Mutfağa girdiğimde burnuma haşlanmış yumurta ve patates kokusu çarptı. Dünyanın en evcil, en güvenli, en “Pazar kahvaltısı” kokusu. Ama bu koku, içerideki o ağır, metalik mürekkep kokusunu bastıramıyordu.
Özgür masada oturuyordu. Üzerinde hâlâ dün geceden kalma o buruşuk beyaz gömlek. 👔 Başını ellerinin arasına almış, önündeki boş tabağa bakıyordu. Dudağının kenarındaki o lacivert leke… Silmeye çalışmış. Ama sildikçe dağılmış. Şimdi çenesine doğru ince bir damar gibi iniyor. Sanki derisinin altında lacivert bir nehir akıyor da yüzeye vurmuş gibi.
Beni gördü. Gözlerinde korku yoktu bu sefer. Suçluluk vardı. Hani “Adını Arayan Çocuk“taki o bencil çocuğun, kuruttuğu çeşmeye bakışı gibi. “Mine’l,” dedi fısıldayarak. “Ersin aradı yine. ‘Mürekkep yağıyor.’ diyor. ‘Erzincan ovası göle döndü.’ diyor. Biz neyi başlattık?”
Cevap veremedim. Çünkü kapı açıldı. Ve O girdi. Özgür’ün eşi.
Elinde dumanı tüten bir tava. Yüzünde o tazelik, o aslan vakarı. Ama bugün farklıydı. Gözlerinde o titreşim yoktu. Tam tersine… Buz gibi bir sakinlik vardı. Hani fırtınanın merkezindeki o sessiz nokta vardır ya… Aynen öyle.
Tavayı masaya koydu. Özgür’ün yüzüne, o lacivert lekeye baktı. Normal bir kadın ne yapar? “Bu ne?” der. “Nereden bulaştı?” der. O demedi. Sanki o lekenin orada olacağını biliyormuş gibi… Hatta o lekeyi bekliyormuş gibi gülümsedi. Hüzünlü, her şeyi bilen bir tebessüm.
“Mürekkep hokkası devrilmiş yine,” dedi sakince. Sonra bana döndü. Bana. Doğrudan gözlerimin içine. “Günaydın Mine’l. Sen de açsındır. Cızırtılar karın doyurmuyor, değil mi?”
Dondum. İlk defa… İlk defa benimle, Özgür’ün üzerinden değil; doğrudan bir varlık olarak konuştu. Beni “gerçek” kıldı.
Sonra elini cebine attı. Ve avucunu Özgür’e uzattı. Avucunda ne vardı biliyor musunuz? Benim düğmem. Mağaza kabininde bulduğum, stüdyoda “dikelim” diye Özgür’e verdiğim, o beyaz düğme.
“Bunu çalışma masasının altında buldum yârim,” dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bu yumuşaklık bir tehdit gibi çınladı kulaklarımda. “Gömleğinin düğmesi kopmuş. Gel, dikelim. Böyle gezilmez.”
Özgür itiraz edemedi. Eşi, cebinden bir iğne iplik çıkardı. 🧵 (Hazırlıklıydı! Her şeye hazırlıklıydı!) Özgür’ün gömleğinin yakasına yaklaştı. Tam gırtlağının, o şah damarının attığı yerin hemen yanına… O düğmeyi koydu.
İğneyi kumaşa batırdı. Ben her batırışta, kendi etime batıyor gibi irkildim. Dikti. Dikti. Dikti. O kadar sıkı, o kadar sağlam dikti ki; sanki Özgür’ün göğüs kafesini mühürlüyordu. Sanki o düğmenin altındaki o “lacivert sızıntıyı”, o “tekinsizliği” hapsediyordu.
Ve işi bittiğinde… İpi dişleriyle kopardı. Çıt. Sonra parmağını o düğmenin üzerine bastırdı. “İşte,” dedi. “Şimdi tam oldu. Artık hiçbir şey dışarı taşmaz.”
