Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin
Daha dün işittim
(belli ki çağın gerisinde kalmışım, yahut belki de asılsız bir şayiadan, yutulup hazmedilmiş lokmaların bir kez daha hela yolunu tuttuğu saatlerde lavabo ile hela taşı arasında fısıldanan o iğrenç dedikodulardan birinden ibarettir),
evet, daha dün işittim
Amerikan devlet okullarının, şüphesiz bu ülkenin kendini terakkinin zirvesinde sanmasına vesile olan o en akıllara ziyan, en sarsıcı resmî icraatlarından birini.
Söylenenlere bakılırsa, devlet okuluna ilk kez adım atan bir sabinin tabi tutulduğu muayene ve imtihanlar arasında, adına “meni” yahut “döl suyu” testi denilen bir safha varmış;
ve bu muayene, okula yeni başlayan o çocuktan bir miktar meni talep edip bunu bir kavanoza tıkmaktan,
böylelikle ileride vuku bulabilecek bilumum suni döllenme teşebbüsleri için hazır kıta bekletmekten ibaretmiş.
Zira Amerikalılar gün geçtikçe daha az ele ve daha az çocuğa sahip olduklarını düşünüyorlar;
yani ameleden yana değil,
askerden yana bir kıtlık bu çektikleri.
Ve akla hayale sığacak her yola başvurarak, ne pahasına olursa olsun, kopması muhtemel cihan harpleri için boyuna asker üretmek, asker imal etmek istiyorlar;
o harpler ki, gücün ezen, o ezici kudreti marifetiyle,
Amerikan mamullerinin ve kudretin nüfuz edebileceği her faaliyet ve dinamizm sahasında Amerikan terinin meyvelerinin ne denli emsalsiz olduğunu cümle âleme ispat etmek için tezgâhlanacaktır.
Çünkü üretmek icap eder;
elden gelen her türlü faaliyeti seferber edip, tabiatın alt edilebileceği her köşe bucakta onun yerini almak icap eder;
insanın miskinliğine, ataletine devasa bir oyun alanı bulmak icap eder;
amelenin kendini helak edeceği bir meşgale bulması icap eder;
yepyeni faaliyet sahaları açılması icap eder.
Ki o sahalarda nihayet bütün sahte ve fabrikasyon mamullerin,
iğrenç, sentetik taklitlerin hükmü sürsün;
o güzelim, hakiki tabiatın esamesi bile okunmasın
ve yerini utanç içinde, bir daha dönmemecesine o muzaffer ikame ürünlere bıraksın;
suni döllenme fabrikalarının döl suyu,
ordular ve zırhlılar üretmek için harikalar yaratsın.
Artık ne meyve kalsın, ne ağaç, ne sebze kalsın, ne de şifalı veya şifasız otlar; hasılıkelam yiyecek namına hiçbir şey kalmasın.
Onun yerine, savaşa dair yalnızca korkuyu tatmış bir tabiatın direnişinden zorbalıkla ve sentezle koparılıp alınmış o özel iklimlerde, atmosferin tuhaf buharları ve dehlizlerinde, tıka basa doyuracak sentetik mamuller olsun.
Ve yaşasın savaş, öyle değil mi?
Zaten Amerikalıların başından beri tezgâhladığı ve adım adım, ilmek ilmek dokuduğu şey tam da bu savaş değil midir?
Bu akıldan noksan çarkı, bu cinnet imalatını, dört bir yandan mantar gibi bitmesi kaçınılmaz olan rekabete karşı müdafaa etmek için
asker lazımdır, ordular, tayyareler, zırhlılar lazımdır;
işte Amerika hükûmetlerinin cüret edip de üzerine kafa patlattıkları o meni meselesi de tam da buradan hasıl olmaktadır.
Zira bizi gözleyen birden fazla düşmanımız var evlat,
biz ki anadan doğma kapitalistiz;
ve bu düşmanlar arasında,
silahlı kollar hususunda hiç de eksiği olmayan
Stalin Rusya’sı da var.
Hepsi iyi güzel de,
ben bu Amerikalıların bu kadar cengâver bir millet olduğunu bilmez idim.
Cenk etmek demek darbe yemek, yara almak demektir;
ben harp meydanında belki nice Amerikalı gördüm
lakin önlerinde onlara kalkan olan uçsuz bucaksız tank, tayyare ve zırhlı orduları olmadan bir an bile durmazlardı.
