Şiir Okumak İsteyenlere Kötü Haberler

Yahut Hassas Şairler İçin Kötücül Tavsiyeler

Poetika

I.
İnsan ziyandadır. Bu, alelade bir bedbinlik beyanı yahut çağın getirdiklerine matuf romantik bir hayıflanma değildir; insanın ontolojik serüveninin, içine düştüğü mekân ve zamanla kurduğu münasebetin kesin bir teşhisidir. İki bin yirmi altı yılının dünyasında, bilhassa Türkiye’sinde, her şeyin aşırı derecede politize ve monetize olduğu, eşyanın tabiatının ticari bir mantıkla yeniden kodlandığı bu vasatta, ziyan, uzak illerde beridir olagelen vakalar olmaktan çıkmış, soluduğumuz havanın bizatihi kendisine dönüşmüştür. Bu metin, can çekişen Türk şiirinin başında tutulan mızmız bir ağıt değildir. Bu metin, ne dediğini bilmeyen, birbirini anlamayan ve anlamamakla da övünen şol asrın idraksiz göğsüne saplanmak üzre kınından sıyrılmış, suyu zehir ve çeliği alevden bir kılınçtır. İnsan ziyanda ve dahi onu kurtaracağı iddia edilen sanat, bu ziyanın en sefil suç ortağı hâline gelmiş durumda.

Bugün insan, kapitalizmin ve rakami (dijital) hızın çarkları arasında her şeye ulaşabilen ancak hiçbir şeye varamayan bir gölge hükmündedir. Enformasyon oburluğu, idraki hadım etmiştir. Her şeyden saniye saniye haberdar olan modern insan, ne yazık ki hiçbir şeyden habîr değildir. Bilgi birikmekte fakat irfana, idrake ve hikmete dönüşememektedir. Çünkü bilmek ile vakıf olmak arasındaki köprü yıkılmıştır. Bankaların, şirketlerin ve kâr marjlarının büyütüldüğü bu nizamda; insanın insanla, insanın tabiatla ve insanın Yaratıcı ile kurduğu bağdaki “eman” ve “iman” sessizce buharlaşmıştır. Emanet şuuru yerini mülkiyet hırsına, iman ise ritüelik bir itiyada terk etmiştir.

Lakin bu ziyanın yegâne faili kapitalizmin çarkları yahut rakami hızın oburluğu da değildir. Eşyanın ardındaki ilahi gölgeyi kovan, her sırrı kaba bir veriye ve laboratuvar nesnesine irca eden, modern insan için gayri tüm ‘esrar perdelerinin yırtılmış olması’ hususu da bu cinayetin faillerindendir. Çağın insanı, hakikatin yüzüyle değil; acının, ölümün ve çürümenin ekranlar ardında sterilize edildiği tehlikesiz kopyalarıyla muhataptır. İnsan yalnızca ‘şimdi’nin diktatörlüğüne mahkûm edilmiş; mazisiyle, ecdadıyla ve kadim lisanıyla olan o hayati bağı koparılarak devasa bir hafıza katliamına uğratılmıştır. İnsan, gayrı köksüz, mazisiz ve kopyalar arasında kaybolmuş bir siluettir.

Modern insanın ziyanı, yalnızca mazisini ve hafızasını yitirmesinden de ibaret değildir; ondan çok daha korkunç olanı, geleceğinin ve ihtimallerinin de iğdiş edilmesidir. Arzularımızın ve zaaflarımızın bizden evvel hesaplanıp önümüze sürüldüğü bu ‘algoritma’ ağında, gayb’ın mukaddes karanlığı rakamlara boğulmuştur. Hayretin ölümü tam da burada, sırrın bitişinde başlar. Dahası, var olmanın yegâne şartının aralıksız konuşmak ve “paylaşmak” olduğu bu çağda, sükût müsadere edilmiş, insani bir hak olan susmak, bir yok oluşa eşitlenmiştir. Kelimelerin hiperenflasyona uğradığı, herkesin çığlık attığı ama kimsenin dinlemediği bu gürültü cehenneminde, alelade şiirler yazmak gevezeliğe suç ortaklığı yapmaktır.

II.
Bu ziyanın en korkunç tezahürü, insanın “hayret” makamından sürgün edilmesidir. Hayret ki, mevcudatın karşısında duyulan mukaddes sarsıntı; hayret ki, eşyanın perde arkasını sezmenin getirdiği ürpertici huşudur. İnsanı hakiki manada harekete geçiren, ona “gayret” aşılayan yegâne itici güç işte bu hayrettir. Fakat kapitalizm, insandaki bu asli hayreti öldürmüş, yerine suni bir telaş ikame etmiştir.

Bugün sokakları dolduran, ekranları işgal eden yığınlar, hayretsiz gayretlerin tahakkümü altındadır. Neye, niçin çabaladığını bilmeyen; sadece statü, para ve görünürlük uğruna, feragat ettiklerinin farkına dahi varmadan çırpınan birer zombiye dönüşmüşlerdir. Hayretin olmadığı yerde idrak, idrakin olmadığı yerde hürmet ve vefa barınmaz. Her şeyin aleladeleştiği, kutsi olanın ve derinliğin piyasa malzemesi yapıldığı bir devirdeyiz. Kadim dili, Kur’an harflerini ve o lisanın taşıdığı hafızayı bütünüyle yitirmenin eşiğine gelişimiz tesadüf değildir. İnsanlar artık ne dediklerini bilmemekte, karşılarındakinin ne dediğini de anlamamaktadırlar. Kelime, varlığın evi olmaktan çıkmış; günlük, ucuz bir tüketim nesnesine irca edilmiştir.

Vefanın ve ciddiyetin kaybolduğu bu vasatta, kanaat öncüsü maskesi takmış, konuştuğu lisanın köklerinden ve ağırlığından bihaber şahısların şiir aleyhinde fütursuzca ahkâm kesebilmesi bir sapma değil, çağın tabii bir neticesidir. Çünkü şiir, bu hayretsiz ve vefasız kalabalıklar için ya tamamen manasız bir kelime yığını ya da kendi sığ hislerini tatmin edecekleri ucuz bir terapi vasıtasıdır.

III.
Peki, şiir bu ağır yaraya neden merhem olamamaktadır? Şiir niçin insandaki hayreti yeniden diriltip onu o suni gayretlerin pençesinden kurtaramamaktadır?

Çünkü şiirin kendisi de ziyandadır. Şiir, çağın bu ticari, seyirlik ve sathi mantığına teslim olmuş; kendi ontolojik ağırlığından, sarsıcı ve kural koyucu (mütekellim) tavrından feragat etmiştir. İnsanı efsunlayan, onu kendi karanlığıyla ve hakikatin yüzüyle çarpıştıran o edebî kudret; yalnızca yazarlık atölyelerinin ve sığ kuralların boyunduruğuna girmekle kalmamıştır. Şiir bugün, uykusu kaçan modern insana ninniler söyleyen, onun ruhi sancılarını dindirmeye memur edilmiş ucuz bir ‘teskin ve terapi’ vasıtasına irca edilmiştir. Oysa şiirin gayesi şifa vermek değil, neşteri en derine vurmaktır. Sözün mimari bütünlüğü, algoritmaların janjanlı aforizma oburluğuna peşkeş çekilirken; şiir, masada bir kadavra gibi kesilip biçilmekte ve ona ruhsuz bir laboratuvar faresi muamelesi yapan akademik otoritenin insafına terk edilmektedir. İşte bunlardır şiirin damarlarındaki kanı çeken sivri dişli vampirler.

IV.
Hakiki şiir, kelimelerin zarifçe yan yana dizildiği bir istirahatgâh değil; varoluşun pürüzlerinin, çürümenin, bedenin, ölümün ve ağır buhranların okurun zihnine bir cerahat gibi zerk edildiği yerdir.

Benim poetikamda yazar aradan çekilmez; aksine, bütün cüssesiyle, bütün günahları ve felsefesiyle metnin tam kalbine dikilir. Şiir, bir “sezdirme” oyunu değil; mutlak bir “izah”, tavizsiz bir “dikte”, ağır bir “beyan” sanatıdır. Bir fikri, bir ölümü veya insanın kaba ve dünyevi basitliğini fiiliyatın arasına saklayıp okurun bulmasını ummak acizliktir. Onu çıplak, çiğ ve izahata muhtaç bırakmayacak kadar tavizsiz bir netlikle masaya vurmak, mütekellimin (şairin) asli vazifesidir.

Şiiri tasvirî bir tabiat belgeseline, şairi ise elinde kamerayla etrafı çeken sessiz bir gözlemciye dönüştürmeye çalışan bu estetik anlayış; şiirin damarlarındaki kanı çekmiştir. Kelimeler birer kamera değil; birer neşter, birer balyoz, yeri geldiğinde birer mezar taşıdır. Mine’l’in, Hira’nın veya Özgür Bağlıyalnız’ın ağzından dökülen her bir söz; bu çağın ehlileştirilmiş, konforlu ahlakına ve estetiğine yapılmış doğrudan bir taarruzdur. Biz, kurbanını avlarken bunu gizleyenlerden değil; avladığı canı gözünün içine baka baka, izah ve ilan edenlerdeniz.

V.
Hasılı; hayretsiz gayretlerle çırpınan, her şeye ulaşıp hiçbir şeye varamayan bu çağın insanını, usulca yağan bir yağmur uyandıramaz. Edebiyat, hayatı bir sinema perdesi gibi izletmekten vazgeçip, kelamın asırlık ve kural koyucu tahtına geri dönmelidir.

Bu poetika, sözün ve beyanın mutlak tahakkümünü yeniden tesis etme gayretidir. Şiir, tabiatı taklit eden bir şaklaban, okuru oyalayan bir illüzyonist veya ona manzaralar çizen bir ressam değildir. İşte bu yüzden, “Bana yağmuru anlatma, yağmuru yağdır.” şeklindeki o meşhur vecize bir kudret beyanı değil; şiirin uysallaştırılmasının ve tehlikesiz bir his simülasyonuna irca edilmesinin manifestosudur. Zira hakikat şudur: Yağmuru anlatmak okuru camın ardında tutan pasif bir seyirciye dönüştürürken; okurun üzerine ‘yağmuru yağdırmak’, onu en fazla romantik bir melankoliyle ıslatan estetik bir illüzyondur. İster kelimelerle zarif manzaralar çizin, ister okurun üzerine suni sağanaklar boşaltın; idraki felç olmuş bir zihinde o mukaddes ürpertiyi yaratamazsınız.

Şiir ne yağmuru anlatmalıdır ne de yağmuru yağdırabilir. Şiir, yaklaşan tufanı müjdeler. Ancak buna muktedirdir. Tufanı koparacak olan eşyanın kendi tabiatı veya ilahi iradedir; lakin o mutlak ve yok edici dehşeti, kurbanın (okurun) kulaklarına bükülmez bir ferman gibi dikte edecek olan da bizzat mütekellimdir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Şiirsel Özgürlük (Poetical Licence) – Sarenco, 1969–1971
İtalyan sanatçı ve aktivist Sarenco’nun (Isaia Mabellini) en ikonik görsel şiir çalışmalarından biri olan bu eser, 1970’lerin başında Kuzey İrlanda’daki (Ulster) sokak çatışmaları sırasında İngiliz askerlerine taş atmaya hazırlanan İrlandalı bir genç kızın fotoğrafını taşır.
Görselin üzerine eklenen “Poetical Licence” (Şiirsel Özgürlük/Lisans) ifadesi, edebî bir mefhum olan “şairane serbestlik” mefhumuna politik bir kelime oyunuyla yaklaşır. Sarenco, bu çalışmasıyla sanatın ve şiirin tarafsız ya da pasif kalamayacağını savunmuş; sanatsal ifadeyi doğrudan bir toplumsal direniş ve eylem biçimi olarak tanımlamıştır. Sanat tarihinin önemli görsel şiir (poesia visiva) akımı örnekleri arasında yer alan bu eser, günümüzde Anvers Çağdaş Sanat Müzesi (MHKA) gibi prestijli koleksiyonlarda sergilenmektedir.

