La Petite Mort’un klostrofobisinden çıkıp; derin bir nefes alarak geniş, darmadağınık ve güneşli bir sahaya, yani CÖNK‘e geçiyoruz.
Başlıklar (Meydân, Kuyı, Daşra, Göñül) bizi bir seyru sülûka itmektedir hiç şüphesiz. Her şey meydanda başlar. Meydan; cemiyettir, pazardır, modern dünyanın gürültüsü ve insanların birbirine yalan söylediği vitrindir. Meydanın gürültüsünden kaçan ruh, yukarıya/göğe değil, tam aksine aşağıya, derinlere inmek mecburiyetindedir. Hatta oraya atılmağa mecburdur: “Kuyı” (Kuyu), insanın cemiyetten kaçıp kendi karanlığıyla, kendi içindeki ifritlerle baş başa kaldığı yerdir. Kuyudan çıkan ruh, artık eskisi gibi “Meydan”a, yani merkeze dönemez. O yüzden yönünü merkezin dışına, dışarıya, yani Daşra’ya (Taşra’ya) çevirir. Meydandan kaçan, kuyuya inen ve taşraya sürülen ruhun varacağı tek ve nihai bir yer kalmıştır: Gönül.
Bir kurgu var fakat lineer bir yolculuk kurgusu olduğunu da söyleyemeyiz bunun. Zira “cönk” dediğimiz mefhum, nizam kabul etmez. Bizim kadim edebiyatımızda, aşağıdan yukarıya doğru açılan dana derisi defterlerin, yani cönklerin içinde sadece ulvi şiirler yahut ağır felsefeler bulunmaz. O defter; hayatın kendisidir. Bir sayfada ciğerinizi delen bir ağıt varken, arka sayfada bir yemek tarifi, hemen yanında şifa duası, onun altında ise sokaktaki çingenenin neşesi yer alır.
Bu albüm, tam manasıyla bir cönktür. İçinde yakın bir dostun ölümünün bıraktığı hava da var, sevgiliyle edilen cilve de; küffara meydan okuyan gür sada da var, Ramazan ayının gidişine yakılan samimi bir hüzün de. Tıpkı hayatta da olduğu gibi. Her renkten, her meşrepten bir parça.
Peki, bu kadar dağınık, bu kadar “her şeyden” bir albüm yapma fikri nereden neşet etti?
Bir cönk yapma fikri bende evvelden beri vardı. Hatta bu fikir başka şekillerde de yer etti kafamda yıllar içerisinde. (Onları da ileride Allah izin verirse yapacağım.) Lakin en içime yatan fikir, okuduğum harikulade şiirlerin bestelenmesi, radyolarda bu şarkıların çalınması, dillere bu sözlerin dolanması fikriydi. Yani bir düşünsenize. Birinin bir iş yaparken “Bak, başlıyo’ yaz/Yani duygular max” diye bir şarkı mı mırıldanmasını istersiniz, yoksa “Koşu koşuver nargözlüm/Yuvarlak biçimli ayakların/Küheylan kolanı gibi kuşağın” diye bir şarkıyı mı mırıldanmasını istersiniz? Hangisine tahammül edebilirsiniz? Peki, sizce hangisi daha yapay zekâ duruyor, canımın içleri? Bir düşünün hele.
Neyse, bir gün bir arkadaş demişti, “Sizin yaptığınız işler arkada çalsın diye dinlenmiyor. Hep sözlere odaklanmam, zihnimi yormam gerekiyor; bu yüzden sizi açıp başka işlerle meşgul olamıyorum.” Bu, ilk bakışta bir sanatkâr için övgü gibi dursa da, beni başka bir damardan tahrik etti. Dedim ki; “Öyle mi? O hâlde ben de arka planda çalınabilecek, ailenizle, eşinizle, dostunuzla otururken, sizi yormadan dinleyebileceğiniz bir iş yapayım.”
