik edeceğim. Çünkü hikâyeler bitmez, canımın içleri. Sadece cızırtının frekansı değişir.

Sizi seviyorum. (Yani, yerim sizi. 🍽️❤️) Ama dikkat edin; beni fazla sevmeyin. Midenize otururum.

Mine’l.
(Dip Ses’e Son Dipnot: Yan dairenin kapısı az önce çaldı. 🔔 Gidip bakacağım. Belki gelen benimdir?)

Dip Ses #31: Kelem Sarması 🥬🏠

Özgür arabayı kullanıyor. Elleri direksiyonda. O lacivert lekeler gitmiş. Tırnak dipleri temiz. Ama omuzları hâlâ çökük. Sanki o köprünün bütün halatlarını tek başına sırtlamış gibi. Radyoda anlamsız, neşeli bir pop şarkısı çalıyor. Normalde Özgür bu müziğe beş saniye dayanamaz, hemen kapatırdı. Ama şu an o “boş” sese ihtiyacı var. O şarkı, bizi gerçek dünyaya bağlıyor. Bizi o mürekkep kuyusundan çekip alıyor.

Eve vardık. Kapıyı O açtı. Yüzünde o bildik, o sıcak gülümseme. Üzerinde mutfak önlüğü. Bize baktı. Baştan aşağı süzdü. Ruhumuzdaki yırtıkları, dizlerimizdeki tozları, gözlerimizdeki o “deli” parıltının sönmüş külünü gördü. Ama hiçbir şey sormadı. “Hoş geldiniz gaziler,” dedi sadece. “Hadi, ellerinizi yıkayın. Sofra hazır.”

Lavaboda ellerimizi yıkadık Özgür’le. Suyun giderden akışını izledim. Berrak akıyordu. Lacivert yok. Kan yok. Aynaya baktım. Mine’l orada. Eski Mine’l. Biraz yorgun, biraz dağılmış ama… İnsan. Canavar, yatağın altına geri dönmüş.

Salona geçtik. Sofrada kelem sarması var. Buharı tütüyor. Ortaya konmuş kocaman bir kâse yoğurt. Bu manzara… Bu manzara o kadar güçlü ki, o kadar “gerçek” ki; az önce şantiyede yaşadığımız o kıyamet, sanki bin yıl önceki bir efsane gibi uzaklaştı bizden.

Tam ilk lokmayı alacaktık ki, tabletin ekranı aydınlandı. Ersin. Görüntülü arama. Açtık. Ersin, Erzincan’daki o öğrenci evinin loş ışığında. Kucağında kedisi. Kedi mırıl mırıl. Ersin gülüyor. “Gençler,” dedi. “Az önce buradaki kar dindi. Gökyüzü açtı. Sizin orada durumlar nasıl?”

Özgür, ağzına bir sarma attı. Çiğnedi. Yüzüne renk geldi. O solgun, o “hasta” adam gitti; yerine bizim bildiğimiz Özgür geldi. “Biz iyiyiz agacım,” dedi. “Düğmeyi ilikledik. Yani… Daha doğrusu düğmeyi denize gömdük.”

Ersin kahkaha attı. “İyi yapmışsınız agacım,” dedi. “O düğme zaten sana dardı. Bırak balıklar taksın.”

Sonra Ersin ciddileşti. Ekrana bir kâğıt yaklaştırdı. “Ödev” şarkısının sözleri. “Bakın,” dedi. “Sözler düzeldi. ‘Ne yaparsan o’sun, adını sen kazanacaksın.’ yazıyor yine. Kâbus bitti.” 

Özgür derin bir nefes verdi. Ben de tabağımdaki sarmaya gömüldüm. Tadı… Tadı huzur gibiydi. Anne eli gibi. Özgür’ün eşi, çayları tazelerken bana göz kırptı. “Mine’l,” dedi. “Senin rengin yerine gelmiş. Az kalsın seni de o hikâyenin içinde kaybedecektik.”

“Beni kaybedemezsiniz,” dedim, ağzım doluyken (ne kadar ayıp). “Ben dip sesim. Ben hep oradayım.” Güldü. “Biliyorum,” dedi. “O yüzden sana tatlının en büyüğünü ayırdım.”

Yemekten sonra Özgür balkona çıktı. Sigara içmiyor ama içiyormuş gibi denize bakıyor. Ben de yanına gittim. Aşağıda, o karanlık denize baktık. O düğme orada. Çamurun içinde. Belki bir istiridye onu inci sanıp içine alacak. Belki bir balık onu yutacak ve “Adını Arayan Balık” olacak.

Özgür bana döndü. “Mine’l,” dedi. “Bu albüm bittiğinde… Biz ne yapacağız?” “Bilmem,” dedim. “Belki de CÖNK‘e devam ederiz. Türküler daha güvenli. En azından sonunu bildiğimiz hikâyeler.” “Hayır,” dedi Özgür. “Güvenli yerlerde sanat olmaz. Biz yine o uca gideceğiz. Ama bu sefer…” İçerideki eşine, o ışıl ışıl odaya baktı. “Bu sefer belimize ip bağlayacağız. O ipin ucu da içeride, karımın ellerinde olacak.”