İktibas Kartı

▼

Poetika – Birinci Bap: Sözün Ontolojisi ve Kelamın Kan Kanunu

yahut “Kûn” ile “İkra” Arasında İnsan

I. “Kûn”

Modern bilim, kâinatın başlangıcını koca bir patlamaya, sağır, kör ve kaba bir fiziki reaksiyona bağlar. Modern edebiyat ise metni, bu fiziki dünyanın bir taklidi (mimesis) olarak tasavvur eder. Oysa hakikat, fiziki değil, bütünüyle linguistik bir esasa dayanır.

Kutsi metinlerin, kadim ananelerin ve dahi irfanın ittifakıyla biliriz ki: “Önce söz vardı.” İslam ontolojisinde bu, Mutlak İrade’nin “kûn” (ol) emridir. Allah, kâinatı elleriyle bir çamur gibi yoğurmamış; onu bir “kelam” (söz/hitap) fiiliyle var etmiştir. Demek ki madde dediğimiz şey; ağaçlar, gezegenler, akan kan ve çürüyen et, aslında katılaşmış, hacim kazanmış birer sesten ibarettir. Kâinat, Yaratıcı’nın dudaklarından dökülmüş, henüz noktası konmamış (en azından bizler için) ve sürekli olarak yeniden kurulan muazzam bir cümledir.

Eğer eşya ve tabiat, Mutlak Mütekellim’in kaskatı kesilmiş kelimelerinden ibaretse; bir şairin (arz üzerindeki cüzi mütekellimin) bu eşyayı sadece “göstermeye” çalışması acizliktir. Şairin vazifesi nesnelerin fotoğrafını çekmek değil; o nesnelerin içindeki donmuş “sözü” çözmek, o ilahi sentaksı kırıp okurun zihnine kelimenin asıl ateşini düşürmektir. Biz kâğıda kelimeler yazmıyoruz; biz, kâinatın genetiğini (DNA‘sını) oluşturan o asli malzemeyle, yani ‘kelam’ ile canımız pahasına oynuyoruz.

II. Âdem’in Üstünlüğü: İsimleri Bilmek ve Söz Denilen Şol Emanet

Melekler günahsızdırlar; sırf nurdan yaratılmış, isyana kapalı, muti mahlukattırlar. Peki, topraktan (çamurdan ve balçıktan) yaratılmış, kan dökmeye ve fesat çıkarmaya teşne olan Âdem, ne diye meleklerden üstün kılınmıştır? Ne diye melekler ona secde etmek mecburiyetinde kalmıştır?

Kur’an (Bakara Suresi, 31. ayet) bu ontolojik uçurumu şu sırla izah eder: “Ve Allah, Âdem’e bütün isimleri (Esma’yı) öğretti.” Dikkat ediniz; Allah, Âdem’e uçmayı, dağları delmeyi veya ölümsüzlüğü öğretmemiştir. Âdem’e “isimleri”, yani nesneleri çağırma, onlara hükmetme ve dahi kelam etme (konuşma) kudretini vermiştir. Melekler eşyaya bakıp sadece Yaratıcı’yı tespih ederler; ancak Âdem, eşyaya bakıp onu “isimlendirir”. İsimlendirmek, tahakküm etmektir. Bir şeye adını verdiğinizde, onu kendi zihnî cüssenizin içine hapsetmiş olursunuz.

İşte edebiyatın ve şiirin tehlikeli, boyun eğmez ciddiyeti buradan gelir. Bizim kâğıt üzerinde yaptığımız şey (söz söylemek, isim vermek, kelimeleri yan yana dizmek); Âdem’in melekleri dahi kendine secde ettiren ilahi silahını, yani “kelam” hürriyetini kullanmaktır. Söz söylemek, basit bir münasebet refleksi değil; insanın gökleri ve yeri titreten o devasa “emanet”i omuzlamasıdır.

III. “İkra”: Seyirciliğin Sona Erişi

İslam’ın ilk emri, Peygamber Efendimiz’e, sallallahu aleyhi ve sellem, Hira mağarasında inen o vahiy, “ikra” (oku) emridir. Bu son derece sarsıcı ve acayip bir korelasyonu ihtiva etmektedir. Allah, peygamberine; “Bak.” dememiştir. “Gör.”, “Hisset.”, “İzle.” veya “Göster.” de dememiştir. Doğrudan “Oku.” demiştir. Üstelik ortada henüz kâğıda yazılmış fiziki bir kitap dahi yokken.

Peki, kitap yoksa ne okunacaktır?

Okunacak olan, kâinatın bizzat kendisidir. Çünkü “okumak”, dışarıdan bakıp seyretmek (mimesis) değildir. Okumak; şifreyi çözmek, eşyanın derisine nüfuz etmek ve karşılaştığın o ağır hakikatin (vahyin) altında ezilmektir. “Bakmak” pasif bir ameldir; bir manzaraya bakar ve geçersiniz. “Okumak” ise aktif, sarsıcı ve yorucu bir fırtınadır; muhatap olmayı gerektirir.

İşte modern asır, “okumayı” iptal edip “izlemeyi” dayatan bir asırdır. Görsel diktatörlük (sinema, mevhum mecralar, sürekli akan imgeler) insanın elinden “ikra” kudretini almış, onu pasif bir seyirci (röntgenci) hâline getirmiştir.

Bizim poetikamızda ise metin bir ekran değil, bir “kripto”dur. Okur, Mine’l’in hezeyanlarına, çürüyen etin tasvirine veya bir taşkınlık anına “bakamaz”; onu tıpkı ilk vahyin sarsıntısındaki gibi, ezilerek ve titreyerek “okumak” mecburiyetindedir. Şairin metni “göstermeyip” doğrudan “dikte etmesi”, okuru o pasif seyirci koltuğundan cebr ile kaldırıp, “ikra” emrinin acımasız şuuruna fırlatmaktır.

IV. Nefes-i Rahmani

Tasavvufta kâinatın var oluşu ve devamlılığı “Nefes-i Rahmani”ye bağlanır. Bütün mevcudat, bu ilahi nefesin üflenmesiyle varlık bulur.

İnsan (mütekellim/şair) konuştuğunda veya kâğıda bir şiir döktüğünde, aslında bu ilahi fiiliyatın cüzi bir provasını yapar. Ses tellerimizi titreten ve ağzımızdan çıkıp kelimeye (harflere) dönüşen şey, ciğerlerimizden gelen nefestir. Kelime, sese bürünmüş nefestir. Şair, karanlık bir mısrayı kâğıda dikte ettiğinde, aslında kendi ciğerindeki “nefesi” kelimelere hapseder ve onu okurun zihnine fırlatır. Bu yüzden, kâğıt üzerindeki kelimeler cansız mürekkep lekeleri değildir; şairin nefesini (ruhunu) taşıyan canlı organizmalardır.

Harfler (Kur’an harflerindeki sessiz kökler), âdeta bedenin iskeletidir; sesli harfler (harekeler) ve nefes ise o iskelete giydirilen et ve ruhtur. Bir metni okuduğunuzda, o harflerin içindeki nefes serbest kalır ve sizin zihninize nüfuz eder. Eğer söz, hezeyan dolu, kanlı, dikte ihtiva eden sarsıcı bir “meydan okuma” ise; okur bu sözü yuttuğunda kelimenin fiziği onun bütün kimyasını altüst eder.

V. Lisanın Sürgünü ve dahi Kırık Hançere

İlahi mütekellim (Allah) “kûn” dediğinde, nida ile amel arasında hiçbir mesafe yoktur; söz, anında kusursuz bir hilkate dönüşüverir. Lakin cüzi mütekellim olan şair (Âdem’in varisi) söz söylediğinde, mana ile kelime arasında daima kanayan, derin bir uçurum vardır. Bu uçurum, insanın cennetten sürgün edilişinin dünyevi ve linguistik bedelidir. Zira asıl vatanda (cennette) kelam; harfe sürtünmeyen, muhatabını yaralamayan, “lağv”dan (boş gürültüden) bütünüyle münezzeh ve mutlak selam’a mebni kusursuz bir ahenktir. Orada söz kanatmaz, çünkü mana ile nida yekparedir.

Bizim metinlerimizdeki hezeyanın, kanın ve taşkınlığın ontolojik sebebi kaba bir estetik tercih yahut suni bir anarşizm değildir. Şair; o kusursuz, sonsuz ve ilahi olan “Nefes-i Rahmani”yi, topraktan, kandan ve balçıktan müteşekkil olan o dar “hançeresinden” dışarı üflemeye mahkûm edilmiş kimesnedir. Sonsuz olanı, sonlu ve çürüyen bir bedenin cihazıyla kâğıda dökmeye kalktığınızda; o nefes gırtlağı yırtar, harfleri kanatır, sentaksı parçalar ve ortaya feryat eden, inleyen bir metin çıkar. Şairin metnindeki hezeyan, ruhun et kafese (mananın harfe) sürtünmesinden çıkan kıvılcımlardır.

Bizim kelimelerimiz, cennetin yeryüzüne düşmüş kırık tuğlalarıdır. Şair, o kırık tuğlalarla aslına dönmeye çalışan, lakin her kelimede kendi faniliğine ve dahi acziyetine çarpan âdemdir. Söz bizim elimizde ilahi bir silahtır evet, lakin kabzası dikenlidir; her sıktığımızda evvela kendi avucumuzu kanatır.

VI. Netice: Mütekellimin Hududu

Bütün bu acayip ontolojik hakikatler ışığında; şiir yazmak, şarkı söylemek yahut bir kurgu inşa etmek, leblebi mahiyetinde birtakım meseleler olamaz.

Söz; yaratılışın ta kendisidir (Kûn).
Söz; insanı meleklerden üstün kılan o kanlı emanettir (Esma).
Söz; pasif seyirciliği parçalayan mutlak vahiydir (İkra).

Mütekellim (sözü söyleyen/şair), işte bu korkunç hudutta yürüyen kimesnedir. O, kelimelerle oynarken aslında eşyanın tabiatıyla, hayat ve ölümle oynamaktadır. Bu yüzden bizim metinlerimizde nezakete, yumuşak geçişlere, okuru pışpışlayan tasvirlere yer yoktur. Biz kelamı; insanın çamurdan yaratıldığını, etten ibaret bir fani olduğunu ve en nihayetinde o ilahi “söz”ün aslına döneceğini hatırlatan ağır, yutulması imkânsız bir lokma (bir hakikat) olarak kullanacağız.