Maksadım buydu: Odaklanma gerektirmeyen, arka planda akıp giden bir albüm yapmak. Elbette bizi sadece yalnızlığında, kulaklıklarını takıp karanlık odasında dinlemeye alışmış rap dinleyicisi bu işi pek sevmedi. Neden sevsinler ki? Bizi sürekli dinî bir kisveye büründürüp sadece o minvaldeki işlerimizi cımbızlayanlar da sevmedi. Yahut Sigara ve Namaz‘daki muğlak, fiyakalı karanlığı arayanlar da sevemedi bir türlü. Siz ne ara bizi böyle kalıplara soktunuz, vallahi anlamadım? Com Back‘te “Lezbiyenler yumuşacıktır, sen de öylesin” diyen de biziz, I Give a Fuck‘ı yapan da biziz. İnsanlar her beklentisi karşılansın istiyor. Beklentiye girmelerini anlıyorum da, biz neymişiz de ne olmuşuz böyle diyesim geliyor. Neyse.
CÖNK‘ün en mühim meselelerinden biri de üsluptur. Amacım safi “rap” yahut safi “şarkı” yapmak değildi. Ben bu albümde, şairlerin üsluplarına bir nevi ayna tuttum. Şöyle düşündüm: Eğer Orhan Veli bu çağda yaşasaydı ve rap yapsaydı, nasıl olurdu? Cahit Zarifoğlu zarif ve kesik kelimeleriyle, Nâzım Hikmet kavgasıyla, Metin Eloğlu alaycı diliyle yahut Âsaf Hâlet Çelebi “mistisizmiyle” bir beat‘e “girseydi” nasıl bir iş çıkardı ortaya? Tam olarak CÖNK’teki gibi işler ortaya çıkardı kanaatimce. Orhan Veli aynı Bedava ya da Eskiler Alıyorum‘daki gibi rap yapardı. Bedava‘daki gibi şarkı bir girerdi, bir çıkardı, yarım kalmış hissiyatı verirdi. Şarkıyı dinlemenin bile bedava olmadığı hissiyatını verirdi, âdeta şarkının beleş versiyonunu, demo versiyonunu dinliyormuşsun gibi şarkı aniden kesiliverirdi. Anlaşılmadı. Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı, bu devirde bu şekilde ancak bir insanı gaza getirebilirdi. Rimbaud rap yapsa, Ey Mevsimler, Ey Şatolar çıkardı ortaya bencileyin. Âsaf Hâlet Çelebi tam olarak İbrahim ve Çingenelerim şarkılarındaki gibi rap yapardı. Metin Eloğlu’nun şiirleri tam olarak Horozdan Korkan Oğlan şarkısındaki gibi tınlardı rap’te. Ne eksik ne fazla. Bu şiirlerden bazıları şimdiye dek bestelenmiş idi, lakin neredeyse hiçbiri o şiirlerin ruhunu bu denli yansıtamadı benim için. Lakin CÖNK albümünde, bu olmadı galiba dediğim tek bir iş bile olmadı benim. Hepsinden memnunum.
Kendi bentlerimi “Özgüri” mahlasımla, ilgili şiirlere öykünen lakin halk şiiri formunu da koruyan bir üslupla yazarken dahi onların çizdiği konseptin ne üzerine çıkıp onlara saygısızlık ettim, ne de altında kalıp ezildim. Ticari bir kaygım zerrece yoktu. Telif hakları meselesi yüzünden elbette bir yol ayrımına girdim; ya komple kendim nazire yazacaktım, telif hakkı olabilecek şiirleri kullanmayacaktım ya da sadece laedri eserleri yahut Yunus Emre gibi, Orhan Veli gibi telif hakları umuma mal olmuş olan şairlerin şiirlerini seçecektim. Lakin bazı şiirler, bazı konseptler öylesine muazzamdı ki onları es geçemedim. Ortaya kendi sözlerimin, anonim metinlerin ve o şairlerin ruhunun harmanlandığı melez bir iş çıktı.
