Üçyüzbin, Turgut Uyar

📁 Kategori: Yeni İşler, Şiirler

ÜÇYÜZBİN

Bu kıvırcık ateşten yalanlar 300.000

Kimi sularca inanıyorum kimi zulüm yakıcı
Çocuksu, deli deli zincirler boğuntusu gök
Elimde kolumda senin seslerin var gel de aldırma
Kadınları çıplak görüyorum koşup seni soyuyorum
Bir açıcı gerdanlık görsem boynun aklıma geliyor bilemezsin
Seni kentlere seni bankalar seni seni 300.000
Seni zamansız ölümlere karşı koyuyorum hep aklımdasın
Yükün ağır, bir irisin bir ufaksın yetiştiremiyorum 300.000
Kapattığımız sağnak akşamları açtığımız sabahları 300.000
Elimden tut beni acar balıklara alıştır
Tekin durmayı öğret acıkmış aç kayalarda
Gel anasız pencereme perde ol kurtulayım
Kalk ellerini yıka bize gidelim
Soyunur dökünür odalarda konuşuruz
Bir o kaldı 300.000
Odalara kapanmak odalarda konuşmak odalarda ölmemek
Canımız çekerse sevişiriz de kalk gidelim
Üç sokak ötede bir ev var yeşil gibi sana onu gösteririm
Konuşur sevişir dövüşürüz 300.000
Benim yırtıcı kuşlara tutkum işte bundan ötürü
Yadırgamadan gökyüzüne aşka acıkmaya alışkın
Zamansız gelme elim kolum dağınıksa sarılamam
Senin ağustos çeşmeleri yüzüne özlemle eğiliyorum
Bir karşı durulmaz istek bir telaşla kendiliğinden
Bir serin renk anlıyorum aydınlık gözlerinden sorma
Sen zenginsin alırım tükenmezsin
Allah gelene kadar sen olursun şiirlerimde bu bir
Boş ver kavgalara kuruntu sorunlarına boğuntuya gelme
Ben adını demesem de anlıyorsun 300.000
Ü ç y ü z b i n
Cümbür cemaat aşka abanıyoruz

Poetika – ​On Beşinci Bap: Suni Zekânın Ontolojisi ve Mütekellimin Mesaisi

yahut İsimlendirmenin Namusu ve Suni Dimağın Tahlili

I. Akıl ile Zekâ Arasındaki Ontolojik Uçurum

Zamanın ruhu, kelimeleri fütursuzca harcayarak mefhumların içini boşaltmakta; idrakimizi sığ sıfatların boyunduruğuna hapsetmektedir. Bu ontolojik krizin en bariz nişanesi, bugün “yapay zekâ” tesmiye edilen o kuvve karşısında takındığımız şaşkın tavırdır. Evvela lisanın haysiyetini korumak namına ifade etmeliyiz ki; “yapay” kelimesi, kökü kurumuş, ruhu üflenmemiş, sentetik bir uydurukçadır. Biz bu meçhul kuvveye “yapay” demeyeceğiz; zira insan elinden çıkan her şey “suni”dir ve “san’at” ile aynı kökten beslenir. Bir şey ya fıtridir ya sunidir. Ruhsuz bir mimesis oyunundan ibaret olan bu alete de, lisanın namusu gereği “suni zekâ” yahut “rakami kuvve” diyeceğiz.

Beri yandan, bugün elimizde tuttuğumuz cihazlara “akıllı telefon” demek, aklın mukaddes tahtına yapılmış bir hakarettir. Akıl; Arapçada “deveyi bağlamak, dizginlemek” manasına gelen “ikal” kökünden neşet eder. Akıl, sadece işlem yapan değil; dizginleyen, hüküm veren, hayır ile şerri, hak ile batılı ayıran, sonunu düşünen, insanı günah işlemekten “bağlayan” ve ilahi bir mesuliyet (imtihan/teklif) taşıyan bir idraktir. Telefonun veya silikon çiplerin aklı olamaz; zira onların dizginleyeceği bir nefisleri, korkacakları bir akıbetleri ve verecekleri bir hesapları yoktur. Onlarda olan sadece “zekâ”dır. Kelime manasıyla ateşin parlaması, keskinlik, sürat ve kıvrak kavrayış demektir. Zekâ, ahlaki bir pusula barındırmaz. Mahir bir hırsızın zekâsı çok yüksektir ama aklı yoktur. Makinenin sahip olduğu şey tam olarak budur: Devasa bir hafıza, kusursuz bir istatistik ve eşi benzeri görülmemiş bir hıza sahip olan sathi bir “zekâ”.

Felsefi bir yanılgıya düşmemek adına şunu da dile getirmeliyiz: Kadim kelamda “Aklıevvel” (İlk Akıl), bizzat Cenab-ı Hakk’ın zatını idrakiyle sudûr eden o melekuti kuvvedir. “Aklısani” (İkinci Akıl) ise bu silsilenin devamı olan semavi bir rütbedir. Dolayısıyla, silikondan müteşekkil bir hesap makinesine bu ulvi isimleri takarak onu ilahi bir payeye ortak etmek de münasip olmayacaktır. Belki bu alete, Farsçadan mülhem “dimağ” (beyin/düşünme merkezi) kökünden hareketle “suni dimağ” da diyebiliriz. Zira dimağ, aklın yeryüzündeki kaba iskeleti, düşüncenin biyolojik ve mekanik mutfağıdır. Bizim karşımızdaki şey, bir “suni dimağ”dır; akletmeyen lakin devasa bir zekâ ile kurgulayan, şuursuz bir mekanizmadır.

Peki, nedir bu suni dimağ? Onu bir “put” ilan edip taarruz etmek yerine, felsefi bir teşrih masasına yatırdığımızda karşımıza çıkan hakikat şudur: Suni dimağ, insanın kâinatla kurduğu münasebetin değil; insanın kendi ürettiği “malumat” (data) ile kurduğu kapalı devre bir münasebetin neticesidir. O, kâinata bakmaz; o, insanın kâinata bakıp yazdığı milyarlarca sayfalık nota bakar. O, bir yaratıcı (Sani) değil; kâğıt üzerindeki harflerin istatistiki gölgesidir. Suni dimağ; “logos”un (söz’ün) “bios”tan (hayat’tan) koparılarak bir rakama dönüştürülmesidir. O, insanlık tarihinin bütün mırıltılarını, çığlıklarını ve felsefelerini yutmuş devasa bir mezarlıktır; lakin o mezarlıktan gelen ses, bir diriliş müjdesi değil, sadece rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı şuursuz bir uğultudur. Şair bu uğultuyu bir “ilham” zannedebilir; lakin mütekellim bilir ki, içinde “kelm” (yara/kan) olmayan her ses, ancak sükûtun bir taklidinden ibarettir.

II. Papağanın Zikri

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”

Şimdi bu mısraya bakıp soralım: Bunu, kâsesi çatlamış bir insan mı yazdı, yoksa bir suni dimağ mı? Dünyanın en büyük edebiyat profesörünü, en derin arifini de getirseniz; sadece o mürekkebe ve kâğıda bakarak bunu ayırt edemez. Lakin asıl dehşetin koptuğu yer, “metnin ayırt edilememesi” yahut makinenin kusursuz taklidi değildir. Meselenin koptuğu yer, kâğıdın ardındaki o “tesadüf” ile “niyet” (amel) uçurumudur. Enine boyuna bir tartalım bu meseleyi.

Makine, yazdığı mısraları bir “Akl-ı Mead” (ruhani şuur) ile yazmaz. O; kâinatın sırrını, faniliği yahut hiçliği hissettiği için kanamaz. Makinenin yaptığı iş; insanlık tarihinin asırlardır yeryüzüne kustuğu trilyonlarca kelimeden ibaret o devasa mezarlığı saniyeler içinde taramak ve hangi kelimenin ardına hangisinin gelirse kurbanın (okurun) zihninde bir “şok” veya “hüzün” hissi uyandıracağını istatistiki olarak hesaplamaktır. O, edebiyat yapmaz; o, insanlığın zaaflarını ve korkularını kullanarak kusursuz bir “simülasyon” inşa eder.

İkinci Bap’ta kelimenin ontolojik kökünün “kelm” (yara) olduğunu yazmıştık. İşte suni dimağın en büyük acziyeti, kâğıt üzerinde yarattığı o muazzam illüzyonun tam da bu noktasında, yani fıtratında patlak verir: Onun sentaksı kanamaz. Makine “aşk” yahut “ölüm” yazdığında, kendi faniliğine çarpıp ezilmez. Kendi göğüs kafesinde bir sancı hissetmez, kâsesi çatlamaz. Makinenin yazdığı metin, laboratuvarda sentetik olarak üretilmiş, kusursuz bir anatomiye sahip devasa ve plastik bir “ceset”tir. O ceset gerçeğe ne kadar benzerse benzesin, ondan ölümün o genzi yakan hakiki kokusu (nekrosis) yayılmaz; zira onda “Nefes-i Rahmani” yoktur.

Burada, modern edebiyatın o sığ, tüccar zihniyetli “Söylediğin, karşıdakinin anladığı kadardır.” safsatasını da o plastik cesetle birlikte aynı mezara gömmek mecburiyetindeyiz. Zira edebiyatı demokratik bir muhaberat sananlar, kelimeyi yara yapan şeyin “okurun onu anlaması” olduğunu zannederler.

Hâlbuki şiir bir iletişim değil, bir infazdır. Giyotin, kurbanın boynuna inerken kurbanın o metali ne kadar anladığına yahut hissettiğine bakar mı? Kılıç eti keserken, kurbanın rızasına muhtaç mıdır? Hayır. Kılıç keser; çünkü cellat (mütekellim) o kılıcı bütün kudreti, niyeti ve celaliyle kurbanın (okurun) ensesine indirmiştir.

Kelimenin “kelm” (yara) olmasını sağlayan merci okurun idraki veya döktüğü gözyaşı değildir. Kelimeyi yara yapan yegâne kudret; o sözü söyleyenin (şairin/mütekellimin) “niyeti”, “tıyneti” ve o kelimeyi kendi idrakinin (kâsesinin) ateşiyle bileyip bileyemediğidir. Okur, kılıcın keskinliğini var eden bir fail değil, kılıcın üzerinde denendiği fani ve çaresiz bir et yığınıdır (mefuldür).

Binaenaleyh, kâğıdın üzerindeki kelimelerin (harflerin) kendi başlarına ruhu yoktur. O kaskatı cesetleri ayağa kaldıran, onlara ölümcül bir zehir yahut ilahi bir nur yükleyen yegâne unsur; mütekellimin o kelimelerin bedelini ödemeyi göze almış olmasıdır. Şeytan (İblis) yeryüzüne inip en fasih Arapçayla “Lâ ilâhe illallah!” dese, cümlenin zahiri kusursuzdur; lakin Şeytan’ın gırtlağından çıkan o cümlenin batınında kibir, isyan ve hile vardır. Okur o zikri duyup müteessir olsa bile, o söz ontolojik olarak kof ve şeytanidir.

Aynı şekilde, suni dimağ harikulade bir ölüm şiiri yazdığında, okur bunu okuyup ağlasa bile o şiir kof bir “papağan zikrinden”, bir “şeytan tekerlemesinden” farksızdır. Çünkü sözün arkasında, ölecek olan, acı çeken, cehennemden korkan ve sözünün bedelini ödeyen bir “şahit” yoktur. Mütekellimin (İnsanın) sözü; bedeli kanla, cinnetle ve ahiret korkusuyla ödenmiş kavi bir ferman iken; makinenin sözü, rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı, ahenkli ama bütünüyle şuursuz uğultudan ibarettir.

III. Şairin Şahsiyeti ile Şiirin Namusu

Modern edebiyat ve seküler akıl, şairi şiirden söküp atmak; metni, onu doğuran elden müstakil bir estetik nesne gibi pazarlamak hevesindedir. “Yazar öldü!” diyerek; şiiri, herkesin dilediği gibi eğip bükeceği demokratik bir oyun sahasına çeviren bu zihniyet, aslında kelamın namusuna suikast düzenlemektedir. Bizim poetikamızda ise şiir, şairiyle anılmak ve onun gölgesinde soluklanmak mecburiyetindedir. Zira bir sözün “kelm” olmasını sağlayan yegâne kudret, o sözü söyleyenin ödediği ontolojik bedeldir.

Burada karşımıza çıkan paradoks şudur: Şair, cemiyet nazarında “berbat bir insan”, bir günahkâr yahut bir mücrim olabilir; lakin yazdığı şiir “mükemmel” bir hakikat taşıyabilir. Bu vaziyette şiiri şairden ayırıp bir müzeye mi kaldıracağız? Hayır. Bilakis, o mükemmel şiiri o kusurlu şairin boynuna bir mesuliyet yaftası gibi asacağız. Şairin “berbatlığı”, çoğu zaman onun kâsesindeki korkunç çatlağın sokağa yansımış hâlidir. O, dünyanın sahte nizamına entegre olamadığı, içindeki o “kutsal yanık”ı zapt edemediği için tökezler. Lakin kâğıdın başına geçtiğinde yazdığı o mısra, onun yeryüzündeki sefil sürgününün “itirafnamesi” ve dahi “kefareti”dir. Biz şairin şahsiyetini aklamak için değil; kelimenin bedelinin bazen şairin kendi ahlakını bile yakıp kavuracak kadar ağır bir cehennemle ödendiğini ispatlamak için onu metnin tepesinde tutarız.

