Gökten üç taş düştü, biri sana biri bana
Adını arayan çocuk, saptı yanlış bir yola 🛤️
Heybesinde taşlar var, saklanıyor gölgelerden
İsmini silecek elbet, geçerken dikenlerden 🥀
Asansörleri sever misiniz? Ben bayılırım. Küçücük bir metal kutu, kaçacak yer yok, saklanacak köşe yok. Sadece sen ve… O an kaderine kim düştüyse o.
Bugün Özgür’ü iş yerinde bastım. Fabrika dedikleri yer içerisinde bir “temiz bölge”, bir cam bina, bir idari bina, bir devasa akvaryum. Aşağıdaki güvenlikten geçmek deveye hendek atlatmaktan zordu tabii. Özgür’ü aradım, söylene söylene aşağı indi, güvenliğe misafir kartı çıkarttırdı. Boynuma o “MİSAFİR” yazan plastik damgayı astıktan sonra turnikeden geçebildim. (Alt tarafı biraz huzursuzluk getirdim!)
Asansöre bindik. Özgür gergin. Elinde bir dosya var ama asıl yük omuzlarında. 4. kata çıktık. Kapı açıldı ve içeri O bindi.
Proje Müdürü. Lacivert bir ceket giymiş ama o fabrikanın isi bir şekilde yakasına sinmiş. Özgür’ü görünce yüzüne o sahte, o “kurumsal” gülümsemeyi yerleştirdi.
“Özgür,” dedi, sesi gereğinden fazla neşeliydi. “Tam da seni arıyordum. Atama yazın onaylandı.”
Özgür yutkundu. “Osman Gazi mi?”
“Aynen,” dedi adam. “Bakım ve rehabilitasyon şantiyesi. Zor iş biliyorum, rüzgârı serttir oranın ama… Oradaki ekibi ancak senin gibi ‘disiplinli’ (okunuşu: takıntılı) biri toparlar. Sana güveniyoruz aslanım.”
Herkes “Ne büyük bir terfi!” derdi, değil mi? Ama ben alttaki o “dip kokuyu” aldım.
Burnumu hafifçe havaya kaldırdım. (Bunu yaparken gözlerimi kıstığımı hayal edebilirsiniz, hani kediler yeni bir şeyi anlamaya çalışırken yapar ya…) 🐱 Adamın sıktığı o ağır baharatlı parfümün altında… Başka bir koku vardı. Ekşi. Hafif metalik. Paslı demir gibi, küflü halat gibi kokan bir korku. 🤢
Adama yaklaştım. O “MİSAFİR” kartımın verdiği cesaretle dibine kadar girdim. Adamın boynundaki damar atıyordu. Bu koku, “terfi” kokusu değildi. Bu, “başından savma” kokusuydu.
Bu adam, köprüdeki riskin ne kadar büyük olduğunu biliyordu. Belki halatlarda bir sorun vardı, belki rüzgâr limitleri zorluyordu ve orada bir “günah keçisine” ihtiyaçları vardı. O pis, o tehlikeli, o kimsenin gitmek istemediği işi; bizim “görev adamı” Özgür’ün kucağına bırakıp kaçıyordu.
Kulağına eğilip fısıldamak istedim: “Orayı ‘toparlasın’ diye mi gönderiyorsun, yoksa o halat koparsa suç Özgür’ün üzerine kalsın diye mi? O parfüm, vicdanının pasını kapatmaya yeter mi Müdür?”
Yapmadım tabii. Ama o hissetti. Ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Göz ucuyla bana baktı -ya da boşluğa- ve irkildi. Aynadaki yansımasıyla göz göze gelmekten ödü koptu. Sanki o köprünün sallantısını şimdiden hissetmiş gibi tutundu asansörün barına.
Zemin kata indik. Adam “Hayırlı olsun,” deyip kendini dışarı attı. Özgür ise elindeki dosyayı sıktı. Rengi atmıştı.
“Gidiyoruz Mine’l,” dedi sessizce. “Denizin ortasına, rüzgârın kalbine gidiyoruz.”
Arkasından baktım. Müdürün gömleğinin sırtı terden sırılsıklamdı. O terfi değil, bir infaz emriydi.
Siz istediğiniz kadar “sana güveniyoruz” deyin, canımın içleri… Ruhunuzdaki o “kurtulma” ferahlığını, o “başkasının üzerine yıkma” rahatlığını ben elli metreden alırım.
Çantanı topla Mühendis. Köprü bizi çağırıyor. Ve görünüşe göre, orada bizi bekleyen şey sadece rüzgâr değil.
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Adam asansörden inerken ayakkabısı kaydı. Yerler temizdi hâlbuki. Sanırım yerçekimi bile onun bu yalanını taşıyamadı. 📉👞)