Zira mütekellimin (şairin) nihai gayesi arzın kof ve seküler gürültüsüne yeni kelimeler eklemek değildir. Şairin nihai gayesi; öyle mutlak, öyle kanatıcı ve öyle ağır bir kelam etmektir ki, o söz kâinata çarptığında geriye sadece sağır edici, asil ve ilahi bir sükût kalsın. Bizler, kelamın kanlı kılıncını; en nihayetinde susmayı hak edebilmek için kınından çekiyoruz. Zira kâinattaki en ağır laf, söylenmesi gereken her şey söylendikten sonraki o sağır edici sessizliktir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Nikaragualı fotoğrafçı Orlando Valenzuela tarafından 1982 yılında çekilen ve Sandinista Devrimi’nin en güçlü sembollerinden biri hâline gelen “Waswalito’lu Milis Kadın” (La Miliciana de Waswalito) adlı eser.

Poetika – İkinci Bap: Kelimenin Ontolojisi ve dahi Kanayan Harfler

yahut Sükûta İndirilen Kesin Bir Darbe Olarak “Kelam”

I. Kelimenin Tecessümü

Evvelki bapta izah ettiğimiz “söz” (kelam); hudutsuz, biçimsiz ve kâinatı çepeçevre saran o Nefes-i Rahmani’nin ta kendisidir. Söz, ummandır; başı ve sonu yoktur. Lakin bu ilahi umman, fani olan insanın dudaklarına, diline ve dimağına çarptığında parçalanmak, hudutlandırılmak ve kaskatı kesilmek mecburiyetindedir. İşte “söz”ün, insanın daracık gırtlağından geçerken kaskatı kesildiği, bir kütle, bir hacim ve bir şekil kazandığı o fiziki cisme “kelime” denir.

Söz söylemek, ilahi bir ameldir; ancak bir “kelime” kurmak, o ilahi olanı insanın dünyevi hudutlarına, etine ve kanına hapsetmektir. Modern edebiyat, kelimeyi cümlenin içinde eriyip giden zararsız bir yapı taşı, bir lego parçası zanneder. Oysa hakiki bir mütekellimin (şairin) elinde söz; sonsuzluktan koparılıp soğutulmuş, ağırlaştırılmış, örste dövülüp kızıla kesmiş bir kılınç; kelime ise en nihayetinde okurun zihnine basılacak ateşten bir mühür (yara) hükmündedir.

II. Kelime Bir Yaradır

Kelimenin ontolojik ciddiyetini ve bizim poetikamızdaki yerini idrak etmek için, Arapçanın matematiğine, yani kelimenin etimolojik köküne (K-L-M) inmek mecburiyetindeyiz.

Arapçada “kelime” mefhumu, “kelm” (كَلْم) kökünden türer. “Kelm”, lügatte “yaralamak, kesmek, bedende derin bir iz bırakmak” demektir. “Kelim” ise yaralı manasına gelir. Tesadüf değildir ki; Tur Dağı’nda Allah’ın hitabına muhatap olan Hazreti Musa’nın sıfatı “Kelimullah”tır. Avam bu sıfatı “Allah ile konuşan” diye çevirir; oysa hakikatte Kelimullah, Allah’ın dehşetli ve ağır kelamıyla “yaralanmış”, sarsılmış ve fani hudutları parçalanmış âdem demektir. Tur Dağı’nı un ufak eden o ilahi hitap, Hazreti Musa’nın ruhunda kapanmaz bir ontolojik yara açmıştır.

İşte bu korelasyon, İslam’ın lisan felsefesinin tam kalbidir: Kelime, bir yaradır ve söz, o yarayı açan kılıncın ta kendisidir. İnsanın tabiatı sükûnettir, hiçliktir, sessizliktir. Bir şair kılıncını savurup kâğıda bir “kelime” (yara) düşürdüğünde yahut dudaklarından bir kelam döküldüğünde; o hiçliği, o pürüzsüz sessizliği yaralamış, okurun o konforlu zihnine bir çizik atmış olur. Söylenen her kelime, muhatabın şuurunda açılan fizyolojik bir kesiktir. Kelime (kelm), tabiatı gereği manzarayı izletmek için bir vasıta değil; kılıncın (sözün) muhatabın teninde açtığı, kanayan ve sızlayan bir yarıktır.

Bizim metinlerimizde kelimeler, okuru ehlileştirmek veya ona pembe rüyalar tasvir etmek için yan yana gelmez. Bizim sözümüz (kılıncımız) kurbanın zihnine saplanır, aklını keser; kelimelerimiz ise o kesilen akılda felsefeyi kanatan derin yaralardır. Dolayısıyla da şiir okumak, sayfalar dolusu yara almak demektir. Lakin bu yara, kurbanın can verdiği kof bir cinayet mahalli değildir; bilakis, hakikatin o uyuşmuş şuura sızabilmesi için okurun etinde açılmış ontolojik bir kapı, birer ‘ikra’ yarığıdır bu yaralar.

Mademki kelime bir yara, söz bir kılınç ve bembeyaz kâğıt da okurun masum tenidir; o hâlde metindeki siyah mürekkep de yazmak amelinin değil, doğrudan doğruya o ontolojik ‘kanamanın’ kendisidir diyelim. Yani şair kâğıda mürekkep damlatmaz; o, harfleri kullanarak sükûtun damarını keser ve hakikatin siyah kanını akıtır.

III. Kelimetullah

Kelimenin salt bir “ses” veya “mücerret bir mana” olmadığını, aksine kanlı canlı bir fizyolojisi olduğunu ispatlayan en devasa hakikat, Kur’an’ın Hazreti İsa’yı tarif etme şeklidir. Kur’an, İsa peygamberden bahsederken ona “Kelimetullah” (Allah’ın Kelimesi) der. (Nisâ, 171).

Bu muazzam bir ontolojik işarettir. Allah, kendi kelimesini bir nefes (Ruhullah) olarak Hazreti Meryem’in rahmine üflemiş ve o “kelam”, orada ete, kemiğe, kana ve sinire bürünerek yeryüzünde yürüyen bir insana (Hazreti İsa’ya) dönüşmüştür. Demek ki kelam, havada kaybolup giden sığ bir titreşim değildir. Kelam; rahimde döllenen, et giyen, nefes alan ve dahi cüssesi olan diri bir organizmadır.

Mademki İlahi Kelam ete kemiğe bürünüp bir insana dönüşebilmektedir; o hâlde cüzi mütekellim olan şairin ağzından çıkan kelam da kâğıt üzerinde can bulmalı, etlenmeli ve bir cüsse kazanmalıdır. Bizim kelamımız, okurun ensesinde nefes alan, terleyen, kasılan ve onun üzerine yürüyen canlı mahluklardır. Şairin kaleminden dökülen her “kelam”, kâğıt üzerinde ete bürünmüş, tecessüm etmiş bir hezeyandır.

İşte şairin kelamı, tam da bu iki ilahi tecellinin (Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın) terkibidir: Şairin kelamı (kılıncı), okurun konforlu zihnini evvela tıpkı Tur Dağı’nın parçalandığı gibi paramparça eder, yaralar; kelime (kelm) ise o kanayan yarığın içine Hazreti İsa (Kelimetullah) gibi kanlı canlı, nefes alan bir hakikat olarak yerleşir ve orada dirilir. Kelimelerimiz hem açılan o derin yaradır hem de o yaranın içinde atan kalptir.

IV. Kök ve Hereke

İslam aklının ve Kur’an harflerinin mimarisinde kelime, iki farklı ontolojik katmandan oluşur: Sessiz harfler (kökler) ve sesli harfler (harekeler).

Sessiz Kökler: Kelimenin aslını oluşturan üç sessiz harf, tıpkı toprağın altındaki asırlık ağaç kökleri veya bedenin iskeleti gibidir. Değişmez, eğilmez ve zamanın ötesindedir. İlahi olanı, baki olanı temsil eder.

Harekeler/Sesliler: Bu sessiz köklerin etrafına giydirilen, onlara okunuş, zaman ve mekân veren sesli harfler (harekeler) ise insanın faniliğini, geçici nefesini ve etini temsil eder.

Bir şair (veya âlim) kelimeyi kâğıda raptettiğinde, aslında fani olanla baki olanı, zamanla sonsuzluğu aynı bedende çarpıştırmış olur. Biz, kelimeyi sadece bugünkü sığ manasıyla (harekesiyle/sesiyle) okumayız; biz kelimenin sükût içre olan, karanlık ve asırlık köküne (iskeletine) talibizdir. Fıtri bir çürümeyi anlatırken kâğıda fırlattığımız o kelimelerin köklerinde bile, okurun ruhunu titretecek kadim ve ilahi şifreler gizlidir. Manayı bu köklerden koparıp kelimeyi sadece bir ses yığınına çevirenler, şiirin haysiyetini ayaklar altına alır.

Bu anatomi bize gösterir ki; kâğıt üzerindeki metin, ruhu çekilmiş bir asırlar mezarlığıdır. Hakiki okur, o sessiz ve kaskatı köklerin üzerine kendi fani nefesini (harekesini/sesini) üfleyerek o iskeletleri ayağa kaldıran kimesnedir. Şair mezarı kazar ve iskeleti inşa eder; okur ise kanayarak o iskelete kendi canını verir.

V. Netice

Şair; rüzgârı, denizi, aşkı yahut hüznü anlatmak için kelime arayan aciz bir tercüman değildir. Şair; kâinatın sırrını, çürümeyi, vahşeti ve ilahi hakikati, kılıncıyla açtığı o kelimenin (yaranın) içine bir zehir gibi zerk eden mukaddes bir cellattır.

Söz, ilahi bir ummandır; o ummandan çekip çıkarılmış, ateşte dövülmüş ve okurun şuursuzluğunu parçalamak için kasten bilenmiş bir kılınçtır. Kelime (kelm) ise, o kılıncın kurbanda açtığı, et giydirilmiş ve nabız gibi atan yaranın ta kendisidir. Şiir okumak, kelamın açtığı bu yaranın (kelimenin) kanamasına müsaade etmektir. Bizim poetikamızda kelime asla mırıldanmaz; açılmış derin bir kesik olarak sızlar, kanar ve silinmez bir iz bırakır. Ne anlatır ne de gösterir, sadece o sarsıntıyı zerk eder.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Lee Han-yeol (1987)
Güney Kore’nin demokrasi mücadelesini geri dönülemez bir biçimde ateşleyen bu fotoğraf, 9 Haziran 1987’de Seul’deki Yonsei Üniversitesi’nde çekildi. Öğrenci aktivist Lee Han-yeol, polisin attığı göz yaşartıcı gaz kapsülünün başına isabet etmesi sonucu ağır yaralandı ve bir arkadaşı tarafından taşınırken fotoğrafçı Jeong Tae-won tarafından görüntülendi.

Poetika – Üçüncü Bap: Cümlenin Ontolojisi ve Hükmün İnşası

yahut Sentaksın “Sırat” Hâlini Alması

I. “Cem” ve İsnad

Lügatin içinde yan yana, zararsızca uyuyan kelimeler, hür ve başıboştur. Lakin şair (mütekellim) onları seçip bir kâğıdın üzerine yan yana dizdiğinde, o hürriyet biter. “Cümle” kelimesi, Arapçada “Cem” (C-M-A) kökünden gelir. Cem; toplamak, bir araya getirmek, yığmaktır. İslam itikadında kâinatın sonu ve dirilişin başlangıcı olan güne de “Yevm’ül Cem” (Toplanma/Kıyamet Günü) denir.