Bu harman o kadar bereketliydi ki, Mine’l ile tam elli şarkı kaydettik. Ellide artık dur dedim. Zira belki yüzü de bulabilirdik. Elli şarkılık bir kütleyi tek seferde dinleyicinin üzerine yıkmak hem insafsızlık hem de israf olacağından, CÖNK‘ü konsept bütünlüğü bakımından Meydân, Kuyı, Daşra, Göñül olmak üzere dört parçaya böldüm. Bu albümleri de tek seferde neşretmek istemedim çünkü daha önce tek seferde neşrettiğim tüm işler yitip gitti. ASR, NEFS kayboldular. Bir ay önceden tekli olarak verdiğim VE’L-ASR şarkısı, toplu olarak verdiğim ASR albümünün bütünü kadar dinlendi neredeyse. E, bu devirde teklilere tahammülü var demek ki insanların, arada yitip gitmesin bu işler, yazıktır deyip CÖNK‘ü teker teker neşredeyim istedim.
Ve gelelim şu son günlerin meşhur tabusuna: Yapay zekâ mevzusuna.
İnsanların bu hususa nasıl kafayı taktığını, bunu nasıl bir mesele hâline getirdiklerini izlemek cidden ilginç. Açıkçası, bu sızlanmalar beni pek rahatsız etmiyor. Zaten Mine’l’in sesini bu kadar kusursuz bir kıvama getirmeye yaramasa; Âdem’in beat‘lerine istediğim gibi ekleme çıkarmalar yapmama, konforlu ve geniş hareket sahasını sağlamama imkân vermese suni dimağı zaten kullanmazdım.
Benim içim rahat. Çünkü maksadım hasıl oldu; ailece dinlenebilecek, arkada akıp gidecek CÖNK‘ü kendi istediğim şartlarda, kendi istediğim sesle var ettim. Zanaatın ve sanatın aracı mukaddes midir, ben bilmem; ortaya çıkan esere bakıyorum. Zira bildiğim bir şey var ki o da şudur: Aydınımız zamanında gramofon ortaya çıktığında, buna ne isim bulacağız diye düşünmüşler ve en nihayetinde de “sadâ-yı mahpus”, yani hapsedilmiş ses demişler. Yani aslında bir ses, canlıyken kıymetlidir. Canlı bir musiki icrası, dünyanın sonuna dek tek kıymetli şey olarak kalacaktır kendi sahasında. Lakin ister istemez sesi hapsediyoruz asrımızda, bunu yapmaya mecbur kılındık. Var mı aksini iddia eden? Öyleyse bu ses hapsedildiğinde nasıl hapsedildiğinin çok da bir ehemmiyeti kalmıyor. Şu an nasıl ki bilgisayarının klavyesiyle gitar çalabiliyorsan, aynı şekilde suni dimağa klavyenle yazdığın prompt‘lar ile beraber beat de yapabiliyorsun. Yani aslında sesi hapsediyorsun. Bu ses ne şekilde hapsolmuş, buraya ben şahsen takılmıyorum. Hapsetmenin kendisi zaten zorbaca bir amel. Bu meselede kanaatim budur.
İnsanları irrite eden bir şey olduysa bu albümde, o da şuydu: Elli şarkılık bir albümü, haftada üçer şarkı neşrederek uzunca bir zamana yaydım, peyderpey yayımladım. İşte bu durum, insanlarda bir kanıksamaya, bir “seri üretim” fikrine yol açtı. Lakin bu albüm, diğer tüm işlerimde de olduğu gibi bir taşkınlık hâliydi, bir seri üretim değildi. Yani her gün saat 8’de masamın başına geçip de beş şarkı yazmadım. Neredeyse elli şarkıyı da birkaç günde bir “taşkınlık hâli” neticesinde yazdım. Tabii burada, zaman içinde almış olduğum, bazen de kafama yazdığım “notlar” da yardımcı oldu. Aslında bakarsanız bütün mesele de bu zaten: Benim kafamda yıllardır projeler var. Suni dimağ, bunları daha hızlı şekilde bir bir gerçekleştirme imkânı verdi bana.