Makinelerin birbiriyle kıyasıya vuruştuğunu çok gördüm, lakin o makineleri süren adamları ancak o cümbüşün ta gerisinde, ufkun ötesinde pusarken gördüm.
Ellerinde kalan son halis morfin tonlarını, yerini dumanlı sentetik taklitleriyle değiştirmek uğruna atlarına, öküzlerine ve eşeklerine yediren o millete karşılık;
ben, içinden doğduğu hezeyanı doğrudan toprağın bağrından söküp yiyen milleti yeğlerim.
Tam da yeşerdiği anda topraktan Peyote’yi koparıp da yiyen,
kapkara gecenin krallığını tahta oturtmak için güneşi katleden
ve uzayın boşlukları bir daha asla ne kesişsin ne de kavuşsun deyu haçı paramparça eden Tarahumaralardan bahsediyorum.
İşte TUTUGURİ dansını da tam olarak böyle dinleyeceksiniz.
Tutuguri, Kara Güneşin Ayini
Ve ta aşağıda, o kahırlı yokuşun dibindeymişçesine,
yüreğin insafsız yeisi içinde,
açılır altı haçın çemberi,
en dipte,
toprak ananın bağrına gömülmüşçesine,
salyalar akıtan ananın iğrenç koynundan
sökülüp atılmışçasına.
Kapkara kömür toprağıdır
yegâne rutubetli zemin
bu kaya çatlağındaki.
Ayin şudur ki; yepyeni güneş yedi menzilden geçmelidir
toprağın ağzından fışkırıp patlamadan evvel.
Ve altı adam vardır,
her bir güneşe bir adam,
ve bir de yedinci adam
ki o güneştir, büsbütün
çiğ
karalara ve kızıl ete bürünmüştür.
Gelgelelim bu yedinci adam
bir attır,
dizginlerini tutan bir adamla beraber, bir at.
Lakin attır
güneş olan
adam değil.
Bir davulun ve tuhaf, upuzun bir borazanın yeri göğü yaran yırtışıyla,
yerle yeksan olmuş,
toprağın sathına serilmiş
o altı adam,
peşi sıra fışkırırlar günebakanlar gibi,
lakin güneş değil,
dönüp duran zeminler,
su nilüferleri gibi,
ve her fışkırışa
eşlik eder davulun giderek daha da karanlıklaşan
daha da içine gömülen
gür sedası
ta ki ansızın, baş döndürücü bir süratle
dörtnala çıkagelene dek
o son güneş,
o ilk adam,
sırtında çırılçıplak,
anadan doğma üryan
ve el değmemiş bir adam taşıyan
o kara at.
Şaha kalkarak, girdaplı kavisler çizip ilerlerler
ve cinnet geçirir o kanlı etten at,
hiç durmaksızın şahlanır
kayalığının doruğunda
ta ki o altı adam
altı haçı büsbütün
çepeçevre kuşatana dek.
İşte Ayin’in en temel gayesi de tam olarak budur:
Haçın Lağvedilmesi.
Dönüşü nihayete erdirdiklerinde
haçları topraktan kökünden sökerler
ve atın sırtındaki
üryan adam
havaya savurur
kendi kanından bir kesiğe bulanmış
devasa bir at nalını.
o rıça mada
tu yadıra
tı za
toy darı
do badıra koka
rutu pıdo
nıl
koka
tay
ımıda
zanda
danda
namura
tu tura
tura
tura
baltura
tu
çatırpa
tura
tura
çatırpa
Kazuratın Arayışı
Bok kokan yerde,
mevcudiyet kokar.
İnsanoğlu pekâlâ sıçmayabilirdi,
o makat kesesini hiç açmayabilirdi,
lakin yaşarken ölü kalmaya rıza göstermektense
yaşamayı seçtiği gibi
sıçmayı da seçti.
Zira dışkılamamak uğruna,
mevcut olmamaya
boyun eğmesi icap ederdi,
lakin mevcudiyeti yitirmeyi,
yani yaşarken ölmeyi
bir türlü göze alamadı.