Demek ki bir cümle kurmak; başıboş gezen, kendi fıtratında ağır birer yara (kelm) olan o kelimeleri, büyük bir sarsıntıyla kâğıt üzerinde “mahşer meydanına” toplamaktır. Bu toplanma, barışçıl bir meclis değildir. Arapça belagatte cümlenin temeli “isnad”dır; yani bir kelimeyi diğerinin üzerine yıkmak, bir kelimeyi diğerine yaslamak ve dayatmaktır. Bizim poetikamızda cümle; kutsi olanla iğrenç olanın, et ile ruhun, ölüm ile şehvetin aynı daracık hücreye kapatılıp birbirine “isnad edildiği”, birbirinin üzerine yıkıldığı kanlı bir mahşer yeridir. Biz cümle kurduğumuzda, okurun zihninde küçük bir kıyamet koparmak mecburiyetindeyizdir.

II. Ferman Olarak Cümle

Modern edebiyat, cümleyi bir tasvir aracı (kamera) olarak kullanır. “Güneş batıyordu ve adam yavaşça yürüdü.” gibi cümleler, okura sadece bir manzara sunar ve okuru bu manzaranın karşısında hür (yorum yapmaya açık) bırakır. Oysa İslam aklı, kâinata tasvir etmek için değil, şahitlik edip “hüküm” çıkarmak için bakar.

Kur’an’ın lisanında, ilahi cümlelerin her biri bir “hüküm”dür. “Hüküm ancak Allah’ındır.” (En’âm, 57). Yeryüzündeki cüzi mütekellim olan şair de, kendi kâğıdının ve metninin muktediridir. Fakat mutlak muktedir Allah’tır. Dolayısıyla şairin kurduğu cümle, ihtimaller ihtiva eden demokratik bir teklif, sündürülmüş bir tasvir veya “Acaba böyle mi?” diyen bir mırıldanma olamaz. Şairin cümlesi bir fermandır, ilamdır, kati bir hükümdür.

Bizim cümlelerimiz okura “Şunu hayal et.” demez; okura “Hakikat budur ve sen bunun altında ezileceksin.” diye kanunu koyar. Biz, “Adam çok acı çekiyordu, elleri titriyordu.” diye mimesis (gösterme) yapmayız. Biz, “Ölüm, o terli etin kasılmalarında bir tanrı gibi dikiliyordu.” der, hükmü verir ve cümlenin kapısını okurun üzerine kilitleriz. Cümlemiz, okurun aklına ve inancına vurulmuş bir prangadır.

III. Sentaksın Kaderleşmesi

Kelimeler, cümlenin içine girdiklerinde kendi iradelerini yitirir ve şairin onlara biçtiği bir sıraya (sentaksa) itaat ederler. Bu sıralama, İslam ontolojisindeki “mizan” (ölçü/terazi) ve “kader” (ölçüyle belirlenmiş mutlak yazgı) mefhumlarının metin üzerindeki tecellisidir.

Nasıl ki kâinatta hiçbir zerre tesadüfen yan yana gelmemişse ve her şey “kader” denen o ilahi sentaksa tabi ise; bizim metnimizde de hiçbir virgül, hiçbir fiil, hiçbir fail tesadüfen yan yana gelmez. Bizim kurduğumuz cümle, okurun yürümek mecburiyetinde olduğu kıldan ince, kılıçtan keskin bir “sırat” köprüsüdür. Okur, o cümleye girdiğinde artık kendi hızında veya kendi konforunda okuyamaz. Mütekellim (yazar), kelimeleri öyle bir “mizan” ile dizer ki; okur, bir hezeyanın ortasında virgüllerin yokluğuyla boğulmaya, nefessiz kalmaya ve cümlenin sonundaki o ağır noktaya (giyotine) çarpmaya mahkûm edilir.

Cümle, okurun kendi iradesiyle yürüdüğü bir yol değildir; şairin belirlediği “kader”in, okurun zihnine ve nefesine cebren yaşatılmasıdır. Bu yüzden modern metinler okunup geçilir; bizim metinlerimize ise “maruz kalınır”.

IV. Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilâtün… Mef’ûl!

Sarf ve nahve ve dahi modern akla göre; okur “fail”, kâğıt üzerindeki metin ise okunup tüketilen bir “meful”dür. Okur, o metni kendi iradesiyle eline alır, dilediği hızda okur, canı sıkıldığında kapatır ve o cümleye tahakküm ettiğini zanneder.

Oysa bizim “kaderleşmiş sentaksımızda” (sırat köprümüzde) yerler değişir. İkinci Bap’ta izah ettiğimiz üzere; et giymiş, nefes alan, kök salmış o “kelam”, mahşer yeri gibi toplanmış olan o “cümle”, bizzat failin kendisidir.

Okur, o cümlenin içine (o dar hücreye) adım attığı an iradesini kaybeder, fail olmaktan çıkar ve cümlenin, kelimelerin üzerinde icra edildiği çaresiz bir meful hâline gelir. Bizim poetikamızda okur cümleyi okumaz; dirilmiş, kanlanmış ve kılıncını çekmiş olan o cümle, okuru okur, onu yargılar ve parçalar. Bizim metnimizde fail şairdir, kılınç kelamdır, hükmün üzerinde infaz edildiği ‘meful’ ise okurun ta kendisidir.

V. Cümle Değil, “Ayet” (Sarsıcı Delil)

Batı lisanlarında cümleye (sentence, phrase) yüklenen mana basittir: İfade. Lakin Kur’an lisanında ilahi cümlelerin her birine “ayet” denir. Ayet, salt bir cümle değil; “Açık delil, nişane, mucize, ibret ve şok edici işaret” demektir.

Bir mütekellim olarak şairin vazifesi “cümleler” kurup bir hikâye anlatmak değildir; okurun kalbine saplanacak, itiraz edilemez “ayetleri” (delilleri ve işaretleri) kâğıda dökmektir. Bu yüzden, kurduğumuz her cümlenin bir zahiri (görünen yüzü) bir de batını (gizli ve dehşetli yüzü) olmak mecburiyetindedir.

Zahirde terli bir “La Petite Mort” (küçük ölüm/cinsî buhran) anını anlatan seküler ve kirli bir cümle; kendi içindeki zıtlıkların şiddetiyle öyle bir çatırdamalıdır ki, okur o cümlenin batınında kendi faniliğini, çürüyecek olan cesedini ve mutlak hiçliğini bir “ayet” gibi, kati bir delil gibi görmelidir. Şairin cümlesi okuru eğlendirmez; okurun nefsini ve vehmini o ayetin mutlak şiddetiyle paramparça eder.

VI. Netice

Kâinat (söz), kaskatı kesilmiş bir yaraya (kelimeye) dönüştüğünde tehlike başlamıştır. Lakin o yaralar “isnad” edilip, birbirinin üzerine yıkılıp, hüküm veren bir “kader” çizgisine (cümleye) dönüştüğünde; artık ortada edebiyat değil, bir infaz odası vardır.

Cümle; okurun hürriyetinin elinden alındığı, nefesinin şair tarafından kontrol edildiği, iğrenç olanla kutsi olanın birbirine çarpıştırıldığı kapalı, havasız ve acımasız bir hücredir. Biz, “göstermek” ve tasvir etmek için cümle kurmayız. Biz, yeryüzünün ve etin ağır hakikatini, bir kılıç darbesi gibi okurun ensesine indirmek için “hüküm” kurarız.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Peter Watkins tarafından yönetilen 1999 yapımı La Commune (Paris, 1871) filminden bir kare.

Poetika – Dördüncü Bap: Şiirin Ontolojisi

yahut Vadiye İnmeyenlerin Kıldan İnce Hakikati

I. Şiir, Şuur ve Kıl

Modern seküler akıl, şiiri “duyguların estetik bir biçimde dışa vurumu” olarak tarif eder. Bu, şiire yapılabilecek en büyük hakarettir. Şiir, hislerin tercümesi değildir; zira hisler hayvani ve fani bedene ait gelgeç reaksiyonlardır. Şiirin ne menem bir kudret olduğunu idrak etmek için, yine o kadim lisanın uçurumuna, kelimenin köküne bakmak mecburiyetindeyiz.

Arapçada “şiir” (شعر) kelimesi ile “şuur” (idrak, derin kavrayış) kelimesi aynı kökten (Ş-A-R) türemiştir. Lakin bu kökün asıl fiziki karşılığı “şa’r”, yani “kıl/saç” demektir.

Peki, şiir, şuur ve kıl arasında nasıl bir ontolojik bağ vardır?

Kıl (şa’r), bedendeki en ince, en hassas, rüzgârın en ufak esintisini dahi hisseden uç noktadır. Kılı hissetmek yahut kılı kırk yarmak, ancak mutlak bir dikkat ve keskinlikle mümkündür. İşte “şuur”; avamın, sıradan insanın göremediği o kıldan ince hakikati, o tekinsiz hududu “hissetme”, idrak etme amelidir. “Şiir” ise; varlık ile hiçlik, et ile ruh, kutsi ile iğrenç arasındaki o kıldan ince (şa’r) hakikati, kılıçtan keskin bir sırat köprüsü gibi okurun şuuruna çekme ve onu kanatma amelidir.

Demek ki şair (şa’ir); duygulanan, ağlayan yahut âşık olan kimesne değildir. Şair; o kıldan ince şuur çizgisinde yürüyen, eşyanın ardındaki görünmez ve tehlikeli hududu (kılı) fark eden ve bunu okurun uyuşmuş dimağına bir iğne gibi batıran kimesnedir. Şiir okumak, duygulanmak değil; şuura ermektir. Okurun cehaletinin ve konforunun infaz edilmesidir.

II. Şuara Suresi

İslam’ın şiire ve şaire bakışı, Kur’an-ı Kerim’deki Şuara Suresi ile mühürlenmiştir. Ayet (224-226) gayet nettir: “Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyar. Görmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” Ancak hemen ardından gelen ayet (227), istisnayı koyar: “Ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve zulme uğradıktan sonra haklarını alanlar müstesna.”

Bu ayrım, bizim poetikamızın en keskin kılıncıdır. Modern edebiyat, “her vadide şaşkın şaşkın dolaşan” şairlerin edebiyatıdır. Onlar, nesnelerin zahirine aldanır; tabiatı, aşkı, bedeni estetik bir malzemeye çevirip vadilerde mimesis (gösterme) oyunları oynarlar. Hakikate temas etmez, sadece manzarayı tasvir edip tasavvuri yalanlar (“yapmayacakları şeyler”) üretirler.

Bizim poetikamızda şair (mütekellim), vadide dolaşmaz. O, yeryüzünün sathi, sığ ve konforlu vadisini reddedip, amudi bir hezeyanla hakikatin mağarasına (Hira’ya) çekilen kimesnedir. Vadi, kalabalıkların ve mimesis’in (taklidin) sathi, sığ ve konforlu yaygısıdır. Mağara (Hira) ise arzın göğsüne açılmış amudi, karanlık ve ontolojik bir ‘yara’dır. Mütekellim (şair), o amudi yaraya girer ki; kelamın ağırlığını ve ‘ikra’ sarsıntısını tek bir sütun hâlinde kendi omuzlarına çekebilsin. Şiir, vadideki çiçekleri anlatmak için değil; o vadinin nasıl yarılacağını, etin nasıl toprağa karışacağını ve o sahte nizamın nasıl yıkılacağını ilan etmek (zulme uğradıktan sonra intikam almak/hakkı haykırmak) için yazılır.

III. Nesrin Yataylığı ve Şiirin Dikey Yırtılışı

Söz kelimeye, kelimeler cümleye dönüştüğünde, eğer bu cümleler birbirinin peşi sıra mantıki bir illiyetle dizilirse ortaya “nesir” çıkar. Nesir, dünyayı sathi bir şekilde açıklar. Zamanı yayar, mekânı genişletir; okura, yürüyebileceği geniş bir vadi sunar.

Oysa şiir, amudi bir yırtılıştır. Şiirde illiyet, zamanın akışı veya mekânın genişliği yoktur. Şiir, koca bir romanın, koca bir hayatın veya devasa bir felsefi buhranın tek bir sütun hâlinde okurun göğsüne saplanmasıdır. Biz şiiri, nesrin (hikâyenin) süslenmiş hâli olarak değil; hikâyenin ve zamanın bütünüyle iptal edildiği, hakikatin aniden donup okurun yüzüne çarptığı bir şiddet anı olarak görmekteyiz.

Eğer nesir bir bedenin derisini usulca okşamak veya resmini çizmekse; şiir, o bedenin göğüs kafesini tek hamlede yarıp kalbi çıplak ellerle masaya koymaktır. Şiir bir tablo değil, acımasız bir teşrihtir, fetihtir.

IV. Şuurun Dikte Edilişi

Şiirin bu kıldan ince şuurunu ve amudi teşrih mantığını, müşahhas hâle getirelim. Bir “vadi şairi” (modernist) ile bizim poetikamızdaki o “mağara şairinin” aynı kaba amele nasıl baktığını kıyaslayalım:

Modernistin Mimesis‘i: “Sessizce süzülüyor yaşlar solgun yanaklarından / Odayı kaplıyor bu ağır, bu gri hüzün / Gittiğine inanamayan titrek ellerinle kalakaldın.” (Burada okura manzara gösterilir. His, sathi bir zaman dilimine yayılır. Ortada dünyevi bir kayba verilen psikolojik bir tepki (inkâr ve melankoli) vardır ama ontolojik bir “şuur” yoktur. Şair kamerayı açmış; ölümün, hiçliğin veya çürümenin sarsıntısını es geçerek, sadece dünyevi bir hüznü romantikçe ve emniyetli limana sığınarak kayda almıştır. “Gittiğine inanamamak” dünyevi, sathi ve tamamen psikolojik bir reaksiyondur. İnsanın konfor sahasının bozulmasına, bir bedeni (sevgiliyi/yakını) kaybetmesine verdiği klasik bir “inkâr” refleksidir. Bu, vadi şairinin sahasıdır. Ayrılık acısıdır, melankolidir.)

Mütekellimin Şiirî Hükmü: “Toprağın iştahı kabarıyor bu ıslak çürümeye / Göz çukurunda sallanan aciz, tuzlu su / Ağlamıyorsun sen, cesedini sızdırıyorsun dünyaya.” (Burada manzara veya tasvir yoktur. Gözyaşı (tuzlu su) romantize edilmez; bizzat bedenin acizliğine, toprağın iştahına ve cesedin ifşasına yorulur. Okurun hüznü, anında “şuur”a (ölümün idrakine) dönüştürülür. Amel, otopsi masasına yatırılmış, etin ardındaki korkunç hiçlik (şuur) kıldan ince bir kesinlikle dikte edilmiştir. Bizim poetikamızdaki “şuur” birinin gidip gitmediğini fark etmek değil; o gidenin de, kalanın da, ağlayanın da aslında çürüyen birer et yığını (cîfe) olduğunu fark etmektir. Şuur, gözyaşının ardındaki toprağın iştahını görmektir.)

V. Netice

Şiir, bir medeniyetin veya bir insanın kriz anlarında sığındığı tehlikeli, yoğunlaştırılmış kelam çekirdeğidir. Şiirde kelimeler; artık birer haberleşme vasıtası (nesir) olmaktan çıkmış, patlamaya hazır birer bombaya dönüşmüştür.

Eğer kelam, yaralayan bir kılınçsa (kelm), şiir o kılıncın kemiğe dayandığı yerdir. Eğer cümle bir “ayet” ise, şiir o ayetlerin okurun zihnine peş peşe indirildiği mutlak hesap günüdür.

Biz şiiri, hayatı güzelleştirmek, acıları dindirmek veya okuru oyalamak için yazmıyoruz. Biz şiiri; kapitalizmin, hayretsiz gayretlerin, uyuşmuş idraklerin ne menem bir tufana maruz kalacaklarını onlara göstermek için yazıyoruz. Yaptığımız iş, düşmekte olan bir uçakta, yolculara son dualarını hatırlatmaktan başkaca bir iş değildir. Yahut şöyle ifade edelim: Yaptığımız iş; kıyameti kopmuş ve güneşi dürülmüş bir kâinatta, can çekişen kalabalıklara İsrafil’in sûr’unu üflemekten başkaca bir iş değildir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Vietnam Savaşı sırasında (1972) Sóc Trăng bölgesinde ele geçirilmiş bir Amerikan M16 tüfeğiyle nöbet tutan kadın gerilla Lâm Thị Đẹp. Gazeteci Minh Trường tarafından çekilen bu fotoğraf, ananevi “rằn” eşarbı ve kıyafetleriyle yerel savunma güçlerinde aktif rol oynayan Vietnamlı kadın direnişçilerin en bilinen sembollerinden biridir.

Poetika – Beşinci Bap: Sesin Ontolojisi

yahut Elest Nidasının Hatırası Olarak Musiki

I. Elest Bezmi ve Sürgün Ruhun Feryadı

İnsanoğlu ne diye şarkı söyler? Ne diye düzyazının yahut alelade konuşmanın hudutları ona yetmez de, kelimeleri bir frekansın ve ritmin içine hapsetme ihtiyacı duyar?

Bu sualin cevabı, insanın yeryüzündeki tarihinden çok daha eskiye, ruhlar âlemindeki ilk meclise, “Elest Bezmi”ne uzanır. Kur’an-ı Kerim’de (A’raf, 172) bildirildiği üzere, Allah bütün ruhları yaratıp karşısına aldığında onlara şu suali sormuştur: “Elestü bi-Rabbikum?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) Ruhlar bu ilahi, kusursuz ve mutlak ahenk ihtiva eden nidaya muhatap olmuş ve hep bir ağızdan “Kâlû Belâ” (Evet, şahit olduk.) demişlerdir.

İşte insanın işittiği ilk ses, maruz kaldığı ilk “kelam”, bu mutlak ahenktir. Lakin ruh, bu ulvi meclisten koparılıp yeryüzüne, yani etten ve kemikten ibaret bu kafese hapsedildiğinde o ilk sesi kaybetmiştir. Dünyevi lisan, alelade konuşma (nesir), bu sürgün yerinin kaba gürültüsüdür; toprağa aittir ve ruhun ezelî hasretini taşımaya yetmez. İnsanoğlunun kelimeleri bükerek, uzatarak, ritme ve ahenge sokarak “şarkı” söylemeye başlaması; ruhun o Elest Bezmi’nde işittiği ilk ilahi nidayı taklit etme, o anavatanın ahengini bu dünyada yeniden var etme çırpınışıdır. Mevlana’nın Mesnevi‘ye ney’in feryadıyla başlaması tesadüf değildir; koparılan şey (ney), o ilk ahengin hasretiyle inlemektedir.

Şarkı söylemek, eğlenmek değil; arzın kaba gürültüsüne karşı, sürgündeki ruhun ontolojik çığlığıdır.

II. Davud’un Sesi ve Ahengin Maddeye Tasallutu

Ahenk (melodi ve ritim), sadece kulağa hoş gelen mücerret bir illüzyon değildir; maddenin fıtratına doğrudan müdahale eden kaba ve fiziki bir kuvvettir. Bunun İslam tarihindeki delili, Hazreti Davud’a verilen mucizedir.

Allah, Hazreti Davud’a Zebur’u vermiş ve ona öyle bir ses, öyle bir ahenk lütfetmiştir ki; o, kelamullahı bir “şarkı” gibi okumaya başladığında dağlar ve kuşlar onun ritmine katılmış, daha da sarsıcısı, katı demir onun ellerinde hamur gibi yumuşamıştır (Sebe’, 10).

Bu acayip hadise bize şunu gösterir: Eğer söz (kelime) hakiki bir ahenkle, ritimle ve musikiyle birleşirse, sadece insan ruhunu değil; yeryüzünün en katı, en inatçı maddesini (demiri) bile eritip bükecek bir kudrete ulaşır. Yeri gelir, okurun demir gibi katılaşmış, modern dünyanın yalanlarıyla kaskatı kesilmiş o kaba dimağını kuru kelimelerle bükemeyiz. Şiir sadece zihne çarpar; lakin o şiir bir ahenge, bir şarkıya dönüştüğünde, tıpkı Hazreti Davud’un demiri erittiği gibi, muhatabın iradesini fiziki olarak eritir ve teslim alır.

III. Kozmik Kanun Olarak Ritim (Zikir)

Ahengin en büyük silahı “ritim”dir (vuruş/tekrar). Ritim, insanın icat ettiği suni bir oyuncak değildir; kâinatın bizzat varoluş kanunudur. Atomun etrafında dönen elektronlardan, Güneş’in etrafında dönen gezegenlere, Kâbe’nin etrafında tavaf eden hacılardan, göğüs kafesimizin içindeki kalbin kasılıp gevşemesine kadar her şey bir ritim, yani “zikir” hâlindedir.

Zikir; kelimenin aynı şiddetle, aynı aralıkla, bıkmadan ve yorulmadan tekrar edilmesidir. Bir şiir (şuur) kâğıttan kalkıp da şarkılaştığında, yani ardına o amansız ritmi (darbeyi) aldığında, kâinatın bu kozmik kanununa (zikre) dâhil olur.

Bizim eserlerimizde ardı arkası kesilmeyen ağır basların, sekteye uğramayan ritmik vuruşların gayesi muhatabı eğlendirmek değildir. O ritim; okurun kendi kalp atışını ele geçirme, onun fizyolojik saatini metnin hızına (mütekellimin zikrine) senkronize etme ameliyesidir. Ritim, kelimenin okurun zihnine çakılması için kullanılan ontolojik bir çekiçtir. Mısra zuhur ettiğinde, kendi ritmini kendi içerisinde ihtiva eder. Şiir, kendi melodisiyle dünyaya gelir.

IV. Şiirden Şarkıya Geçiş

Şiir bir “ses”e, bir şarkıya dönüştüğü an okurun hürriyeti biter. Ses, havayı titreterek ilerler ve dinleyicinin kulak zarına fiziki bir darbe olarak çarpar. Kâğıt üzerindeki metin, ne kadar sarsıcı olursa olsun okura ufak bir hürriyet sahası bırakır; zira okur korktuğunda yahut acı çektiğinde ‘gözlerini kapatarak’ o taarruzu durdurabilir. Göz kapağı, insanın iradesinin son kalesidir. Lakin Yaratıcı, kulağa bir kapak bahşetmemiştir! Ses (musiki) başladığında, dinleyicinin sığınabileceği hiçbir siper, kapatabileceği hiçbir kapı yoktur. O sese karşı fizyolojik olarak çıplak ve mahkûmdur. Dinleyici artık zamanı kontrol edemez; şarkı akıp gitmektedir ve muhatap o sesin debisine, şairin (vokalin) nefesine ve öfkesine esir olmuştur.