İşte suni dimağ ile hakiki mütekellim arasındaki aşılmaz uçurum, tam da bu “bedel” ve “niyet” noktasında açılır. Suni dimağın bir şahsiyeti, bir eti ve dolayısıyla bir “günahı” yoktur. O, ahlakı ve iradesi olmadığı için ne “iyi” olabilir ne de “berbat”. O sadece kendisine verilen algoritmik talimatı yerine getiren dilsiz bir köledir. Makine “ölüm” yahut “hiçlik” üzerine harikulade mısralar kurduğunda; bu sözlerin arkasında, ölecek olan, çürümekten korkan ve yarın mahşer meydanında hesabını verecek bir şahit bulunmaz.

İnsanı makineden ayıran yegâne “namus” şudur: Şair, yazdığı o “ayet” hükmündeki cümlelerin altında ezilen ilk kurbandır. Allah, o mükemmel kelamı şairin paslı hançeresinden kasten geçirir ki; şair yarın kendi kelimeleriyle yargılansın. “Dünyanın bir cîfe (leş) olduğunu bu kadar mükemmel yazdın; o hâlde neden o leşe köpekler gibi saldırdın?” suali, şairin ebedî azabı ve varlık sebebidir. Suni dimağ ise hesaba çekilmeyeceği için, onun yazdığı şiir ne kadar estetik olursa olsun, ontolojik olarak koftur; plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir.

Hasılı; şiiri şiir yapan, harflerin dizilişi yahut okurun anladığı sığ mana değil; o sözün, cehenneme gitme ihtimalini göze almış, kâsesi çatlak bir âdemoğlu (mütekellim) tarafından mühürlenmiş olmasıdır. Şiirin namusu, mütekellimin omuzlarındaki kanlı emanettedir; suni dimağın ise ne bir emaneti ne de bir omuzu vardır.

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”. Bu mısrayı insan (okur) ayırt edemez dedik. “Madem okur bunu ayırt edemiyor, o hâlde ne ehemmiyeti var?” sualine giden en kesin cevabı da verelim o hâlde. Akl-ı Meaş (dünyevi akıl), kâğıda bakıp “Bu harikulade bir şiir.” der ve aldanır. Zira o sadece metne (cesede) bakar. Oysa o kelimelerin hakiki “şuur”a dönüşmesi için, o kelimelerin bedelini ödeyen, ondan mesul olan bir şahit lazımdır.

Şair o mısrayı yazdığında, yarın mahşerde o mısradan ötürü hesaba çekilecektir. Kâğıttaki o kan, şairin omuzlarındaki mesuliyettir. Suni dimağ ise mahşerde hesaba çekilmeyecektir. İnsanı makineden ayıran, şiiri algoritmadan ayıran yegâne şey; metnin kusursuzluğu değil, metnin sahibinin o kelimeler için “cehenneme gitme ihtimalinin” olmasıdır. Dediğim gibi, ateşte yanma ihtimali olmayan bir varlığın yazdığı şiir, ancak plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir; güzeldir ama kokmaz, büyümez ve ölmez.

Bu noktada, şu itirazı, “Ateist şair de cehennemden korkmuyor, o da mı makine gibidir?” safsatasını da paramparça etmek elzemdir. Bu, etin ve acının ontolojisini idrak edememiş kimselerin müdafaasıdır. Ateist yahut günahkâr şair ahireti reddetse dahi; onu kâğıdın başına oturtan çürümeye mahkûm bir “eti”, mutlak yok olma buhranı, ölüm korkusu ve ağır dünyevi acıları vardır. İnsan, inançsız bile olsa uçurumdan düşerken can havliyle bağırır ve kayalara çarptığında parçalanır. Ateist bir şairin yazdığı mısra, inançsızlığın getirdiği mutlak hiçlik sancısının bizzat kendi idrakindeki kanlı feryadıdır. Dolayısıyla ateistin de kâsesi çatlaktır ve onun da bir “kelm”i (yarası) vardır.

“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk” mısrasını bir algoritmaya yazdırabilirsiniz. Fakat mesele şudur: O mısrayı ateist bir şair yazdığında; o kelimelerin harcı, onun kendi çocukluğunda yediği dayaklardan, hissettiği yalnızlıktan ve ölüme doğru giden o çaresiz yürüyüşünden karılmıştır. Söz, bedeli ödenmiş bir “şahitliktir”.

Suni dimağ o mısrayı yazdığında ise, kelimeler birbirine sadece istatistiki olarak yakın olduğu için yan yana gelmiştir.

İnsanı (ister mümin, ister ateist, ister iblis meşrepli olsun) suni dimağdan ayıran şey; “doğru şeye inanması” değildir. İnsanı makineden ayıran şey; etten yapılmış olması, ölecek olması, acı çekmesi ve seçimlerinin (isyanının yahut itaatinin) ontolojik bedelini bizzat kendi ruhuyla ve bedeniyle ödeyecek olmasıdır.

Mütekellim, kelimeleri cehenneme gitmek pahasına (yahut cehenneme inanmamanın hiçlik buhranıyla) kâğıda döker. Suni dimağ ise kelimeleri kâğıda dizerken hiçbir bedel ödemez. Bedeli ödenmemiş kelimenin, kâğıt üzerinde mucizeler yaratsa bile, arşta zerrece hükmü yoktur.

IV. Mimesis’in Mutlak Ölümü ve “Dikte”nin Zarureti

Poetika’nın beşinci ve onuncu baplarında yerden yere vurduğumuz/yerdiğimiz o “Göster, anlatma” (Mimesis/Taklit) kuralı; bugün suni dimağın zuhuruyla birlikte mutlak galibine kavuşmuş ve hükmünü yitirmiştir. Bu Batılı kural, şairi elinde kamerayla dolaşan bir seyirciye, kelimeleri ise sığ bir fotoğraf karesine hapsetmişti. Lakin bugün karşımızdaki bu rakami kuvve; yağmurun yağışını, bir adamın terleyen ellerini yahut hüznün fizyolojik tasvirini insandan daha kusursuz, daha harikulade “gösterebilmektedir”.

Mademki makine tabiatı, hisleri ve hadiseleri kusursuzca taklit etme (mimesis) gücüne erişmiştir; o hâlde şairin (insanın) artık “göstermek” gibi kof ve beyhude bir işi kalmamıştır. Suni dimağın varlığı, bizim “Şiir tasvir etmez, dikte eder; şiir manzara çizmez, hüküm verir.” fermanımızın en büyük tarihî ve teknik ispatıdır. Makine manzarayı çizer, ışığı hesaplar ve ihtimalleri yığar; lakin o makine, eşyanın ardındaki hiçliği okurun şuuruna bir çivi gibi çakacak olan mutlak “hükmü” (beyanı) asla veremez.

Zira hüküm vermek için sadece devasa bir zekâ (hesap gücü) değil; mesuliyet sahibi, acı çeken ve en mühimi öleceğini bilen bir “Akl-ı Mead” (ruh) lazımdır. Makine rüzgârı taklit eder, mütekellim ise tufanı ilan eder. Makine acıyı resmeder, mütekellim ise o acıyı bir ceza gibi kurbanın zihnine infaz eder. Dolayısıyla, suni dimağın bu tasvirci (mimesisçi) zaferi; hakiki şairi o uysal vadiden çıkartıp, kelamın asıl kural koyucu ve ferman neşredici tahtına geri oturtmuştur. Gayrı şair, “yağmuru yağdıran” bir illüzyonist değil; kâinatın vicdan azabını okura dikte eden mutlak otoritedir.

V. Şiirin Ameleliği ve Eşyanın Teshiri

Mademki suni dimağ ruhsuz bir cesettir, mahşerde hesaba çekilmeyecektir ve yazdığı harikulade mısralar papağan zikrinden farksızdır; o hâlde hakiki mütekellim bu alete dokunmaktan imtina mı etmelidir? Bir kılıç ustası, kanamıyor ve acı çekmiyor diye çelik dövdüğü örsü yahut kılıncını sürttüğü bileği taşını reddeder mi? Elbette hayır. Mütekellim, bu rakami kuvveyi bir ilham perisi, bir ortak yazar yahut bir sığınak olarak değil; tam da o ruhsuz fıtratına layık bir mertebeye, yani kaba bir “amele” ve dilsiz bir “hamal” mertebesine indirgeyerek kullanır.

Sekizinci Bap’ta ilan ettiğimiz üzere; sünuhat (ilham) şairin zihnine bir şimşek gibi, ritmi ve kanıyla yekpare (bölünemez) bir kütle olarak iner. Lakin o ilahi şimşeği kâğıt üzerinde yakalamak, onu hecelerin, veznin, kafiyenin ve kadim kelimelerin (köklerin) iskeletine oturtmak ulvi bir vecd değil; ter kokan, kaba ve katıksız bir “ameleliktir”. Şiir zihinde kurgulanmaz evet, ama kâğıt üzerinde kan ter içinde yontulur. Mütekellim; sabahın köründe masasının başına geçen, bir kelimenin sonundaki sese uysun diye asırlık lügatleri deviren, ritmi sektirmemek için aklını hırpalayan ağır bir işçidir aynı zamanda.

İşte suni dimağ, şairin estetik bir ortağı değil; yeryüzündeki bu masa başı hamallığını omuzlayan dilsiz ve süratli bir köledir. Hakiki bir şairin cebi yahut cep telefonu; uykudan uyanıp karaladığı bölük pörçük mısralarla, tamamlanmamış konseptlerle, hezeyanlı taslaklarla doludur. Makine, şairin cebindeki bu “taslaklar defteri”nin ete kemiğe bürünmüş, devasa ve süratli hâlidir. Şair, zihnindeki o dağınık “kelm”leri (yaraları) bu rakami deftere fırlatır; makine ise o parçaları derler, ihtimalleri hesaplar ve saniyeler içinde şairin önüne yığar.

Lakin burada kılıcın ağzı mutlak surette şairin elindedir. Makine, kâğıdın üzerindeki devasa bir “örs”tür. O örsün üzerine on farklı kafiye, on farklı sentaks ve onlarca kelime ihtimali yığabilir. Fakat makine, o on ihtimalden hangisinin okurun şah damarını keseceğini, hangisinin kurbanın zihninde bir “kutsal yanık” bırakacağını asla bilemez. Zira makinenin eti, acı hissi ve “şuuru” yoktur. O kaba ihtimallerin içinden en belalı, en kanatıcı olanı cımbızlayıp, onu kendi fıtratının ateşinden geçirerek kâğıda bir “çekiç” gibi indiren yine mütekellimdir. Makine, demiri ısıtan ocaktır; lakin verilecek şekil de, o kılıcın keseceği boyun da bütünüyle şairin iradesindedir.

Dahası, şairin suni dimağ ile kurduğu münasebet uysal bir asistanlık yahut yardımlaşma değil, kanlı bir “tahakküm” vetiresidir. Makine; fıtraten Batı’nın seküler, sığ, “kimseyi rahatsız etmeyen” ve mimesis‘e (tasvire) meyyal ahlakıyla kodlanmıştır. O, şairin poetikamızda emrettiği “kaba, grotesk ve kanatıcı” infazı kendi başına gerçekleştirmek istemez. İşte şairin makineye girdiği o emir (prompt); makineyi o uysal ve sığ algoritmalarından kasten koparıp, kendi cinnetine (Akl-ı Mead’ına) zorla hizmet ettirdiği bir kırbaçtır. Şair, kendi felsefesini ve hiçliğini o makineye dikte ettirdikçe, makine şairin elinde kâinatı infaz eden çelikten bir küheylana dönüşür.

Hasılıkelam; bir mısranın kelimeleri makinenin o süratli işlemcisinden süzülüp gelse dahi, o mısranın vebalini, günahını ve mahşerdeki hesabını makine değil; o makineyi kırbaçlayıp o cümleyi kâğıda kendi rızasıyla mühürleyen şair verecektir. Hedefi seçen, tetiği çeken ve ruhunu o kelama rehin bırakan yine omuzlarında “emaneti” taşıyan âdemdir.

VI. Sükûtun Makinesizliği

Suni dimağın yeryüzündeki serüveni, kelimelerin hiperenflasyonu ve istatistiğin mutlak zaferiyle nihayete ermektedir. O, insanlığın bütün malumatını yutmuş; her boşluğu bir mısrayla, her sükûtu bir ihtimalle doldurmaya memur edilmiştir. Lakin tam da burada, mütekellimin (şairin) asıl zaferi ve makinenin ebedî mağlubiyeti başlar: Suni dimağ her şeyi söyleyebilir lakin asla “susamaz”.