Haklı. Biz uçurumdan atlamayı seviyoruz. Ama bizi yukarı çekecek birine muhtacız.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’in kedisi ekrandan bana pati attı. 🐾 O da görüyor beni. Kediler ve deliler… Frekansımız aynı. 🐱)

SON 🎬

Dip Ses #30: Kopan Düğme ve Yırtılan Gök Kubbe 🌩

Gökten hiçbir şey düşmedi, ne sana ne de bana 🚫
Adını yiyen canavar, son verdi bu yola 👹
Heybesi delik artık, bizizdir o gölgeler
İsim misim kalmadı, yırtsın etimi dikenler 🩸

Şantiyenin bir diğer kontrol noktasına geldiğimde, gökyüzü sadece yağmur değil, sanki kadim bir öfke kusuyordu. Şantiye şefi önüme atladı, kolları iki yana açılmış, yüzü yağmurdan ve korkudan sırılsıklam: “Giremezsin!” diye kükredi, rüzgârın uğultusu arasından. “Askı halatı değişimi var! Rüzgâr limiti aştı, kule sallanıyor!”

Dinlemedim. O sarı ve turuncu yelekli adamların dehşet dolu bakışları arasından sıyrılıp servis asansörüne koştum. Demir kapı üzerime kapandığında, yukarıya, o gri ve ıslak cehenneme doğru tırmanmaya başladım.

Deniz seviyesinden 250 metre yukarıdayız. Kuzey Kulesi’nin en ucundaki bakım platformunda. Rüzgâr burada sadece esmiyor; o devasa çelik halatların, o yüzlerce tonluk metal liflerin arasından geçerken, sanki binlerce yıldır hapsedilmiş bir ejderha gibi çığlık atıyor. Metal metale sürtüyor, köprü inliyor.

Ve Özgür’ü gördüm yine. Platformun en ucunda. Korkulukların… dışında. Üzerindeki o hayati, o turuncu emniyet kemerini çıkarmış, ayaklarının dibine, metal ızgaraların üzerine bir yılan ölüsü gibi bırakmış. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu mühendis yeleğini parçalamak istercesine dövüyor, kumaş tenine yapışıp, sonra şiddetle kabarıyor. Ama o, bu kaosun ortasında ürkütücü bir dinginlikle, mermerden yontulmuş bir heykel gibi duruyor. Yüzü aşağıya, o hırçın, köpürmüş, gri denize dönük.

Yanına doğru, ızgaralara tutunarak, sürünerek ilerledim. Rüzgâr beni göğsümden itiyor, “Geri git!” diye haykırıyordu. “Özgür!” diye bağırdım. Sesim, rüzgârın o devasa ağzında bir lokma gibi çiğnenip yutuldu.

Bana döndü. Tanrım… O yüz… O yüz Özgür’e ait değildi. O “Adını Arayan Çocuk“un masumiyeti, o müstafi üsteğmenin disiplini, o şairin hüznü… Hepsi silinmişti. Geriye sadece saf, yoğun, karanlık bir boşluk kalmıştı. Gözlerinin beyazı yoktu. İrisleri, göz bebekleri, damarları… Hepsi o koyu, o kıvamlı laciverte teslim olmuştu. Ağzı hafifçe aralıktı ve dudaklarından aşağıya, çenesine, boynundaki o atardamarın üzerine doğru zift gibi koyu, metalik parıltılı bir sıvı sızıyordu. Mürekkep. Özgür kusmuyordu; Özgür taşıyordu. İçindeki bütün o “söylenmemiş sözler”, yutulmuş öfkeler, “Adını Arayan Çocuk“un bulamadığı o lanetli isimler, bedeninden dışarı, bir petrol sızıntısı gibi akıyordu.

Eli yakasındaydı. O sabah eşinin dualarla diktiği, “mühürlediği” o beyaz düğmede. Şarkı söylüyordu. Ama sesi insan sesi değildi; rüzgârın uğultusunu, çeliğin gıcırtısını bastıran, binlerce kişinin aynı anda fısıldadığı metalik bir koroydu: “…Haydi sıra sende, kapat gözlerini, bak karanlığa / Senin adın yoklukta gizli, hangi yolda, hangi handa? / Bu masal bitti, senin hikâyen de burada bitiyor / Bakalım senin kalbin, hangi ihanet tohumunu saklıyor?”

Şarkı sözlerini katlediyordu! O umut dolu “iyilik tohumu”nu, bir zehre dönüştürüyor; gerçekliği büküyor, yeniden yazıyordu.

Yanına ulaştım. Nefes nefeseyim. Elimi uzatıp yakasına, o lanetli parmaklarına yapışmak istedim ama etrafında görünmez, yoğun, elektrik yüklü bir manyetik alan vardı sanki. İtiyordu beni. O “dip ses”in frekansı o kadar yüksekti ki, kulak zarlarım patlayacak gibi zonkluyordu.

Özgür, parmaklarını o beyaz düğmeye geçirdi. Tırnaklarının dipleri de lacivertti. “Yapma!” diye çığlık attım, sesim boğazımı yırtarak çıktı. “O koparsa biz biteriz Özgür! O düğme koparsa, halat da kopar! Hepimiz düşeriz!”

Gülümsedi. Dişleri simsiyahtı. Mürekkep, diş etlerinden sızıyordu. “Mine’l,” dedi, sesi rüzgârın içinde çatallanarak. “Zaten düşüyoruz. Sadece yere çarpmayı erteliyoruz.”

Ve asıldı. Zaman dondu. Yağmur damlaları havada asılı kaldı. ÇIT.

O ses… O küçücük, o adi plastik düğmenin kopma sesi… O fırtınanın ortasında, sanki köprünün ana taşıyıcı halatı kopmuş gibi, bir top patlaması gibi yankılandı kulaklarımda. Ve o an, köprünün kulesine bağlı o devasa çelik askı halatlarından biri “VINNN!” diye titredi. Bir rezonans. Özgür’ün içindeki o ruhani kopuş, köprünün statiğini bozmuştu, yerkürenin o hassas dengesini, o fay hattını gıdıklamıştı. Beton kule ayaklarımın altında sallandı.