Bu geçiş, metnin pasif bir evraktan, aktif bir taarruza dönüşmesidir. Bizim, edebiyatı kâğıdın emniyetli hudutlarından çıkarıp vokal performanslarına (şarkılara) taşımamızın yegâne sebebi budur. Kâğıttaki kelime bekler; havadaki ses ise saldırır. “Küçük Ölüm”ü kâğıttan okumakla; bunu gırtlağı yırtılan, ritmi bir balyoz gibi indiren ve insanın suratına tükürürcesine okuyan bir sesten (şarkıdan) dinlemek arasındaki fark; bir cinayetin haberini okumakla, o cinayete bizzat kurban gitmek arasındaki fark kadardır.

V. Netice

Hasılı; söz, hakikatin et bekleyen kılıncıdır. Ancak o kılıncı kâğıt üzerinde tutmak, onu sadece kınında sergilemektir. Sesin ahengi, musiki ve ritim ise; o kılıncı havaya kaldıran ve muhatabın ensesine acımasızca indiren o görünmez, ilahi pazu kuvvetinin kendisidir.

İnsanoğlu, içindeki o ilahi sürgünün acısını, yeryüzünün çürümesini ve etin iflasını fısıldayarak anlatamayacağını anladığı gün şarkı söylemeye (ve dahi haykırmaya) başlamıştır. Bizim poetikamızda musiki; kulakları okşayan bir rüzgâr değil, demiri eriten, kalbi zapt eden ve “şuur” denen o kıldan ince hakikati dinleyicinin etine zorla zerk eden mutlak bir infaz edevatıdır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

25 Şubat 1968 tarihinde Vietnam’daki Khe Sanh üssünde çekilen bu fotoğraf, savaşın ortasındaki bir Amerikan deniz piyadesini sırtında M16 tüfeği ve bir akustik gitarla yansıtır.

Poetika – Altıncı Bap: Yazının Ontolojisi

yahut Vahyi Taşıyacak İskeletin İnşası Olarak Yazının İcadı

I. Harfin İlahi Tasarımı

Seküler tarihçiler ve modern antropologlar, yazının icadını insanın dünyevi ihtiyaçlarına; ticaret kayıtlarına, kralların vergi listelerine yahut kaba bir haberleşme ihtiyacına bağlarlar. Çivi yazısından hiyerogliflere kadar bu iddia, sığ bir dünyeviliğin izahı olabilir. Lakin iş, Mutlak Hakikat’in yeryüzüne ineceği son ve en büyük sarsıntıya, yani Kur’an-ı Kerim’in nüzulüne geldiğinde bu kaba “tekâmül” efsanesi bütünüyle çöker.

Kâinatın mutlak sahibi, son sözünü (Kelam’ı) yeryüzüne indirmeden evvel, o sözün ağırlığını taşıyabilecek, o çetin manayı cüssesinde barındırabilecek bir “kap” (mahfaza/iskelet) inşa etti. Su, ancak kabının şeklini alır; vahiy de, içine döküleceği o lisanın ve harflerin hacmine muhtaçtır. İşte Arap yazısının tam da İslam peygamberinden hemen evvel icat edilmesi, mükemmelleşmesi ve kemale ermesi; tesadüfi bir tarihî inkişaf değil, doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’in indirilebilmesi için kurgulanmış ilahî bir tasarımdır.

II. Tufandan Evvel Geminin İnşası

Eğer bir yere dev bir okyanus boşaltılacaksa, evvela o suyu tutacak çelikten barajlar inşa edilmelidir. Kur’an, bütün kâinatın sırrını, ölümün ve yaşamın mutlak kanununu ihtiva eden o korkunç okyanustur. Bu okyanusun (Kelam’ın) Arap Yarımadası’na inmeden hemen önce, Arap alfabesinin Nebati köklerinden kopup kendi kati, kuralcı ve derinlikli formunu bulması, tıpkı Nuh’un tufandan evvel gemisini inşa etmesi gibidir.

Arap hattı (yazısı), Peygamber Efendimiz’den, sallallahu aleyhi ve sellem, hemen evvel icat edilip şekillendirilmiştir; çünkü o döneme kadar söz, havada uçuşan, bedevilerin hafızalarında kaybolup giden bir sesten ibaretti. Lakin Mutlak Hüküm (ayetler) geldiğinde, havada uçuşamazdı; kâğıda çivilenmek, taşa kazınmak ve kıyamete kadar tek bir harfi dahi oynamadan sabit kalmak mecburiyetindeydi. Yazının (Arap harflerinin) o devirde icadı, insanın bir muvaffakiyeti değil; vahyin arz üzerine inebilmek için kendine hazırladığı “taşıyıcı iskeletin” ayağa kalkmasıdır.

III. “Huruf”un Geometrisi

Bu ilahi iskeletin (Arap harflerinin) geometrisi de alelade bir çizim değildir. Bizim poetikamızda harf, sadece bir sesi karşılayan plastik bir timsal değil; mananın içine girdiği “ceset”tir.

Elif’in dik, kaskatı ve eğilmez duruşu; Allah’ın birliğini, yeryüzüne inen vahyin amudi şiddetini ve şairin (mütekellimin) hiçbir güce boyun eğmeyen tavizsiz vakarını (celalini) temsil eder. Nun (ن) harfinin kavisli, içine her şeyi hapseden rahmi ve ortasındaki tek nokta (kâinatın tohumu), kelimenin taşıdığı o patlamaya hazır manayı muhafaza eden ontolojik bir çanaktır.

Yazı, insanın düşündüklerini başkasına “göstermek” (mimesis) için icat edilmemiştir. Yazı; uçup gidecek olan “ses”i, zamanın ve mekânın dışına çıkarıp dondurmak, onu bir kılıç gibi kınında (harfin kıvrımında) kıyamete kadar saklamak için icat edilmiştir.

IV. Harekesizlik yahut Sessizlik

İkinci Bap’ta izah ettiğimiz üzere; sessiz harfler (kökler) ilahi iskeleti, sesli harfler (harekeler) ise insanın fani nefesini temsil eder. Arap yazısının ontolojik sırrı tam da buradadır: Orijinal İslami metinlerde (ve yazının ilk icadında) sesli harf, yani “hareke” yoktur.

Yazı; kâğıt üzerinde sadece kaskatı, sessiz ve tavizsiz kemiklerden (köklerden) ibaret bir iskelet ordusu gibi dikilir. Vahyi taşıyan o mahfaza, içine insanın sığ, fani ve dünyevi nefesinin (sesli harflerin) kâğıt üzerinde dahi karışmasına müsaade etmez. Metin kendi başına bir cellat gibi sessizce bekler.

Bu anatomik diktatörlük, okuru bir mecburiyete iter: Okur, harekesiz ve sessiz iskeletleri ayağa kaldırabilmek, yani metni “okuyabilmek” için; kendi cılız nefesini, kendi kanını ve kendi şuurunu o harflerin içine cebren üflemek mecburiyetindedir. Modern alfabeler okura sesi hazır verir, okuru tembelleştirir. Oysa ilahi harf; okurdan o sesi (canı) bir haraç gibi söküp alır. Harfin fıtratındaki bu harekesizlik, okurun metin karşısında nasıl kanatıldığının (kelm) en fizyolojik delilidir.

V. Netice

Eğer yazı (harf), Kur’an-ı Kerim yazılabilsin diye, yani vahyin mutlak ağırlığını taşısın diye icat edilmişse; bugün kâğıdı ve kalemi eline alan şairin omuzlarındaki o mesuliyeti bir düşünün.

Yazı, ilahi bir emanettir. Bu emaneti; okuru eğlendirmek, günlük mırıltılar yahut Batılı tasvir oyunları için kullanmak, harfin ontolojisine, alfabenin mukaddes yaratılış gayesine yapılmış bir ihanettir.

Biz kâğıda bir kelime yazdığımızda, sadece bir edebiyat yapmayız. Biz; peygamberden hemen evvel, o ağır vahyi taşımak için ateşte dövülerek icat edilmiş olan o asırlık “cesetlerin” (harflerin) içine kendi hezeyanımızı, kendi “şuurumuzu” ve hakikatimizi doldururuz. Şiir yazmak; yazının icadındaki o “vahiy taşıma” ciddiyetini taklit etmek, kâğıdı yeniden tehlikeli, ağır ve kanayan bir savaş meydanına çevirmektir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

“Bir Evin Savunması, Dussoubs Caddesi” (Défense d’une maison rue Dussoubs) — Paris, Eylül 1915.
Fransız fotoğrafçı Léon Gimpel tarafından I. Dünya Savaşı döneminde çekilen bu kare, Paris sokaklarında çuvallardan kurdukları barikatların arkasında savaşçılık oynayan çocukları konu alıyor.

Poetika – Yedinci Bap: Türkçenin Ontolojisi

yahut Vahyin Kılıcı

I. İslam’ın Kılıcı Olarak Türkçe

Kâinatın mutlak sözü (kelam), yeryüzüne Arapçanın kaskatı iskeletiyle inmiş, vahiy kendi ontolojisini o mahfazada tamamlamıştır. Lakin bu ilahi mana, o kutsi mahfazadan çıkıp da yeryüzünü fethetmeye, at sırtında dünyayı hizaya sokmaya başladığında, bu ağır amelin yükünü çekecek yepyeni bir “kılıca” ihtiyaç hasıl olmuştur. İşte Türkçe, İslam’ın yeryüzündeki kılıcı, ameli ve tebliğ lisanıdır.

Bugün modern dilbilimcilerin Türkçeye giydirmeye çalıştığı sonradan uydurulmuş seküler kurallar, yahut lisanı köklerinden koparmayı hedefleyen sentetik “öztürkçe” safsataları, bu kadim kılıcı plastikten bir oyuncağa çevirme gayretidir. Hakiki Türkçe, masa başında icat edilmiş kuralların dili değildir. O; Arapça ve Farsçanın İslamlaşmış bütün kelimelerini kendi potasında eritip ona amel katan, “sarahat” (kesinlik ve açıklık) üzerine bina edilmiş mutlak bir fetihtir. Yine de İngilizce için Latince neyse, Türkçe için de Arapça benzer mahiyettedir diyemeyiz. Zira Latince, İngilizcenin etimolojik ve ölü bir menşeidir; aralarında hiçbir “mukaddes” veya “teolojik” bağ yoktur. Zira İncil, Latince değildir. Hâlbuki Türkçe ile Arapça arasındaki bağ; etimolojik değil, doğrudan doğruya ontolojik ve ilahidir. Arapça, vahyin gökyüzünden yeryüzüne indiği sessiz ve kaskatı iskelet ise; Türkçe o iskeletin yeryüzünde ete kemiğe bürünüp at sırtında dünyayı hizaya soktuğu kılıncın (amelin) ta kendisidir.