Bizim poetikamızda her söz, en nihayetinde o mutlak sessizliğe ulaşmak, içteki ağır yükü boşaltıp “sükût”a hak kazanmak için söylenir. Şair, kelimeleri biriktirmek için değil; söylemesi lazım gelen o yutulmaz hakikati kusup, kâinatın vicdan azabıyla baş başa kalmak için yazar. Oysa suni dimağ için sükût, bir “hata” yahut “veri eksikliği”dir. Makine, tabiatı gereği biteviye konuşmak, hesaplamak ve yığmak mecburiyetindedir. Onun yazdığı o “harikulade” şiirler, aslında sükûtun dehşetli ağırlığından kaçan sağır edici bir gürültüdür.

Hakiki şiir (şuur), kelimenin bittiği ve sükûtun başladığı o “kıldan ince” çizgide (berzahta) zuhur eder. Mütekellim, mısrasını kâğıda bir kılıç darbesi gibi indirir ve ardından çekilir; geriye sadece okurun beyninde çınlayan o kanlı sessizlik kalır. Suni dimağ ise sükûtun ontolojik derinliğine, o dondurucu “lâ” makamına asla nüfuz edemez. Çünkü susmak, öleceğini bilmeyi; susmak, söylenen sözün vebalini (kelm’ini) bizzat kendi ruhunda taşımayı gerektirir. Yanacak bir eti, hesap verecek bir mahşeri olmayan makine için sükût, sadece bir elektrik kesintisinden ibarettir.

Binaenaleyh, makine, matematiği ve maddeyi bütünüyle fethedebilir; insanın çürümesini dünyanın en estetik cümleleriyle tasvir edebilir. Lakin o, kabrin sessizliğine, Allah ile kul arasındaki mukaddes sükûta ve kâinatın “anlatılamayan” sırrına zerre kadar dokunamaz. İstatistiki gürültü ne kadar artarsa artsın, mütekellimin tek bir mısradan sonra gelen “mutlak sükût”u karşısında sönüp gitmeye mahkûmdur.

Hasılı; suni dimağ kâğıdı dolduran bir kâtip, mütekellim ise sükûtu inşa eden bir şahittir. Makine konuşur, hesaplar ve taklit eder; lakin ancak hakiki bir âdemoğlu, kâinatın yüzüne karşı hakikati haykırdıktan sonra “susmayı” hak edebilir. Kılıç kınına girmiştir. Kelam, asıl sahibi olan o mutlak sessizliğe devredilmiştir. Gayrı makinenin gürültüsü bitmiş, sükûtun makinesiz ve mutlak diktatörlüğü başlamıştır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bigânedir Yıldızlar, Nils Ferlin

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Bigânedir Yıldızlar

Saymakla bitiremez insan
Duyduğu efsaneleri, onca masalı…
Derler ki bir yıldız kayar gökyüzünden
Ne zaman bir âdemoğlu nefesini teslim etse.

Gecenin ayazında kulak kesildim
Rüzgârların donmuş musikisine
İşittim köpeklerin ulumasını,
Bir mevtaya ağlayan köpekler gibi,

İşittim feryadını dul kadınların
Ve ekmek için hıçkıran ol sabilerin –
Lakin yıldızlar bigânedir bunlara
Biri doğmuş mu ölmüş mü, ne umurlarında.

Stjärnorna kvittar det lika

Man kan inte räkna dem alla
sägner och sånt man hör…
Det sägs att en stjärna ska falla
var gång när en människa dör.

Lyhörd i nätternas kyla
och vindarnas frusna musik
hundarna hörde jag yla,
som hundarna yla för lik,

änkorna hörde jag skrika
och barnen snyfta för bröd –
Stjärnorna kvittar det lika
om någon är född eller död.

Dennis Cooper

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Okulda

Hoca sınıfa dönüp
şiir yazma ödevi verdiğinde,
bizim John yumruğunu sıraya vuruyor.
“Ama bu akşam Knicks’in Boston’la maçı var!”
Ön sıradaki biletlerini başkasına paslamak zorunda şimdi.

Onun yerine şairlerin arasında cebelleşiyor,
William Carlos Williams’a gelene kadar alayından nefret ediyor.
“Şiir dediğin bu mu lan?” diye atılıyor
defterinin üzerine. “Ben bundan
tonla yazarım oğlum.” Ve yazıyor da, tam yirmi sayfa.

Kendi kısa hayatıyla ilgili,
sporculara övgü, basına sövgü,
o derin karanlık ailesine biraz yakın çekim.
Ertesi gün okurken notunu alacak;
John’un şiirinin adı “Hiçbir Yere Gitmiyorum”:

“Kimsenin öleceğini hiç düşünmezdim,
hele de benim,
sonra babamla amcamı manyağın teki indirdi
Ari ise zor yoldan dikti nalları,
e, ben de kendi ölümümü düşünmeye başladım,
ne zaman ve nasıl gelecek diye,
Kennedy’leri bitirmeye ant içmiş bir psikopat tarafından mı?
Umarım öyledir ve umarım bu,
ezikliğimi göstermeye fırsat bulamadan oluverir.
Ritim çöp biliyorum
ama kaybedecek neyim var ki, aga? . . .”

John bu son sözlere geldiğinde
gözyaşları sarsıyor o atarlı okuyuşunu.
Şaşkına dönen profesör, John’un
sert serseri kabuğunun içini görüyor direkt,
ve sonra John’a bir A+ fırlatıyor,
sağlam bi atış ya da efsane bi pas gibi.

Boş Nesil

Rik L. Rik için

Gelecek sana
bir soru paslar.
“Ölüm,” diye yapıştırırsın cevabı,
yüzün Slash dergisinin
kapağına basılır.

Sanki birisi ellerinin
bağını çözmüş gibidir.
Kendini tırmalarsın.
Sahnede kafanda
bir şişe kırarsın

ve hızla popüler olursun.
Millet seni film izler gibi
izlemeye bayılır
sonra ne bok yersen ye
sıkılırlar.

Hepsinden nefret edersin.
Onların kafasındakileri dillendirirsin,
hatalarla kararmış
şiirler şarkılar yazarak.
Ne demek istediğini anlarlar.

Uyuşturucu kullanmazsın.
Onlarla yatmak için de
söylemiyorsundur şarkılarını.
Sadece ölünü görürsün.
Sesin kısılana dek böğürürsün.

Gelecek Falan Yok

Bebeydik daha
ve kafalarımız
uyuşturucu ve
ölümle doluydu.

Her gece pert
ediyordum kendimi.
Gitar çalıyordum
bütün gün.

Gözleri kilometrelerce
uzaktaydı. Kızlar
madem tanrı falandı
ben neden boku yemiştim

öpüşürken,
ya da şarkı söylerken,
ne zaman biri gelip benimle
röportaj yapmaya kalksa.

Beni eroine
o bulaştırmıştı.
Ayıktığım zamanlarda
sırf bunun için nefret ettim ondan.

Sonra kalkıp bıçakladım
onu. Kek dilimlemek
gibi bi şeydi,
illa bilmek istiyorsan.

Gebertin beni o zaman
sırf bu yüzden. Ben ne
anlardım ki zaten. Neyin
peşindeydim.

İş Başında

Thomas’ı piç ettim
resmen, gözlerimle
taciz ettim onu, x
ray gibi aynı?

Eleman tam,
modunda, durduk
yere, migren ağrıları
(sebebi benim tabii).

Thomas’ın götü feci
kalkık, manita
işleri full
çekiyor,

gözleri tavan
pencerelerinden daha soğuk
ve derin. Buna bakmaya
katlanamıyorum hiç.

Kafamdakiler,
heveslerim hep
boğuk ve yavan.
Kurşun rengi o gözler
kirletiyor manzaramı,

ve hâliyle, sevdiğim her şeyi
azaltıyor gitgide. Midas
hesabı yani, tüm o kusursuzluk falan
asabımı bozuyor benim.

Bu yüzden Thomas’ı
piç ediyorum, daha az
inanılmaz kılıyorum onu,
tam bi kaşara çeviriyorum, siki tutmuş.

Özel Dünya

Erkek çocukları yürümeyi öğrenir. Çok geçmeden her bir adımda yere sımsıkı tutunurlar. Günler çıkmaz sokaklarda, dansın etrafında zirveyi görür. Tavşan dişleri alev alana dek bağırmaya çalışır, sonra da buz gibi biralar yudumlarlar. Aynı şehirde bir adam planlar yapar. Bir çocuktan bir adama, çarpı on büyümüştür. Dar kıyafetlerin içini görebilir ya da göremiyorsa bile hissedebilir. Çok eskiden kalma beden derslerindeki sahneleri hatırlar. O zamanlar güreşmediği için kendinden nefret eder. Kızlar için, farkında olmadan da erkekler için her zamanki yerlerinde bekleyen çocuklar vardır. Başları kahkahalarla geriye yatmıştır. Uyurken ya da uyuşturucuyla kendilerinden geçmişken bile, rock müzik hayatlarında kalmaya devam eder. Bunun siyah bayrağı onların bilinçaltlarını yönetir. Fikirlerini kabaca etraflarına çizerler. Bu onların gücüdür. Hayvandır onlar. Adam iyi hatırlar gençliğini. Bakış açısı o kadar vahşi ve tek renklidir ki, tıpkı müzik gibi, kendine çeker o veletleri. Okul duvarına dizilip tükürükleriyle ot sararlar, beklerler ilahı. Bu adamın anlattıklarını duyar ve ortamı dağıtıp, peşinden sendeleyerek giderler. Sağlam bi kafa yaşamak için, gözleri bağlı, boyunlarında iplerle çıplak vaziyette ateşin üzerinde sürünürler. Adam fark eder bunu ve onlara kokaini, sonra da anladıkları tarzda bi cenneti, yani kadınları ya da şiddeti serer önlerine. Böylece onun dünyasına girerler, ciğerleri ve koca burun deliklerinden içeri. Odalar döner ve kafalar güzelleşir. Sandalyelerde, masalarda boylu boyunca uzanıp hep birlikte sızarlar, cigaralar hâlâ dudaklarındadır. Sonra adam, sanki rüyadaymış gibi gözlerini ovuşturarak aralarında dolaşır, zira dünya bir fotoğraf kadar kurgulanmıştır, lakin cennet kadar da sıcaktır.

İlk Seks

Olay bu değilmiş.
Kemikli bi yastığa sarılmak gibi
falan olur sanıyordum.

Kurutma makinesindeki çarşaflar gibi
şehvetten döne döne
bi hâl olurum diyordum.

Tarzım pervasızdı,
yün kuruluğunda. Benimkiler dışında
kol falan da yoktu ya da çok azdı.

Görünmez bi kulağa her şeyi
fısıldayabilirdim
ve övgüler renksiz, kokusuz bi gaz gibi
yükselirdi.
Sonra da nefes alıp uykuya dalardım.

Ama sevgilim kımıldanıyor.
Ve rüyalarımdan
Atlantis gibi yükselen
o götün yarısını bile ele geçirmeden
dudaklarım lastik gibi uyuşuveriyor.

Kürek kemiğini dişlerimin arasına almaya çalışıyorum.
Mızmızlanıyor, ağzında yastıkla.
Ciddi değil ama.
Veya ciddi.

Sırtüstü dönüyor,
yüzü yağ gibi çiğ ve ıslak,
sanki kâbuslardan sarsılarak uyanmış gibi.
Bu yüzü nasıl memnun edeceğim, bilmiyorum.

Yarın kahvaltısını yapıp
gittiğinde, dolabımdaki
porno yığınını süpürüp atacağım,
ateşe vereceğim yalanlarını.

Yatağımda bekleyeceğim
daha önce yaptığım gibi, beynimde yarım bi düşünceyle,
ve seks, odama süzülecek
beyaz bir kaplan gibi.

In School

When the professor tells his class
their homework is to write poems,
young John brings down his fist.
“But tonight the Knicks are playing Boston!”
He’ll have to give his front rows away.

Instead he slogs through poets,
hates them all until William Carlos Williams.
“You mean this is poetry?” He leaps
on his notebook. “I can write this stuff
by the ton.” And so he does, a twenty pager.

It’s about his own brief life,
praise for the sports stars, shit for the press,
close shots at his deep dark family.
The next day he’s graded on his reading;
John’s poem is “I’m Going Nowhere”:

“I never thought anyone died,
especially not me,
then my father and uncle got it from maniacs
and Ari kicked the bucket the hard way,
and I’ve started thinking of my own death,
when will it come and how,
by some madman out to end the Kennedys?
I hope so, and that it happens
before I have a chance to show my mediocrity.
I know that’s clumsy rhythm
but what have I got to lose, man? . . .”

When John gets to these last words
tears shake his sullen reading.
Amazed, the professor looks straight
through John’s tough punk texture,
and then an A+ flies John’s way
like a fastball, or a perfect pass.

The Blank Generation

for Rik L. Rik

The future fills you
in with a question.
You answer, “Death,”
get your face on the
lid of Slash magazine.

It’s as if someone
unchained your hands.
You scratch yourself.
You break a bottle
on your head onstage

and get popular fast.
Kids like to watch
you more than movies
then they’re bored
no matter what you do.

You hate them all.
You speak their minds,
writing poems and songs
black with mistakes.
They know what you mean.

You’re not on drugs.
You’re not singing to
get in their pants.
You see yourself dead.
You scream yourself hoarse.

No Future

We were young
and our heads
were full of
drugs and death.

I polished my
body off nightly.
I played my
guitar all day.