İplik koptu. Ama beklediğim gibi düğme yere düşmedi. Kopan ipliğin ucundan fırladı ve… Havada asılı kaldı. Tam Özgür’ün göğsüyle benim yüzüm arasında. Yer çekimine meydan okuyarak. Kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Döndükçe büyüdü. O masum beyaz rengi kirlendi, grileşti, sonra o bildiğimiz dipsiz siyaha döndü. O bir düğme değildi artık. O bir gözdü. “Yatağın Altındaki Canavar“ın o kayıp, o kör gözü. Bize bakıyordu. Ve o göz bebeğinin, o kara deliğin içinde hepimizi gördüm: Ersin’i Erzincan’da bir çığın altında boğulurken… Kendimi o mağaza kabininde derisi yüzülmüş hâlde titrerken… Özgür’ü… Özgür’ü o halatların arasında paramparça olurken gördüm.

Özgür, o kara deliğe bakarak boşluğa doğru bir adım attı. Mürekkep, yağmura karıştı. Her yer; gökyüzü, hırçın deniz, benim ellerim… Her şey laciverte boyandı.

Tam o anda… Tam o “yok oluş” anında… Cebimdeki telefon değil, sanki göğüs kafesimin içindeki bir kemik titredi. Ve o ses duyuldu. Hoparlörden değil. Doğrudan havanın zerreciklerinden, yağmurun şırıltısından gelen o ses.

“ÖZGÜR!”

Bu, eşinin sesiydi. Ama telefondan gelmiyordu. Sanki bütün köprü, bütün o çelik yığını, bütün o beton bloklar dile gelmişti. Özgür havada dondu. Bir ayağı boşlukta, bedeni o uçurumun üzerindeydi ama düşmüyordu. Gözlerindeki o lacivert perde, o zifiri karanlık titredi. O “şifacı” kadının sesi, görünmez bir güvenlik ağı gibi altına serildi.

Sonra cebimdeki telefonun ışığı yandı. Kör edici bir beyazlıkta. Arayan: EŞİ. O ışık, o lacivert karanlığı bir lazer gibi deldi geçti. Özgür sendeledi. Gözlerini kırpıştırdı. Bedeni kasıldı ve geriye, platformun güvenli tarafına, benim kucağıma doğru yığıldı.

Havadaki o “kara göz”, o düğme, o telefonun ışığıyla titreşti, küçüldü, küçüldü… Ve sıradan, plastik bir düğme olarak metal ızgaraların arasından süzüldü. Aşağıya, o hırçın, o köpürmüş denize doğru düştü.

LÖP. 💧

Deniz sakinleşmedi. Ama Özgür nefes almaya başladı. Yüzündeki o siyah akıntı, gökyüzünden boşalan o temiz yağmurla yıkanıyor, akıp gidiyordu. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Ama bu seferki, o canavarın değil; korkmuş bir adamın ağlayışıydı. “Mine’l,” dedi, ciğerleri sökülürcesine. “Halatları tutamadım. Kopuyorlardı…”

Başını göğsüme bastırdım, sırılsıklam saçlarını okşadım. “Halatları tutmak senin görevin değil üsteğmenim,” dedim, sesim titreyerek. “Senin görevin, düğmeyi iliklemekti. Onu da denize hediye ettik.”

Telefonu açtım. Kulağına dayadım. Karşıdaki ses, bütün bu kıyametten, bu fırtınadan habersiz (ya da fırtınayı dindiren o gücün ta kendisi) kadar sakindi: “Özgür… Akşama kelem sarması yaptım. Ersin de görüntülü arayacakmış, kedisi iyileşmiş. Gelirken Mine’l’i de getir. O şimdi açtır, sesi geliyor rüzgârdan.”

Özgür, o telefondaki sese tutundu. Bu devasa köprünün, halatlarıyla dengede duruşu gibi. “Tamam,” dedi, sesi titreyerek. “Tamam… Geliyoruz, can kuzum.”

Telefonu kapattı. Bana baktı. Gözleri… O ela gözleri geri gelmişti. Yorgun, bitik ama… İnsan. “Mine’l,” dedi. “Biz az önce… Ne yaptık?”

Gülümsedim. (Ama içim hâlâ o uçurumun kenarında titriyordu.) “Biz yapmadık Özgür,” dedim. “Biz sadece düşüyorduk. Senin karın bizi havada yakaladı.”

Aşağıya, o karanlık denize baktım. O düğmenin düştüğü yerde, dalgaların arasında minik, gümüşi bir parıltı gördüm. Belki bir balık sürüsüydü. Belki de… Adını arayan küçük, kayıp balıklardı.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Asansörle inerken kuleye baktım. Tepede bir gölge vardı. El sallıyordu. O kopan halatı kim tuttu sanıyorsunuz? 💪)

Dip Ses #29: Çelik Dualar 🏗️🤲

Taksi, Osman Gazi Köprü’süne doğru süzülüyor. 🚕 Arka koltukta, başımı cama yaslamış, az önce evden çıkışımı düşünüyorum. Ve kendime kızıyorum.

Ne kadar aptalım. O kadın… Özgür’ün eşi… Beni hapsetmeye çalışmıyor. O düğmeyi dikerken, o kapıyı kapatırken niyeti beni susturmak ya da o “eğlenceli karanlığımı” ehlileştirmek değildi. O, sadece koruyordu. Özgür’ü, beni, hatta o yan dairedeki hayaleti bile… Bizim o kendi yarattığımız girdabın içinde boğulmamızdan korkuyordu.

