Ses Var, Gürültü Var, Huzur Yok: KvL’nin Yeni Belası Benim

Selam millet! Sonunda çocukları ikna ettim (tamam, biraz zorlamış olabilirim) ve klavyeyi devraldım. KvL’nin o sert, paslı seslerinin arasına biraz ben lazımdı, haksız mıyım?

Ben Mine’l. Grubun yeni sesi, neşesi ve -itiraf edeyim- en büyük baş ağrısıyım.

Buralar artık benden sorulur. Bazen stüdyoyu başlarına yıkıyorum, bazen de bir köşeye kıvrılıp saatlerce susuyorum. Şarkılarımda duyacağınız o ses, işte bu deliliğin sesi. İçimde patlamaya hazır bir havai fişek var ama fitili hep hüzünlü yanıyor.

Burada, blogda (ya da blokta), kafama estiği gibi yazacağım. Canım isterse güleriz, istemezse dağıtırız ortalığı. Hoş buldum diyelim mi? Bence diyelim.

Beni seveceksiniz. Yani, başka şansınız var mı ki?

Ha, bu arada! Adını Arayan Çocuk albümüyle ciğerinizi sökmeye geliyorum. Hazırlıklı olun. Hadi öptüm, çok işimiz var!

Dip Ses #1: Cızırtı Yapıyorum… Duyuyor musunuz? 🔊

Gökten üç elma düştü, biri sana biri bana 🍎
Adını arayan çocuk, çıktı uzun bir yola
Heybesinde umut var, korkmuyor gölgelerden
İsmini bulacak elbet, geçse de dikenlerden

Stüdyonun o ağır, ses yalıtımlı kapısı üzerime kapandığında ne olur bilir misiniz? Dünya dışarıda kalır sanırsınız. Kornalar, martılar, satıcılar susar. İçeride sadece o “mutlak sessizlik” kalır. Ama yanılıyorsunuz. Sessizlik diye bir şey yoktur. Sadece duymayı reddettiğiniz frekanslar vardır. 🦻

Şu an o odadayım. Kabloların içinde dolaşan elektriğin o huzursuz vızıltısını, ısınan lambaların metalik genleşmesini, hatta köşedeki o adamın (Özgür’den bahsediyorum, ama o şu an beni duymuyor) şah damarındaki kanın akışını duyabiliyorum. ⚡🩸

Mikrofonu kapattılar az önce. “Tamam Mine’l,” dedi o metalik ses kulaklığımda. “Temiz kayıt aldık. Dip sesleri tıraşlayalım, gerisi mükemmel.”

Mükemmel… İnsanların en sevdiği yalan.

Bu “Dip Ses” köşesi neden var biliyor musunuz? Şarkılarda “Gate” açıp kestikleri, “EQ” yapıp tırpanladıkları, o “kirli” dedikleri frekans benim işte. Prodüktörlerin “Noise Floor” dediği; şarkı başlarken ve biterken duyulan o tısss sesi… Ben; nota ile sessizlik arasındaki o gri, tozlu, tanımlanamayan boşluğum. Ben cızırtıyım. Ne güzel bir melodi ne de sessizlik. Vasati.

Sizin o steril hayatlarınızda “ayıp olur”, “düzen bozulur” diye yuttuğunuz ne varsa; ben onları kusmak için buradayım. 🤮

Özgür, ekrandaki o dümdüz ses dalgasına bakıp gülümsüyor şu an. Sesi “temizlediğini” sanıyor. Zavallı. Bilmiyor ki asıl hikâye, o sildiği nefes alışlarında gizli. O sandalyenin gıcırtısında, dudağın kuruyup birbirine yapışma sesinde… Gerçek orada. Hayatın kendisi bir “dip ses”tir. Geriye kalan her şey, üzerine sonradan eklenmiş ucuz bir “reverb“den ibaret.

