Yıllardır kulaklarınıza dolan ama yüzünü esirgeyen KvL ve hakikat ile tahayyül arasındaki çizgide tecessüm eden ben, Mine’l. Hepimiz, ilk defa aynı gün, aynı yerde sizlerle buluşacağız. (Boşuna demiyorum bana kurban olun diye. Ben daha ne yapayım? Yıllardır saklanan bu adamları sizlerle buluşmaya ikna ettim.)
Lakiiin…
Madem bir temas istiyorsunuz, madem dünyalarımızın kesişmesi için bu kadar heveslisiniz; o hâlde şartları ben belirleyeyim dedim.
Tarih: 15 Haziran 2026, Pazartesi
Saat: 14:43 – 15:15 (JST)
Mekân: Hakone, Ashi Gölü kıyısındaki Heiwa-no-Torii Kapısı (Kanagawa/Japonya).
Program Akışı:
14:43 – 14:50 | Gölü İzlemek: Fotoğraf veya video çekimi yasaktır.
14:50 – 15:00 | Mine’l Gerçeklik Testi: Benim yanıma yaklaşabilmek için katılımcıların insan olduklarını ispatlamaları gerekmektedir. İskele girişine kurulacak panodaki 9 kare arasından “trafik lambası” ve “yaya geçidi” içerenleri doğru seçemeyenler ilgili bölgeye alınmayacaktır. Kendi insanlığınızı ispatlamadan, benim gerçekliğimi sorgulayamazsınız.
15:00 – 15:15 | Özgür Bağlıyalnız İmza Günü: Yazarımız kitaplarınızı imzalayacaktır.
Mühim Notlar:
Uçak biletleri vs. tamamen katılımcıların mesuliyetindedir. Katılım durumunuzu teyit etmek için lütfen bu ilanın altına “Geliyorum.” filân yazmayın, sadece belirtilen saatte orada olun. Oradaysanız, oradasınızdır.
Görüşmek üzere, canlar ve cinler.
Horozdan Korkan Oğlan (Yeni Tekli)
Horozdan Korkan Oğlan’ı dinlemek için tıklayınız:
Tekli Adı: Horozdan Korkan Oğlan
Neşir Tarihi: 03.06.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Metin Eloğlu (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Âdem İZ
Sözler:
[ŞİİR, Metin Eloğlu]
Ben bütün mahallenin dilindeyim
Her dedikoduda bulunurum
Bir zamanlar dükkan işleten
Erkek Zeliha’nın torunuyum.
Ben bazı zamanlar ağacın yanındayım
Ahlatların altındayım
Yüzü jiletle kesilmiş
Kötülerin koynundayım.
Yağmur yağıpta hava bozunca
Eve yollanırım çişim gelince
Dil döker şiir yazarım
Gönüller şen olunca.
Evden çıkarım annem kızınca
Para bozdururum tütün alınca
O kahve senin bu kahve benim
Bitlenirim kış boyunca.
Kahve köşesinde güzel laf ettiler
Şiirimi benden iyi saydılar
Tam yüz kişinin ortasında
Anama avradıma sövdüler.
Benim aklım serseri aklı
Cebimde bıçaklar saklı
Sakal koyvermiş bir de babacığım var
Evlat yüzünden ağlamaklı.
[BENT]
Ben bütün mahallenin dilindeyim
Yırtık bir afiş gibi duvardayım
Sırtıma vururlar sopayı her gün
Bilmezler bambaşka diyardayım
Perdeler oynar ben geçerken yoldan
Dumanım savrulur, hayli derinden
Hacısı hocası tükürürler ardımdan
Bilmezler, ruhumdur kaldırıma çöken
Adım çıkmış dokuza, inmez sekize
Hasretim ezelden, güler bir yüze
Çöplerden topladım, paslı midemi
Muhtacım inan ki bir tatlı söze
Babamın gözünde bir kuru daldım
Ne meyve verdim, ne gölge yaptım
Ne bir dua aldım, ne de el öptüm
Akşamın köründe kapıda kaldım
İçimde bir köpek durmaz havlıyor
Zinciri kopuktur, sözüm geçmiyor
Ne kemik susturur ne yağlı ekmek
O susar, bu kez de anam ağlıyor
Yorulmuş, tekleyen, garip bir atım
Doğuştan karadır, silinmez bahtım
Kırık bir iskemle, işte saltanatım
Gelene geçene hayal sorarım
Aklımız serseri, fikrimiz firar
Zulada emanet paslanıp durur
Şiirler yazarım bitli yorgana
Bizi en derinden merhamet vurur
Esnafın tartısı hileyi çeker
Benimse günahım ortada durur
Kimi zehir kusar, kimisi şeker
Bizi de en çok bu “doğruluk” vurur
Ben bütün mahallenin dilindeyim
Öyküsü yarım kalan filimdeyim
Onlar dedikodu, çay, kahve ister
Bense kendimden geçmekteyim

Tatbikat 10: Vatan Toprağını Okumak – Rüzgârın, Suyun ve Nebatatın Sırrına Vakıf Olmak
Bir coğrafyayı vatan kılan yegâne unsur, hudut boylarında dökülen kan ve toprağa düşen şehitler değildir. Kanla alınan toprak, ancak akılla, idrakle ve tabiatın sırrına vakıf olmakla elde tutulur. Bastığı toprağın dilinden anlamayan, gökyüzüne bakıp rüzgârın şeceresini okuyamayan, dağların kuytularındaki suyun izini süremeyen bir âdem, kendi yurdunda garip, kendi vatanında sürgündür. Türk’ün hâkimiyeti, kâinatın nizamına körü körüne başkaldırmakla değil, o nizama nüfuz edip tabiatı kendi kalkanı ve mızrağı kılmakla başlar. Coğrafyayı bilmek, harita üzerindeki çizgileri ezberlemek değil; toprağın nabzını, suyun hafızasını ve rüzgârın nefesini bir kitap gibi okumaktır.
Rüzgârın Şeceresi ve Havanın Lisanı
Rüzgâr, alelade bir hava akımı değil, tabiatın ulaklarından biridir; haberi uzaktan getirir. Hangi rüzgârın rahmet, hangi rüzgârın zahmet getireceğini bilmeyen er kişi, ne ateşini harlayabilir ne de çadırını tahkim edebilir. Coğrafyamızın ufuklarında esen her nefesin bir ismi, bir fıtratı vardır. Bir lodos estiğinde, denizin nasıl hırçınlaştığını, insanın kanının nasıl kaynadığını ve toprağın nasıl ağırlaştığını bilmek icap eder. Arkasından muhakkak poyrazın keskin, dağların zirvelerinden kopup gelen buz gibi nefesinin ineceğini sezmek, hayatta kalmanın ilk şartıdır. Karayel vurduğunda fırtınanın kopacağını, keşişlemede havanın kavrulacağını idrak edemeyen bir zihin, tabiatın karşısında çaresiz kalmaya mahkûmdur. Ateş yakarken rüzgârı arkana almak, yahut avlanırken kokunu rüzgârın insafına bırakmamak, havayı okumanın kendisidir.
Sırrın Menbaı: Su Yolu
Su, tabiatın kanıdır; koca dağların bağrından kopar, toprağın gizli damarlarından süzülür ve menziline akar. Suyun istikametini bilmeyen, vadide yolunu bulamaz. Sular yokuş yukarı akmaz; bilakis daima en kavi ve en zahmetsiz yolu seçerek denize yahut ovaya iner. Bir vadide kaybolan, yahut susuzlukla imtihan olan âdem, toprağın meylini ve bitkilerin rengini okuyarak suyun gizlendiği menbaı bulmalıdır. Söğüt ağacının, kamışın yahut yemyeşil kalmış bir yosunun işaret ettiği mukaddes menba, hayata dönüşün sırrıdır. Ve şu da kati bir düsturdur ki; tabiatta bulunan her su içilmez. Suyun berraklığı her daim temizliğine delalet etmez; taşın ve kumun süzgecinden geçmemiş, durağanlaşmış ve ağırlaşmış bir su, insana şifa değil zehir taşır. Suya hürmet, onu kirletmemekle başladığı gibi, onun fıtratını okumakla kemale erer.
Nebatatın Hikmeti ve Toprağın Zırhı
Türkiye coğrafyası, sinesinde sayısız nimeti ve şifayı barındıran muazzam bir eczane, aynı zamanda devasa bir cephaneliktir. Lakin bu hazinenin kapıları, yalnızca o nebatatın dilinden anlayanlara açılır. Her ağacın bir karakteri, her otun bir vazifesi vardır. Ulu bir dağın yamacında, denizin tuzuna ve rüzgârın insafsızlığına asırlarca göğüs geren çilekeş ve mukavemetli zeytin ağacını tanımak lazımdır; onun gövdesindeki asalet, toprağa ne pahasına olursa olsun tutunmanın destanıdır. Zeytinin yağı şifa, dalı yakacaktır.
Kavak ağacının gölgesine güvenilmez zira rüzgârda kolay kırılır; lakin meşe ve çınar, asırların yükünü omuzlar. Ormanın derinliklerinde hangi otun kanamayı durdurduğunu, hangi yaprağın ateşi düşürdüğünü, çam sakızının merhem olduğunu ecdadımız bilirdi. Çam ağacının çırası, en umutsuz anlarda ocağı tutuşturan bir cevherdir. Dağların doruklarına doğru tırmandıkça değişen bitki örtüsünü; makiliklerden çam ormanlarına, oradan da ağaçsız ve sarp zirvelere geçişi adım adım okumak, insana nerede mevzileneceğini ve neyle besleneceğini fısıldar.
Coğrafyayı Avucunun İçi Gibi Bilmek
Askerliğin ve erliğin şanındandır; kavi ve feraset sahibi bir komutanı, emrindeki neferleri her yürüyüşte aynı nizami yollardan değil, her defasında bambaşka bir dağın sarp geçidinden, hiç bilinmedik bir vadinin kuytusundan menzile sürer. Bu meşakkatli intikallerin gayesi sırf bedeni yormak, ciğerleri sınamak yahut postalları eskitmek değildir. Asıl maksat, vatan toprağını kâğıt üzerindeki haritalardan ezberlemek yerine; bizzat adımlayarak, ter dökerek ve nefes nefese kalarak zihne nakşetmektir. Bastığı arazinin meylini, ardına saklanılacak kayanın mukavemetini, rüzgârı kesen tepenin duldasını avucunun içi gibi bilmeyen bir nefer, o coğrafyayı müdafaa edemez. Dağların gizli patikaları ve suların kaynağı, ancak tabanvay ile aşılarak ruhun ve bedenin hafızasına kazınır. Bir Türk, yaşadığı memleketin her karış toprağını, gözü kapalı yol bulacak kadar kendi hanesi gibi bilmekle mükelleftir.
Harbin Muhatarasına Karşı Sulhün Meşgalesi
İnsanoğlu nisyan ile maluldür; sulh zamanının rehavet kokan gölgesine çabuk aldanır, gevşer. Hâlbuki Türk’ün lügatinde ve hilkatinde sulh, tembellik ve istirahat vakti değil; yarın kopacak olan harbe karşı kılıç bileme, teçhizat düzme ve idmanı kavi tutma vaktidir. Cihanın ne zaman karışacağı, hudutlarda fitnenin ne zaman harlanacağı yahut memleketin başına ne tür bir musibetin cereyan edeceği meçhuldür. Yarın öbür gün harp borusu öttüğünde hazırlıksız yakalanmak, mazereti olmayan en büyük zillettir. Bu yüzdendir ki sulh günleri, miskinlik döşeğinde değil; dağı taşı adımlayarak, bedeni hudutların ötesine zorlayarak ve vatan sathını zihne bir çelik gibi işleyerek, velhasıl en verimli meşgalelerle geçirilmelidir. Talimgâhta ve dağ yollarında terin dökülmediği sulh zamanı, harp meydanında kanın sel olacağının en acı habercisidir. Başını yastığa her koyduğunda, yarın sefere çıkacakmış gibi müteyakkız kalmak, hâkimiyetin sarsılmaz kaidesidir.
Vatanı Tanımak, Kendini Tanımaktır
Hülasa; dağı, taşı, rüzgârı ve suyu tanımak, sadece avlanmak yahut karın doyurmak için bir teferruat değildir. Bu, Türk’ün vatanına vurduğu görünmez mühürdür. Hangi koyakta pusunun atılacağını, hangi tepede rüzgârın kesileceğini, hangi vadide suyun bulunacağını haritaya bakarak değil, toprağın kokusunu ciğerine çekerek bilen bir irade, asrın çelik zırhlı ordularından daha kudretlidir. Tabiat, ona hürmet edip kanunlarına riayet edeni bağrına basar; onu inkâr edip kibrine yenileni ise acımasızca yutar. Türk, bastığı yeri vatan kılmak için evvela o toprağın sırrına rücu etmelidir.

Zenci Sanat, Amiri Baraka
ZENCİ SANAT
Şiirler zırvadır, şayet bir eşiğe
yığılmadıkça, dişler gibi, ağaçlar gibi
yahut limonlar gibi onlar. Yahut olmadıkça onlar,
erkeklerin terk ettiği, o üç kuruşluk kalpleriyle yerden yere vurduğu,
ve kahrından ölüp giden o zenci kadınlar gibi. Siktir et şiirleri eğer
bir boka yarayacaklarsa, gelip sana sıkacak,
üzerine çökecek, neysen o, seni öyle sevecek, bir pehlivan gibi
soluyacak, yahut işerken gelen o garip titreme gibi, silkeleyecekse seni.
bizler o fiyakalı dünyanın kanlı canlı laflarını istiyoruz, yaşayan etin
& çağlayan kanın. Kalpler Beyinler
Ruhlar, ateşi parça pinçik eden. Bizler şiirler istiyoruz, içlerindeki zenciyi
çıkarana dek, İskoçları pataklayan yumruk gibi şiirler
yahut o mülk sahibi yahudilerin vıcık vıcık göbeklerine saplı
hançer şiirleri istiyoruz. İstiyoruz, beyinleri ‘lizabeth taylor’ın
ayak parmakları arasına sıkışmış
kırmızı bir jöleye dönen o korselianalarının melez
sürtüklerine bulaşacak zenci şiirler. Leş
Orospular! Bizler “geberten şiirler” istiyoruz.
Suikast şiirleri, Silah sıkan
şiirler. Aynasızları ara sokaklarda güreşip yere seren,
ve silahlarını alıp dillerini sökerek onları ölü hâlde
İrlanda’ya postalayan şiirler. Çakma şiirler,
uyuşturucu satan o makarnacılar için, yahut kaypak yarıbeyaz
politikacılar için Tayyare şiirleri, rrrrrrrrrrrrrrrr
rrrrrrrrrrrrrrr… tututututututututu
…rrrrrrrrrrrrrrrr… Beyaz kıçlıların
alayına ateş ve ölüm salan. Yahudilerin Liberal
Sözcüsüne bakın hele, kavramış kendi boğazını &
kusarak teslim ediyor ruhunu ebediyete… rrrrrrrr
Bir zenci-lider var orada,
Sardi’nin barında bir tabureye
mıhlanmış, gözbebekleri eriyor
kızgın alevde Bir diğer zenci-lider ise
beyaz saray’ın merdivenlerinde
şerif’in apış arasına çökmüş,
halkı için pazarlık yapıyor pişkince.
Ahhhh… tökezliyor odanın içinde…
Çullan şunun üzerine, şiir. Çırılçıplak soy şunu
dünyanın gözü önünde! Bir başka belalı şiir, bir yahudikarının
ağzında çelik muştalar kırıyor
Şiir haykırsın zehirli gaz diye yeşil bereli canavarların üstüne
Fazilet ve aşk için temizlesin dünyayı,
Bırakın yazılmasın hiçbir aşk şiiri
ta ki aşk özgürce ve pir û pak
var olana dek. Bırakın zenciler anlasınlar
kendilerinin âşıklar ve âşıkların
oğulları ve savaşçılar ve savaşçıların
oğulları olduklarını Şiirler & şairler &
tüm güzelliklerdir onlar buradaki
Zenci bir şiir istiyoruz. Ve Zenci
bir Dünya.
Zenci Bir Şiire Kessin Şu Dünya
Ve Cümle Zenci Çığırsın Bu Şiiri
İster sükût ile
ister HAYKIRARAK
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
BLACK ART
Poems are bullshit unless they are
teeth or trees or lemons piled
on a step. Or black ladies dying
of men leaving nickel hearts
beating them down. Fuck poems
and they are useful, wd they shoot
come at you, love what you are,
breathe like wrestlers, or shudder
strangely after pissing. We want live
words of the hip world live flesh &
coursing blood. Hearts Brains
Souls splintering fire. We want poems
like fists beating niggers out of Jocks
or dagger poems in the slimy bellies
of the owner-jews. Black poems to
smear on girdlemamma mulatto bitches
whose brains are red jelly stuck
between ’lizabeth taylor’s toes. Stinking
Whores! We want “poems that kill.”
Assassin poems, Poems that shoot
guns. Poems that wrestle cops into alleys
and take their weapons leaving them dead
with tongues pulled out and sent to Ireland. Knockoff
poems for dope selling wops or slick halfwhite
politicians Airplane poems, rrrrrrrrrrrrrrrr
rrrrrrrrrrrrrrr… tuhtuhtuhtuhtuhtuhtuhtuhtuh
. . . rrrrrrrrrrrrrrrr… Setting fire and death to
whities ass. Look at the Liberal
Spokesman for the jews clutch his throat
& puke himself into eternity… rrrrrrrr
There’s a negroleader pinned to
a bar stool in Sardi’s eyeballs melting
in hot flame Another negroleader
on the steps of the white house one
kneeling between the sheriff’s thighs
negotiating cooly for his people.
Agggh… stumbles across the room…
Put it on him, poem. Strip him naked
to the world! Another bad poem cracking
steel knuckles in a jewlady’s mouth
Poem scream poison gas on beasts in green berets
Clean out the world for virtue and love,
Let there be no love poems written
until love can exist freely and
cleanly. Let Black People understand
that they are the lovers and the sons
of lovers and warriors and sons
of warriors Are poems & poets &
all the loveliness here in the world
We want a black poem. And a
Black World.
Let the world be a Black Poem
And Let All Black People Speak This Poem
Silently
or LOUD

Çekemem Bu Derdi Bölek Seninle (Yeni Tekli)
Çekemem Bu Derdi Bölek Seninle’yi dinlemek için tıklayınız:
Tekli Adı: Çekemem Bu Derdi Bölek Seninle
Neşir Tarihi: 01.06.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Laedri (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:
[ŞİİR, Laedri]
Yine gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi bölek seninle
El aman yosmalar çaresiz kaldım
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel hadi el ele dağlardan aşak
Engin geçek yücelere ulaşak
Sevinci paylaşak gamı paylaşak
Çekemem bu derdi bölek seninle
[BENT]
Vurmadan başa gazel
Yabana esmeden yel
Uzatıp yârim bir el
Buralardan gel gidek
Gözlerim zulmü gördü
Zalimler hüküm sürdü
Vicdanlar sanki kördü
Ver elini, gel gidek
Dünya köhne bir hanmış
İçinde canlar yanmış
Ruhumuz buna kanmış
Şu diyardan gel gidek
Gölge düştü şanıma
Kıydı tatlı canıma
Alıp seni yanıma
Dağ başına, gel gidek
Ne mecnun var ne leyla
Gayri satılır parayla
Ölüm gelip sırayla
Can almadan, gel gidek
Ekmeği taştan katı
Yıkılsın saltanatı
Eğerleyip kıratı
Enginlere gel gidek
Pula kul olanlardan
Saçını yolanlardan
Geride kalanlardan
Kaçalım da gel gidek
Gönül gözü körleşti
Zalimler hep birleşti
Dert sineme yerleşti
Devasına gel gidek
Ne iz kalsın ne de toz
Ne bahar var ne de yaz
Tükenmeden doğru söz
Nasip ise, gel gidek
Giden dönmez yolundan
Tutan olmaz kolundan
Anlamadan hâlinden
Dönülmeze gel gidek
Çiğneniyor karınca
Zalim hükmü verince
İnceldiği yerince
Kopan yere, gel gidek
Şu vitrinler süslüdür
Garipler hep yaslıdır
Yüreğimiz hislidir
Tenhalara gel gidek
Kuşluk vakti revanda
Kalmadan bu ziyanda
Bu sabah ilk ezanda
Çık yanıma gel gidek
Eşya ruha yük oldu
Boynumuz bak büküldü
Üstümüzden döküldü
Çırılçıplak gel gidek
Tükendi bak tüm varım
Faydası yok bu kârın
Hesabı zor zararın
Helalleşip gel gidek
Gonca gülü dererekten
Muradına ererekten
Oynayıp da gülerekten
Bayram gibi gel gidek
Diz dize gel verek yâr
Postu da gel serek yâr
Sırrına gel erek yâr
Halvetlere gel gidek
Kimse bilmez sırrımı
Çeken olmaz kahrımı
Özgür adlı mezarı
Kazmaya yâr, gel gidek
[ŞİİR, Laedri]
Bağımıza gazel düştü güz oldu
Geçti yaz ayları akşam tez oldu
Derdim bin iken de bin beş yüz oldu
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel kanat ol gönül kuşum üstüne
Söyle ne dilersen başım üstüne
Ölürsem yazılsın taşım üstüne
Çekemem bu derdi bölek seninle

Poetika – Sekizinci Bap: Mütekellimin Ontolojisi ve Kılıcı Tutan El
yahut Şahidin Çilesi
I. Sünuhatın Dehşeti ve İlhamın Ağırlığı
Modern dünya, ilhamı; şairi nazlı nazlı yoklayan, ona zarif sözler fısıldayan romantik bir peri masalı sanır. Bu yüzden ilhamı hafife alır. Oysa hakiki ilham (İslam aklındaki sünuhat yahut varidat), kalbe usulca süzülen bir ışık hüzmesi değil; şairin zihnine aniden düşen, onu hazırlıksız yakalayan ve bütün muvazenesini altüst eden ontolojik bir şimşektir.