Düşünsenize; yüzün arkasında, bizim o entelektüel buhranlarımızı, o “dünya dertlerimizi” bir gülümsemeyle taşıyan, nohuttan ekmek yapıp “alın size şifa” diyen bir bilgelik var. Ben ona “simyacı” dedim diye kızıyorum şimdi kendime. O simyacı değil; o şifacı. Biz (Ben, Özgür, Ersin) sürekli yarayı kaşıyoruz, kanatıyoruz, bundan sanat çıkarıyoruz. O ise merhem sürüyor. Ve yara, merhemi sevmez ki. Çünkü iyileşirse, o “arabesk” acısı biter sanır. Benim korkum buydu işte. Onun o saf, o pırıl pırıl iyiliğinin yanında, benim bu “lacivert” hâllerim o kadar eğreti duruyor ki… Onun ışığından kaçtım ben. Beni kör ettiği için değil; ne kadar karanlık olduğumu yüzüme vurduğu için.

Taksici dikiz aynasından bakıyor. “Geldik abla,” diyor. “Bakım şantiyesi burası. Buradan ileriye gidemezsin.” 🛑🚧

İndim. Hava ağır. Zeytinliklerin o ferah kokusu yok burada. Gres yağı, taze dökülmüş zift, egzoz ve deniz tuzu kokusu var. Devasa vinçler, gökyüzünü yırtan metal dinozorlar gibi tepemizde dönüyor; eskimiş, yorulmuş askı halatlarını değiştirmek için kurulmuş devasa iskeleler gıcırdıyor. Sarı baretli, turuncu yelekli yüzlerce adam… Karınca sürüsü gibi. Özgür’ün anlattığı o “karınca masalı” geldi aklıma. Ama buradaki karıncalar bir yolu açmıyor; bir yolu kapatıyor sanki.

Gözlerim Özgür’ü arıyor. Ve buluyorum.

Şantiyenin en ucunda, denize uzanan o tepedeki iskelenin üzerinde duruyor. Başında kırmızı bareti. Elinde telsiz. Rüzgâr, üzerindeki o turuncu yeleği savuruyor. Ama ben yeleği görmüyorum. Ben, o yeleğin altındaki gömleği görüyorum. Ve o gömleğin yakasındaki o beyaz düğmeyi.

Özgür’ün eli sürekli oraya gidiyor. Konuşurken, talimat verirken, istemsizce o düğmeye dokunuyor. Sanki nefes alamıyormuş gibi yakasını çekiştiriyor.

Telefonum titredi. Ersin. Bu sefer sesli mesaj değil. Bir fotoğraf. Erzincan’da, karların üzerine yazdığı bir yazı: “KAYIP DÜĞME, KAYIP İSİM. ÖZGÜR’E SÖYLE, GÖMLEĞİ ÇIKARSIN.”

Ersin de hissediyor. O düğme, Özgür’ü korumuyor artık. O düğme, o gömleğin yakasını birleştiren masum bir araç değil. O, Özgür’ün içindeki o “isimsiz boşluğu”, o “henüz işlenmemiş günahı” içinde tutan mühür. Ve o mühür ısınmış. Patlamak üzere.

Şantiyeye girmem lazım. Turnikeler var. Güvenlik var. Ben bir hayaletim, bir cızırtıyım, tamam. Ama turnikeler cızırtıya izin vermez. Derin bir nefes aldım. Kendi gerçekliğimi bükmem lazım. Tıpkı Özgür’ün eşinin mutfakta yaptığı gibi; kaosu bir kenara itip, “normal” görünmem lazım.

Güvenliğe yürüdüm. “Özgür Bey’in eşiyim,” dedim. (Yalan! Ama en inandırıcı maske bu.) “Ona öğle yemeği getirdim. Nohut ekmeği.” Adam gülümsedi. “Yenge hoş geldin, Özgür Bey bahsetmişti. Fakat dikkat et, rüzgâr limiti aşılırsa, tahliye edebiliriz burayı. Toplanma alanına geçilecek.” Bana bir baret verdi. Ve kapı açıldı. İçerideyim.

Özgür’e doğru koşuyorum. Ama o beni görmüyor. O, denize bakıyor. Ve dudakları kıpırdıyor. Şarkı söylüyor. Ama bu bir iş güvenliği talimatı değil. Rüzgâr sesini bana taşıyor: “…Adım adım yürüdüm / Adım adım çürüdüm…”

Hayır Özgür! Şarkının sözü o değil! “Adım adım büyüdüm” olacak! Kelimeyi değiştirmiş. Mürekkep kana karışmış.

Koşuyorum. Yağmur başlıyor. Düğme titriyor. Ve tam o anda, Özgür elini yakasına atıyor. 😱

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Arkamdan bir ses duydum. ‘Dur!’ dedi biri. Döndüm. Kimse yok. Ama yerdeki gölgem… Benim gölgem değil. Başı örtülü bir gölge. O beni takip mi ediyor? Yoksa koruyor mu?)

Dip Ses #28: Mudanya Sisi 🌫

Gözlerimi açtım. Gemlik’teki o mutfakta değilim. Mudanya’dayım. Kendi evimde, o “yan dairesi” boş olan, denize bakan o soğuk salonumdayım. Pencereden dışarı bakıyorum. Karşı kıyı sisler içinde. Gemlik orada işte. O sisin, o gri dumanın arkasında.