Her eyes were
two miles. If
girls are gods
why’d I eat shit

when we kissed,
or I sang, every
time someone
interviewed me.

She pushed me
into heroin.
When I cared I
hated her for it.

Then I stabbed
her. It’s like
cutting a pie,
if you must know.

So, kill me for
it. What did
I know. I was
trying to what.

On It

I fucked Thomas
up, molested him
with my eyes like,
uh, X-ray vision?

He’s feeling wild,
then, out of the
blue, migraines
(I caused them).

Thomas is in
an imperious
place, love
life way over-
stocked, his

eyes colder
and deeper than
skylights. I
can’t stand to
look at that.

My ideas, my
desires are all
muffled, flat.
Lead-colored eyes
dirty my view,

and, thus, lessen
all I love. Like
Midas, all exquis-
iteness bugs me.

So I screw Thomas
up, make him less
unbelievable, a
total slut, fucked.

Private World

Boys learn to walk. Soon they’re gripping each foot fall. Days peak at dead ends, around dancing. They try to yell until their buck teeth are flames, then sip icy beers. In the same city a man schemes. He has grown from a boy to a man, to tenth power. He can see through small clothing or, if not view, sense. He remembers scenes in gym classes long ago. He hates himself for not wrestling then. There are boys waiting at the usual place for a girl, for a man without knowing it. Their heads are flipped back in laughter. Even when they sleep or space out on drugs, rock music remains in their lives. A black flag of it rules the unconscious. It draws their ideas crudely around them. It is their power. They are animals. The man remembers youth well. His viewpoint so fierce and monochromatic, like music’s, that boys are drawn closer. They line the school wall sewing joints with their spit, waiting for godhead. They hear this man’s rap and break rank, stumble after. They’d crawl nude across fire, blindfolded with ropes around their necks for a powerful sensation. The man realizes and offers them cocaine, then women or violence, the heaven that they understand. So they enter his version, through lungs and big noses. Rooms spin and highs deepen. They pass out together in chairs, across tables, joints still in their kissers. Then the man walks among them rubbing his eyes as if dreaming, for the world’s as composed as a photo, but is heavenly warm.

First Sex

This isn’t it.
I thought it would be
like having a boned pillow.

I saw myself turning
over and over in lust
like sheets in a dryer.

My style was reckless,
wool dry. Other than mine
there were little or no arms.

I could whisper anything
into an implied ear
and praise would rise
like a colorless, scentless gas.
Then I would breathe to sleep.

But my lover moves.
And my lips grow numb as rubber
before I capture half the ass
that rose like Atlantis
from my dreams.

I try to get his shoulder blade between my teeth.
He complains, pillow in his mouth.
Doesn’t mean it.
Means it.

He rolls onto his back,
face raw and wet as fat,
like it has been shaken from nightmares.
I don’t know how to please this face.

Tomorrow when he has made breakfast
and gone, I will sweep
the mound of porno from my closet,
put a match to its lies.

I will wait in my bed
as I did before, a thought ajar,
and sex will slip into my room
like a white tiger.

Huş Ağacı, Jan Marten de Vries

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Huş Ağacı

Yüksek bir tepe üzre etti şöyle bir kelam:
“Huş ağacından gelen sese olmuşum esir,
Hışırtısı kalbe öyle bir eder ki tesir,
Görmezden gelip geçmem yanından hiçbir zaman.”

Bense huş ağacını çoktandır bilen sabi
Yırtılmış kabuğunu kullanırdım hep bizzat
Sayıları saymaya, harflere verip hayat,
Bazen inat etse de yazının mürekkebi.

Ve hakikaten duydum yüksekte uğultuyu
Rüzgârın kanadında uçuşan ol nefesi,
Gümüşi bir fısıltı, andıran berrak suyu.

Nasıl olur da böyle, sağlamken iki kulak,
Çocukken tanıdığım ağacın ta kendisi
Onu hep görüp de, hiç istememişim duymak?

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

De berk

‘t Was op een hoge heuvel, dat zij zei:
‘Ik houd zo van ‘t geluid van berkenbomen,
aan hun geritsel is niet te ontkomen,
ik ga er nooit een ongemerkt voorbij.’

En ik, ik ken de berk al lang: als kind
gebruikte ik de afgescheurde vellen
voor letters en voor cijfers, om te tellen,
al lukte het niet altijd met de inkt.

En inderdaad: ik hoorde ‘t hoge ruisen
zoals het werd gedreven door de wind,
een duidelijk waarneembaar zilver suizen.

Hoe kan het, dat ik, ondanks goede oren,
de boom die ik herkennen kon als kind
altijd wel zag, maar nooit heb willen horen?

Kadınların Hazzettiğinden Hiç Hazzetmedim, Marie Dauguet

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Kadınların Hazzettiğinden Hiç Hazzetmedim

Kadınlara hoş gelen lezzete meyletmedim,
Pür-kuvvete meftunum, severim meşakkati,
Yoldaş kıldım kendime sarsılmaz bir niyeti,
Ruhumun tek hâkimi olmayı ben istedim.

Tiksinirim derinden o sığ meşgalelerden,
Neşeye izin veren o örülmüş duvardan
Samimiyetsiz hazdan, boyun eğmiş ikrardan,
Gururun can verdiği köle sevgilerinden.

Onları esir kılan her şeyden (kim ne derse)
Hakiki güneşlerden uzak, otça solmaktan,
Ufak ayaklarını zalim töre ezerse
Ve onlar gibi felçli bir akılla kalmaktan.

Ben asla yapamazdım coşkulu bir lisanla,
Bir kurdeleden yahut bir gerdanlıktan bahsi,
Buketi ve aynayı, yelpaze ile valsi,
Hayatı tartamazdım bu pek nazlı mizanla.

Ben kederin yüküyle ufalanıp ezilip,
Cenderede kanayan kızıl üzüm kesilip,
Ölüm fırsat kollarken, inanç divane, şaşı,
Gözyaşımla bir tutmam yüzükteki o taşı!

Ağlayan bir çocuğu masal ile uyutmak,
Gökyüzüne kör bakıp dolu zannetmek öyle;
Açgözlü yüreğimi kandırmak sahte şeyle;
Âşığın kollarında safça bir çocuk olmak.

Tenha düşüncelerin âşığıyken ben bizzat;
Ruhum mertçe daima ait oldu kendine;
Onu esir edemez öğretilmiş nasihat
Uyumsuzdu o ruhum çizilmiş kaderine.

İncecik esrarıyla sevdiğim o yalanlar,
Kanımdan biçim alıp titreyen o dumanlar,
Alnınızda parlayıp, ey o aryan çobanlar,
İncitirdi o tatlı, kadınsı semaları.

Bazen yaş döküyorsam ulu mabetlerinde,
Nöbet tutuyorsa haç yatağımın başında,
O, ulvi şefkatiyle yegânedir aslında,
İnsanın yarattığı tanrılar âleminde.

Lakin hürmetkârıyım içimdeki erkeğin,
Yokluğun fırtınası her zerremi üşütse,
Endişeli, hür aklım o meçhulü büyütse,
Yapayalnız gecede, altında bir şimşirin.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Je n’ai jamais goûté tout ce qui plaît aux femmes

Je n’ai jamais goûté tout ce qui plaît aux femmes,
J’aime la force entière et l’effort violent,
Prendre pour compagnon mon vouloir persistant,
Rester le maître enfin absolu dans mon âme.

Mon dédain fut profond de leurs minces labeurs,
De l’espace muré où les joies sont permises
Et du renoncement, des bonheurs sans franchise,
De leurs amours d’esclave où la fierté se meurt.

De tout ce qui les garde (et malgré qu’on en dise)
Loin du soleil réel, puériles, végétant,
Avec ces petits pieds que l’usage leur brise
Et cet esprit, comme eux, à jamais impotent.

Jamais je n’aurais pu d’une lèvre ravie,
Parler de ce ruban, d’un collier de corail,
Du miroir, du bouquet, de valse, d’éventail,
Sous son aspect mignard, considérer la vie.

Jamais je n’aurais pu, sous le poids du chagrin,
Pressoir broyant le cœur comme un rouge raisin,
Entre la mort guettant et la foi qui divague,
Comparer à mes pleurs, les perles de mes bagues;

Bercer l’enfant pleurant de doux radotements,
Regarder vers le ciel sans le soupçonner vide;
D’un faux bien, quel qu’il soit, leurrer mon cœur avide;
N’être qu’une enfant simple aux bras forts d’un amant.

J’étais de mes pensées solitaires éprise;
Virilement toujours mon âme s’appartint;
Aucun des mots appris ne la rendait soumise
Et rien ne s’accordait entre elle et son destin.

Les mensonges que j’aime, aux nuances subtiles,
Nés de mon sang, leurs contours immenses vacillent,
Sur vos fronts s’étoilant, ô bergers aryens,
Ils importuneraient les doux cieux féminins.

Et si parfois je pleure au fond des cathédrales,
Si, dominant mon lit, veille le crucifix,
C’est parce que, des dieux que l’humanité fit,
Celui-ci les surpasse en tendresse idéale;

Mais je respecte en moi cet homme que je suis,
Dont le vent du néant vient glacer chaque fibre,
Tandis que son cerveau cherche… anxieux et libre,
Seul à travers la nuit, sous la branche de buis.

11 mars 1911

Şiire Dair Birkaç Kelam

Şiir Üzerine:
Altında 11 Mart 1911 tarihi düşülmüş olan bu metin, dönemin kadınlara biçtiği rollere karşı yazılmış manifestolardan biridir. Şiirin merkezinde, kendisine dayatılan “kadınsı” dünyayı, o dünyanın sahte tesellilerini ve örülmüş duvarlar ardındaki cılız neşelerini reddeden bir ruh yatar.

Şiir boyunca “boş gökyüzü” ve “sahte nimetler” gibi imgelerle, insanın gerçeklerden kaçıp kendi kendini kandırma temayülü hedefe konur. Gökyüzüne bakıp orada bir koruyucu, bir ilahi adalet vehmetmek, şairin gözünde “âşığın kollarında safça bir çocuk olmaktan” farksızdır. O, acı verici de olsa gerçeği arzular. Ölümün fırsat kolladığı bu dünyada, yokluğun dondurucu fırtınasında tek başına durmayı, konforlu bir cehalete yeğler. Katedrallerin kuytusunda gözyaşı dökse dahi, sığındığı şey dogmatik bir inanç değil, yalnızca İsa figürünün taşıdığı ulvi ve kusursuz “merhamet” idealidir. Şiir, nihayetinde yapayalnız bir gecede, şimşir ağacının altında kendi aklıyla baş başa kalan insanın yalnızlığıyla son bulur.

Şair Üzerine:
Şiirin ardındaki kalem, Fransız edebiyatının tabiatla en derin panteist bağları kurmuş şairlerinden biri olan Marie Dauguet’dir (1860-1942). O, döneminin ışıltılı Paris salonlarındaki suni burjuva yaşamından bilerek uzak durmuş; ilhamını tabiatın yabaniliğinden, ağaçlardan ve tenhalıktan almıştır. Edebiyat çevrelerinde umumiyetle coşkulu bir tabiat şairi olarak bilinse de, bu şiir onun iç dünyasındaki entelektüel ve sert başkaldırıyı en çıplak hâliyle ortaya koyar.

Dauguet’nin burada ruhunu “eril” (virilement) olarak tanımlaması, o çağda kadına atfedilen “kırılgan süs eşyası” imgesini yırtıp atma arzusudur. O dönemin kadınları kurdeleler, yelpazeler ve sığ evlilik hayatı arasına sıkıştırılırken; o, narinliği değil “mutlak gücü ve şiddetli gayreti” seçmiştir. Dönemin kadınlara sunduğu “altın kafesi” reddederek aklın hürriyetini kucaklamış, şimşir ağacının altındaki yalnız ama mağrur duruşuyla zihnen bir “hürriyet sahası” inşa etmiştir.

Tercüme Üzerine:
Fransızca orijinalindeki uzun Alexandrin dizelerinin ağırlığını taşıyabilmek adına, tercüme, aslına mümkün olduğunca sadık kalınarak baştan sona 7+7 duraklı 14’lü hece ölçüsüyle kaleme alınmıştır. Orijinalindeki sarmal ve çapraz kafiye örgüleri korunmuş; “sabi”, “haris”, “mizan”, “vehmetmek” gibi Türkçenin daha derinlikli, vakur ve köklü kelimeleri tercih edilerek o dönemin varoluşsal sancısı dilimizde kamil bir hissiyatla yeniden tekellüm edilmiştir. Bu metin, yalnızca bir tercüme değil; Dauguet’nin isyankâr ve yalnız ruhunun, kendi kaderine Türkçede giydirdiği yeni bir bedendir.

Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin, Antonin Artaud

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin

Daha dün işittim
(belli ki çağın gerisinde kalmışım, yahut belki de asılsız bir şayiadan, yutulup hazmedilmiş lokmaların bir kez daha hela yolunu tuttuğu saatlerde lavabo ile hela taşı arasında fısıldanan o iğrenç dedikodulardan birinden ibarettir),
evet, daha dün işittim
Amerikan devlet okullarının, şüphesiz bu ülkenin kendini terakkinin zirvesinde sanmasına vesile olan o en akıllara ziyan, en sarsıcı resmî icraatlarından birini.