Mevcudiyetin özünde bir kemik yatar,
kemiğin olduğu yerde bir mevcudiyet vardır,
kırılmış bir kemik,
çatlamış bir kemik, mevcudiyetin
kırdığı,
ve mevcudiyetin çatlağına yuvalandığı bir kemik.
Ve işte bu çatlağı yaratarak tam da oraya yerleşti,
kırıp çatlattığı o kemiğin vasıtasıyla yuvalandı tam da oraya.
— ey Yaradan (o bone)!
— nereye koydun o sabinin bedenini?
— Kendi payıma, onu fırçalayabildiğim kadar fırçaladım;
ta ki varlığı tertemiz olana
ve benim varlık dediğim o kendi göz kamaştırıcı ihtişamımın huzuruna
çıkmaya hazır hâle gelene dek.
Lakin o fırçalanmış beden
dehşete kapıldı,
varlığı yitirmekten,
yani korkuverdi yaşarken ölmekten.
Ve tuttu etin safına geçti,
o etten kalkıp da bir ruh neşet etti.
Mesele Şurada Düğümleniyor
Mesele şurada düğümleniyor:
Tanrı bir varlık mıdır,
yoksa o bir hiç midir?
Eğer bir varlıksa,
düpedüz necasettir.
Eğer bir hiçse,
o hâlde mevcut değildir.
Velakin mevcut değildir;
o, tüm suretleriyle ilerleyen bir boşluk gibidir ki,
onun en kamil, en kusursuz temsili,
sayısız am bitinden oluşan bir sürünün dur durak bilmez yürüyüşüdür.
— Mösyö Artaud, siz delirmişsiniz. Peki ya ayin?
— Vaftizi de, ayini de reddediyorum!
İnsanın batıni erotik düzleminde,
kendisine İsa Mesih denilen o şahsın
sunaklara inişinden daha zararlı, daha zehirli hiçbir insan ameli yoktur.
Bana inanmayacaklar;
cemiyetin küçümseyici omuz silkişlerini şimdiden görür gibiyim.
Lakin Mesih denilen o kişi,
o bit kadar Tanrı’nın karşısında
bedensiz yaşamaya razı gelen kimsedir.
Öte yanda, Tanrı’nın çivileyip ebediyen susturduğunu sandığı o haçtan inen
bir insan ordusu
isyan bayrağını çekmiş;
demirle,
kanla,
ateşle ve kemiklerle zırhlanmış bir hâlde,
Göz Görünmez Olan’a küfürler savurarak ilerlemektedir;
TANRI’NIN HÜKMÜ’nün işini bitirmek için.
Ve onun hakkından gelmek için;
zira Tanrı’nın Hükmü’nün işini bitirmek için
bin yıla ihtiyaç yoktur,
kuramların içinde kendini helak etmeye de ihtiyaç yoktur;
sadece ne olduğumuzu ve neye tekabül ettiğimizi,
kendi içimizde ne olduğumuzu idrak etmek kâfidir,
yani: BİR HİÇ.
Hatime
— Peki ya sen bu işin neresinden şikâyetçisin, Antonin Artaud?
— Şikâyetim şudur ki: Kimsenin bana zorla dışkılatmasını kabul etmiyorum!
Kimsenin bana “sıçmak zorundasın” demesini de,
sırf bunun için dünyaya geldiğimi söylemesini de…
Ve eğer dünyaya geldiysem, bunun yaratılmış olmamdan ileri geldiğinin;
ve eğer yaratıldıysam, bunun Tanrı’nın, o piç kurusu Tanrı’nın işi olduğunun;
ve o Tanrı’nın, beni yaratırken kendi keyfi için beni sıçmaya çağırmaktan başka hiçbir şey düşünmediğinin iddia edilmesini de kabul etmiyorum!
— Peki ya sana, sana ne ettiler Antonin Artaud?
— Ben diyorum ki: Tanrı fikrini bize dayatmak için icat ettiler mikrobu!
Mikrop diye bir illet hiç olmadı; bizzat Tanrı’dır o mikrop.
Zira insanoğlu hastadır, çünkü hilkati bozuktur.
Artık bir karar verip onu çırılçıplak soymak, tenini ölümcül bir illet gibi kaşındıran o asalağı,
yani Tanrı’yı
ve Tanrı’yla beraber tüm o organlarını söküp kazımak icap eder.