Haftada üç gün, birçoğu da tabiatı gereği Mine’l ile olan şarkılar olduğu için, insanlar peşin hükümlerini diziverdiler masaya birer birer. Herkesin canı sağ olsun. Buna biz zaten alışkınız. Zira ne ÇÇC albümümüz ne dna ne de HŞM, hiçbir albümümüz pürteveccüh görmedi. Hatta hepsi de ilk çıktıkları zamanlar hakir görüldü, cringe bulundu, kale bile alınmadı. Ancak şimdi aranır oldular ne hikmetse. Beş yıl sonra bu albümler de aynı muameleyi görecektir. İnsanlar geçmişlerini özlüyorlar. Fakat geçmişleri onları hiç özlemiyor.
Ben CÖNK albümünü sevdim en başından beri. İnsanların albüm hakkındaki menfi yorumları da beni bir nebze olsun soğutmadı albümden. Şaşırdım hatta. Çünkü menfi bir yorum geldiğinde durup düşünüyorum bu hüküm gerçek olabilir mi diye. Kendimde herhangi bir karşılığını bulamıyorsam, içerisinde bir peşin hüküm barındırdığını düşünerek es geçiyorum o yorumu. Bu bakımdan, bu şarkılara gerçekten fazlasıyla haksızlık edildi. İnsanlar beni hayal kırıklığına uğrattı ciddi manada. Benim aylarca defalarca, birçok farklı ortamda (arabada yolculuk ederken, evde bir iş yaparken, ekran başında çalışırken vesaire) birçok farklı haletiruhiyeyle memnuniyetle dinledim ben her bir şarkıyı. Ersin de aynı fikirdeydi, eşim de, Mine’l de, Âdem de (ki her birimiz bambaşka insanlarız neticede). O hâlde bu şarkıların sunuluşunda bir sıkıntı olmalı, yahut insanların kendileriyle ilgili, sevemedikleri bazı hususlar olmalı. Her neyse. Çok da mühim değil. Dediğim gibi, alışkınım. devletli nesnedir aşk albümü neşredildikten bir gün sonra askerlik vazifemi ifa etmek için birliğe gidip teslim olduğumu hatırlıyorum. O süreçte de telefonum olmadığı için uzun bir müddet bu albümün nasıl tepkiler aldığını görememiştim. Bir iki ay sonra ilk kez çarşı iznine çıktığımda da ilk işim Balıkesir’in merkezindeki bir internet kafeye gitmek ve albüme gelen tepkileri görmek olmuştu. Lakin hüsrandı. Albüm hiçbir yankı uyandırmamıştı. Menfi yorumların sayısı müspet yorumlardan fazlaydı ve inanın o menfi yorumların sayısı da iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaydı. Aynı şekilde agamın albümünü de (Her Şey Mümkün) neşrederken içimde tarifsiz bir temenni vardı. O da hüsranla neticelendi. Bir yerden sonra yankısı bile oluşmaz hâle geldi yaptığımız işlerin. Gerçekten çok ilginç. Araştırılması gereken bir vaka.
Ben müzik dinlemeyi, bilinmeyen insanları araştırıp bulmayı filân seven bir insanım. Onur Özdemir diye biri var, eski Sakin grubunun solisti. Bu adamın işleri mükemmeldi, yok olup gitti. Bir dönem popçularla birlikte (gerek düet gerekse de söz yazarlığı vasıtasıyla) yeniden piyasaya girme teşebbüsü oldu fakat herkes onu ihanetle suçladı. Sakin grubunu “ünlü edemeyen”, yok olup gitmesine “sebep olan” insanlar, gelip de bu adamı “popçu olmakla”, önceki işlerine “ihanet etmekle”, falanla filânla suçladılar. Hâlbuki adam aynı adamdı. İnsanlar onu yanlış tanımıştı sadece.
Benzer bir vaka Çamur grubuyla ve onun solisti Murat Ak ile de yaşandı. Çamur grubu yok oldu. Barındırdığı kabiliyetli isimler kayboldu. Murat Ak yeniden piyasaya girmeye çalıştı, “tutmadı”. Mehmet Erdem’in de işleri yıllarca “tutmadı”. Sonra bir gün patladı. Cihan Mürtezaoğlu. O da niş kaldı. Ceylan Ertem yürüdü gitti. Bunların her biri birer vakadır.