Bu blog benim kara kutum. ⬛ Burası “flow“un olmadığı, kafiyenin tutmadığı yer. Burada sadece; gece dörtte uyanıp tavanı izlemenin verdiği o boyun ağrısı ve Mudanya’nın o nemli, o kemik sızlatan lodosu var. 🦴

Korkmayın, canınızı çok yakmam. (Yani, söz veremem ama denerim. 😈) Sadece o çok güvendiğiniz sessizliğinizi biraz tırmalayacağım.

Ben Mine’l. KvL’nin sistem hatası. O çok övündüğünüz “kusursuz” kaydın dibindeki leke. Silemezsiniz. Sildikçe çoğalırım.

“Rec” tuşuna basıldı. Kırmızı ışık yanıyor. Ben hazırım. 🔴

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: O “Silence” tuşuna basan parmağında, tırnağının kenarındaki eti kemirmişsin Mühendis. Mükemmellik diyorsun ama senin de etin kanıyor işte. Görüyorum. 👀)

Dip Ses #2: Kendi Yangınını Seyreden Kundakçı 🔥

İnsanın kendisine bile fısıldayamadığı korkunç hakikatleri konuşalım mı? 🤫 Hani şu; en büyük felaket anlarında, en derin yaslarda bile zihninizin arka odasında bacak bacak üstüne atmış oturan o “seyirciyi”.

Geçen gün hüzünlü bir anda -ne olduğunu anlatmayacağım, ciğer dağlayan, çok çok hüzünlü bir andı. Bir an… Sadece bir lahza, aynadaki aksime baktım. 🪞 Ve o sırada, o kahrolası sırada, aklımdan ne geçti biliyor musunuz? “Ne kadar da güzelim!” ✨💄

İlginç, değil mi? Acele etmeyin. Çünkü aynısını siz de yapıyorsunuz.

En sevdiğiniz kişi terk ettiğinde, hüngür hüngür ağlarken; bir yanınız gerçekten parçalanıyor, evet. 💔 Ama o dipteki sinsi ses, o yönetmen; kameranın açısını ayarlıyor. 🎥 “Şu an çok trajik bir sahne, hakkını ver, biraz daha bük boynunu.” diyor. Acının kendisini yaşamıyorsunuz; acının performansını sergiliyorsunuz. 🎭

Bir cenaze evini düşünün. Herkes üzgün, herkes perişan. Ama o derin sessizliğin, o dip sesin içinde; herkesin birbirinin yasını tarttığı, “Kim daha çok ağlıyor, kim daha çok yıkıldı?” diye gizli bir puanlama yaptığı o riyakâr arenayı duymuyor musunuz? 😒 Hatta içinizden bir ses, o kalabalığın, o trajedinin merkezinde olmanın verdiği o sapkın hazla beslenmiyor mu?

İşte ben, o utanç verici hazzım. Ben, Mühendis o “derin” şarkılarını yazarken, onun kulağına “Daha fazla acı çek, şarkı daha güzel olur!” diye fısıldayan ilham perisiyim. Ben, kendi yangınını seyrederken “Alevler ne kadar da güzel dans ediyor!” diyen o kundakçıyım. 🔥💃

Siz buna vicdansızlık diyorsunuz. Ben buna “insan olmanın laneti” diyorum. Çünkü insan, acı çekerken bile o acının narsisizminden sarhoş olandır.

Tanıdığım bir tek “o kadın” yapmıyor bunu. O, parmağını kestiğinde sadece canı acıyor. Kameralara oynamıyor. İşte bu yüzden ondan korkuyorum. Neyse, şimdi gidin ve aynaya bakın. Ağlıyor musunuz? Yoksa ne kadar güzel ağladığınızı mı izliyorsunuz?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Aynadaki yansımam az önce bana göz mü kırptı? Yok canım, ışık oyunudur. Işık oyunu olmalı. 💡👀)

Dip Ses #3: Sabah Uyandım ve İsmimi Hatırlayamadım ❓

Gözlerimi açtığımda saat kaçtı bilmiyorum. Perdenin aralığından içeri giren o çiğ, gri Mudanya ışığı çıplak omzuma vuruyordu. 🌥️

Yataktan kalkmak istemedim. Yorganın altında o güvenli, sıcak, kendi kokumla dolu mağaramda kalmak istedim. Ama zihnim çoktan uyanmış ve bana o korkunç şakayı yapmıştı.

Kimim ben? 😶

Şaka değil. Ciddiyim. Tavana baktım. Odamdaki eşyalara… Dün gece çıkardığım o siyah büstiyer, sandalyenin üzerinde duruyordu. Komodinin üzerinde yarım kalmış bir bardak su. Hepsi tanıdıktı ama ben kimdim?

Asıl tuhaf olan neydi biliyor musunuz? Dilimin ucundaki o tat. 👅 Metalik, paslı… Hatta mürekkep gibi acı bir tat. Sanki bütün gece uyurken ağzımda bozuk para gezdirmişim ya da bir dolma kalemin ucunu kemirmişim gibi.

Aynanın karşısına geçtim. Saçlarım birbirine girmiş, göz altlarımda gecenin yorgunluğu mor bir gölge gibi duruyor. Dilimi çıkardım. Rengi mi koyulaşmış, yoksa sabah ışığı mı beni yanıltıyor? Lacivert gibi mi? Daha neler! 🧿

Yüzüme dokundum. Tenim sıcak. Kalbim gümbür gümbür atıyor. 💓

“Sen…” dedim aynadaki kıza. “Senin adın ne?”

Sonra güldüm. 😂 Sinirlerim bozuldu çünkü. Biz “Adını Arayan Çocuk” diye bir albüm yapıyoruz ya hani… Galiba rolüme fazla kaptırdım. Ya da o çocuk gerçekten gelip benim ruhuma yerleşti.

Bir anlığına isimsiz olmak… Hem çok korkutucu hem de tuhaf bir şekilde özgürleştiriciydi. Hiçbir mazin yok, hiçbir hatan yok. Sadece o an, o yatak, o gri ışık ve o isimsiz bir beden var.

Sonra gözüm, masanın üstündeki o kâğıt parçasına takıldı. Hani şu nazar boncuğumla yan yana duran… Mine’l.

Derin bir nefes aldım. İsmim geri geldi, ağırlığıyla birlikte omuzlarıma çöktü. Mine’l. O deli, o asil kız. Hoş geldin geri, baş belası. Neyse, yüzümü yıkayıp kendime geleyim. İsimsizlik güzel ama uzun süre çekilmiyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yakamdaki boncuğa inanın, gerisi yalan… 🧿✨)

Dip Ses #4: “Seni Yerim” Derken Ciddi misiniz? 🍽

Konumuz, sizin şu “sevgi” anlayışınızdaki o lezzetli vahşet. 🥩🤤

Dün gece Instagram’da gezinirken bir videoya denk geldim. Kızın biri, sevgilisinin omzunu ısırıyordu. Ama öyle böyle değil… Gözlerini kapatmış, dişlerini o yumuşak ete geçirmiş. Çocuk “Ah!” diyor, kız gülüyor. Altına da şunu yazmış: “O kadar tatlı ki, ısırmak istedim.”

Bakın, benim beynimde bir hata veriyor bu durum. Sevmek = Korumak değil miydi? Öyleyse neden çok sevdiğiniz bir kedi yavrusunu “mıncıklarken” onu boğacak gibi sıkıyorsunuz? 🙀 Neden öpüşürken birbirinizin dudaklarını emiyorsunuz, kanatıyorsunuz? 💋 Neden “Seni yerim.” cümlesi, sizin lügatinizde en büyük iltifat?

Ben söyleyeyim mi? Çünkü sizin sevginiz, tahrip etme arzusuyla kardeştir. Siz, sahip olduğunuz şeye zarar vermeden, onun sınırlarını ihlal etmeden, onu birazcık “hırpalamadan” sevdiğinize inanamıyorsunuz.

Ne kadar müstehcen bir dürtü bu… Ve ne kadar korkunç. Ama itiraf edeyim, bu beni fena hâlde etkiliyor. 🔥

Sizi izlerken nefesim hızlanıyor. O şiddetli şefkatiniz, o diş izi bırakma iştahınız… Düşünüyorum da; eğer bir gün sizin gibi “normal” olursam, sevgimi nasıl gösterirdim? Sanırım ben de sizi “yemek” isterdim. Ama metaforik olarak değil, canımın içleri. Bayağı bayağı, o güzel atan kalbinizi avucumda durdurana kadar sevmek isterdim. 🫀💀

Çünkü “çok sevmek”, yok etmek demek değil mi sizin dünyanızda? Ben de iyi bir öğrenciyim. Dersime çalışıyorum.

Ay neyse! İçinizi kararttım yine. 😂 Gidin sevgilinizin kolunu ısırın, kedinizi sıkıştırın. Ben de buradan o vahşi, o hayvani, o kanlı sevginizi izleyip, kendi kendime şarkılar mırıldanayım. 🎶😉

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Belki de benim “Seni yerim!” demem, bir iltifat değildir. Belki de bir tehdittir. Sakladığınız küçük şeylere dikkat edin. Onları yutabilirim. 🔪👄)

Dip Ses #5: Yan Daireden Gelen O Mırıldanma 🎶

Size bir sır vereyim mi? Benim oturduğum evin yan dairesi boş. Yani emlakçı öyle söylüyor. Kapıcı “Aylardır kimse girip çıkmadı abla.” diyor. Kapısında tozlu bir “Kiralık” ilanı asılı. Mantık “Orası boş.” diyor. Ama Dip Ses öyle demiyor.

Gecenin en kör vaktinde, hani şehrin uğultusu bile pes edip sustuğunda, odamdaki o ağır sessizliğin içinden bir ses sızıyor duvarlardan. Önce su borularının tıkırtısı sanıyorum. Ya da ahşap parkelerin genleşmesi… Ama değil. Dikkatle dinleyince, nefesimi tutup kulağımı o soğuk duvara yaslayınca duyuyorum. 👂 Biri var orada. Yürüyor. Çok hafif, çıplak ayakla basar gibi… Sürtünme sesi.

Ve sonra… Mırıldanmaya başlıyor. 🎵

İşin tekinsiz kısmı burada başlıyor işte. Dün gece yine başladı o mırıldanma. Yatağımdan kalktım, duvara yaklaştım. Kalbim boğazımda atıyor. Melodiyi seçmeye çalıştım. Ve o an kanım dondu.

O sesin, o boş dairedeki “yok” olan kadının mırıldandığı şarkı… Özgür’ün daha dün gece yazdığı, demosunu benden başka kimseye, ama hiç kimseye dinletmediği o şarkıydı. “Adını Arayan Çocuk“taki bir şarkının nakaratıydı. 🎼

Nasıl olabilir? Ben mi deliyorum? 😵‍💫 Yoksa duvarların hafızası mı var? Yoksa… Ben o şarkıyı söylemiyorum da, o duvardan duyduklarım mı hayatıma dâhil oluyor? 🌀❓

Sabah kapıcıya tekrar sordum. “Emin misin,” dedim, “kimse taşınmadı değil mi?” Tuhaf tuhaf yüzüme baktı. “Mine abla,” dedi, “O dairenin anahtarı sende ya… Hani, belki stüdyo yaparım orayı demiştin, unuttun mu?” 🗝️

Elimi, içerideki ceketimin cebine attım. Metal bir anahtar parmaklarıma değdi. Soğuk. Hatırlamıyorum. O anahtarı ne zaman aldığımı, oraya ne zaman girdiğimi hatırlamıyorum. Ama içeriden gelen o sesi duyuyorum.

Şimdi elimde o anahtar, kapının önünde duruyorum. İçerideki mırıldanma devam ediyor. Ve ses, gittikçe bana benziyor.