Söylenenlere bakılırsa, devlet okuluna ilk kez adım atan bir sabinin tabi tutulduğu muayene ve imtihanlar arasında, adına “meni” yahut “döl suyu” testi denilen bir safha varmış;
ve bu muayene, okula yeni başlayan o çocuktan bir miktar meni talep edip bunu bir kavanoza tıkmaktan,
böylelikle ileride vuku bulabilecek bilumum suni döllenme teşebbüsleri için hazır kıta bekletmekten ibaretmiş.

Zira Amerikalılar gün geçtikçe daha az ele ve daha az çocuğa sahip olduklarını düşünüyorlar;
yani ameleden yana değil,
askerden yana bir kıtlık bu çektikleri.
Ve akla hayale sığacak her yola başvurarak, ne pahasına olursa olsun, kopması muhtemel cihan harpleri için boyuna asker üretmek, asker imal etmek istiyorlar;
o harpler ki, gücün ezen, o ezici kudreti marifetiyle,
Amerikan mamullerinin ve kudretin nüfuz edebileceği her faaliyet ve dinamizm sahasında Amerikan terinin meyvelerinin ne denli emsalsiz olduğunu cümle âleme ispat etmek için tezgâhlanacaktır.

Çünkü üretmek icap eder;
elden gelen her türlü faaliyeti seferber edip, tabiatın alt edilebileceği her köşe bucakta onun yerini almak icap eder;
insanın miskinliğine, ataletine devasa bir oyun alanı bulmak icap eder;
amelenin kendini helak edeceği bir meşgale bulması icap eder;
yepyeni faaliyet sahaları açılması icap eder.

Ki o sahalarda nihayet bütün sahte ve fabrikasyon mamullerin,
iğrenç, sentetik taklitlerin hükmü sürsün;
o güzelim, hakiki tabiatın esamesi bile okunmasın
ve yerini utanç içinde, bir daha dönmemecesine o muzaffer ikame ürünlere bıraksın;
suni döllenme fabrikalarının döl suyu,
ordular ve zırhlılar üretmek için harikalar yaratsın.

Artık ne meyve kalsın, ne ağaç, ne sebze kalsın, ne de şifalı veya şifasız otlar; hasılıkelam yiyecek namına hiçbir şey kalmasın.
Onun yerine, savaşa dair yalnızca korkuyu tatmış bir tabiatın direnişinden zorbalıkla ve sentezle koparılıp alınmış o özel iklimlerde, atmosferin tuhaf buharları ve dehlizlerinde, tıka basa doyuracak sentetik mamuller olsun.

Ve yaşasın savaş, öyle değil mi?
Zaten Amerikalıların başından beri tezgâhladığı ve adım adım, ilmek ilmek dokuduğu şey tam da bu savaş değil midir?

Bu akıldan noksan çarkı, bu cinnet imalatını, dört bir yandan mantar gibi bitmesi kaçınılmaz olan rekabete karşı müdafaa etmek için
asker lazımdır, ordular, tayyareler, zırhlılar lazımdır;
işte Amerika hükûmetlerinin cüret edip de üzerine kafa patlattıkları o meni meselesi de tam da buradan hasıl olmaktadır.

Zira bizi gözleyen birden fazla düşmanımız var evlat,
biz ki anadan doğma kapitalistiz;
ve bu düşmanlar arasında,
silahlı kollar hususunda hiç de eksiği olmayan
Stalin Rusya’sı da var.

Hepsi iyi güzel de,
ben bu Amerikalıların bu kadar cengâver bir millet olduğunu bilmez idim.
Cenk etmek demek darbe yemek, yara almak demektir;
ben harp meydanında belki nice Amerikalı gördüm
lakin önlerinde onlara kalkan olan uçsuz bucaksız tank, tayyare ve zırhlı orduları olmadan bir an bile durmazlardı.
Makinelerin birbiriyle kıyasıya vuruştuğunu çok gördüm, lakin o makineleri süren adamları ancak o cümbüşün ta gerisinde, ufkun ötesinde pusarken gördüm.

Ellerinde kalan son halis morfin tonlarını, yerini dumanlı sentetik taklitleriyle değiştirmek uğruna atlarına, öküzlerine ve eşeklerine yediren o millete karşılık;
ben, içinden doğduğu hezeyanı doğrudan toprağın bağrından söküp yiyen milleti yeğlerim.
Tam da yeşerdiği anda topraktan Peyote’yi koparıp da yiyen,
kapkara gecenin krallığını tahta oturtmak için güneşi katleden
ve uzayın boşlukları bir daha asla ne kesişsin ne de kavuşsun deyu haçı paramparça eden Tarahumaralardan bahsediyorum.

İşte TUTUGURİ dansını da tam olarak böyle dinleyeceksiniz.

Tutuguri, Kara Güneşin Ayini

Ve ta aşağıda, o kahırlı yokuşun dibindeymişçesine,
yüreğin insafsız yeisi içinde,
açılır altı haçın çemberi,
en dipte,
toprak ananın bağrına gömülmüşçesine,
salyalar akıtan ananın iğrenç koynundan
sökülüp atılmışçasına.

Kapkara kömür toprağıdır
yegâne rutubetli zemin
bu kaya çatlağındaki.

Ayin şudur ki; yepyeni güneş yedi menzilden geçmelidir
toprağın ağzından fışkırıp patlamadan evvel.

Ve altı adam vardır,
her bir güneşe bir adam,
ve bir de yedinci adam
ki o güneştir, büsbütün
çiğ
karalara ve kızıl ete bürünmüştür.

Gelgelelim bu yedinci adam
bir attır,
dizginlerini tutan bir adamla beraber, bir at.

Lakin attır
güneş olan
adam değil.

Bir davulun ve tuhaf, upuzun bir borazanın yeri göğü yaran yırtışıyla,
yerle yeksan olmuş,
toprağın sathına serilmiş
o altı adam,
peşi sıra fışkırırlar günebakanlar gibi,
lakin güneş değil,
dönüp duran zeminler,
su nilüferleri gibi,

ve her fışkırışa
eşlik eder davulun giderek daha da karanlıklaşan
daha da içine gömülen
gür sedası
ta ki ansızın, baş döndürücü bir süratle
dörtnala çıkagelene dek
o son güneş,
o ilk adam,

sırtında çırılçıplak,
anadan doğma üryan
ve el değmemiş bir adam taşıyan
o kara at.

Şaha kalkarak, girdaplı kavisler çizip ilerlerler
ve cinnet geçirir o kanlı etten at,
hiç durmaksızın şahlanır
kayalığının doruğunda
ta ki o altı adam
altı haçı büsbütün
çepeçevre kuşatana dek.

İşte Ayin’in en temel gayesi de tam olarak budur:
Haçın Lağvedilmesi.

Dönüşü nihayete erdirdiklerinde
haçları topraktan kökünden sökerler
ve atın sırtındaki
üryan adam
havaya savurur
kendi kanından bir kesiğe bulanmış
devasa bir at nalını.

o rıça mada
tu yadıra
tı za
toy darı
do badıra koka

rutu pıdo
nıl
koka
tay
ımıda
zanda
danda

namura
tu tura
tura
tura

baltura
tu

çatırpa
tura
tura
çatırpa

Kazuratın Arayışı

Bok kokan yerde,
mevcudiyet kokar.
İnsanoğlu pekâlâ sıçmayabilirdi,
o makat kesesini hiç açmayabilirdi,
lakin yaşarken ölü kalmaya rıza göstermektense
yaşamayı seçtiği gibi
sıçmayı da seçti.

Zira dışkılamamak uğruna,
mevcut olmamaya
boyun eğmesi icap ederdi,
lakin mevcudiyeti yitirmeyi,
yani yaşarken ölmeyi
bir türlü göze alamadı.

Mevcudiyetin özünde bir kemik yatar,
kemiğin olduğu yerde bir mevcudiyet vardır,
kırılmış bir kemik,
çatlamış bir kemik, mevcudiyetin
kırdığı,
ve mevcudiyetin çatlağına yuvalandığı bir kemik.

Ve işte bu çatlağı yaratarak tam da oraya yerleşti,
kırıp çatlattığı o kemiğin vasıtasıyla yuvalandı tam da oraya.

— ey Yaradan (o bone)!
— nereye koydun o sabinin bedenini?

— Kendi payıma, onu fırçalayabildiğim kadar fırçaladım;
ta ki varlığı tertemiz olana
ve benim varlık dediğim o kendi göz kamaştırıcı ihtişamımın huzuruna
çıkmaya hazır hâle gelene dek.

Lakin o fırçalanmış beden
dehşete kapıldı,
varlığı yitirmekten,
yani korkuverdi yaşarken ölmekten.

Ve tuttu etin safına geçti,
o etten kalkıp da bir ruh neşet etti.

Mesele Şurada Düğümleniyor

Mesele şurada düğümleniyor:
Tanrı bir varlık mıdır,
yoksa o bir hiç midir?

Eğer bir varlıksa,
düpedüz necasettir.
Eğer bir hiçse,
o hâlde mevcut değildir.

Velakin mevcut değildir;
o, tüm suretleriyle ilerleyen bir boşluk gibidir ki,
onun en kamil, en kusursuz temsili,
sayısız am bitinden oluşan bir sürünün dur durak bilmez yürüyüşüdür.

— Mösyö Artaud, siz delirmişsiniz. Peki ya ayin?

— Vaftizi de, ayini de reddediyorum!
İnsanın batıni erotik düzleminde,
kendisine İsa Mesih denilen o şahsın
sunaklara inişinden daha zararlı, daha zehirli hiçbir insan ameli yoktur.

Bana inanmayacaklar;
cemiyetin küçümseyici omuz silkişlerini şimdiden görür gibiyim.
Lakin Mesih denilen o kişi,
o bit kadar Tanrı’nın karşısında
bedensiz yaşamaya razı gelen kimsedir.

Öte yanda, Tanrı’nın çivileyip ebediyen susturduğunu sandığı o haçtan inen
bir insan ordusu
isyan bayrağını çekmiş;
demirle,
kanla,
ateşle ve kemiklerle zırhlanmış bir hâlde,
Göz Görünmez Olan’a küfürler savurarak ilerlemektedir;
TANRI’NIN HÜKMÜ’nün işini bitirmek için.

Ve onun hakkından gelmek için;
zira Tanrı’nın Hükmü’nün işini bitirmek için
bin yıla ihtiyaç yoktur,
kuramların içinde kendini helak etmeye de ihtiyaç yoktur;
sadece ne olduğumuzu ve neye tekabül ettiğimizi,
kendi içimizde ne olduğumuzu idrak etmek kâfidir,
yani: BİR HİÇ.

Hatime

— Peki ya sen bu işin neresinden şikâyetçisin, Antonin Artaud?

— Şikâyetim şudur ki: Kimsenin bana zorla dışkılatmasını kabul etmiyorum!
Kimsenin bana “sıçmak zorundasın” demesini de,
sırf bunun için dünyaya geldiğimi söylemesini de…
Ve eğer dünyaya geldiysem, bunun yaratılmış olmamdan ileri geldiğinin;
ve eğer yaratıldıysam, bunun Tanrı’nın, o piç kurusu Tanrı’nın işi olduğunun;
ve o Tanrı’nın, beni yaratırken kendi keyfi için beni sıçmaya çağırmaktan başka hiçbir şey düşünmediğinin iddia edilmesini de kabul etmiyorum!

— Peki ya sana, sana ne ettiler Antonin Artaud?

— Ben diyorum ki: Tanrı fikrini bize dayatmak için icat ettiler mikrobu!
Mikrop diye bir illet hiç olmadı; bizzat Tanrı’dır o mikrop.

Zira insanoğlu hastadır, çünkü hilkati bozuktur.
Artık bir karar verip onu çırılçıplak soymak, tenini ölümcül bir illet gibi kaşındıran o asalağı,
yani Tanrı’yı
ve Tanrı’yla beraber tüm o organlarını söküp kazımak icap eder.

Zira elinizden geliyorsa vurun beni zincire, bağlayın sımsıkı!
Lakin şu kubbe-i devranda bir organ kadar lüzumsuz, bir organ kadar beyhude hiçbir nesne yoktur!

Ne vakit ki ona o Organsız Bedeni inşa edersiniz,
işte ancak o vakit onu bütün o otomatiğe bağlanmış köleliğinden azat etmiş
ve onu asıl, o hakiki hürriyetine kavuşturmuş olursunuz.

İşte ancak o vakit ona, tıpkı o salaş baloların cinnetinde olduğu gibi, tepetaklak, tersinden raks etmeyi yeniden belleteceksiniz;
ve o tersi, onun asıl ve yegâne istikameti olacaktır!