II. Kütlevi Yoğunluk ve Kelime Tasarrufu

Türkçeyi Batı dillerinden yahut laf kalabalığına boğulmuş uysal edebiyat metinlerinden ayıran en dehşetli özelliği “sarahat”idir. Türkçe, sadedir, nettir; lakin bu sadelik içinin boş olmasından değil, maddenin kâğıt üzerinde akıl almaz bir kütlevi yoğunluğa dönüştürülmesinden gelir.

Bunun en büyük tarihî ve ontolojik vesikalarından biri de Mecelle’dir. Mecelle’nin kaidelerine bakıldığında, insan dimağı şaşakalır. Üç veya dört kelime yan yana gelir, aralarında hiçbir edebî süs, hiçbir tasvir, hiçbir dolambaç yoktur; ancak o üç kelimelik cümlenin içinde asırlarca sürecek hukuki, felsefi ve içtimai bir “hüküm” barınır.

“Beraat-ı zimmet asıldır.”
“Zarar kadîm olmaz.”
“Şek ile yakîn zâil olmaz.”
“Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır.”

Sadece üç beş kelime. Fakat bu üç beş kelime bir sayfayı değil, bir kâinat nizamını dikte eder. Türkçe, lüzumsuz her türlü yağı, süsü ve sıfatı yakıp geriye sadece etin ve kemiğin (hükmün) kaldığı lisandır. Kelime sayısı azaldıkça, cümlenin okurun omuzlarına bindirdiği ağırlık muazzam bir şekilde artar. Şair (mütekellim) kâğıda kelimeleri yığarak değil; aksine kelimeleri eksiltip, geriye sadece Mecelle’deki gibi kanun koyucu “sarahati” bırakarak okuru ezer.

Modern ve seküler lisaniyatçılar, bir lisanın zenginliğini ‘kelime dağarcığının şişkinliğiyle’ yahut tasvirlerinin süslülüğüyle ölçme şaşkınlığına düşerler. Oysa ontolojik kudret, çok kelimeye sahip olmak değil; kâinatı infaz etmek için çok az kelimeye ihtiyaç duymaktır. Mahkemede köleler ve suçlular kendilerini kurtarabilmek, kendilerini izah edebilmek için saatlerce konuşur, ter döker ve binlerce sığ kelime israf ederler. Lakin mutlak otorite olan Sultan sadece ‘Vurun boynunu!’ der. Sultanın lisanı kısadır, çırılçıplaktır; lakin hükmü mutlaktır. Türkçe; işte bu acizlerin ve kölelerin (hikâyecilerin) değil, yeryüzüne nizam veren o mutlak ve sarih Sultanın (mütekellimin) lisanıdır.

III. Yunus

Türkçenin bu kavi fıtratı, hukukta Mecelle’yi doğurduğu gibi, şiirde de Yunus Emre’yi doğurmuştur. Yunus’un lisanı, sanat yapmayı hedefleyenlerin, vadilerde tasvir kovalayanların asla ulaşamayacağı o “aşırı basitliğin ve aşırı derinliğin” şahikasıdır.

“Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm.” Bu iki dize, felsefe tarihinin ciltler dolusu kitapla izah etmeye çalıştığı varoluş (ontoloji), tecelli, insanın faniliği ve ruhun mutlak yalnızlığı meselelerini sadece altı kelimeyle infaz eder. Türkçe budur. Karmaşık görünmeye tenezzül etmez. Cümleyi dolandırmaz. En kaba, en bilindik, en gündelik kelimeyi alır (et, kemik, bürünmek) ve okurun zihnini o kelimenin içinden dipsiz bir uçuruma atar. Üstelik bunu on asır evvel yapmıştır.

Bizim poetikamızda şair, kelimeleri süslemek, okura entelektüel oyunlar oynamak yahut karmaşık sentakslar kurmak mecburiyetinde değildir. Bilakis, mesele en kaba fetişi veya en ağır ontolojik çürümeyi dahi, Yunus’un o “aşırı basit” ama içine düşüldüğünde çıkılması imkânsız yalın Türkçesiyle dikte etmektir. Kaba kelime, kâğıda indiğinde bir illüzyon yaratmaz; hakikatin maskesini tek hamlede düşürür.

IV. Netice

Eğer Kur’an’ın lisanı göklerin, vahyin ve sonsuz metafiziğin lisanıysa; Türkçe doğrudan doğruya arzın, etin, çeliğin ve acımasız yerçekiminin lisanıdır. O; bedel ödemekten kaçan amelsiz felsefelerin, hakikati estetiğe kurban eden steril burjuva ahlakının yahut kâinatı sadece uzaktan izleyen korkak bir seyirciliğin (mimesis‘in) dili değildir. Türkçe; dünyayı kendi üzerine yıkışının (isnad edişinin) ve yeryüzüne doğrudan kanlı bir müdahalede bulunuşunun lisanıdır.

Bizim poetikamız, Batı’nın veya uysal hikâyecilerin elinde oyuncak olmuş, iğdiş edilmiş bir Türkçeyi reddeder. Biz, kökü bükülmeyen, ritmi sektirmeyen sarih mi sarih, kadim Türkçeye talibiz. Zira okurun zihnindeki o “hayretsiz gayreti” parçalayacak olan yegâne güç, kelamın bu çelikten namlusudur.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Kore Savaşı (1950-1953) yıllarında, cephe gerisinde bir Türk askerinin kendi inşa ettikleri kütükten sığınağın önündeki anını gösteren bir kare.

Poetika – Sekizinci Bap: Mütekellimin Ontolojisi ve Kılıcı Tutan El

yahut Şahidin Çilesi

I. Sünuhatın Dehşeti ve İlhamın Ağırlığı

Modern dünya, ilhamı; şairi nazlı nazlı yoklayan, ona zarif sözler fısıldayan romantik bir peri masalı sanır. Bu yüzden ilhamı hafife alır. Oysa hakiki ilham (İslam aklındaki sünuhat yahut varidat), kalbe usulca süzülen bir ışık hüzmesi değil; şairin zihnine aniden düşen, onu hazırlıksız yakalayan ve bütün muvazenesini altüst eden ontolojik bir şimşektir.

Şair (mütekellim), masa başında ter dökerek, kelimeleri bir mühendis gibi birbirine uydurarak şiir “imal eden” bir teknisyen değildir. Şiir kurgulanmaz; şiire maruz kalınır. Kâinatın muazzam “kelam” ummanından kopup gelen bir damla (ilham), şairin idrakine düştüğünde, şair kılıncı kendi iradesiyle çekmez; o kılınç doğrudan onun eline tutuşturulur. İşte bu ilham anı, şairin kâinattaki o “kıldan ince” hakikate (şuura) bizzat çarpıldığı andır. Marifet, kazı yapmakta değil; göğüs kafesini yarıp içeri giren o ilhamın (sünuhatın) şiddetine dayanabilmekte, o yıldırımı toprağa (kâğıda) aktarırken kül olmamaktadır.

Bu ontolojik şimşek (sünuhat) şairin idrakine düştüğünde, sadece ruhu değil, kılıncı tutan eli de o ilahi sıkletin altında ezilir. “Nun vel Kalem” sırrınca; o ağır mana harfe dökülürken şairin parmakları titrer, aklı çatırdar ve omuzları çöker. Bizim poetikamızda şair, ilham perisiyle dans eden kof bir romantik değil; kâinatın hakikatine (şuuruna) maruz kaldığı için aklını kaçırmamak adına kelimelere tutunan, parmakları kanayan trajik bir ‘hamal’dır. Şiir, o yükün kâğıda devredilip şairin geçici bir an için nefes almasıdır.

II. Zamanın Cesedini Deşen Nebbaş

Edebiyat, umumiyetle zamanın üç hâliyle ilgilenir: Mazinin melankolisi, atinin endişesi yahut anın (şimdi’nin) tasviri. Oysa şair, zamanın dışına atılmış ontolojik bir hatadır. İnsanlar “şimdi”yi yaşarlar ve onun farkına varmazlar. Şair ise “şimdi”nin (içinde bulunduğumuz şu nefes aldığımız milisaniyenin) içine girdiği an onu dondurur, öldürür ve daha o saniye onun cesedini deşmeye başlar.

Şair; henüz hatıraya dönüşmemiş olanı, tam şu an yaşanmakta olan kaba bir ameli yahut sıradan bir sokağı, diri diri teşrih masasına yatıran bir “nebbaş”tır. O, henüz toprağa düşmemiş bir “an”ın içindeki kurtçukları, o anın içinde barındırdığı ölümü ve hiçliği anında söküp alır. Sıradan insan bir kavgaya yahut terli bir sevişmeye baktığında “diri” bir amel görür; şair o amele baktığında, amelin içindeki o “küçük ölümü”, çürümeyi ve cesedi görür. Şair, şimdiki zamanı konfor içinde yaşayamaz; o, daha saniyesinde ölüp maziye karışan ‘an’ların mezarını deşip, içindeki çürümeyi okurun yüzüne fırlatan bir nebbaştır.

III. “Lâ” Makamı

İslam’ın ve varoluşun en kati esası olan Kelime-i Tevhid, bir kabullenmeyle değil, muazzam bir reddiyeyle, mutlak bir yıkımla başlar: “Lâ”.

Modern edebiyat, şairi yeryüzüne “evet” diyen, onu tasvir eden, güzelliğini yahut çirkinliğini çoğaltan bir “üretici” zanneder. Oysa hakiki mütekellim (şair), kâinatın kalbine indirilmiş o “lâ” kılıncının bizzat kendisidir. Şair; dağların, denizlerin, nizamın ve maddenin sağır edici hakikatine bakıp “Siz mutlak değilsiniz, siz bir illüzyonsunuz, siz yoksunuz!” diye haykıran, eşyayı iptal eden ontolojik bir itirazdır.

Şiir yazmak, dünyaya yeni bir şey eklemek değildir; şiir yazmak, dünyanın üzerine örtülmüş kalın “maddiyat” perdesini yırtmak, eşyayı kâğıt üzerinde infaz edip (ifna edip) geriye sadece O’nun kalmasını sağlamaktır. Şair; kâinatın yüzüne karşı sürekli “lâ” diyen o yıkıcı, yalnız ve tekinsiz makamın sahibidir.

IV. Eşyanın Çektiği Vicdan Azabı Olarak Şair

Kâinattaki bütün nesneler, yıldızlar, nehirler ve hayvanlar mutlak bir itaat içindedir; onlar “müslim”dir (teslim olmuşlardır). Lakin bu teslimiyet, aynı zamanda dilsiz ve şuursuz bir ağırlıktır. Bir dağ, kendi ağırlığından şikâyet edemez; bir nehir, akıp gitmenin ve fani olmanın dehşetini dile getiremez.

İşte şair, dağların ve göklerin yüklenmekten korktuğu o emaneti (şuuru ve kelamı) aldığı için, kâinatın dilsizliğine verilmiş yegâne “ses”tir. Şair bir çiçeği, bir ölümü yahut bir sokağı anlattığında; o nesneleri dışarıdan gözlemleyip yazmaz. Bilakis, kâğıda dökülen şiir; eşyanın (nesnelerin) şairin gırtlağını kullanarak ettiği kendi itirafıdır. Şair, kâinatın çektiği vicdan azabıdır. Madde (dünya) fani olduğunun, eksik olduğunun, asıl vatandan (mutlaktan) koptuğunun ıstırabını, ancak şairin yırtık, sarsıcı ve kederli hezeyanları üzerinden dile getirebilir. Bizim metinlerimizde şair konuşmaz; şairin ağzından, kendi faniliğinden iğrenen dünyanın korkunç feryadı duyulur.