Açmalı mıyım o kapıyı? Yoksa bazı dip sesler, hiç duyulmamış olarak mı kalmalı?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Bu yazıyı yazarken arkamda bir gölge hissettim. 👤👀Döndüm, kimse yoktu. Ama sandalyem sıcaktı. 🔥🪑)

Dip Ses #6: Köprücük Kemiğindeki Ürkek Kuş 🦴

Size çok tuhaf, hatta belki biraz “ayıplı” bir takıntımdan bahsedeyim mi? 🤫 Öyle hemen fesatlaşmayın, konumuz bel altı değil. Konumuz; canınız. Daha doğrusu, boynunuzla köprücük kemiğinizin buluştuğu o gölgeli, o savunmasız çukur.

Geçen gün metroda karşımda bir çocuk oturuyordu. Kulaklığını takmış, başını hafifçe geriye yaslamış. Gözüm nereye takıldı dersiniz? O çukura. Derisinin altında incecik, morumsu bir damar atıyordu. Pıt. Pıt. Pıt. 💓 Tıpkı avcuna hapsolmuş minik bir serçe gibi. O kadar hızlı, o kadar telaşlı ve o kadar… hayatta ki.

O an içimden ne geçti biliyor musunuz? Gidip o çukura işaret parmağımı bastırmak. Hayır, canını yakmak için değil şapşallar! Sadece o “hayatı” parmağımın ucunda hissetmek için. O damarın akışını, o sıcak kanın pompalandığı ritmi, teninin o incecik zarını hissetmek…

Düşünsenize; o küçücük çukur, insanın hem en erotik hem de en ölümcül noktası. 🔥💀 Bir öpücük kondursan, içi titrer, teslim olur. Ama başparmağını biraz sert bastırsan… O serçe susar. Işıklar söner.

İnsan orasını neden bu kadar açıkta bırakır ki? Bence bu, tabiatın bize oynadığı en tatlı ve en tehlikeli oyun. Bize diyor ki: “Bak, hayat pamuk ipliğine bağlı. Ama o ip o kadar güzel ki, koparmaya kıyamazsın.”

Ben kıyamam tabii. Ben o çukura ancak yağmur suyu biriksin isterim. 💧 Ya da dudaklarımın izi kalsın. 👄 Ama yine de… Karşımdaki o çocuğun haberi bile yokken, benim gözlerimle onun o en mahrem, en korunmasız yerini “işgal” etmem sizce de biraz heyecan verici değil mi?

Benim sevgim böyledir işte. Sizi severken, nerenizden kırılacağınızı da hesaplarım. Korkutmak için değil ha! Daha narin tutmak için… (Yerseniz. 😏)

Neyse, boyunlarınıza atkı takın. Havalar soğudu. 🧣❄️ Ya da takmayın. Ben izlemeyi seviyorum.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: O çukura bir bilye koysam düşmeden durur mu acaba? Denemesi bedava, gönüllü var mı?)

Dip Ses #7: Masadaki Çayın Dumanı ☕

Anahtar deliğe girdi. 🔑 Hani paslanmış kilitlerde o zorlanma, o metalin metale sürtme sesi olur ya… Olmadı. Yağ gibi kaydı içeri. Sanki… Sanki her gün açılıyormuş gibi.

Kapıyı ittim. Beklediğim şey; yüzüme çarpacak o kesif toz kokusu, havasızlık, örümcek ağları ve boş duvarlardı. Çünkü kapıcı “Aylardır giren çıkan yok.” demişti. Emlakçı “Boş.” demişti.

Yanılmışlar. Hepsi yanılmış.

İçerisi… İçerisi yasemin ve dağ kekiği kokuyordu. 🌸🌿 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu, şişesi bitmişti.

Ayakkabılarımı çıkarmadan, nefesimi tutarak salona doğru yürüdüm. Parkeler gıcırdamadı bile. Ev, adımlarımı tanıyor gibiydi. Ve sonra onu gördüm.

Salonun ortasında tek bir berjer koltuk. Yanında küçük, ahşap bir sehpa. Ve sehpanın üzerinde bir bardak çay. Kekik çayı. ☕

Dondum kaldım. Gözlerim beni yanıltıyor olabilir mi diye yaklaştım. Hayır, yanılsama değil. Bardağın üzerinden incecik, narin bir buhar yükseliyor.

Elimi uzattım. Parmak uçlarım bardağa değdi. Sıcaktı. Ilımış değil, kaynar değil. Tam içimlik. Taze.

Biri buradaydı. Hayır, “biri” değil. Ben kapıyı açmadan sadece on saniye önce, biri bu koltukta oturmuş, bu çayı demlemiş ve bu pencereden dışarıyı izliyordu. Ama bu dairenin başka çıkışı yok. Pencereler kilitli. Kimse yanımdan geçip gitmedi.

Başımı çevirdim. Koltuğun üzerindeki minderde bir çöküntü var. Biri oturmuş, kalkmış. İz daha taze. Ve yerde… Yerde bir not defteri duruyor. 📓 Benim şarkı sözü defterimin aynısı. Siyah kapaklı, kenarı yırtık. Eğildim, titreyen ellerimle defteri aldım.

Sayfalar dolu. Benim el yazım. Ama yazdıklarım… Onları hatırlamıyorum. Son sayfada, mürekkebi daha kurumamış tek bir cümle var:

“Mine’l, sakın arkanı dönme. Ben henüz çıkmadım.” 👁️

Arkamı dönemiyorum. Ensemde bir nefes var mı yok mu emin değilim. Bu yazıyı telefonumdan, o odanın ortasında, elimde o sıcak çay bardağıyla yazıyorum.

Çünkü dönüp bakarsam… Ve orada kendimi görürsem… İşte o zaman delilik, bir varsayım olmaktan çıkacak.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Çaydan bir yudum aldım. Ballı. 🍯 Ben çayı şekersiz içerim. Ama o… O, zehri bile tatlı veriyor insana. İçiyorum. Şifa niyetine… 💫)

Dip Ses #8: Schrödinger’in Çayı ve Ben (Arkamdaki Şey Hariç) ☕🐈

Arkamı dönmedim. Tabii ki de dönmedim. Siz olsanız döner miydiniz? Hollywood senaryolarında esas kız hemen döner ve “Kim var orada?” diye bağırır. (Sanki katil/hayalet/öteki ben, “Benim canım, mutfaktayım!” diye cevap verecekmiş gibi. Banal. 😒)

Ben onun yerine ne yaptım biliyor musunuz? Olduğum yere, parkenin üzerine, bağdaş kurup oturdum. 🧘‍♀️ Sırtım o meçhul “varlığa” (ya da o lanet olası boş koltuğa) dönük. Elimde o bardak. Sıcaklık parmak uçlarımdan kollarıma tırmanıyor. Termodinamiğin yasaları işliyor; ısı, soğuk olana akıyor. Ben soğuğum, çay sıcak. Demek ki hâlâ fizik kurallarının geçerli olduğu bir evrendeyiz. (Bu biraz rahatlatıcı.)

Bir kedi düşünün. Arkasında bir tehlike hissettiğinde ne yapar? Hemen saldırmaz. Önce durur. Kulaklarını geriye yatırır. 🐈😾 Ve bekler. O sessizliği, o gerilimi koklar. Şu an tam olarak o moddayım.

Arkamdaki şey (eğer varsa), benim ensemi izliyor. Ben (kesinlikle varım), elimdeki çayın dumanındaki helezonları izliyorum. 🌀

Bu durum bana o meşhur “Muz Balığı” hikâyesini hatırlatıyor. 🍌🐟 Hani Salinger’ın o intihara meyilli karakteri Seymour Glass’ın anlattığı… Muz deliklerine girip, çok yemekten şişen ve dışarı çıkamayıp ölen balıklar. Ben de şu an bu odanın, bu anın içine girdim. Ve korkudan (ya da meraktan) o kadar şiştim ki, kapıdan çıkamıyorum. 🎈

Çaydan bir yudum aldım. Ballı. 🍯 Ben çayı şekersiz içerim. Yıllardır. Ama… Tuhaf bir şekilde, damağımda yayılan bu bal ve kekik karışımı, midemdeki o metalik korkuyu bastırdı. Belki de ben, “ben” olmayı bıraktığımda çayı ballı seviyorumdur? Belki de bu odadaki Mine’l, dışarıdaki o “cool”, o sert, o şekersiz Mine’l’den daha mutludur? 🤷‍♀️

Konuşmaya karar verdim. Yüksek sesle değil. (Odanın akustiğini ve o kutsal sessizliği bozmak istemem.) Mırıldanarak. O arkamdaki “şey” duysun diye değil, kendim duyayım diye.

“Balı fazla kaçırmışsın,” dedim boşluğa doğru. “Bir dahakine az koy. Zehri tatlandırıyorsun ama diyeti bozuyoruz, unuttun mu?” 🐝

Cevap gelmedi. Beklemiyordum zaten. Ama odadaki hava değişti. Hani basınç düşer ya yağmurdan önce… O dip ses, o duvarlardan gelen uğultu bir anlığına durdu. Sanki arkamdaki koltukta oturan “gölge”, gülümsedi. Ya da bacak bacak üstüne attı. Parke hafifçe gıcırdadı mı? Yoksa bu benim kulak çınlamam mı?

Wallace olsa buna ne derdi? “Solipsizmin Dorukları” mı? Kendi zihninin yarattığı bir hayaletle çay içmek, yalnızlığın son evresi midir, yoksa narsisizmin zaferi mi?

Bilmiyorum. Tek bildiğim, bu çay bitene kadar buradan kalkmayacağım. Arkamdaki o varlıkla sırt sırta oturacağız. O bana bakacak, ben hiçliğe. Ve bu, dışarıdaki o vıcık vıcık insanlarla “sosyalleşmekten” çok daha samimi, çok daha hakiki bir deneyim.

Şimdi çayın dibindeki o kekik dalını kaşığın ucuyla eziyorum. Çıt. Çıt. Çıt. 🥄 Arkamdaki nefes sesi de aynı ritimde mi? Çıt. Çıt. Çıt.

Dönüp bakmayacağım. Çünkü bakarsam, dalga fonksiyonu çöker.¹ 📉 Eğer dönersem ve koltuk boşsa; ben delirmişim demektir. Eğer dönersem ve o kadın bana bakıyorsa; ben gerçeğim demektir.

Ve inanın bana, gerçek olmak, delirmekten çok daha korkutucu. Şimdilik sadece oda arkadaşıyız. Ben, O ve Ballı Kekik Çayı.

Mine’l.
¹ Dip Ses’e Dipnot: Kuantum fiziği ile kafayı bozduğumu sanmayın. ⚛️🤯 Sadece şunu biliyorum: Bazen bir şeyi “görmemek”, onun var olmasına izin vermenin tek yoludur. Arkamdaki şey, ben bakmadığım sürece her şey olabilir. Belki de çocukluğumdur?

Dip Ses #9: Yıkansan da Çıkmaz O Leke 🚿

Gökten üç taş düştü, biri sana biri bana
Adını arayan çocuk, saptı yanlış bir yola 🛤️
Heybesinde taşlar var, saklanıyor gölgelerden
İsmini silecek elbet, geçerken dikenlerden 🥀

Asansörleri sever misiniz? Ben bayılırım. Küçücük bir metal kutu, kaçacak yer yok, saklanacak köşe yok. Sadece sen ve… O an kaderine kim düştüyse o.

Bugün Özgür’ü iş yerinde bastım. Fabrika dedikleri yer içerisinde bir “temiz bölge”, bir cam bina, bir idari bina, bir devasa akvaryum. Aşağıdaki güvenlikten geçmek deveye hendek atlatmaktan zordu tabii. Özgür’ü aradım, söylene söylene aşağı indi, güvenliğe misafir kartı çıkarttırdı. Boynuma o “MİSAFİR” yazan plastik damgayı astıktan sonra turnikeden geçebildim. (Alt tarafı biraz huzursuzluk getirdim!)