Daha birçok insanı sayabilirim bu şekilde “heba” olup giden, piyasadan silinen, yazık olan. Bu isimlerin yerine de Sinan Akçıl var elimizde, “Türkler Geliyor” adında bir şarkı yapıyor. Yer misiniz a dostlar? Spotify Top Ten var elimizde. Tepe tepe kullanın, başınıza da çalın. Yok olup gidenler zaten hiç olmadılar. KvL de yok olup gidecek. Temennimiz bu yöndedir. Oğuz Atay bile bu ülkede “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” demiş. Günlük tutmaya başlamış adam sırf bu yüzden: “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız.” “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” Benim de sızlanmalarım bundan öteye geçmiyor işte.
Neyse. CÖNK albümü sevilmedi. Kim tarafından? Kim iddia edebilir ki bunu? Komik bir iddia olur, çünkü CÖNK albümü hiç görülmedi.
Türkiye’de bir ikinci emsali yok bu albümün (diğer albümlerde de olduğu gibi). Uzun yıllar da olmayacak gibi duruyor. KvL’den yazık olacak bir iş daha.
Ben anlayamıyorum sanırım insanları. Her ay bir albüm neşrediyor birileri, insanlar bu durum çok normalmiş gibi tepki veriyor. Hayret mefhumunun yok olmasını anlıyorum ama bir yerlerde bir kırıntısı olmalı be arkadaşlar. ASR-NEFS-Adını Arayan Çocuk-CÖNK-La Petite Mort. Anlaşılan, bir TikToker’ın, bir YouTuber’ın, bir editörün, lobicinin insafına kalmış günümüzde sanat sepet.
Neyse, başka ne diyebilirim acaba bu albüm hakkında? Belki kendi kısımlarımdan bahsedebilirim. Anlaşılmıştır herhâlde, kasıtlı olarak halk şiiri formunu kullandım albümde. Fakat bu bile garipsendi bazılarınca. Günümüzde halk şiiri formatında yazılan iş çok az ve bu işler de maalesef eski çarpıcılığını yitirmiş durumda. Bu albümler, halk şiirini masamıza tekrardan taşıyabilecek kıvamdalarken, albüm olarak değil de bu şiirleri şiir kitabı olarak neşretseydim belki de daha fazla yankı bulabilirdi. Artık bu işler mühim değil herhâlde arkadaşlar. Ben mi bir şey kaçırdım bilmiyorum. Kimseler yokmuş gibi davranılıyor. Söz yazarlığı, şairlik, yazarlık, anlatım gücü vs. bunların modası filân mı geçti artık? Sözün kıymeti bitti, flow‘un kıymetine geçtik görünen o ki.
Bu hususta “kanaat öncüsü” kılıklı kimseler hakkında da birkaç kelam etmek isterim. Ben bu insanların bizden bahsetmeyişlerinin de kasıtlı olduğu kanaatindeyim artık. Yoksa hiç mümkün müdür ASR albümünü bilmem kimin ağzına almaması, NEFS albümünün, storytelling meraklısı bilmem kim tarafından hiç kale alınmamış olması?
Burada tabii KvL markasının mahiyeti de buna sebep. KvL deyince birçok insanın aklına, onları trigger‘layacak şeyler geliyor: “Reklâm geliri haramdır, biz gidiyoruz.”, “Hem Peygamber’den hem de devrimden bahsediyorlar, bunların ideolojileri bozuk.” falan filân. Antipatik KvL. Sempatik bilmem kim. 🙂
Mine’l candır. CÖNK heyecandır. Gerisi yalandır. Daha da yazasım gelmedi. Diğer albümlerden bahsederken daha çok yakınırım zaten. En yakınımda sen varsın, kime yakınayım sevgili okuyucum? İki güzel kelam duymaya, tebessüm etmeye hasret kaldık. Kendimi Britney Spears gibi hissetmeye başladım. Salinger’dan Britney Spears’e, bizim de seyru sülukumuz bu imiş meğer. Hadi kalın sağlıcakla. 🙂
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ





