yahut Şahidin Çilesi
I. Sünuhatın Dehşeti ve İlhamın Ağırlığı
Modern dünya, ilhamı; şairi nazlı nazlı yoklayan, ona zarif sözler fısıldayan romantik bir peri masalı sanır. Bu yüzden ilhamı hafife alır. Oysa hakiki ilham (İslam aklındaki sünuhat yahut varidat), kalbe usulca süzülen bir ışık hüzmesi değil; şairin zihnine aniden düşen, onu hazırlıksız yakalayan ve bütün muvazenesini altüst eden ontolojik bir şimşektir.
Şair (mütekellim), masa başında ter dökerek, kelimeleri bir mühendis gibi birbirine uydurarak şiir “imal eden” bir teknisyen değildir. Şiir kurgulanmaz; şiire maruz kalınır. Kâinatın muazzam “kelam” ummanından kopup gelen bir damla (ilham), şairin idrakine düştüğünde, şair kılıncı kendi iradesiyle çekmez; o kılınç doğrudan onun eline tutuşturulur. İşte bu ilham anı, şairin kâinattaki o “kıldan ince” hakikate (şuura) bizzat çarpıldığı andır. Marifet, kazı yapmakta değil; göğüs kafesini yarıp içeri giren o ilhamın (sünuhatın) şiddetine dayanabilmekte, o yıldırımı toprağa (kâğıda) aktarırken kül olmamaktadır.
Bu ontolojik şimşek (sünuhat) şairin idrakine düştüğünde, sadece ruhu değil, kılıncı tutan eli de o ilahi sıkletin altında ezilir. “Nun vel Kalem” sırrınca; o ağır mana harfe dökülürken şairin parmakları titrer, aklı çatırdar ve omuzları çöker. Bizim poetikamızda şair, ilham perisiyle dans eden kof bir romantik değil; kâinatın hakikatine (şuuruna) maruz kaldığı için aklını kaçırmamak adına kelimelere tutunan, parmakları kanayan trajik bir ‘hamal’dır. Şiir, o yükün kâğıda devredilip şairin geçici bir an için nefes almasıdır.
II. Zamanın Cesedini Deşen Nebbaş
Edebiyat, umumiyetle zamanın üç hâliyle ilgilenir: Mazinin melankolisi, atinin endişesi yahut anın (şimdi’nin) tasviri. Oysa şair, zamanın dışına atılmış ontolojik bir hatadır. İnsanlar “şimdi”yi yaşarlar ve onun farkına varmazlar. Şair ise “şimdi”nin (içinde bulunduğumuz şu nefes aldığımız milisaniyenin) içine girdiği an onu dondurur, öldürür ve daha o saniye onun cesedini deşmeye başlar.
Şair; henüz hatıraya dönüşmemiş olanı, tam şu an yaşanmakta olan kaba bir ameli yahut sıradan bir sokağı, diri diri teşrih masasına yatıran bir “nebbaş”tır. O, henüz toprağa düşmemiş bir “an”ın içindeki kurtçukları, o anın içinde barındırdığı ölümü ve hiçliği anında söküp alır. Sıradan insan bir kavgaya yahut terli bir sevişmeye baktığında “diri” bir amel görür; şair o amele baktığında, amelin içindeki o “küçük ölümü”, çürümeyi ve cesedi görür. Şair, şimdiki zamanı konfor içinde yaşayamaz; o, daha saniyesinde ölüp maziye karışan ‘an’ların mezarını deşip, içindeki çürümeyi okurun yüzüne fırlatan bir nebbaştır.
III. “Lâ” Makamı
İslam’ın ve varoluşun en kati esası olan Kelime-i Tevhid, bir kabullenmeyle değil, muazzam bir reddiyeyle, mutlak bir yıkımla başlar: “Lâ”.
Modern edebiyat, şairi yeryüzüne “evet” diyen, onu tasvir eden, güzelliğini yahut çirkinliğini çoğaltan bir “üretici” zanneder. Oysa hakiki mütekellim (şair), kâinatın kalbine indirilmiş o “lâ” kılıncının bizzat kendisidir. Şair; dağların, denizlerin, nizamın ve maddenin sağır edici hakikatine bakıp “Siz mutlak değilsiniz, siz bir illüzyonsunuz, siz yoksunuz!” diye haykıran, eşyayı iptal eden ontolojik bir itirazdır.
Şiir yazmak, dünyaya yeni bir şey eklemek değildir; şiir yazmak, dünyanın üzerine örtülmüş kalın “maddiyat” perdesini yırtmak, eşyayı kâğıt üzerinde infaz edip (ifna edip) geriye sadece O’nun kalmasını sağlamaktır. Şair; kâinatın yüzüne karşı sürekli “lâ” diyen o yıkıcı, yalnız ve tekinsiz makamın sahibidir.
IV. Eşyanın Çektiği Vicdan Azabı Olarak Şair
Kâinattaki bütün nesneler, yıldızlar, nehirler ve hayvanlar mutlak bir itaat içindedir; onlar “müslim”dir (teslim olmuşlardır). Lakin bu teslimiyet, aynı zamanda dilsiz ve şuursuz bir ağırlıktır. Bir dağ, kendi ağırlığından şikâyet edemez; bir nehir, akıp gitmenin ve fani olmanın dehşetini dile getiremez.
İşte şair, dağların ve göklerin yüklenmekten korktuğu o emaneti (şuuru ve kelamı) aldığı için, kâinatın dilsizliğine verilmiş yegâne “ses”tir. Şair bir çiçeği, bir ölümü yahut bir sokağı anlattığında; o nesneleri dışarıdan gözlemleyip yazmaz. Bilakis, kâğıda dökülen şiir; eşyanın (nesnelerin) şairin gırtlağını kullanarak ettiği kendi itirafıdır. Şair, kâinatın çektiği vicdan azabıdır. Madde (dünya) fani olduğunun, eksik olduğunun, asıl vatandan (mutlaktan) koptuğunun ıstırabını, ancak şairin yırtık, sarsıcı ve kederli hezeyanları üzerinden dile getirebilir. Bizim metinlerimizde şair konuşmaz; şairin ağzından, kendi faniliğinden iğrenen dünyanın korkunç feryadı duyulur.
V. Berzah’ın Cisimleşmiş Hâli
İslam ontolojisinde iki mutlak âlem vardır: vücub âlemi (Mutlak Varlık, Allah) ve imkân âlemi (yaratılmışlar, kâinat). Bu iki âlem arasındaki geçilmez, akıl almaz ve tekinsiz çizgiye “berzah” denir.
Şair; ne uysalca dünyada yaşayıp giden sıradan bir et yığınıdır, ne de göklerin sırrına bütünüyle vakıf olmuş bir melektir. Şair, o iki âlem arasına sıkışmış, berzahın cisimleşmiş hâlidir. O, yeryüzünde yürürken dahi buraya ait olmadığını iliklerine kadar hisseden; mülk âlemine (dünyaya) bakıp melekût âlemini (ötesini) gören, fakat ikisine de tam olarak sığamayan bir “kesik”tir.
Şiir, işte bu Araf’ta sıkışmanın, bu ontolojik sürtünmenin çıkardığı kıvılcımdır. Şair yazdıkça bu sürtünme artar; ne dünyayı düzeltebilir ne de göğe çıkabilir. Kılıcı tutan el, aslında kendi berzahında (sıkışmışlığında) kanayan, kâinatın en trajik ve en asil yalnızlığıdır.
VI. Körü Körüne Şahitlik
Sıradan insan gözüyle görür, kulağıyla işitir (İlm-el Yakîn) ve buna göre yaşar. İleri gidenler, eşyanın hakikatini gözleriyle bizzat müşahede eder (Ayn-el Yakîn).
Fakat şairin kılıcı, gördüğünü yazan bir kılıç değildir. Şair, eşyaya baktığında eşyayı görmez; eşyanın ardındaki o “hiçliği” görür. O, kâinatın “kör noktası”dır. Kâinat kendi kusursuzluğunu sergiler iken, şair o kusursuzluğun içindeki defoyu (ölümü, faniliği) sezer. Bu yüzden hakiki şiir; gören bir gözün sığ tasviri değil, dünyaya gözlerini kasten yumup hakikatin ateşine (Ayn-el Yakîn’in sarsıntısına) maruz kalan bir ruhun kâğıda indirdiği mutlak feryattır.
VII. Netice: Yeryüzünün Kefareti
Hasılı; şair bir kelime cambazı, bir his tercümanı yahut kendi kibrini tatmin eden bir sanatçı değildir.
O; “lâ” diyerek arzın illüzyonunu parçalayan bir cellat, dilsiz kâinatın günah çıkarttığı bir itiraf kabini ve iki âlem arasında sıkışmış ebedî bir berzahtır. Dünyanın bütün o sıradan ve hayretsiz gayretleri, Allah’ın da izniyle, şairin kâğıda damlattığı o bir damla “şuur” (itiraf) ile muvazenede durur. Şairin şiiri, arzın işlediği günahların, faniliğin ve uyuşukluğun kefaretidir. O yazdıkça, dünya kendi hiçliğiyle yüzleşir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