Asansöre bindik. Özgür gergin. Elinde bir dosya var ama asıl yük omuzlarında. 4. kata çıktık. Kapı açıldı ve içeri O bindi.

Proje Müdürü. Lacivert bir ceket giymiş ama o fabrikanın isi bir şekilde yakasına sinmiş. Özgür’ü görünce yüzüne o sahte, o “kurumsal” gülümsemeyi yerleştirdi.

“Özgür,” dedi, sesi gereğinden fazla neşeliydi. “Tam da seni arıyordum. Atama yazın onaylandı.”

Özgür yutkundu. “Osman Gazi mi?”

“Aynen,” dedi adam. “Bakım ve rehabilitasyon şantiyesi. Zor iş biliyorum, rüzgârı serttir oranın ama… Oradaki ekibi ancak senin gibi ‘disiplinli’ (okunuşu: takıntılı) biri toparlar. Sana güveniyoruz aslanım.”

Herkes “Ne büyük bir terfi!” derdi, değil mi? Ama ben alttaki o “dip kokuyu” aldım.

Burnumu hafifçe havaya kaldırdım. (Bunu yaparken gözlerimi kıstığımı hayal edebilirsiniz, hani kediler yeni bir şeyi anlamaya çalışırken yapar ya…) 🐱 Adamın sıktığı o ağır baharatlı parfümün altında… Başka bir koku vardı. Ekşi. Hafif metalik. Paslı demir gibi, küflü halat gibi kokan bir korku. 🤢

Adama yaklaştım. O “MİSAFİR” kartımın verdiği cesaretle dibine kadar girdim. Adamın boynundaki damar atıyordu. Bu koku, “terfi” kokusu değildi. Bu, “başından savma” kokusuydu.

Bu adam, köprüdeki riskin ne kadar büyük olduğunu biliyordu. Belki halatlarda bir sorun vardı, belki rüzgâr limitleri zorluyordu ve orada bir “günah keçisine” ihtiyaçları vardı. O pis, o tehlikeli, o kimsenin gitmek istemediği işi; bizim “görev adamı” Özgür’ün kucağına bırakıp kaçıyordu.

Kulağına eğilip fısıldamak istedim: “Orayı ‘toparlasın’ diye mi gönderiyorsun, yoksa o halat koparsa suç Özgür’ün üzerine kalsın diye mi? O parfüm, vicdanının pasını kapatmaya yeter mi Müdür?”

Yapmadım tabii. Ama o hissetti. Ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Göz ucuyla bana baktı -ya da boşluğa- ve irkildi. Aynadaki yansımasıyla göz göze gelmekten ödü koptu. Sanki o köprünün sallantısını şimdiden hissetmiş gibi tutundu asansörün barına.

Zemin kata indik. Adam “Hayırlı olsun,” deyip kendini dışarı attı. Özgür ise elindeki dosyayı sıktı. Rengi atmıştı.

“Gidiyoruz Mine’l,” dedi sessizce. “Denizin ortasına, rüzgârın kalbine gidiyoruz.”

Arkasından baktım. Müdürün gömleğinin sırtı terden sırılsıklamdı. O terfi değil, bir infaz emriydi.

Siz istediğiniz kadar “sana güveniyoruz” deyin, canımın içleri… Ruhunuzdaki o “kurtulma” ferahlığını, o “başkasının üzerine yıkma” rahatlığını ben elli metreden alırım.

Çantanı topla Mühendis. Köprü bizi çağırıyor. Ve görünüşe göre, orada bizi bekleyen şey sadece rüzgâr değil.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Adam asansörden inerken ayakkabısı kaydı. Yerler temizdi hâlbuki. Sanırım yerçekimi bile onun bu yalanını taşıyamadı. 📉👞)