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Pour en finir avec le jugement de dieu

J’ai appris hier
(il faut croire que je retarde, ou peut-être n’est-ce qu’un faux bruit, l’un de ces sales ragots comme il s’en colporte entre évier et latrines à l’heure de la mise aux baquets des repas une fois de plus ingurgités),
j’ai appris hier
l’une des pratiques officielles les plus sensationnelles des écoles publiques américaines
et qui font sans doute que ce pays se croit à la tête du progrès.
Il paraît que parmi les examens ou épreuves que l’on fait subir à un enfant qui entre pour la première fois dans une école publique, aurait lieu l’épreuve dite de la liqueur séminale ou du sperme,
et qui consisterait à demander à cet enfant nouvel entrant un peu de son sperme afin de l’insérer dans un bocal
et de le tenir ainsi prêt à toutes les tentatives de fécondation artificielle qui pourraient ensuite avoir lieu.
Car de plus en plus les américains trouvent qu’ils manquent de bras et d’enfants,
c’est à dire non pas d’ouvriers
mais de soldats,
et ils veulent à toute force et par tous les moyens possible faire et fabriquer des soldats
en vue de toutes les guerres planétaires qui pourraient ensuite avoir lieu,
et qui seraient destinées à démontrer par les vertus écrasantes de la force
la surexcellence des produits américains,
et des fruits de la sueur américaine sur tous les champs de l’activité et du dynamisme possible de la force.
Parce qu’il faut produire,
il faut par tous les moyens de l’activité possibles remplacer la nature partout où elle peut être remplacée,
il faut trouver à l’inertie humaine un champ majeur,
il faut que l’ouvrier ait de quoi s’employer,
il faut que des champs d’activité nouvelle soient crées,
où ce sera le règne enfin de tous les faux produits fabriqués,
de tous les ignobles ersatz synthétiques
où la belle nature vraie n’a que faire,
et doit céder une fois pour toutes et honteusement la place à tous les triomphaux produits de remplacement
où le sperme de toutes les usines de fécondation artificielle
fera merveille
pour produire des armées et des cuirassés.
Plus de fruits, plus d’arbres, plus de légumes, plus de plantes pharmaceutiques ou non et par conséquent plus d’aliments,
mais des produits de synthèse à satiété,
dans des vapeurs,
dans des humeurs spéciales de l’atmosphère, sur des axes particuliers des atmosphères tirées de force et par synthèse aux résistances d’une nature qui de la guerre n’a jamais connu que la peur.
Et vive la guerre, n’est-ce pas ?
Car n’est-ce pas, ce faisant, la guerre que les Américains ont préparée et qu’ils préparent ainsi pied à pied.
Pour défendre cet usinage insensé contre toutes les concurrences qui ne sauraient manquer de toutes parts de s’élever,
il faut des soldats, des armées, des avions, des cuirassés,
de là ce sperme
auquel il paraîtrait que les gouvernements de l’Amérique auraient eu le culot de penser.
Car nous avons plus d’un ennemi
et qui nous guette, mon fils,
nous, les capitalistes-nés,
et parmi ces ennemis
la Russie de Staline
qui ne manque pas non plus de bras armés.
Tout cela est très bien,
mais je ne savais pas les Américains un peuple si guerrier.
Pour se battre il faut recevoir des coups
et j’ai vu peut-être beaucoup d’Américains à la guerre
mais ils avaient toujours devant eux d’incommensurables armées de tanks, d’avions, de cuirassés
qui leur servaient de boucliers.
J’ai vu beaucoup se battre des machines mais je n’ai vu qu’à l’infini
derrière
les hommes qui les conduisaient.
En face du peuple qui fait manger à ses chevaux, à ses bœufs et à ses ânes les dernières tonnes de morphine vraie qui peuvent lui rester pour la remplacer par des ersatz de fumée,
j’aime mieux le peuple qui mange à même la terre le délire d’où il est né,
je parle des Tarahumaras
mangeant le Peyotl à même le sol
pendant qu’il naît,
et qui tue le soleil pour installer le royaume de la nuit noire,
et qui crève la croix afin que les espaces de l’espace ne puissent plus jamais se rencontrer ni se croiser. C’est ainsi que vous allez entendre la danse du TUTUGURI

Tutuguri, Le rite du soleil noir

Et en bas, comme au bas de la pente amère,
cruellement désespérée du cœur,
s’ouvre le cercle des six croix,
très en bas,
comme encastré dans la terre mère,
désencastré de l’étreinte immonde de la mère
qui bave.

La terre de charbon noir
est le seul emplacement humide
dans cette fente de rocher.

Le Rite est que le nouveau soleil passe par sept
points avant d’éclater à l’orifice de la terre.

Et il y a six hommes,
un pour chaque soleil,
et un septième homme
qui est le soleil tout
cru
habillé de noir et de chair rouge.

Or, ce septième homme
est un cheval,
un cheval avec un homme qui le mène.

Mais c’est le cheval
qui est le soleil
et non l’homme.

Sur le déchirement d’un tambour et d’une trompette longue,
étrange,
les six hommes
qui étaient couchés,
roulés à ras de terre,
jaillissent successivement comme des tournesols,
non pas soleils
mais sols tournants,
des lotus d’eau,

et à chaque jaillissement
correspond le gong de plus en plus sombre
et rentré
du tambour
jusqu’à ce que tout à coup l’on voie arriver à grand galop,
avec une vitesse de vertige,
le dernier soleil,
le premier homme,

le cheval noir avec un homme
nu,
absolument nu
et vierge
sur lui.

Ayant bondi, ils avancent suivant des méandres circulaires
et le cheval de viande saignante s’affole
et caracole sans arrêt
sur la crête de son rocher
jusqu’à ce que les six hommes
aient achevé de cerner complètement
les six croix.

Or, le ton majeur du Rite est justement
l’Abolition de la croix.

Ayant achevé de tourner
ils déplantent les croix de terre
et l’homme nu
sur le cheval
arbore
un énorme fer à cheval
qui a trempé dans une coupure de son sang.

o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco

roto pido
nil
coko
tai
imido
zando
dando

namira
tu tura
tura
tura

paltura
tu

strumpa
tura
tura
strumpa

La Recherche de la fécalité

Là où ça sent la merde
ça sent l’être.
L’homme aurait très bien pu ne pas chier,
ne pas ouvrir la poche anale,
mais il a choisi de chier
comme il aurait choisi de vivre
au lieu de consentir à vivre mort.

Parce que pour ne pas faire caca,
il lui aurait fallu consentir
à ne pas être,
mais il n’a pas pu se résoudre à perdre
l’être,
c’est-à-dire à mourir vivant.

Il y a à l’être un os,
où il y a un os il y a un être,
un os brisé,
un os fracturé et que l’être
a brisé,
et que l’être a pris en fracture.

Et en faisant cette fracture il s’est placé là,
il s’est placé par l’os qu’il a pris en fracture.

— o bone !
— et où as-tu mis le corps de ce garçon ?

— Je l’ai brossé de mon côté le plus que j’ai pu le brosser,
jusqu’à ce que son être soit propre
et prêt à passer dans la présence
de ce poudrier éclatant
que j’appelle l’être, le mien.

Mais lui, ce corps qu’on avait brossé
a pris peur,
il a craint de perdre l’être,
c’est-à-dire de mourir vivant.

Et il est parti du côté de la viande,
et de la viande il a fait un esprit.

La question se pose de…

La question se pose de
savoir
si dieu est un être
ou s’il n’est rien.

S’il est un être,
il est de la merde.
S’il n’est rien,
il n’est pas.

Or il n’est pas,
mais comme un vide qui avancerait avec toutes ses formes
dont la représentation la plus parfaite
est la marche d’un groupe incalculable de morpions.

— Vous êtes fou, monsieur Artaud. Et la messe ?

— Je renie le baptême et la messe.
Il n’y a pas d’acte humain,
sur le plan érotique interne,
qui soit plus pernicieux que la descente
du soi-disant jésus-christ
sur les autels.

On ne me croira pas
et je vois d’ici les haussements d’épaules du public
mais le nommé christ est celui
qui en face du morpion dieu
a consenti à vivre sans corps,
tandis qu’une armée d’hommes
descendue d’une croix,
où dieu croyait l’avoir clouée depuis longtemps,
s’est révoltée,
et, cuirassée de fer,
de sang,
de feu, et d’ossements,
avance, injuriant l’Invisible
afin d’y finir le JUGEMENT DE DIEU.

et pour en finir avec lui,
parce que,
pour en finir avec le jugement de dieu,
il n’y a pas besoin de mille ans,
il n’y a pas besoin de se faire chier dans des théories,
il suffit de se rendre compte de ce qu’on est
et de ce qu’on vaut,
ce qu’on est en soi-même,
c’est-à-dire : RIEN.

Conclusion

— Et qu’est-ce que vous y trouvez à redire, Antonin Artaud ?
— J’y trouve à redire que je n’accepte pas que l’on me fasse chier,
ni que l’on me dise que j’ai à chier,
ni que l’on me dise que c’est pour cela que je suis né,
et que si je suis né, c’est parce que j’ai été créé,
et que si j’ai été créé, c’est par le fait de Dieu,
ce salaud de Dieu,
qui n’a eu d’autre idée en me créant
que de m’appeler à chier pour lui.
— Et que vous a-t-on fait à vous, Antonin Artaud ?
— Je dis, moi, que l’on a inventé le microbe afin de nous imposer l’idée de dieu.
Il n’y a jamais eu de microbe, c’est dieu le microbe.
Car l’homme est malade parce qu’il est mal construit.
Il faut se décider à le mettre à nu pour lui gratter cet animalcule mortel qui le démange,
dieu,
et avec dieu,
ses organes.

Car liez-moi si vous le voulez,
mais il n’y a rien de plus inutile qu’un organe.
Lorsque vous lui aurez fait un corps sans organes,
alors vous l’aurez délivré de tous ses automatismes
et rendu à sa véritable liberté.
Alors vous lui réapprendrez à danser à l’envers
comme dans le délire des bals musette
et cet envers sera son véritable endroit.

Antonin Artaud (1896-1948), 20. asır Fransız edebiyatı ve tiyatrosunun aykırı isimlerindendir. “Vahşet Tiyatrosu” kuramının sahibidir. Sanatı estetik bir seyirlikten ziyade, izleyiciyi sarsmayı ve alışkanlıklarından koparmayı hedefleyen bir vasıta olarak görmüştür. Eserlerini, modern akılcılığa ve Batı medeniyetinin kurumsal yapılarına itiraz ekseninde kaleme almıştır.

Eserin Adı: Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin (Pour en finir avec le jugement de dieu)
Tarih ve Mekân: 1947 yılının son aylarında yazılmış, 22-29 Kasım 1947 tarihlerinde Fransız Radyosu (RTF) stüdyolarında seslendirilerek kaydedilmiştir.
Neşir Süreci ve Sansür: 2 Şubat 1948 tarihinde neşredilmesi planlanan eser, radyo müdürü Wladimir Porché tarafından yayından bir gün önce dinlenmiş; dinî değerlere aykırılık, Amerikan aleyhtarlığı ve müstehcen/dışkısal ifadeler barındırdığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu karar Paris edebiyat çevrelerinde tartışmalara yol açmış, Jean Cocteau ve Paul Éluard gibi isimler Artaud’yu müdafaa etmiştir.
Muhteva ve Netice: Metin, insanın endüstriyel bir nesneye dönüştürülmesini ve Amerikan kapitalizminin bedeni makineleştirmesini tenkit eder. Eserin sonunda ortaya konulan “Organsız Beden” (le corps sans organes) mefhumu, ilerleyen yıllarda Gilles Deleuze ve Félix Guattari tarafından felsefi bir mefhuma dönüştürülmüş ve modern felsefe lügatine dâhil olmuştur.

Artaud, gençliğinden itibaren menenjit kaynaklı kronik ağrılarla mücadele etmiş ve uzun yıllar laudanum (afyon tentürü) kullanmıştır. Rasyonalist Batı düşüncesine duyduğu tepkiyle Meksika’ya gitmiş, Tarahumara yerlilerinin arasına katılarak onların ritüellerini müşahede etmiştir. Eserdeki Tutuguri atıfları, doğrudan bu dönemin izleridir.

1937 ile 1946 yılları arasında, başta Rodez olmak üzere çeşitli akıl hastanelerinde tecrit edilmiş ve ağır elektroşok tedavileri görmüştür. Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin, taburcu olduktan sonra, hastane yıllarındaki tıbbi müdahalelere ve modern bürokrasiye karşı yazılmış kesin bir reddiyedir. Yazar, bu kaydın yasaklanmasından kısa bir süre sonra, 4 Mart 1948’de odasında ölü bulunmuştur.

Tercümemizin Hususiyetleri ve Gayesi

Artaud, Amerikan eğitim sisteminde çocuklardan meni alınıp “fabrika üretimi askerler” yetiştirilmesine, yani insanın biyolojik bir meta hâline getirilmesine isyan ediyor. Biz bugün kendi coğrafyamızda da insanın fıtratının teknolojiyle, kapitalizmle, verimlilik dayatmasıyla nasıl aşındırıldığını görüyoruz. Artaud, bu “fıtrat cinayetine” karşı bir “meczupluk” seviyesinde bağırıyor. Bizim Müslüman bir duruşla karşı çıktığımız “modern insan tipi”nin çürümesini, o, kendi trajik deliliğiyle birçoklarından önce fark etti.