Şair (mütekellim), masa başında ter dökerek, kelimeleri bir mühendis gibi birbirine uydurarak şiir “imal eden” bir teknisyen değildir. Şiir kurgulanmaz; şiire maruz kalınır. Kâinatın muazzam “kelam” ummanından kopup gelen bir damla (ilham), şairin idrakine düştüğünde, şair kılıncı kendi iradesiyle çekmez; o kılınç doğrudan onun eline tutuşturulur. İşte bu ilham anı, şairin kâinattaki o “kıldan ince” hakikate (şuura) bizzat çarpıldığı andır. Marifet, kazı yapmakta değil; göğüs kafesini yarıp içeri giren o ilhamın (sünuhatın) şiddetine dayanabilmekte, o yıldırımı toprağa (kâğıda) aktarırken kül olmamaktadır.
Bu ontolojik şimşek (sünuhat) şairin idrakine düştüğünde, sadece ruhu değil, kılıncı tutan eli de o ilahi sıkletin altında ezilir. “Nun vel Kalem” sırrınca; o ağır mana harfe dökülürken şairin parmakları titrer, aklı çatırdar ve omuzları çöker. Bizim poetikamızda şair, ilham perisiyle dans eden kof bir romantik değil; kâinatın hakikatine (şuuruna) maruz kaldığı için aklını kaçırmamak adına kelimelere tutunan, parmakları kanayan trajik bir ‘hamal’dır. Şiir, o yükün kâğıda devredilip şairin geçici bir an için nefes almasıdır.
II. Zamanın Cesedini Deşen Nebbaş
Edebiyat, umumiyetle zamanın üç hâliyle ilgilenir: Mazinin melankolisi, atinin endişesi yahut anın (şimdi’nin) tasviri. Oysa şair, zamanın dışına atılmış ontolojik bir hatadır. İnsanlar “şimdi”yi yaşarlar ve onun farkına varmazlar. Şair ise “şimdi”nin (içinde bulunduğumuz şu nefes aldığımız milisaniyenin) içine girdiği an onu dondurur, öldürür ve daha o saniye onun cesedini deşmeye başlar.
Şair; henüz hatıraya dönüşmemiş olanı, tam şu an yaşanmakta olan kaba bir ameli yahut sıradan bir sokağı, diri diri teşrih masasına yatıran bir “nebbaş”tır. O, henüz toprağa düşmemiş bir “an”ın içindeki kurtçukları, o anın içinde barındırdığı ölümü ve hiçliği anında söküp alır. Sıradan insan bir kavgaya yahut terli bir sevişmeye baktığında “diri” bir amel görür; şair o amele baktığında, amelin içindeki o “küçük ölümü”, çürümeyi ve cesedi görür. Şair, şimdiki zamanı konfor içinde yaşayamaz; o, daha saniyesinde ölüp maziye karışan ‘an’ların mezarını deşip, içindeki çürümeyi okurun yüzüne fırlatan bir nebbaştır.
III. “Lâ” Makamı
İslam’ın ve varoluşun en kati esası olan Kelime-i Tevhid, bir kabullenmeyle değil, muazzam bir reddiyeyle, mutlak bir yıkımla başlar: “Lâ”.
Modern edebiyat, şairi yeryüzüne “evet” diyen, onu tasvir eden, güzelliğini yahut çirkinliğini çoğaltan bir “üretici” zanneder. Oysa hakiki mütekellim (şair), kâinatın kalbine indirilmiş o “lâ” kılıncının bizzat kendisidir. Şair; dağların, denizlerin, nizamın ve maddenin sağır edici hakikatine bakıp “Siz mutlak değilsiniz, siz bir illüzyonsunuz, siz yoksunuz!” diye haykıran, eşyayı iptal eden ontolojik bir itirazdır.
Şiir yazmak, dünyaya yeni bir şey eklemek değildir; şiir yazmak, dünyanın üzerine örtülmüş kalın “maddiyat” perdesini yırtmak, eşyayı kâğıt üzerinde infaz edip (ifna edip) geriye sadece O’nun kalmasını sağlamaktır. Şair; kâinatın yüzüne karşı sürekli “lâ” diyen o yıkıcı, yalnız ve tekinsiz makamın sahibidir.
IV. Eşyanın Çektiği Vicdan Azabı Olarak Şair
Kâinattaki bütün nesneler, yıldızlar, nehirler ve hayvanlar mutlak bir itaat içindedir; onlar “müslim”dir (teslim olmuşlardır). Lakin bu teslimiyet, aynı zamanda dilsiz ve şuursuz bir ağırlıktır. Bir dağ, kendi ağırlığından şikâyet edemez; bir nehir, akıp gitmenin ve fani olmanın dehşetini dile getiremez.