Zira elinizden geliyorsa vurun beni zincire, bağlayın sımsıkı!
Lakin şu kubbe-i devranda bir organ kadar lüzumsuz, bir organ kadar beyhude hiçbir nesne yoktur!
Ne vakit ki ona o Organsız Bedeni inşa edersiniz,
işte ancak o vakit onu bütün o otomatiğe bağlanmış köleliğinden azat etmiş
ve onu asıl, o hakiki hürriyetine kavuşturmuş olursunuz.
İşte ancak o vakit ona, tıpkı o salaş baloların cinnetinde olduğu gibi, tepetaklak, tersinden raks etmeyi yeniden belleteceksiniz;
ve o tersi, onun asıl ve yegâne istikameti olacaktır!
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
Pour en finir avec le jugement de dieu
J’ai appris hier
(il faut croire que je retarde, ou peut-être n’est-ce qu’un faux bruit, l’un de ces sales ragots comme il s’en colporte entre évier et latrines à l’heure de la mise aux baquets des repas une fois de plus ingurgités),
j’ai appris hier
l’une des pratiques officielles les plus sensationnelles des écoles publiques américaines
et qui font sans doute que ce pays se croit à la tête du progrès.
Il paraît que parmi les examens ou épreuves que l’on fait subir à un enfant qui entre pour la première fois dans une école publique, aurait lieu l’épreuve dite de la liqueur séminale ou du sperme,
et qui consisterait à demander à cet enfant nouvel entrant un peu de son sperme afin de l’insérer dans un bocal
et de le tenir ainsi prêt à toutes les tentatives de fécondation artificielle qui pourraient ensuite avoir lieu.
Car de plus en plus les américains trouvent qu’ils manquent de bras et d’enfants,
c’est à dire non pas d’ouvriers
mais de soldats,
et ils veulent à toute force et par tous les moyens possible faire et fabriquer des soldats
en vue de toutes les guerres planétaires qui pourraient ensuite avoir lieu,
et qui seraient destinées à démontrer par les vertus écrasantes de la force
la surexcellence des produits américains,
et des fruits de la sueur américaine sur tous les champs de l’activité et du dynamisme possible de la force.
Parce qu’il faut produire,
il faut par tous les moyens de l’activité possibles remplacer la nature partout où elle peut être remplacée,
il faut trouver à l’inertie humaine un champ majeur,
il faut que l’ouvrier ait de quoi s’employer,
il faut que des champs d’activité nouvelle soient crées,
où ce sera le règne enfin de tous les faux produits fabriqués,
de tous les ignobles ersatz synthétiques
où la belle nature vraie n’a que faire,
et doit céder une fois pour toutes et honteusement la place à tous les triomphaux produits de remplacement
où le sperme de toutes les usines de fécondation artificielle
fera merveille
pour produire des armées et des cuirassés.
Plus de fruits, plus d’arbres, plus de légumes, plus de plantes pharmaceutiques ou non et par conséquent plus d’aliments,
mais des produits de synthèse à satiété,
dans des vapeurs,
dans des humeurs spéciales de l’atmosphère, sur des axes particuliers des atmosphères tirées de force et par synthèse aux résistances d’une nature qui de la guerre n’a jamais connu que la peur.
Et vive la guerre, n’est-ce pas ?
Car n’est-ce pas, ce faisant, la guerre que les Américains ont préparée et qu’ils préparent ainsi pied à pied.
Pour défendre cet usinage insensé contre toutes les concurrences qui ne sauraient manquer de toutes parts de s’élever,
il faut des soldats, des armées, des avions, des cuirassés,
de là ce sperme
auquel il paraîtrait que les gouvernements de l’Amérique auraient eu le culot de penser.
Car nous avons plus d’un ennemi
et qui nous guette, mon fils,
nous, les capitalistes-nés,
et parmi ces ennemis
la Russie de Staline
qui ne manque pas non plus de bras armés.
Tout cela est très bien,
mais je ne savais pas les Américains un peuple si guerrier.
Pour se battre il faut recevoir des coups
et j’ai vu peut-être beaucoup d’Américains à la guerre
mais ils avaient toujours devant eux d’incommensurables armées de tanks, d’avions, de cuirassés
qui leur servaient de boucliers.