V. Berzah’ın Cisimleşmiş Hâli

İslam ontolojisinde iki mutlak âlem vardır: vücub âlemi (Mutlak Varlık, Allah) ve imkân âlemi (yaratılmışlar, kâinat). Bu iki âlem arasındaki geçilmez, akıl almaz ve tekinsiz çizgiye “berzah” denir.

Şair; ne uysalca dünyada yaşayıp giden sıradan bir et yığınıdır, ne de göklerin sırrına bütünüyle vakıf olmuş bir melektir. Şair, o iki âlem arasına sıkışmış, berzahın cisimleşmiş hâlidir. O, yeryüzünde yürürken dahi buraya ait olmadığını iliklerine kadar hisseden; mülk âlemine (dünyaya) bakıp melekût âlemini (ötesini) gören, fakat ikisine de tam olarak sığamayan bir “kesik”tir.

Şiir, işte bu Araf’ta sıkışmanın, bu ontolojik sürtünmenin çıkardığı kıvılcımdır. Şair yazdıkça bu sürtünme artar; ne dünyayı düzeltebilir ne de göğe çıkabilir. Kılıcı tutan el, aslında kendi berzahında (sıkışmışlığında) kanayan, kâinatın en trajik ve en asil yalnızlığıdır.

VI. Körü Körüne Şahitlik

Sıradan insan gözüyle görür, kulağıyla işitir (İlm-el Yakîn) ve buna göre yaşar. İleri gidenler, eşyanın hakikatini gözleriyle bizzat müşahede eder (Ayn-el Yakîn).

Fakat şairin kılıcı, gördüğünü yazan bir kılıç değildir. Şair, eşyaya baktığında eşyayı görmez; eşyanın ardındaki o “hiçliği” görür. O, kâinatın “kör noktası”dır. Kâinat kendi kusursuzluğunu sergiler iken, şair o kusursuzluğun içindeki defoyu (ölümü, faniliği) sezer. Bu yüzden hakiki şiir; gören bir gözün sığ tasviri değil, dünyaya gözlerini kasten yumup hakikatin ateşine (Ayn-el Yakîn’in sarsıntısına) maruz kalan bir ruhun kâğıda indirdiği mutlak feryattır.

VII. Netice: Yeryüzünün Kefareti

Hasılı; şair bir kelime cambazı, bir his tercümanı yahut kendi kibrini tatmin eden bir sanatçı değildir.

O; “lâ” diyerek arzın illüzyonunu parçalayan bir cellat, dilsiz kâinatın günah çıkarttığı bir itiraf kabini ve iki âlem arasında sıkışmış ebedî bir berzahtır. Dünyanın bütün o sıradan ve hayretsiz gayretleri, Allah’ın da izniyle, şairin kâğıda damlattığı o bir damla “şuur” (itiraf) ile muvazenede durur. Şairin şiiri, arzın işlediği günahların, faniliğin ve uyuşukluğun kefaretidir. O yazdıkça, dünya kendi hiçliğiyle yüzleşir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

1955 yılında Las Vegas’ta düzenlenen bir güzellik yarışmasında, oyuncu ve şov kızı Linda Lawson’a “Miss Atomic Bomb” (Atom Bombası Güzeli) unvanı verilirken çekilen bu ikonik fotoğraf, Nevada’daki nükleer denemelerin turistik birer malzemeye dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir.

Poetika – Dokuzuncu Bap: Muhatabın Ontolojisi ve Kılıcın Saplandığı Beden

yahut Gafleti Yırtan “Sûr” Olarak Metin

I. Kurbanın Teslimiyeti

Kapitalist çağın ve modern yayıncılığın en büyük yalanı, okura “velinimet” ve “yargıç” muamelesi yapmasıdır. Modern okur, kitabı eline aldığında kendini emniyette hisseder; bir koltuğa yaslanır ve yazarın ona sunacağı manzarayı, hikâyeyi yahut estetik hazzı “tüketmek” üzere bekler. Beğenirse takdir eder, beğenmezse kitabı kapatır. Okur, metnin efendisi mevkiindedir.

Bizim poetikamız, bu şımarık “müşteri” ontolojisini kâğıdın ilk satırında iptal eder. Hakiki bir metnin karşısında okur, yargıç veya müşteri değil; doğrudan doğruya “kurban”dır (yahut evvelki baplarda izah ettiğimiz üzere, şairin kılıcı altında ezilen o zavallı “meful”dür). Şair (mütekellim) kılıcı çektiğinde, okur artık hür değildir. Metin okura hizmet etmez; okuru esir alır, onu konforlu koltuğundan söküp kendi felsefi infaz masasına (otopsiye) yatırır. Okur metni değerlendirmez; metnin kaba, sarsıcı ve tavizsiz sarahati okurun inancını, nefsini ve hayatını değerlendirir. Kitap, okurun elinde tuttuğu bir eğlence aracı değil, okurun boğazına sarılan bir eldir.

Okuma amelinin paradoksu tam da buradadır: Mütekellim (şair) kelimeleri kılınç gibi biler, sentaksı bir darağacı gibi kurar; lakin o kılıncı (kitabı) kendi elleriyle tutup kendi şah damarına yaslayan, bizzat okurun kendisidir. Kâğıt üzerindeki kanlı harflerin üzerinde gezinen her bir göz hareketi, satırdan satıra atlayan her bir nefes, okurun kendi infazına gönüllü olarak iştirak etmesidir. Okur, nefsinin çürümüşlüğünü (amel defterini) görmenin tekinsiz cazibesine kapılır ve kendi boynunu yazarın giyotinine kendi iradesiyle uzatır. Bizim metnimiz kurbanı zorla sürüklemez; kurbanı kendi ayaklarıyla o infaz masasına yatırır. Bu, kurbanın celladına âşık olması değil, kurbanın kendi nefsinin çürümüşlüğünü görme krizidir (röntgenciliğin bedelidir).

II. Gafletin Anatomisi, Vahşetin Lüzumu

Ne diye okura kaba kelimelerle, nefes kesen virgüllerle, terli tenlerle, mağara dehlizleriyle ve ölümün en grotesk hâlleriyle (şok doktriniyle) saldırıyoruz? Ne diye ona manzarayı “usulca” göstermiyoruz?

Çünkü çağımızın okuru mutlak bir gaflet içindedir. “Hayretsiz gayretlerle” zombileşmiş, her şeye ulaşan ama hiçbir şeye varamayan bu bedenin derisi (idraki) nasır tutmuştur. Nasır tutmuş bir deriye tüy dokundurarak (usulca tasvir yaparak, mimesis ile) hiçbir şey hissettiremezsiniz. O nasırı kesmek, o uyuşmuş etin altındaki sinir uçlarına ulaşmak için kaba, acımasız ve vahşi bir darbeye (kelm/yara) ihtiyaç vardır.

Bizim edebiyatımızdaki şiddet, çürüme ve doğrudan “dikte” ediş; yazarın sadizminden değil, okurun gafletinin kalınlığındandır. Uyuyan bir adamı ninnilerle uyandıramazsınız; onun başucunda top patlatmak, İsrafil’in “sûr”unu onun kulak zarında parçalamak mecburiyetindesinizdir. Bizim metinlerimiz, okurun gafletini yırtmak için kasten bilenmiş birer “sûr”dur.

III. Amel Defteri

Sıradan bir romanı okuyan kişi, başkalarının hayatını röntgenlediğini zanneder. Mine’l’in boğucu karanlığını, Hira’nın ağırlığını okuyan kişi ise, kâğıtta başkasına değil, doğrudan kendi “nefs”ine bakar.

İslam eskatolojisinde (ahiret inancında) insan hesap günü kendi amel defterini okumakla mükellef kılınır: “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter.” (İsrâ, 14). İşte bizim metnimiz, bu dehşetli sahnenin yeryüzündeki dünyevi ve edebî provasıdır.

Şair, kâğıt üzerinde kaba, günahkâr, etten ibaret olan fetişleri ve insanın o sefil dünyeviliğini resmederken; okur yavaş yavaş okuduğu o “iğrenç” şeyin, aslında kendi içindeki o gizli, terli ve karanlık tabiat olduğunu fark eder. Metin bir anda hikâye olmaktan çıkar, dehşetli bir aynaya (bir amel defterine) dönüşür. Okur, başkasının cinnetini okuduğunu sanırken, aslında kendi nefsindeki çürümüş eti seyre daldığını anlar. Bu yüzleşme, okurun kibrini parçalar. Metnin ona yaşattığı bu utanç ve dehşet hissi, bizim sanatımızın yegâne zaferidir.

IV. Demokrasinin Reddi, İnfazın Kabulü

Batılı yazar okurla tartışır, ona “Bence hayat böyle, sence nasıl?” diye sorar. Edebiyatı demokratik bir iletişim sahası sanır.

Bizim poetikamızda şair (mütekellim) ile okur arasında demokrasi yoktur. Bir tarafta hükmü veren (mütekellim), diğer tarafta o hükme maruz kalan (beden/okur) vardır. İletişim, ancak iki eşit taraf arasında olur. Oysa kılıcı tutan ile kılıcın saplandığı et eşit değildir. Bizim metinlerimiz, “Acaba böyle düşünür müsün sevgili okur?” demez; “Sen bir et yığınından ibaretsin ve işte böyle öleceksin.” diye hükmü okurun alnına çakar.

Okur metne girdiğinde hürriyetini vestiyere bırakır. Cümlelerin (Sırat’ın) ritmiyle onun nefesi kontrol edilir; kelimelerin (kelm‘in) kökleriyle onun şuuru kesilir; “lâ” makamının ağırlığıyla onun dünyevi inançları iptal edilir.

V. Netice

Hasılı; kâğıdın ardındaki o beden, bizim için sadece o asırlık hakikatin, o ağır “şuur” şimşeğinin üzerinde deneneceği fani bir et yığınıdır.

Eğer bir okur bizim metnimizi bitirdiğinde; sadece “Ne güzel yazılmış!” yahut “Ne kadar da ilginç bir kurgu!” diyerek o uysal hayatına geri dönebiliyorsa, biz o metinde muvaffak olamamışız, kılıcı ete saplayamamışız demektir. Hakiki bir şiirin, hakiki bir “dikte”nin muhatabı olan okur, kitabı kapattığında kanamalıdır. Uykuları kaçmalı, kendi varoluşundan, bedeninin çürüyecek olmasından ve kâinatın dilsiz vicdan azabından ötürü kusacak hâle gelmelidir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

“Rahipten Yardım” (Aid from the Padre) — Héctor Rondón Lovera, 1962

1962 Dünya Basın Fotoğrafı (World Press Photo) ve 1963 Pulitzer Ödülü sahibi bu ikonik kare, 4 Haziran 1962’de Venezuela’daki El Porteñazo askerî ayaklanması sırasında çekildi. Fotoğrafçı Héctor Rondón Lovera, keskin nişancı ateşinin ortasında, Deniz Kuvvetleri Papazı Luis María Padilla’nın can çekişen bir hükûmet askerini kollarında tutarak ona son dualarını okuduğu anı ölümsüzleştirdi.