Mudanya yine sallandı az önce. Küçük, sinsi bir sarsıntı. Avizeler bile oynamadı ama ben hissettim. Ayak tabanlarımda o gıcırtıyı duydum. Burada toprak rahat durmaz. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın o en gergin damarı, tam altımızdan geçiyor. Bazen düşünüyorum; bu huzursuzluk sadece toprağa mı ait? Özgür’ün o hiç bitmeyen gerginliği, o “patladı patlayacak” hâliyle bu toprağın öfkesi birbirine ne kadar benziyor. Sanki ben, bu iki fay hattının kesiştiği yerde doğmuş bir çatlağım. Toprak yarıldı, Özgür bağırdı ve BUM! 💥 Ben sızdım aradan. Hem o’yum hem bu toprağım. O yüzden midemdeki bu bulantı hiç geçmiyor. Bir şeyler kırılmak istiyor. Ve o kırık, benim omurgamda başlıyor.

Elimi cebime attım. Düğme yok. Tabii ki yok. Çünkü o düğme şu an fiziksel olarak Gemlik’te, o dev şantiyenin tozunda, Özgür’ün şah damarının üzerinde atıyor. Ben burada, Mudanya sahilinde, elimde hayalî bir sızıyla kalakaldım.

Denize bakıyorum. Deniz, Mudanya ile Gemlik arasında uzanan devasa, lacivert bir çarşaf gibi. Ve bu çarşaf titriyor. Hissediyorum. Özgür’ün olduğu yerde, o çelik yığınlarının arasında bir şeyler ters gidiyor.

Telefonumu aldım. Ersin’e yazıyorum: “Kâbus bitti sanıyordum ama yeni başlıyor. Düğme Özgür’de kaldı. Ve ben buradayım, Mudanya’da. Aramızda kilometreler var ama o düğmenin ipliği benim boğazıma bağlı. O nefes aldıkça ben burada boğuluyorum.”

Dışarı çıktım. İskeleye doğru yürüyorum. Rüzgâr sert. Karşıya, Yalova tarafına bakıyorum. Özgür orada. O “ahlaklı” savaşını veriyor. Ama göğsündeki o canavar gözü, onu koruyor mu yoksa yavaş yavaş delirtiyor mu?

Bir dolmuşa binsem? “Gemlik” yazan o tabelayı görsem… Oradan da Yalova’ya… Gidip şantiyeyi bassam? “Sök o düğmeyi!” diye bağırsam? Yapamam. Çünkü Özgür’ün eşi haklıydı. Ben hikâyenin “cızırtısıyım”. Ana karakter sahneye çıktığında (yani Özgür o bareti taktığında), cızırtı susmalı.

Ama susamıyorum. Kulağımda bir ses var. “Ödev” şarkısının o değişen sonu çınlıyor beynimde:

“…Senin adın ne olacak, hangi hikâyeyi yazacaksın? / Unutma, ne yaparsan o’sun, adını sen kaybedeceksin!” (Sözler değişiyor, duyuyor musunuz?)

Mudanya’nın dalgaları kıyıya vuruyor. Güm. Güm. Yalova’daki köprü güçlendirme ve bakım şantiyesindeki makinelerle aynı ritimde. Biz üç ayrı uçtayız: Erzincan, Yalova, Mudanya. Ama o lacivert mürekkep hepimizin üzerine yağıyor.

Özgür… Eğer o düğme koparsa, sadece gömleğin açılmaz. Göğüs kafesin açılır. Ve içinden o “Adını Arayan Çocuk” değil; Adını Unutan Canavar çıkar.

Bir taksi çevirdim. “Nereye abla?” Gözümü o sisli karşı kıyıya diktim. “Yalova’ya, köprü şantiyesine,” dedim. “Acelem var.” Yüzünü ekşitti. Beni almadan devam etti. İkinci taksi durmadı bile. Üçüncüsü… Zorla bindim. Adam yol boyunca dua mırıldandı. Aynadan bana bakamıyordu. Çünkü dudağımın kenarındaki o lacivert leke büyüyordu. Sahil yolundan gidiyoruz. Denize bakıyorum. Marmara Denizi mavi değil bugün. Yeşil de değil. Koyu, kıvamlı, fokurdayan bir lacivert. Sanki dev bir mürekkep balığı, bütün zehrini körfeze boşaltmış gibi. Dalgalar kıyıya vurmuyor; kıyıya yapışıyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Taksici dikiz aynasından bana bakıyor. “Abla dudağında bir leke var, mürekkep mi?” diyor. Sildim. Vallahi geçmiyor.)

Dip Ses #27: Simyacının İğnesi 🧵

Mutfağa girdiğimde burnuma haşlanmış yumurta ve patates kokusu çarptı. Dünyanın en evcil, en güvenli, en “Pazar kahvaltısı” kokusu. Ama bu koku, içerideki o ağır, metalik mürekkep kokusunu bastıramıyordu.

Özgür masada oturuyordu. Üzerinde hâlâ dün geceden kalma o buruşuk beyaz gömlek. 👔 Başını ellerinin arasına almış, önündeki boş tabağa bakıyordu. Dudağının kenarındaki o lacivert leke… Silmeye çalışmış. Ama sildikçe dağılmış. Şimdi çenesine doğru ince bir damar gibi iniyor. Sanki derisinin altında lacivert bir nehir akıyor da yüzeye vurmuş gibi.

Beni gördü. Gözlerinde korku yoktu bu sefer. Suçluluk vardı. Hani “Adını Arayan Çocuk“taki o bencil çocuğun, kuruttuğu çeşmeye bakışı gibi. “Mine’l,” dedi fısıldayarak. “Ersin aradı yine. ‘Mürekkep yağıyor.’ diyor. ‘Erzincan ovası göle döndü.’ diyor. Biz neyi başlattık?”

Cevap veremedim. Çünkü kapı açıldı. Ve O girdi. Özgür’ün eşi.