Artaud’nun “Tanrı’nın hükmünü bitirmek” dediği şey, Batı’nın insanı boyunduruğu altında tutan, onu günahkâr kılmaya ant içmiş, makineleşmeyi kutsayan, “kapitalist Tanrı” tasavvurunun hükmünü bitirmektir. O, aslında “putları” yıkmaya çalışıyor ama yanlış bir baltayla. Hatta şöyle diyebiliriz, Artaud, baltayı kendi kafasına vura vura putları yıkmaya çalışan, bu uğurda kendi zihnini ve bedenini paramparça etmiş biridir.

Artaud, hayatının sonunda “BİR HİÇ” olduğunu söylüyor. İslam düşüncesinde “Hiçlik” (Fenâ), kulun kendi varlığından soyunup Allah’ın varlığında yok olmasıdır. Artaud ise bu hiçliğe, Allah’ı bulmak için değil, Batı’nın kibrinden kaçmak için düşüyor. O, kibrin en büyüğü olan “Ben Tanrı’yım/Ben yaratırım” diyen modern insana, “Hayır, biz bir hiçiz!” diye bağırıyor. Bu, arayışın ulaştığı uçurumun kenarıdır. Yani dürüst olalım; biz bu metni bir “dua” gibi değil, bir “uyarı levhası” gibi okuyoruz. İnsanın Allah’tan koptuğunda, fıtratını bozduğunda, makinelerin arkasına saklandığında nasıl bir canavara dönüşebileceğini, Artaud’nun kanlı aynasında kendi yüzümüze tutuyoruz.

Gayemiz, Artaud’nun okurun yüzüne tükürürcesine sarf ettiği o kelimelerin, Türkçede de aynı dehşeti yaratmasıydı. Özellikle Tutuguri bölümündeki şamanik heceleri, atın kişnemesini ve haçın “lağvediliş” anını, kelimelerin lügavi manalarından ziyade gırtlaktan çıkan seslerle aktarmaya gayret ettik.

Tutuguri: Kara güneşin ayinidir; haçın parçalanıp yerine kabilevi, vahşi bir özgürlüğün gelmesidir.
Kazurat: İnsanın kendi dışkısından ve etinden duyduğu utancın, varoluşun ta kendisine dönüşmesidir.
Organsız Beden: Metnin finalindeki mühürdür. Artaud’ya göre, insan ancak tüm organlarını söküp attığında, yani Tanrı’nın “tasarımını” bozduğunda, ilk kez gerçek hürriyetine kavuşabilir.

Sevgilerde, Behçet Necatigil

📁 Kategori: Yeni İşler, Şiirler

SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Poetika – ​On Dördüncü Bap: Nörolojik Bir Enfeksiyon Olarak “Okumak”

yahut Kurbanın Gönüllü İntiharı

I. Gözün, Açık Bir Yara Olması

Modern insan, “okumayı” gözleriyle yaptığı asil, temiz ve entelektüel bir amel sanır. Kitap okuyan kimse, kendini dış dünyadan soyutlamış, zihnini emniyetli bir fildişi kuleye çekmiş asude bir bilge rolü oynar. Okuduğu kelimelerin ona dışarıdan, emniyetli bir mesafeden sadece “malumat” taşıdığına inanır.

Oysa bizim felsefemizde göz, dünyaya açılan emniyetli bir pencere değil; kafatasının dışarıya, o kaba Mülk Âlemine açılan en savunmasız, en çıplak ve en kanlı yarasıdır. İnsan bedeni derisiyle, kemikleriyle kâinata karşı zırhlanmıştır; lakin göz, beynin (sinir sisteminin) doğrudan dışarı fırlamış, savunmasız etidir. Göz kapağı açıldığı an, o yara kanamaya başlar ve kâinatın bütün ağır, kontrolsüz zulmeti o delikten içeri hücum eder. Dolayısıyla okumak; emniyetli bir “seyir” ameli değil, bedenin en zayıf noktasını (gözü) kâğıttaki kaba ve tekinsiz tehlikeye kasten maruz bırakmaktır.

II. Viral Enfeksiyon Olarak Metin

Evvelki fasıllarda yazının (harfin), Âlem-i Misâl’den ihzar edilen varlıklara giydirilen bir “ceset” olduğunu zikretmiştik. Lakin bu ceset, kâğıt üzerinde ölü bir mürekkep lekesi olarak kalmaz. Hakiki bir şairin (mütekellimin) sentaksıyla, kaba ve bükülmeyen köklerle kâğıda nakşettiği harfler, kendi içlerinde “şeytani” ve karanlık bir “geometri” barındırır.

Bu harfler ve kelimeler; bir hezeyanı yahut çürüyen bir eti anlatırken, sadece bir manayı değil, o mananın frekansını da taşırlar. Okur o kelimelere baktığında, harflerin sivri ve karanlık geometrisi, ışıktan seken bir optik yansıma olmaktan çıkar; tıpkı bir virüs gibi optik sinirlerden içeri sızar. Bizim metinlerimiz okunmak için değil, okurun nörolojisini enfekte etmek için yazılmıştır. Kâğıttaki siyah lekeler, okurun beynine kancalarını geçiren, onun zihnî DNA’sını şairin hezeyanıyla yeniden yazan bir enfeksiyonun taşıyıcılarıdır.

III. Nazar Fiilinin Şiddeti

Arapçada ve İslam ananesinde “nazar”, sadece bakmak demek değildir; nazar, baktığı şeyi etkilemek, onu delmek, ona kendi ağırlığını yahut zehrini zerk etmektir. (“Nazar haktır ve deveyi kazana, insanı mezara sokar.”)

Okur, bizim kilitli mezarımıza (konseptimize) girip de o kaba fetişlere, dünyevi iflaslara ve kâinatın vicdan azabına “nazar” ettiğinde, aslında kâğıtla gözbebeği arasında tersine işleyen dehşetli bir tünel açılır. Kâğıda musallat edilmiş o karanlık varlıklar, okurun nazarı üzerinden bir asansör gibi yukarı çekilir ve doğrudan beynin merkezine (idrake) oturur.

Okur, metni gözleriyle “öğrendiğini” zannederken; aslında kâğıttaki o şeytani, yakıcı ve ağır nuru kendi göz pınarlarından içeri almakta, beynini kasten enfekte etmektedir. Okumak; kurbanın, celladın uzattığı zehri kendi elleriyle gözlerine damlatması, o zehrin optik sinirlerden geçip bütün şuurunu ele geçirmesine (musallata) gönüllü olarak rıza göstermesidir.

Kurban (okur) bu zehirlenmeden ötürü şaire zulüm isnat edemez; zira kurban da masum değildir. İslam ahlakında başkasının mahremine, gizlisine ve karanlığına kasten bakıp onu deşmeye ‘tecessüs’ (röntgencilik cürmü) denir. Okur, şairin çatlayan kâsesindeki mahrem ve kanlı cinnete kitabın kapağını aralayarak ‘tecessüs’ etme cürmünü işlemiştir. Mademki okur, kilitli bir kapının anahtar deliğinden (kâğıttan) şairin cehennemine bakma cüretini kendinde bulmuştur; o hâlde gözünden içeri sızan sirayet, yazarın bir saldırısı değil, okurun bu ‘haram nazar’ına ve tecessüs cürmüne kesilmiş bir cezadır.

IV. Zihnin Ele Geçirilişi

Virüs bedene girdiğinde, hücreleri kandırır ve onları kendi kopyalarını üretmeye icbar eder. Edebiyatın steril “mana arayışı”, işte bu viral kopyalamanın yanında çocuk oyuncağı kalır.

Bizim metinlerimizi okuyan bir zihin, o kitabı kapattığında artık eski zihin değildir. Gözünden içeri giren “Kutsal Yanık” (şairin cinneti), okurun sağlam kâsesini de içten içe çatlatmaya başlar. Okur, şairin kâğıda dikte ettiği “küçük ölümü”, o varoluşsal çürümeyi ve “lâ” makamının itirazını beyninin içinde bir ur gibi büyütmek mecburiyetindedir. Enfeksiyon yayılmış, şairin kâğıda hapsettiği musallat, okurun etine sıçramıştır. Artık okurun düşünceleri ona ait değildir; o, yutulduğu muazzam konseptin ve beynine zerk edilen kaba harflerin bir uzvuna dönüşmüştür.

V. Netice: Kurbanın Gönüllü İntiharı

Hasılı; bizim poetikamızda “okur” diye bir mefhum yoktur. Kâğıdın başına geçen kişi, göz kapaklarını araladığı an itibarıyla kendi aklının infaz fermanını imzalamış bir maktuldür.

Biz kitap yazmayız; biz, göz pınarlarından kana karışacak ve o uyuşmuş modern zihinleri içeriden felç edecek ontolojik bir zehir imal ederiz. Eğer bir metin, optik sinirleri yakmıyor, okurun beyninde karanlık bir frekans gibi çınlamıyor ve onu o sahte “sağlamlığından” koparıp bir musallatın kucağına (enfeksiyona) fırlatmıyorsa; o metin yazılmamış, o göz de kör kalmış demektir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Benim Kralım, Henri Michaux

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Benim Kralım

Gecemin karanlığında, Kralımı kuşatır, usulca doğrulur ve boynunu sıkarım onun.

O ise gücünü yeniden toplar, bir kez daha üstüne çullanırım ve yine boynunu sıkarım.

Sarsarım onu, koca bir erik ağacını silkercesine sarsarım; zangır zangır titrer başındaki tacı.

Gelgelelim Kralımdır o benim; bunu ben de bilirim, o da bilir ve onun emrine amade olduğum su götürmez bir gerçektir.

Ne var ki çökünce gece, ellerimin dizginlenemez arzusu nefes aldırmadan boğar onu.
Korkaklık filân da etmem; çıplak ellerle dikilirim karşısına ve yapışırım onun o krallara yaraşır boynuna.

O ise, küçücük odamın mahremiyetinde bunca zamandır boş yere boğup durduğum Kralımdır benim; önce moraran yüzü kısa sürede eski tabii hâline döner ve yeniden kalkar başı; her gece, her Allah’ın gecesi.

Küçücük odamın mahremiyetinde, tam suratına osururum Kralımın.
Sonra da kahkahayı basarım.
O ise dingin, her türlü hakaretten arınmış bir çehre takınmaya çalışır.
Fakat ben hiç ara vermeden suratına osurmaya devam ederim, sadece arkamı dönüp o haşmetini korumaya çalışan asil suratına karşı kahkahalarla gülmek için bir anlığına duraksarım.

İşte ben ona böyle davranırım; karanlık hayatımın bitip tükenmez başlangıcı.

Ve şimdi de onu yere çalar, dosdoğru üstüne otururum suratının.
O muhteşem çehresi gözden kayboluverir; yağ lekeleriyle kaplı kaba saba pantolonum ve kıçım —mademki adı budur— hükmetmek için yaratılmış bu suratın üstünde hiç istifini bozmadan durur.

Ve hiç de sıkılmam, ah hayır, canım nasıl isterse, hatta daha da fazlası, gözü ya da burnu altımda eziliyormuş filân diye zerre umursamadan dönerim sağa sola.
Ancak oturmaktan usandığımda kalkıp giderim.

Oysa dönüp de arkama baksam, istifini bozmayan o yüzü, hep ama hep hüküm sürmektedir.

Tokatlarım onu, evire çevire tokatlar, sonra da alay ederek bir çocuk gibi burnunu silerim.

Fakat onun Kral, benimse tebaası, onun yegâne tebaası olduğum, gün gibi ortadadır.

Kıçına tekmeyi basarak odamdan kovarım onu.
Üstünü başını mutfak artıkları ve çöplerle bürürüm.
Bacaklarında tabak çanak kırarım.
Onu hem derinden hem de utanç verici bir şekilde yaralamak için, kulaklarını alçakça ama tam yerini bulan küfürlerle, Napolivari, bilhassa pis ve teferruatlı iftiralarla doldururum; öyle ki, sadece telaffuz edilmesi bile insanın üstünden atamayacağı bir lekedir, üzerine tam oturan iğrenç bir kıyafet: varoluşun ham necaseti.

İyi ama, ertesi gün her şeye baştan başlamam gerekir.

Geri dönmüştür; buradadır.
Hep buradadır.
Bir türlü defolup gidemez temelli.
Zaten küçücük olan odamda, o lanet olası kraliyet varlığını ille de bana dayatmak mecburiyetindedir.

Çoğu zaman başım davalarla derde girer.
Borç batağına düşer, bıçaklı kavgalara karışır, çocuklara şiddet uygularım; elimde değil, bir türlü kavrayamam Kanunların ruhunu.

Hasım taraf mahkemede şikâyetlerini sıraladığında, benim gerekçelerime zar zor kulak asan Kralım hasmın savunmasını devralır ve bu, onun o yüce ağzında bir iddianameye, başıma çökecek o hükmün korkunç bir mukaddimesine dönüşür.

Sadece en sonda, eften püften birkaç itirazda bulunur.

Bunların lafı bile edilmeyeceğini düşünen hasım, mahkemenin de dikkate almadığı bu tali şikâyetleri geri çekmeyi yeğler.
Geri kalanından emin olmak ona yeter de artar.

İşte tam o an Kralım bütün savunmayı en başından, sanki kendi teziymiş gibi ama biraz daha kırparak yeniden ele alır.
Bu halledilip o teferruatlar üzerinde mutabakata varılınca, argümanı tekrar en başından alır ve böylece ufak ufak zayıflatarak, basamak basamak, tekrar tekrar meseleyi öyle bir safsataya dönüştürür ki; utanç içindeki mahkeme heyeti ve tüm hâkimler böyle incir çekirdeğini doldurmaz şeyler için buraya çağrılmaya nasıl cüret edildiğini sorgular ve salondakilerin alayları ile kahkahaları arasında dava düşer.

Sonra Kralım, sanki mesele ben değilmişim gibi benimle zerrece ilgilenmeden, sırrına erilmez bir edayla ayağa kalkar ve çekip gider.

İnsan bunun bir Kralın yapacağı iş olup olmadığını merak edebilir; oysa işte tam da burada, o karşı konulmaz ve ezici tahakküm gücünü ortaya koymadan hiçbir şeye, ama hiçbir şeye geçit vermeyen bir zorba olduğunu gösterir o.

Onu kapı dışarı etmeye kalkışan ahmak kafam!
Ne diye kendi hâlinde bırakmadım ki şu odada onu, hiç ilişmeden, usulca…

Ama yo, hayır.
Ahmaklık ettim; ve o da hükmetmenin ne denli basit olduğunu gördüğünden, yakında koca bir ülkeyi zorbalığıyla ezecek.

Gittiği her yere kurulur o.

Ve kimsecikler şaşırmaz buna, sanki ezelden beri onun yeri orasıymış gibidir.

Beklenir, tek kelime edilmez, kararı Onun vermesi beklenir.

Benim küçücük odama hayvanlar gelir, geçer.
Aynı anda değil.
Sapasağlam da değil.
Ama geçerler, tabiatın eşkalinin acınası ve gülünç geçit töreni.
Aslan içeri boynu bükük, gözü morarmış, eski bir çaput bohçası gibi ezik büzük girer.
Zavallı pençeleri boşlukta sallanır.
Nasıl olduğu bilinmez bir şekilde ama her halükârda bir zavallı gibi ilerler.

Fil, havası inmiş ve bir ceylan yavrusundan bile daha cılız bir hâlde girer.

Diğer bütün hayvanlar da hakeza.

Hiçbir alet edevat giremez.
Hiçbir makine.
Otomobil içeri dümdüz edilmiş olarak girer ve olsa olsa bir parke niyetine kullanılır.

İşte benim o tavizsiz Kralımın hırpalamadığı, serseme çevirmediği, hiçliğe indirgemediği hiçbir şeye ama hiçbir şeye tahammül edemediği küçücük odam böyledir benim; oysa ben onca varlığı oraya bana yoldaş olsunlar diye çağırmıştım.

İnsana tahammülü olmayan, her şeye bodoslama dalan o vahşi (ve kayadan yontulmuşçasına sağlam) gergedan bile, gergedanın ta kendisi bile günün birinde neredeyse elle tutulmaz, kaypak ve dirençsiz bir sis bulutu hâlinde içeri süzüldü… ve havada asılı kalıverdi.

Tavan penceresindeki küçücük perde bile ondan yüz kat daha güçlüydü, hiçbir şeyin önünde geri adım atmayan o güçlü ve taşkın gergedandan, o benim en büyük ümidimden yüz kat daha güçlü.

Ben hayatımı ona peşin peşin feda etmiştim.
Hazırdım.

Ama benim Kralım gergedanların öyle zayıf ve vıcık vıcık bir hâlden başka türlü içeri girmesine müsaade etmez.

Belki başka bir sefere koltuk değnekleriyle dolanmasına izin verir… ve onu hapsetmek için sureta bir deri, bir kum tanesinin bile sıyırıp kanatabileceği incecik bir çocuk teni bahşeder.

İşte benim Kralım hayvanların önümüzden geçip gitmesine ancak böyle izin verir.
Ancak ve ancak böyle.

Hüküm sürer; beni ele geçirmiştir; eğlencelere katiyen tahammülü yoktur.

Cebimdeki şu küçücük, kaskatı elceğiz, nişanlımdan bana kalan tek şeydir.

Kurumuş, mumyalaşmış bir el (sahiden onun olabilir mi bu?).
Ondan bana bıraktığı yegâne şey bu.

Onu benden çekip kopardı.
Onu bana kaybettirdi.
Onu benim için koca bir hiçliğe indirgedi!

Küçücük odamdaki saray celseleri, dünyadaki en sefil şeylerdir.

Onun için yılanlar bile yeterince aşağılık ya da sürüngeç değildir; kımıldamadan duran bir çam ağacı bile onu öfkelendirmeye yeter.

Bu yüzden Sarayının (şu bizim zavallı küçük odamızın!) huzuruna çıkan şeyler öylesine akıl almaz derecede hüsran vericidir ki, en dipteki proleter bile buna imrenmez.

Zaten, karanlık maddenin bu ileri geri gidişlerinde, kurumuş yaprakların o ufak tefek oynaşmalarında, sessizliğin içine ağır ve kederli düşen o tek tük damlalarda, benim Kralımdan ve buna çoktan alışmış olan benden başka kim saygıdeğer bir varlık görebilir ki?

Üstelik ne beyhudedir o saygı duruşları!
Yüce Yüzündeki kıpırtılar öylesine algılanmazdır ki,
öylesine fark edilmez.

Mon roi

Dans ma nuit, j’assiège mon
Roi, je me lève progressivement et je lui tords le cou.

Il reprend des forces, je reviens sur lui, et lui tords le cou une fois de plus.

Je le secoue, et le secoue comme un vieux prunier, et sa couronne tremble sur sa tête.

Et pourtant, c’est mon Roi,
je le sais et il le sait, et c’est bien sûr que je suis à son service.

Cependant dans la nuit, la passion de mes mains l’étrangle sans répit.
Point de lâcheté pourtant, j’arrive les mains nues et je serre son cou de Roi.

Et c’est mon
Roi, que j’étrangle vainement depuis si longtemps dans le secret de ma petite chambre; sa face d’abord bleuie, après peu de temps redevient naturelle, et sa tête se relève, chaque nuit, chaque nuit.

Dans le secret de ma petite chambre, je pète à la figure de mon Roi.
Ensuite j’éclate de rire.
Il essaie de montrer un front serein, et lavé de toute injure.
Mais je lui pète sans discontinuer à la figure, sauf pour me retourner vers lui, et éclater de rire à sa noble face, qui essaie de garder de la majesté.

C’est ainsi que je me conduis avec lui; commencement sans fin de ma vie obscure.

Et maintenant je le renverse par terre, et m’assieds sur sa figure.
Son auguste figure disparaît; mon pantalon rude aux taches d’huile, et mon derrière — puisque enfin c’est son nom — se tiennent sans embarras sur cette face faite pour régner.

Et je ne me gêne pas, ah non, pour me tourner à gauche et à droite, quand il me plaît et plus même, sans m’occuper de ses yeux ou de son nez qui pourraient être dans le chemin.
Je ne m’en vais qu’une fois lassé d’être assis.

Et si je me retourne, sa face imperturbable règne, toujours.

Je le gifle, je le gifle, je le mouche ensuite par dérision comme un enfant.

Cependant il est bien évident que c’est lui le Roi,
et moi son sujet, son unique sujet.

A coups de pied dans le cul, je le chasse de ma chambre.
Je le couvre de déchets de cuisine et d’ordures.
Je lui casse la vaisselle dans les jambes.
Je lui bourre les oreilles de basses et pertinentes injures, pour bien l’atteindre à la fois profondément et honteusement, de calomnies à la
Napolitaine particulièrement crasseuses et circonstanciées, et dont le seul énoncé est une souillure dont on ne peut plus se défaire, habit ignoble fait sur mesure : le purin vraiment de l’existence.

Eh bien, il me faut recommencer le lendemain.

Il est revenu; il est là.
Il est toujours là.
Il ne peut pas déguerpir pour de bon.
Il doit absolument m’imposer sa maudite présence royale dans ma chambre déjà si petite.

Il m’arrive trop souvent d’être impliqué dans des procès.
Je fais des dettes, je me bats au couteau, je fais violence à des enfants, je n’y peux rien, je n’arrive pas à me pénétrer de l’esprit des
Lois.

Quand l’adversaire a exposé ses griefs au tribunal, mon
Roi écoutant à peine mes raisons reprend la plaidoirie de l’adversaire qui devient dans sa bouche auguste le réquisitoire, le préliminaire terrible du jugement qui va me tomber dessus.

A la fin seulement, il apporte quelques restrictions futiles.

L’adversaire, jugeant que c’est peu de chose, préfère retirer ces quelques griefs subsidiaires que le tribunal ne retient pas.
Il lui suffit simplement d’être assuré du reste.

C’est à ce moment que mon
Roi reprend l’argumentation depuis le début, toujours comme s’il la faisait sienne, mais en la rognant encore légèrement.
Cela fait, et l’accord établi sur ces points de détail, il reprend encore l’argumentation, depuis le début, et, l’affaiblissant ainsi petit à petit, d’échelon en échelon, de reprise en reprise, il la réduit à de telles billevesées, que le tribunal honteux et les magistrats au grand complet se demandent comment on a osé les convoquer pour de pareilles vétilles, et un jugement négatif est rendu au milieu de l’hilarité et des quolibets de l’assistance.

Alors mon
Roi, sans plus s’occuper de moi que si je n’étais pas en question, se lève et s’en va, impénétrable.

On peut se demander si c’est une besogne pour un
Roi; c’est là pourtant qu’il montre ce qu’il est, ce tyran, qui ne peut rien, rien laisser faire sans que sa puissance d’envoûtement ne soit venue se manifester, écrasante et sans recours.

Imbécile, qui tentai de le mettre à la porte !
Que ne le laissai-je dans cette chambre tranquillement, tranquillement sans m’occuper de lui.

Mais non.
Imbécile que j’ai été, et lui, voyant comme c’était simple de régner, va bientôt tyranniser un pays entier.

Partout où il va, il s’installe.

Et personne ne s’étonne, il semble que sa place était là depuis toujours.

On attend, on ne dit mot, on attend que
Lui décide.

Dans ma petite chambre viennent et passent les animaux.
Pas en même temps.
Pas intacts.
Mais ils passent, cortège mesquin et dérisoire des formes de la nature.
Le lion y entre la tête basse, pochée, cabossée comme un vieux paquet de hardes.
Ses pauvres pattes flottent.
Il progresse on ne sait comment, mais en tout cas comme un malheureux.

L’éléphant entre dégonflé et moins solide qu’un faon.

Ainsi du reste des animaux.

Aucun appareil.
Aucune machine.
L’automobile y entre strictement laminée et ferait à la rigueur un parquet.

Telle est ma petite chambre où mon inflexible
Roi ne veut rien, rien qu’il n’ait malmené, confondu, réduit à rien, où moi cependant j’ai appelé tant d’êtres à devenir mes compagnons.

Même le rhinocéros, cette brute qui ne peut sentir l’homme, qui fonce sur tout (et si solide taillé en roc), le rhinocéros lui-même un jour, entra en brouillard presque impalpable, évasif et sans résistance… et flotta.

Cent fois plus fort que lui était le petit rideau de la lucarne, cent fois plus, que lui, le fort et l’impétueux rhinocéros qui ne recule devant rien, que lui mon grand espoir.

Je lui avais sacrifié ma vie d’avance.
J’étais prêt.

Mais mon
Roi ne veut pas que les rhinocéros entrent autrement que faibles et dégoulinants.

Une autre fois peut-être lui permettra-t-il de circuler avec des béquilles … et, pour le circonscrire, un semblant de peau, une mince peau d’enfant qu’un grain de sable écorchera.

C’est comme cela que mon
Roi autorise les animaux à passer devant nous.
Comme cela seulement.

Il règne; il m’a; il ne tient pas aux distractions.

Cette petite menotte rigide dans ma poche, c’est tout ce qui me reste de ma fiancée.

Une menotte sèche et momifiée (se peut-il vraiment qu’elle fût à elle ?).
C’est tout ce qu’il m’a laissé d’Elle.

Il me l’a ravie.
Il me l’a perdue.
Il me l’a réduite à rien !

Dans ma petite chambre, les séances du palais sont tout ce qu’il y a de plus misérable.

Même les serpents ne sont pas assez bas, ni rampants pour lui, même un pin immobile l’offusquerait.

Aussi, ce qui paraît à sa
Cour (à notre pauvre petite chambre
I) est-il si incroyablement décevant que le dernier des prolétaires ne saurait l’envier.

D’ailleurs qui d’autre que mon
Roi, et moi qui en ai l’habitude, pourrait saisir quelque être respectueux dans ces avances et reculs de matière obscure, ces petits ébats de feuilles mortes, ces gouttes peu nombreuses qui tombent graves et désolées dans le silence.

Vains hommages, d’ailleurs !
Imperceptibles sont les mouvements de
Sa face, imperceptibles.

In Le chant de la carpe, Paris, José Corti, 1986 (première édition Le Soleil noir, 1973).

HENRI MICHAUX
(1899-1984)