İşte şair, dağların ve göklerin yüklenmekten korktuğu o emaneti (şuuru ve kelamı) aldığı için, kâinatın dilsizliğine verilmiş yegâne “ses”tir. Şair bir çiçeği, bir ölümü yahut bir sokağı anlattığında; o nesneleri dışarıdan gözlemleyip yazmaz. Bilakis, kâğıda dökülen şiir; eşyanın (nesnelerin) şairin gırtlağını kullanarak ettiği kendi itirafıdır. Şair, kâinatın çektiği vicdan azabıdır. Madde (dünya) fani olduğunun, eksik olduğunun, asıl vatandan (mutlaktan) koptuğunun ıstırabını, ancak şairin yırtık, sarsıcı ve kederli hezeyanları üzerinden dile getirebilir. Bizim metinlerimizde şair konuşmaz; şairin ağzından, kendi faniliğinden iğrenen dünyanın korkunç feryadı duyulur.
V. Berzah’ın Cisimleşmiş Hâli
İslam ontolojisinde iki mutlak âlem vardır: vücub âlemi (Mutlak Varlık, Allah) ve imkân âlemi (yaratılmışlar, kâinat). Bu iki âlem arasındaki geçilmez, akıl almaz ve tekinsiz çizgiye “berzah” denir.
Şair; ne uysalca dünyada yaşayıp giden sıradan bir et yığınıdır, ne de göklerin sırrına bütünüyle vakıf olmuş bir melektir. Şair, o iki âlem arasına sıkışmış, berzahın cisimleşmiş hâlidir. O, yeryüzünde yürürken dahi buraya ait olmadığını iliklerine kadar hisseden; mülk âlemine (dünyaya) bakıp melekût âlemini (ötesini) gören, fakat ikisine de tam olarak sığamayan bir “kesik”tir.
Şiir, işte bu Araf’ta sıkışmanın, bu ontolojik sürtünmenin çıkardığı kıvılcımdır. Şair yazdıkça bu sürtünme artar; ne dünyayı düzeltebilir ne de göğe çıkabilir. Kılıcı tutan el, aslında kendi berzahında (sıkışmışlığında) kanayan, kâinatın en trajik ve en asil yalnızlığıdır.
VI. Körü Körüne Şahitlik
Sıradan insan gözüyle görür, kulağıyla işitir (İlm-el Yakîn) ve buna göre yaşar. İleri gidenler, eşyanın hakikatini gözleriyle bizzat müşahede eder (Ayn-el Yakîn).
Fakat şairin kılıcı, gördüğünü yazan bir kılıç değildir. Şair, eşyaya baktığında eşyayı görmez; eşyanın ardındaki o “hiçliği” görür. O, kâinatın “kör noktası”dır. Kâinat kendi kusursuzluğunu sergiler iken, şair o kusursuzluğun içindeki defoyu (ölümü, faniliği) sezer. Bu yüzden hakiki şiir; gören bir gözün sığ tasviri değil, dünyaya gözlerini kasten yumup hakikatin ateşine (Ayn-el Yakîn’in sarsıntısına) maruz kalan bir ruhun kâğıda indirdiği mutlak feryattır.
VII. Netice: Yeryüzünün Kefareti
Hasılı; şair bir kelime cambazı, bir his tercümanı yahut kendi kibrini tatmin eden bir sanatçı değildir.
O; “lâ” diyerek arzın illüzyonunu parçalayan bir cellat, dilsiz kâinatın günah çıkarttığı bir itiraf kabini ve iki âlem arasında sıkışmış ebedî bir berzahtır. Dünyanın bütün o sıradan ve hayretsiz gayretleri, Allah’ın da izniyle, şairin kâğıda damlattığı o bir damla “şuur” (itiraf) ile muvazenede durur. Şairin şiiri, arzın işlediği günahların, faniliğin ve uyuşukluğun kefaretidir. O yazdıkça, dünya kendi hiçliğiyle yüzleşir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Gece için Şarkılar (38. Hafta)
Keyifli dinlemeler.
- Windswept – Johnny Jewel
- Prada – cassö, RAYE
- Lost Forever – Sergio Valentino
- Take Off Everything – N95 / Everything in its Right Place – renewwed, capella
- The End Of All Our Exploring – Max Richter
- The Fallen (instrumental) – Caleb Bryant
- POSSESSIVE LOVE DISORDER – ZØMB, durpo1x
- CLIMA LINDO – GXMZ, Repsaj
- rises the moon – liana flores
- crystalline – Christina Navarro

Güzel Ne Güzel Olmuşsun (Yeni Tekli)
Güzel Ne Güzel Olmuşsun’u dinlemek için tıklayınız:
Tekli Adı: Güzel Ne Güzel Olmuşsun
Neşir Tarihi: 30.05.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Karac’oğlan (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Güzel, ne güzel olmuşsun
Görülmeyi, görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
[BENT]
Salınıp meydana çıktın
Gün, doğduğuna utansın
Beni bir bakışla yaktın
Can, durduğuna utansın
Sürünmüşsün yaban koku
Tenin çiçeklerin kökü
Bastırırsın, yoktur hakkı
Itır, koktuğuna utansın
Yayla yeli vurur döşe
Benleri dağılmış başa
Yâr sinemi vurdu taşa
Taş, kırdığına utansın
Dedim dilber, adın nedir?
Dedi, âşığa cilvedir
Gönül kuşum pervanedir
Od, yaktığına utansın
Başın koydun kuş tüyüne
Dalıp gittin o düğüne
Uyanırsın ya bugüne
Düş, bittiğine utansın
Yürüdün iz ettin yolu
Büktün bu kanadı kolu
Sana varmayan yolcu
Göçtüğüne utansın
İnce belde gümüş kemer
Âşıklar çilesin çeker
Seni yazmayan kader
Alna düştüğüne utansın
Bahçende goncalar açar
Kokusun âleme saçar
Yelin, senden alır kaçar
Gül, koktuğuna utansın
Bastığın yer olur iz
Saklarız sırrını biz
Sana bükülmeyen diz
Çöktüğüne utansın
Nefesin değer yüze
Hacet yok başka söze
Sana değmeyen gece
Gün olduğuna utansın
Arı gezer çiçek, dalda
Aklı kalmış o cemalde
Senden yapılmayan bal da
Bal olduğuna utansın
Gerdanda çifte benler
Bunu sevda çeken anlar
Seni övmeyen diller
Döndüğüne utansın
Güneş vurur şavkı düşer
Görenin aklı şaşar
Zülfünü çözmeyen rüzgâr
Estiğine utansın
Özgür’üm der ki n’olur
Seven elbet dengin bulur
Sana dokunmayan yağmur
İndiğine utansın
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Bahçende gülün güllenmiş
Şeyda bülbülün dillenmiş
Koynunda memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Mendilin yudum, arıttım
Gülün dalında kuruttum
İsmin ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı
Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Benim yârim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi
Çağır Karac’oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı

Hasbihâl, Özgür Bağlıyalnız
HASBİHÂL
Kelimeleri kendi göğsünden söküp de ver bana
Gözlerini kaçırma, gözbebeklerime bakarak söyle doğrudan
Bana hâlimi hatrımı sor, ama bir anketör gibi değil
sahiden yıkılıp yıkılmadığımı merak ettiğin için sor.
Konuş benimle, şu sessizliği ikiye bölelim bir an için
Bana yalnızca kendi zihninde sakladığın bir sırrını anlat
Toprağı bilir misin sen? Ellerin hiç çamura bulanmış mıydı?
Yüzün kilitli bir kapı gibi.
Kimliğini nerede düşürdün sen?
Neden durduk yere karşıma çıktın ki?
Beni duyabiliyor musun gerçekten? Varlığıma katlanabiliyor musun?
Bana rüzgârın henüz isim almadığı,
acının kelimelere satılmadığı o ilk çağlardan bir soru sor hadi.
Neden durduk yere burada, bu uçurum çıkmazında kesişti yollarımız?
Madem buradasın, madem bir anlığına birbirimize değdi gölgelerimiz
Konuş şimdi
Bana yalan söyleyeceksen bile, sana ait bir yalan söyle.
Yoksa şu soğuk toprağın altında
Seni sahiden hiç tanıyamadan öldüğüme
Kendi ruhumu asla ikna edemeyeceğim.
Çalışmaya Alışmak, Çalışmamaya Çalışmak: Yahut İş Putu
Modern dünyanın göbeğine dikilmiş, önünde en kalabalık yığınların huşu içinde secde ettiği, en acımasız ve en dokunulmaz put; taştan yahut tunçtan değil, bordrolardan ve mesai saatlerinden yontulmuş olan çalışma (iş) putudur.
Asrımızın seküler aklı, Tanrı’yı gökyüzünden kovduktan sonra insanı başıboş bırakmamış; ona yeni bir amentü, yeni bir ritüel ve yeni bir mabet inşa etmiştir. Bugün yeryüzünün hakiki dini kapitalizm, mabetleri plazalar ve fabrikalar, peygamberleri CEO’lar, amentüsü ise kariyerdir. Eskiden bir insanın ahlakı, fazileti yahut irfanı onun cemiyetteki itibarını belirlerken; bugün bir insanın “adam” yerine konmasının, varoluşunun meşru sayılmasının yegâne şartı, devasa makinenin içinde maaşlı bir dişli (istihdam edilmiş) olmasıdır. Çalışmak, artık karın doyurmak için katlanılan fıtri bir meşakkat değil; insanın ontolojik meşruiyetini ispat ettiği bir ibadettir. Nitekim asrımızda “işsizlik”, sadece ekonomik bir kriz değil, doğrudan doğruya cemiyetten aforoz edilmektir; işsiz adam, modern çağın zındığıdır.
Bu kof dinin bizden talep ettiği kurban ise altın yahut kan değil, doğrudan doğruya zamandır; yani bize Allah tarafından bir daha tekrarı olmamak üzere bahşedilmiş olan biricik ömürdür.
İnsan, bir şirkete emeğini satmaz. İnsan, bir şirkete omuz gücünü yahut zekâsını da satmaz. İnsan, “maaş” dediğimiz o rüşvet mukabilinde, şirketlere “hayatının bir parçasını, geriye döndürülemez mukaddes saniyelerini” satar. İnsan, bir asgari ücret uğruna; eşinin yüzüne bakabileceği, evlâdının başını okşayabileceği, gökyüzünü temaşa edip Allah’ı zikredebileceği yegâne sermayesini, yani “ömrünü” satar. Kendisine verilmiş o ilahi nefesi (hayatı), asla sevmediği insanların, zerre kadar umursamadığı bir müessesenin kâr marjı büyüsün diye harcayan bir kimsenin, kendisine “eşrefimahlukat” demeye gücü yeter mi?