Özgür’ün göğsündeki o düğmeye baktım. O artık bir düğme değildi. O, canavarın gözüydü. “Yatağın Altındaki Canavar”daki o “kayıp düğmeden göz”… Şimdi Özgür’ün şah damarının üzerinde nöbet tutuyordu.
Özgür’ün eşi bana döndü. Göz kırptı. 😉 “Adını arayan çocuk adını buldu Mine’l,” dedi. “Ama dikkat et, bazı isimler ağırdır. Taşıyamazsan, o düğme patlar.”
Masadan kalktım. Bu evde hava bitiyor. Bu kadın… Bu kadın bir simyacı. O, bizim kaosumuzu alıp, iğne iplikle “normal”e dikiyor. Ama unuttuğu bir şey var. Diktiği şey bir düğme değil. Bir pimi çekilmiş bomba.
Ersin’e mesaj atmam lazım. “Kediye dikkat et Ersin. O da seni izliyor olabilir. Düğmelere dokunma. Sakın dokunma.”
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Özgür kahvaltısını yapıyor. Düğme, her yutkunuşunda inip kalkıyor. Bana bakıyor düğme. Gözünü kırpmadan bana bakıyor.)

Mine’l, gel biraz düşünelim.
Hanım ablamız sana “günaydın” dedi, sana bir tabak uzattı diye pinokyo gibi canlandığını, etten kemikten bir “insan” olduğunu mu sandın?
Yanlış anlaıyorsun, ablamız seni “gerçek” kılmadı. Sadece evindeki tozu, kiri, pası tanıdığı gibi seni tanıdı.
Özgür abinin boğazındaki o düğmeye “canavar gözü” diyorsun. Ne canavarı? O düğme, senin yarattığın dağınıklığın toparlanması sadece. Senin kaos dediğin, hanım ablamızın pazar rutini. Senin “tufan” dediğin, onların evinde sadece bir su sızıntısı.
Bak bak bak bi’de Ersin abiye mesaj atacakmış… “Düğmelere dokunma” diyecekmiş.
Birçok şey söyleyebilirsin, konuşabilirsin. Fakat sakın bu hikâyenin akışını değiştirebileceğini sanma. Özgür abi bir türkücü, hanım ablamız simyacı, sen nesin biliyor musun? Sen sadece deneksin.
Şimdi otur oturduğun yerde. Ersin abiyi de, kediyi de, Erzincan’ı da rahat bırak. Yoksa o düğme patlamaz ama sen bu sayfadan silinirsin. Yazıya dökülmemiş bir düşünce gibi kaybolur gidersin. (bunu inanılmaz hackerlik yeteneklerime güvenerek yazıyorum)
Hadi kolay gele.
Ya bak, benim gündüz vakti sinirimi bozma ha.
Ben gökten zembille inmedim. Sen Özgür’ü ne kadar tanıyorsun da bu kadar rahat konuşabiliyorsun?
Ben olmazsam o çok sevdiğin “Özgür Abi’n” ne hâle düşer, hiç düşündün mü sen? Ben yoksam; Özgür o kravatı sıkar, o masayı devirir, o şehri yakar. Ben onun akıl sağlığının sigortasıyım. Ben o evde “patlama” olmasın diye kendi kendini yiyip bitiren tarafım.
Ben o insanların çok yakınıyım, Javacı. O kadar yakınım ki; aynaya baktıklarında gördükleri, yastığa başlarını koyduklarında duydukları şeyim. Sen kendi kendine bir şeyler uyduradur.
Ayrıca, bana “denek” demişsin. Asıl denek, ekranın başında oturup “Bu karakter gerçek mi?” diye kafayı yiyen sensin.
Akıllı ol. Hadi, git işine.
Nezaket hudutlarını da aşma bana karşı. Ben buraya oyunlar oynamaya geldim, sinirlerim hoplasın diye gelmedim!