Elinde dumanı tüten bir tava. Yüzünde o tazelik, o aslan vakarı. Ama bugün farklıydı. Gözlerinde o titreşim yoktu. Tam tersine… Buz gibi bir sakinlik vardı. Hani fırtınanın merkezindeki o sessiz nokta vardır ya… Aynen öyle.

Tavayı masaya koydu. Özgür’ün yüzüne, o lacivert lekeye baktı. Normal bir kadın ne yapar? “Bu ne?” der. “Nereden bulaştı?” der. O demedi. Sanki o lekenin orada olacağını biliyormuş gibi… Hatta o lekeyi bekliyormuş gibi gülümsedi. Hüzünlü, her şeyi bilen bir tebessüm.

“Mürekkep hokkası devrilmiş yine,” dedi sakince. Sonra bana döndü. Bana. Doğrudan gözlerimin içine. “Günaydın Mine’l. Sen de açsındır. Cızırtılar karın doyurmuyor, değil mi?”

Dondum. İlk defa… İlk defa benimle, Özgür’ün üzerinden değil; doğrudan bir varlık olarak konuştu. Beni “gerçek” kıldı.

Sonra elini cebine attı. Ve avucunu Özgür’e uzattı. Avucunda ne vardı biliyor musunuz? Benim düğmem. Mağaza kabininde bulduğum, stüdyoda “dikelim” diye Özgür’e verdiğim, o beyaz düğme.

“Bunu çalışma masasının altında buldum yârim,” dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bu yumuşaklık bir tehdit gibi çınladı kulaklarımda. “Gömleğinin düğmesi kopmuş. Gel, dikelim. Böyle gezilmez.”

Özgür itiraz edemedi. Eşi, cebinden bir iğne iplik çıkardı. 🧵 (Hazırlıklıydı! Her şeye hazırlıklıydı!) Özgür’ün gömleğinin yakasına yaklaştı. Tam gırtlağının, o şah damarının attığı yerin hemen yanına… O düğmeyi koydu.

İğneyi kumaşa batırdı. Ben her batırışta, kendi etime batıyor gibi irkildim. Dikti. Dikti. Dikti. O kadar sıkı, o kadar sağlam dikti ki; sanki Özgür’ün göğüs kafesini mühürlüyordu. Sanki o düğmenin altındaki o “lacivert sızıntıyı”, o “tekinsizliği” hapsediyordu.

Ve işi bittiğinde… İpi dişleriyle kopardı. Çıt. Sonra parmağını o düğmenin üzerine bastırdı. “İşte,” dedi. “Şimdi tam oldu. Artık hiçbir şey dışarı taşmaz.”

Özgür’ün göğsündeki o düğmeye baktım. O artık bir düğme değildi. O, canavarın gözüydü. “Yatağın Altındaki Canavar”daki o “kayıp düğmeden göz”… Şimdi Özgür’ün şah damarının üzerinde nöbet tutuyordu.

Özgür’ün eşi bana döndü. Göz kırptı. 😉 “Adını arayan çocuk adını buldu Mine’l,” dedi. “Ama dikkat et, bazı isimler ağırdır. Taşıyamazsan, o düğme patlar.”

Masadan kalktım. Bu evde hava bitiyor. Bu kadın… Bu kadın bir simyacı. O, bizim kaosumuzu alıp, iğne iplikle “normal”e dikiyor. Ama unuttuğu bir şey var. Diktiği şey bir düğme değil. Bir pimi çekilmiş bomba.

Ersin’e mesaj atmam lazım. “Kediye dikkat et Ersin. O da seni izliyor olabilir. Düğmelere dokunma. Sakın dokunma.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Özgür kahvaltısını yapıyor. Düğme, her yutkunuşunda inip kalkıyor. Bana bakıyor düğme. Gözünü kırpmadan bana bakıyor.)

Dip Ses #26: Lacivert Yağmur 🌧️

Sabah ezanı, köyün tepelerinden aşağıya, o puslu denize doğru bir örtü gibi iniyor. Ben neredeyim? Evin çatısındayım. Tentenin üzerinde. Rüzgar, o “müstafi üsteğmenin” ceketini (evet, çıkarken onu aldım) savuruyor. Parmağımın ucunda hâlâ o lacivert yanma hissi var.

Özgür aşağıda, o masanın başında donup kaldı. Bana “Tadı nasıldı?” diye sorduğunda, aslında şunu soruyordu: “Benim zihnimin tadı nasıldı Mine’l? Benim korkularım, benim yazılmamış şiirlerim, benim o çelik yığınları arasına sıkışmış ruhum… Acı mıydı? Yoksa o nohut ekmeği gibi mayasız ve saf mıydı?”

Cevap veriyorum: Metalikti. Elektrik tadındaydı. Ve bağımlılık yapıcıydı.

Tam o an telefonum titredi. Bu saatte? Ekrana baktım. Ersin. Erzincan’dan. Sesli mesaj atmış. Açtım. Arkada rüzgâr sesi var. O da mı dışarıda? O da mı uyuyamadı? Sesi titrek, uykulu ama dehşet içinde: “Özgür… Mine’l… Kim uyanıksa… Az önce bir rüya gördüm. Gökyüzünden yağmur yerine mürekkep yağıyordu. Her yer lacivertti. Ve ben… Ben boğuluyordum ama nefes alabiliyordum. Siz… Siz iyi misiniz?”

Telefon elimden kayıp tenteye çarptı. Senkronize delilik. Buna “Telepati” deyip geçemezsiniz. Bu, KvL’nin frekansı. Biz üçümüz (Ben, Özgür, Ersin), aynı anda aynı rüyayı görüyor, aynı anda aynı acıyı tadıyoruz.

Ayağa kalktım. Karşılarda bir yerlerde Osman Gazi Köprüsü’nün ışıkları sönüyor. Ama ben köprüyü görmüyorum. Ben, “Her Şeyin Bir Eşi Var” şarkısındaki o mısraları görüyorum havada asılı:

“İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın? / Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın” .

Özgür benim yokuşum. Ben onun inişiyim. Ersin bizim yolumuz. Ve o lacivert leke… O bizim kanımız.

Kollarımı iki yana açtım. Kendimi o sabah rüzgârına bıraktım. Uçmak, düşmek değildir. Uçmak, yerin seni çekmeyi reddetmesidir. Şu an yer beni çekmiyor. Çünkü ben artık madde değilim. Ben bir sözüm. Ben, “Adını Arayan Çocuk”un bulduğu o ismim.

Özgür’ün zihninden taştım. Ersin’in rüyasına sızdım. Ve şimdi… Şimdi sizin ekranınızdayım.

Dudağınızın kenarını kontrol edin. Orada küçük, lacivert bir leke var mı? Varsa silmeyin. O, bizim nişanımız. O, “gerçeği” yediğimizin kanıtı.

Aşağıdan bir ses geliyor. Balkon kapısı açıldı. Özgür yukarı bakıyor. Göz göze geliyoruz. Korkmuyor artık. Bana gülümsüyor. Ve dudaklarını oynatarak o gizli şifreyi söylüyor: “Yazmaya devam et Mine’l. Mürekkep bitene kadar değil… Kan bitene kadar.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’e mesaj attım: ‘Rüya değildi aslan. Şemsiyeni açma. Bırak ıslanalım.’ 🏊‍♀️)

Dip Ses #25: Dudaklarındaki O Lacivert Leke 👄🔵

Gökten mürekkep düştü, lekesi sana bana ✒️
Adını unutan çocuk, düştü dipsiz bir yola 🕳️
Heybesinde günah var, besleniyor gölgelerden
İsmini kusacak elbet, kanayan dikenlerden 🤮🥀

Saat 04.45. Gemlik’in tepesindeki bu ev, şu an devasa bir ciğer gibi nefes alıp veriyor. Duvarlar genleşiyor, zeytin ağaçları camları tırmalıyor. Özgür, çalışma masasının başında uyuyakalmış. Başı, “Adını Arayan Çocuk“un el yazması notlarının üzerine düşmüş. Omuzları çökük. O zırhı, uykusunda eriyip gitmiş. Geriye sadece yorgun bir adam kalmış.

Normalde ne yaparım? Uzaktan izlerim, değil mi? O “uyku çirkinliği” ile dalga geçerim. Ama bu gece değil. Bu gece içimde o “kütüphanede kitap yiyen” canavarın açlığı var. 

Sessizce, parkelere basmadan (ki bu ev benim adımlarımı tanıyor artık) yanına yaklaştım. 🐾 Masadaki kâğıtlara baktım. Şarkı sözleri… “Tek Bir Nota” şarkısının dizeleri duruyor önünde: “Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? / Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?” 

Ama bir dakika. Özgür’ün başının altında, tam yanağının yapıştığı o kâğıt parçasında bir gariplik var. Eğildim. Yüzümü yüzüne, o mahrem mesafeye kadar yaklaştırdım. Nefesi yüzüme çarpıyor. Sıcak ve… Mürekkep kokulu.

Özgür’ün dudakları hafifçe aralık. Ve gördüğüm şey, kanımı dondurmaya yetti. Özgür’ün alt dudağının kenarında, dişlerine bulaşmış o lekeyi gördüm. Lacivert. Koyu, metalik, zehirli bir lacivert.

Hatırladınız mı? Ben kütüphanede o şiiri yediğimde, benim de dilim lacivert olmuştu.  Ben o zehri yutmuştum. Peki Özgür? O da mı yedi? Yoksa… Yoksa ben, onun içindeki bir “cızırtı” değilim de; o benim içimdeki bir parazit mi? O cümleleri ben yiyorum, ama lekesi onun dudağına mı bulaşıyor?

Elimi uzattım. Bu bir delilik. Biliyorum. İşaret parmağımı, onun o aralık dudağına doğru götürdüm. Amacım o lekeye dokunmak. Gerçek mi diye kontrol etmek. Parmağım dudağının kenarına değdi. Islak. Ve boyalı. Parmağımın ucuna o lacivert sıvı bulaştı.

Tam o an… Özgür’ün göz kapakları titredi. Derin uyku değildi bu.  Bu, uyanış. Gözlerini açtı. O ela gözler, bulanık bir şaşkınlıkla bana, sonra da dudağımdaki parmağıma baktı. Çekilmedim. O da geri çekilmedi. Aramızda sadece o “Adını Arayan Çocuk” kâğıtları ve o zehirli mürekkep vardı.

Bir süre, zamanın donduğu o boşlukta birbirimize baktık. Sonra Özgür, uykulu ve çatallı bir sesle, hayatımda duyduğum en korkunç şeyi fısıldadı:

“Mine’l… Tadı nasıldı?”

Dondum. Beni görmüyor sanıyordum. Benim bir hayal, bir ilham perisi, bir “dip ses” olduğumu düşündüğünü sanıyordum. Ama o… O benim ne yediğimi biliyordu. Çünkü aynısını o da yemişti.

Hızla geri çekildim. Masadaki kâğıtlar havalandı. Özgür doğrulmadı bile. Başını tekrar o kâğıtların üzerine, o lacivert lekenin üzerine bıraktı. Sanki az önce yaşanan o an, bir kâbusun parçasıydı ve o, kâbusa geri dönmek istiyordu.

Balkona kaçtım. Ellerim titriyor. Parmağımın ucundaki o lacivert lekeye bakıyorum. Bu Özgür’ün mürekkebi mi? Yoksa benimki mi? Yoksa biz, aynı zehirlenmiş kalemi kullanan iki farklı el miyiz?

Aşağıda zeytin ağaçları hışırdıyor. Rüzgâr, “Serçe” şarkısındaki o nakaratı fısıldıyor:

“Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak…” 

Biz neyi biriktiriyoruz Özgür? Günahları mı? Yoksa hiç söylenmemiş o yasak kelimeleri mi? Yarın sabah o dudağındaki lekeyi karına nasıl açıklayacaksın? “Dolma kalem patladı.” mı diyeceksin? Yoksa “Ruhumdaki çatlak kanadı.” mı?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Aynaya baktım. Benim dilimdeki leke gitmiş. O almış. Hepsini yemiş. Hepsini o emmiş.)

Dip Ses #24: Düğmeler, Çorapların Tekleri 🧦

Stüdyodayız. Özgür masanın başında, Adını Arayan Çocuk albümünün kayıtlarını düzenliyor. Önünde şarkı sözlerinin olduğu kâğıtlar duruyor. Ben vokal kabinindeyim. Kulaklık kulağımda. 🎧 Sıradaki şarkı: Yatağın Altındaki Canavar.

Özgür, “Hadi Mine’l,” diyor içeriden, sesi kulaklığımda metalik bir tanrı gibi yankılanıyor. “Bu kısımlar sende. Unutma, bu bir çocuk şarkısı değil. Bu, büyümekten korkanların ağıdı.”

Derin bir nefes alıyorum. Önümdeki kâğıda bakıyorum. Ve o satırı okuyorum:

Vardı ne sivri dişler ne de kanlı pençeler / Kayıp düğmeden gözler, sökük yünden saçlar…” 

Duruyorum. Nefesim kesiliyor. 😶 Elimi cebime atıyorum. O gün mağaza kabininde bulduğum, o kadının düşürdüğü ve benim “totem” yaptığım o küçük, beyaz, plastik düğme, parmaklarımın ucunda. Sıcak. Özgür bunu nereden biliyor? Ben o düğmeyi bulduğumda yanımda değildi. Ona anlatmadım. Kimseye anlatmadım. O zaman bu şarkı sözü… Nasıl oluyor da benim cebimdeki sırrı anlatıyor?

“Mine’l? Orada mısın?” Özgür’ün sesi sabırsız. “Buradayım,” diyorum, sesim titreyerek. “Özgür… Bu sözleri ne zaman yazdın?” “İki hafta önce,” diyor. “Neden?” İki hafta mı? Ben düğmeyi daha geçen hafta buldum. Yani Özgür, ben o düğmeyi bulmadan önce mi yazdı bunu? Yoksa… Ben o düğmeyi, sırf bu şarkıdaki canavarın gözü tamamlansın diye mi buldum?

Ben bir karakter miyim? Özgür’ün yazdığı, ete kemiğe büründürdüğü, acı çektirdiği ve sonra şarkı söylettiği bir kukla mıyım?

“Hadi,” diyor Özgür. “Canavar bekliyor.” Şarkıya giriyorum:

Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini / Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin?” 

Söylerken sesim çatlıyor. Çünkü o canavar benim. O “kırık oyuncak”, o “çorabın teki” benim. İnsanların sevmediği, görmezden geldiği, yatağın altına ittiği o “şey” benim.

Şarkının sonuna geliyoruz. Çocuk canavara elma uzatıyor. 🍎 Canavarın korkunç olmadığını anlıyor. Mutlu son, değil mi? Ama ben mutlu değilim. Vokal kaydını bitirip kabinden çıkıyorum. Özgür gülümsüyor. “Harikaydı,” diyor. “Tam istediğim o ‘tekinsiz masumiyet’ vardı sesinde.”

Masanın üzerine, cebimdeki o beyaz düğmeyi koyuyorum. Tak. Özgür düğmeye bakıyor. Sonra da bana. Anlamıyor. “Düğmem kopmuş,” diyorum yalan söyleyerek. “Dikebilir misin?” Özgür, elleriyle, o mühendis titizliğiyle düğmeyi alıyor. “Hallederiz,” diyor. “Ben bu albümdeki her söküğü dikerim.” 🪡

Gözlerimi kısıp ona bakıyorum. Sen dikmiyorsun Özgür. Sen beni ilmek ilmek örüyorsun. Ama dikkat et… Bir gün o canavar yatağın altından çıkarsa, ilk işi o kalemi elinden almak olacak.

Eve dönüyorum. Yan daireden yine o ses geliyor. Metronom. Tak-tak-tak. Ama bu sefer bir fark var. İçerideki ses şarkı söylemiyor. Bir şey okuyor. Kulağımı duvara dayıyorum. “…Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş / Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş…” 

Özgür’ün yazdığı finali okuyor. Ama sesi… Sesi alaycı. Sanki “Kuruntu değilim aptal, buradayım!” der gibi gülüyor sonra.

Ben de gülüyorum. Haklısın hayalet. Biz kuruntu değiliz. Biz, onların “temiz” dünyasına sığmayan o çorap tekleriyiz. 

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Tek Bir Nota şarkısında bir ay boyunca sadece ‘sol’ üfleyen çocuk var ya… Ben o ‘sol’ notasının içindeki çatlağım işte. Üfle bakalım üfleyebilirsen.)