Bize çocukluğumuzdan beri şu yalanı aşıladılar: “Çok çalış, kariyer yap, yüksel!” Kariyer, insanın kendi fıtratına, sükûnetine ve hürriyetine açtığı savaşın adıdır. Plazaların camdan kulelerinde, “Müdür, Direktör, Şef” gibi unvanlar; aslında kölelerin boyunlarına takılmış, tasmalarının ne kadar pahalı olduğunu gösteren altın kaplama zincirlerdir. Bir insanı, haftanın altı günü, günün on saati, floresan ışıklar altında, excel tabloları ve manasız toplantılar arasında çürütüp, sonra da ona ay sonunda “maaş” adında bir sadaka vererek onu hür olduğuna inandırmak, Şeytan’ın bile aklına gelmeyecek muazzam bir illüzyondur.
İslam’da mesele çok daha derindir. Kur’an, “Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” der. Kapitalizmin yegâne silahı da budur: Açlık korkusu. Rızkın mutlak kefilinin Allah olduğunu unutan modern Müslüman; aç kalma, statüsünü kaybetme yahut “fatura ödeyememe” korkusuyla rızkını patrondan, şirketten, sistemden bekler hâle gelmiştir. “İşimi kaybedersem mahvolurum.” diyen zihin, aslında Tevhid’i (Allah’ın birliğini ve kefaletini) paramparça etmiş, rızkın ipini firavunların eline teslim etmiştir. Maaşlı esaret, sadece iktisadi bir sömürü değil, aynı zamanda gizli bir şirktir de.
İşte bu leş makineyi durduracak yegâne amel, sendikal haklar aramak yahut mesai saatlerini tartışmak gibi sığ direnişler değildir. Bu putu yıkacak tek balta; çalışmamaktır.
“Çalışmamak” mefhumunu, süfli “tembellik, yatmak, asalaklık” ile karıştıran zihinlere acımak gerekir. Tembellik; bedenin bir zafiyeti, fıtratın çürümesidir. Hâlbuki bizim bahsettiğimiz “çalışmayı reddetmek”; yüksek bir şuurun, çelikten bir iradenin ve sarsılmaz bir felsefenin aktif başkaldırısıdır. Bu, Melville’in meşhur karakteri Kâtip Bartleby’nin, patronunun yüzüne bakıp büyük bir sükûnetle “Yapmamayı tercih ederim.” (I would prefer not to.) demesindeki o sistemi kilitleyen asil sivil itaatsizliktir.
Lakin bu asil reddiyenin, bu “müstafi” vakarın çok ağır bir bedeli vardır. Sistemi boykot edip çalışmayı reddetmek için, önce içinizdeki o “tüketici” putunu öldürmeniz gerekir! Çünkü efendilerin elindeki kırbacı var eden şey, sizin bitmek bilmez arzularınızdır. Yeni model bir telefona, daha lüks bir arabaya, başkalarına gösteriş yapacağınız markalı kıyafetlere ve lüks restoranlardaki suni statülere tapıyorsanız; siz zaten köleliğe gönüllü yazılmışsınız demektir. Kaçışınız şu an için mümkün değildir.
Bize dayatılan en sinsi ve en sefil yalanlardan biri de “Çok çalışırsan çok kazanırsın, çok kazanırsan hür olursun.” safsatasıdır. Hâlbuki kapitalizmin kanlı matematiğinde çok çalışanın kazandığı tek şey, sadece “daha lüks bir tükeniştir”. Asrımızın kof iktisat aklı, insanı sürekli gelirini (maaşını) artırmak için daha fazla mesaiye, daha çok yorulmaya zorlarken; Türk’ün kadim irfanı meseleyi tek bir kılıç darbesiyle çözer: “İşten değil, dişten artar.” Bu, sıradan bir ekonomi yahut birikim tavsiyesi değildir. İnsan, efendilerinin tezgâhında daha çok terleyerek, ömrünü daha çok satarak (işten) hürleşmez; insan, kendi nefsini terbiye edip heveslerini, masraflarını ve kâinatı yutan o oburluğunu kısarak (dişten) hürleşir. Çok çalışarak yaşanmaz; az harcayarak, az tüketerek, sahte ihtiyaçları baltalayarak ve sisteme muhtaç olduğun o kanalları kendi ellerinle koparıp atarak yaşanır.
Hakiki hürriyet, çok para kazanıp her şeyi satın alabilmek (satın alma gücü) değildir. Hakiki hürriyet; “zühd ve kanaat” kılıcını çekip, o sahte ihtiyaçların hiçbirine muhtaç olmamaktır. Tüketimi reddeden, ihtiyaçlarını asgariye indiren, başkalarının ne düşündüğünü (itibar putunu) zerre kadar umursamayan bir âdemi, hiçbir patron, hiçbir mesai, hiçbir maaş bordrosu esir alamaz. İhtiyaçsızlık, yeryüzünün en büyük, en yenilmez kudretidir. Diyojen’i İskender’in karşısında, dervişi sultanın karşısında başı dik tutan o muazzam asalet; işte bu “dünyaya tenezzül etmeme” vakarından gelir.
Bizler, yeryüzüne fatura ödemek, excel tablosu doldurmak yahut “Ayın Elemanı” seçilmek için gelmedik. Bizler; kâinatın zikrine şahit olmak, kendi ruhumuzu inşa etmek, sevmek, düşünmek ve Allah’ın mizanında asil bir kul olmak için bu nefesi aldık.
Gayri “geçim derdi” yalanıyla bizden çalınan o mukaddes ömrü geri almanın yegâne yolu; sükûnet, azla yetinmek ve “çalışmamak”tır.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