J’ai vu beaucoup se battre des machines mais je n’ai vu qu’à l’infini
derrière
les hommes qui les conduisaient.
En face du peuple qui fait manger à ses chevaux, à ses bœufs et à ses ânes les dernières tonnes de morphine vraie qui peuvent lui rester pour la remplacer par des ersatz de fumée,
j’aime mieux le peuple qui mange à même la terre le délire d’où il est né,
je parle des Tarahumaras
mangeant le Peyotl à même le sol
pendant qu’il naît,
et qui tue le soleil pour installer le royaume de la nuit noire,
et qui crève la croix afin que les espaces de l’espace ne puissent plus jamais se rencontrer ni se croiser. C’est ainsi que vous allez entendre la danse du TUTUGURI
Tutuguri, Le rite du soleil noir
Et en bas, comme au bas de la pente amère,
cruellement désespérée du cœur,
s’ouvre le cercle des six croix,
très en bas,
comme encastré dans la terre mère,
désencastré de l’étreinte immonde de la mère
qui bave.
La terre de charbon noir
est le seul emplacement humide
dans cette fente de rocher.
Le Rite est que le nouveau soleil passe par sept
points avant d’éclater à l’orifice de la terre.
Et il y a six hommes,
un pour chaque soleil,
et un septième homme
qui est le soleil tout
cru
habillé de noir et de chair rouge.
Or, ce septième homme
est un cheval,
un cheval avec un homme qui le mène.
Mais c’est le cheval
qui est le soleil
et non l’homme.
Sur le déchirement d’un tambour et d’une trompette longue,
étrange,
les six hommes
qui étaient couchés,
roulés à ras de terre,
jaillissent successivement comme des tournesols,
non pas soleils
mais sols tournants,
des lotus d’eau,
et à chaque jaillissement
correspond le gong de plus en plus sombre
et rentré
du tambour
jusqu’à ce que tout à coup l’on voie arriver à grand galop,
avec une vitesse de vertige,
le dernier soleil,
le premier homme,
le cheval noir avec un homme
nu,
absolument nu
et vierge
sur lui.
Ayant bondi, ils avancent suivant des méandres circulaires
et le cheval de viande saignante s’affole
et caracole sans arrêt
sur la crête de son rocher
jusqu’à ce que les six hommes
aient achevé de cerner complètement
les six croix.
Or, le ton majeur du Rite est justement
l’Abolition de la croix.
Ayant achevé de tourner
ils déplantent les croix de terre
et l’homme nu
sur le cheval
arbore
un énorme fer à cheval
qui a trempé dans une coupure de son sang.
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
roto pido
nil
coko
tai
imido
zando
dando
namira
tu tura
tura
tura
paltura
tu
strumpa
tura
tura
strumpa
La Recherche de la fécalité
Là où ça sent la merde
ça sent l’être.
L’homme aurait très bien pu ne pas chier,
ne pas ouvrir la poche anale,
mais il a choisi de chier
comme il aurait choisi de vivre
au lieu de consentir à vivre mort.
Parce que pour ne pas faire caca,
il lui aurait fallu consentir
à ne pas être,
mais il n’a pas pu se résoudre à perdre
l’être,
c’est-à-dire à mourir vivant.
Il y a à l’être un os,
où il y a un os il y a un être,
un os brisé,
un os fracturé et que l’être
a brisé,
et que l’être a pris en fracture.
Et en faisant cette fracture il s’est placé là,
il s’est placé par l’os qu’il a pris en fracture.
— o bone !
— et où as-tu mis le corps de ce garçon ?
— Je l’ai brossé de mon côté le plus que j’ai pu le brosser,
jusqu’à ce que son être soit propre
et prêt à passer dans la présence
de ce poudrier éclatant
que j’appelle l’être, le mien.
Mais lui, ce corps qu’on avait brossé
a pris peur,
il a craint de perdre l’être,
c’est-à-dire de mourir vivant.
Et il est parti du côté de la viande,
et de la viande il a fait un esprit.
La question se pose de…
La question se pose de
savoir
si dieu est un être
ou s’il n’est rien.
S’il est un être,
il est de la merde.
S’il n’est rien,
il n’est pas.
Or il n’est pas,
mais comme un vide qui avancerait avec toutes ses formes
dont la représentation la plus parfaite
est la marche d’un groupe incalculable de morpions.
— Vous êtes fou, monsieur Artaud. Et la messe ?
— Je renie le baptême et la messe.
Il n’y a pas d’acte humain,
sur le plan érotique interne,
qui soit plus pernicieux que la descente
du soi-disant jésus-christ
sur les autels.
On ne me croira pas
et je vois d’ici les haussements d’épaules du public
mais le nommé christ est celui
qui en face du morpion dieu
a consenti à vivre sans corps,
tandis qu’une armée d’hommes
descendue d’une croix,
où dieu croyait l’avoir clouée depuis longtemps,
s’est révoltée,
et, cuirassée de fer,
de sang,
de feu, et d’ossements,
avance, injuriant l’Invisible
afin d’y finir le JUGEMENT DE DIEU.
et pour en finir avec lui,
parce que,
pour en finir avec le jugement de dieu,
il n’y a pas besoin de mille ans,
il n’y a pas besoin de se faire chier dans des théories,
il suffit de se rendre compte de ce qu’on est
et de ce qu’on vaut,
ce qu’on est en soi-même,
c’est-à-dire : RIEN.
Conclusion
— Et qu’est-ce que vous y trouvez à redire, Antonin Artaud ?
— J’y trouve à redire que je n’accepte pas que l’on me fasse chier,
ni que l’on me dise que j’ai à chier,
ni que l’on me dise que c’est pour cela que je suis né,
et que si je suis né, c’est parce que j’ai été créé,
et que si j’ai été créé, c’est par le fait de Dieu,
ce salaud de Dieu,
qui n’a eu d’autre idée en me créant
que de m’appeler à chier pour lui.
— Et que vous a-t-on fait à vous, Antonin Artaud ?
— Je dis, moi, que l’on a inventé le microbe afin de nous imposer l’idée de dieu.
Il n’y a jamais eu de microbe, c’est dieu le microbe.
Car l’homme est malade parce qu’il est mal construit.
Il faut se décider à le mettre à nu pour lui gratter cet animalcule mortel qui le démange,
dieu,
et avec dieu,
ses organes.
Car liez-moi si vous le voulez,
mais il n’y a rien de plus inutile qu’un organe.
Lorsque vous lui aurez fait un corps sans organes,
alors vous l’aurez délivré de tous ses automatismes
et rendu à sa véritable liberté.
Alors vous lui réapprendrez à danser à l’envers
comme dans le délire des bals musette
et cet envers sera son véritable endroit.
Antonin Artaud (1896-1948), 20. asır Fransız edebiyatı ve tiyatrosunun aykırı isimlerindendir. “Vahşet Tiyatrosu” kuramının sahibidir. Sanatı estetik bir seyirlikten ziyade, izleyiciyi sarsmayı ve alışkanlıklarından koparmayı hedefleyen bir vasıta olarak görmüştür. Eserlerini, modern akılcılığa ve Batı medeniyetinin kurumsal yapılarına itiraz ekseninde kaleme almıştır.
Eserin Adı: Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin (Pour en finir avec le jugement de dieu)
Tarih ve Mekân: 1947 yılının son aylarında yazılmış, 22-29 Kasım 1947 tarihlerinde Fransız Radyosu (RTF) stüdyolarında seslendirilerek kaydedilmiştir.
Neşir Süreci ve Sansür: 2 Şubat 1948 tarihinde neşredilmesi planlanan eser, radyo müdürü Wladimir Porché tarafından yayından bir gün önce dinlenmiş; dinî değerlere aykırılık, Amerikan aleyhtarlığı ve müstehcen/dışkısal ifadeler barındırdığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu karar Paris edebiyat çevrelerinde tartışmalara yol açmış, Jean Cocteau ve Paul Éluard gibi isimler Artaud’yu müdafaa etmiştir.
Muhteva ve Netice: Metin, insanın endüstriyel bir nesneye dönüştürülmesini ve Amerikan kapitalizminin bedeni makineleştirmesini tenkit eder. Eserin sonunda ortaya konulan “Organsız Beden” (le corps sans organes) mefhumu, ilerleyen yıllarda Gilles Deleuze ve Félix Guattari tarafından felsefi bir mefhuma dönüştürülmüş ve modern felsefe lügatine dâhil olmuştur.
Artaud, gençliğinden itibaren menenjit kaynaklı kronik ağrılarla mücadele etmiş ve uzun yıllar laudanum (afyon tentürü) kullanmıştır. Rasyonalist Batı düşüncesine duyduğu tepkiyle Meksika’ya gitmiş, Tarahumara yerlilerinin arasına katılarak onların ritüellerini müşahede etmiştir. Eserdeki Tutuguri atıfları, doğrudan bu dönemin izleridir.
1937 ile 1946 yılları arasında, başta Rodez olmak üzere çeşitli akıl hastanelerinde tecrit edilmiş ve ağır elektroşok tedavileri görmüştür. Tanrı’nın Hükmünü Bitirmek İçin, taburcu olduktan sonra, hastane yıllarındaki tıbbi müdahalelere ve modern bürokrasiye karşı yazılmış kesin bir reddiyedir. Yazar, bu kaydın yasaklanmasından kısa bir süre sonra, 4 Mart 1948’de odasında ölü bulunmuştur.
Tercümemizin Hususiyetleri ve Gayesi
Artaud, Amerikan eğitim sisteminde çocuklardan meni alınıp “fabrika üretimi askerler” yetiştirilmesine, yani insanın biyolojik bir meta hâline getirilmesine isyan ediyor. Biz bugün kendi coğrafyamızda da insanın fıtratının teknolojiyle, kapitalizmle, verimlilik dayatmasıyla nasıl aşındırıldığını görüyoruz. Artaud, bu “fıtrat cinayetine” karşı bir “meczupluk” seviyesinde bağırıyor. Bizim Müslüman bir duruşla karşı çıktığımız “modern insan tipi”nin çürümesini, o, kendi trajik deliliğiyle birçoklarından önce fark etti.
Artaud’nun “Tanrı’nın hükmünü bitirmek” dediği şey, Batı’nın insanı boyunduruğu altında tutan, onu günahkâr kılmaya ant içmiş, makineleşmeyi kutsayan, “kapitalist Tanrı” tasavvurunun hükmünü bitirmektir. O, aslında “putları” yıkmaya çalışıyor ama yanlış bir baltayla. Hatta şöyle diyebiliriz, Artaud, baltayı kendi kafasına vura vura putları yıkmaya çalışan, bu uğurda kendi zihnini ve bedenini paramparça etmiş biridir.
Artaud, hayatının sonunda “BİR HİÇ” olduğunu söylüyor. İslam düşüncesinde “Hiçlik” (Fenâ), kulun kendi varlığından soyunup Allah’ın varlığında yok olmasıdır. Artaud ise bu hiçliğe, Allah’ı bulmak için değil, Batı’nın kibrinden kaçmak için düşüyor. O, kibrin en büyüğü olan “Ben Tanrı’yım/Ben yaratırım” diyen modern insana, “Hayır, biz bir hiçiz!” diye bağırıyor. Bu, arayışın ulaştığı uçurumun kenarıdır. Yani dürüst olalım; biz bu metni bir “dua” gibi değil, bir “uyarı levhası” gibi okuyoruz. İnsanın Allah’tan koptuğunda, fıtratını bozduğunda, makinelerin arkasına saklandığında nasıl bir canavara dönüşebileceğini, Artaud’nun kanlı aynasında kendi yüzümüze tutuyoruz.
Gayemiz, Artaud’nun okurun yüzüne tükürürcesine sarf ettiği o kelimelerin, Türkçede de aynı dehşeti yaratmasıydı. Özellikle Tutuguri bölümündeki şamanik heceleri, atın kişnemesini ve haçın “lağvediliş” anını, kelimelerin lügavi manalarından ziyade gırtlaktan çıkan seslerle aktarmaya gayret ettik.
Tutuguri: Kara güneşin ayinidir; haçın parçalanıp yerine kabilevi, vahşi bir özgürlüğün gelmesidir.
Kazurat: İnsanın kendi dışkısından ve etinden duyduğu utancın, varoluşun ta kendisine dönüşmesidir.
Organsız Beden: Metnin finalindeki mühürdür. Artaud’ya göre, insan ancak tüm organlarını söküp attığında, yani Tanrı’nın “tasarımını” bozduğunda, ilk kez gerçek hürriyetine kavuşabilir.