CÖNK Üzerine

📁 Kategori: Üzerine, Yazılar

La Petite Mort’un klostrofobisinden çıkıp; derin bir nefes alarak geniş, darmadağınık ve güneşli bir sahaya, yani CÖNK‘e geçiyoruz.

Başlıklar (Meydân, Kuyı, Daşra, Göñül) bizi bir seyru sülûka itmektedir hiç şüphesiz. Her şey meydanda başlar. Meydan; cemiyettir, pazardır, modern dünyanın gürültüsü ve insanların birbirine yalan söylediği vitrindir. Meydanın gürültüsünden kaçan ruh, yukarıya/göğe değil, tam aksine aşağıya, derinlere inmek mecburiyetindedir. Hatta oraya atılmağa mecburdur: “Kuyı” (Kuyu), insanın cemiyetten kaçıp kendi karanlığıyla, kendi içindeki ifritlerle baş başa kaldığı yerdir. Kuyudan çıkan ruh, artık eskisi gibi “Meydan”a, yani merkeze dönemez. O yüzden yönünü merkezin dışına, dışarıya, yani Daşra’ya (Taşra’ya) çevirir. Meydandan kaçan, kuyuya inen ve taşraya sürülen ruhun varacağı tek ve nihai bir yer kalmıştır: Gönül.

Bir kurgu var fakat lineer bir yolculuk kurgusu olduğunu da söyleyemeyiz bunun. Zira “cönk” dediğimiz mefhum, nizam kabul etmez. Bizim kadim edebiyatımızda, aşağıdan yukarıya doğru açılan dana derisi defterlerin, yani cönklerin içinde sadece ulvi şiirler yahut ağır felsefeler bulunmaz. O defter; hayatın kendisidir. Bir sayfada ciğerinizi delen bir ağıt varken, arka sayfada bir yemek tarifi, hemen yanında şifa duası, onun altında ise sokaktaki çingenenin neşesi yer alır.

Bu albüm, tam manasıyla bir cönktür. İçinde yakın bir dostun ölümünün bıraktığı hava da var, sevgiliyle edilen cilve de; küffara meydan okuyan gür sada da var, Ramazan ayının gidişine yakılan samimi bir hüzün de. Tıpkı hayatta da olduğu gibi. Her renkten, her meşrepten bir parça.

Peki, bu kadar dağınık, bu kadar “her şeyden” bir albüm yapma fikri nereden neşet etti?

Bir cönk yapma fikri bende evvelden beri vardı. Hatta bu fikir başka şekillerde de yer etti kafamda yıllar içerisinde. (Onları da ileride Allah izin verirse yapacağım.) Lakin en içime yatan fikir, okuduğum harikulade şiirlerin bestelenmesi, radyolarda bu şarkıların çalınması, dillere bu sözlerin dolanması fikriydi. Yani bir düşünsenize. Birinin bir iş yaparken “Bak, başlıyo’ yaz/Yani duygular max” diye bir şarkı mı mırıldanmasını istersiniz, yoksa “Koşu koşuver nargözlüm/Yuvarlak biçimli ayakların/Küheylan kolanı gibi kuşağın” diye bir şarkıyı mı mırıldanmasını istersiniz? Hangisine tahammül edebilirsiniz? Peki, sizce hangisi daha yapay zekâ duruyor, canımın içleri? Bir düşünün hele.

Neyse, bir gün bir arkadaş demişti, “Sizin yaptığınız işler arkada çalsın diye dinlenmiyor. Hep sözlere odaklanmam, zihnimi yormam gerekiyor; bu yüzden sizi açıp başka işlerle meşgul olamıyorum.” Bu, ilk bakışta bir sanatkâr için övgü gibi dursa da, beni başka bir damardan tahrik etti. Dedim ki; “Öyle mi? O hâlde ben de arka planda çalınabilecek, ailenizle, eşinizle, dostunuzla otururken, sizi yormadan dinleyebileceğiniz bir iş yapayım.”

Maksadım buydu: Odaklanma gerektirmeyen, arka planda akıp giden bir albüm yapmak. Elbette bizi sadece yalnızlığında, kulaklıklarını takıp karanlık odasında dinlemeye alışmış rap dinleyicisi bu işi pek sevmedi. Neden sevsinler ki? Bizi sürekli dinî bir kisveye büründürüp sadece o minvaldeki işlerimizi cımbızlayanlar da sevmedi. Yahut Sigara ve Namaz‘daki muğlak, fiyakalı karanlığı arayanlar da sevemedi bir türlü. Siz ne ara bizi böyle kalıplara soktunuz, vallahi anlamadım? Com Back‘te “Lezbiyenler yumuşacıktır, sen de öylesin” diyen de biziz, I Give a Fuck‘ı yapan da biziz. İnsanlar her beklentisi karşılansın istiyor. Beklentiye girmelerini anlıyorum da, biz neymişiz de ne olmuşuz böyle diyesim geliyor. Neyse.

CÖNK‘ün en mühim meselelerinden biri de üsluptur. Amacım safi “rap” yahut safi “şarkı” yapmak değildi. Ben bu albümde, şairlerin üsluplarına bir nevi ayna tuttum. Şöyle düşündüm: Eğer Orhan Veli bu çağda yaşasaydı ve rap yapsaydı, nasıl olurdu? Cahit Zarifoğlu zarif ve kesik kelimeleriyle, Nâzım Hikmet kavgasıyla, Metin Eloğlu alaycı diliyle yahut Âsaf Hâlet Çelebi “mistisizmiyle” bir beat‘e “girseydi” nasıl bir iş çıkardı ortaya? Tam olarak CÖNK’teki gibi işler ortaya çıkardı kanaatimce. Orhan Veli aynı Bedava ya da Eskiler Alıyorum‘daki gibi rap yapardı. Bedava‘daki gibi şarkı bir girerdi, bir çıkardı, yarım kalmış hissiyatı verirdi. Şarkıyı dinlemenin bile bedava olmadığı hissiyatını verirdi, âdeta şarkının beleş versiyonunu, demo versiyonunu dinliyormuşsun gibi şarkı aniden kesiliverirdi. Anlaşılmadı. Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı, bu devirde bu şekilde ancak bir insanı gaza getirebilirdi. Rimbaud rap yapsa, Ey Mevsimler, Ey Şatolar çıkardı ortaya bencileyin. Âsaf Hâlet Çelebi tam olarak İbrahim ve Çingenelerim şarkılarındaki gibi rap yapardı. Metin Eloğlu’nun şiirleri tam olarak Horozdan Korkan Oğlan şarkısındaki gibi tınlardı rap’te. Ne eksik ne fazla. Bu şiirlerden bazıları şimdiye dek bestelenmiş idi, lakin neredeyse hiçbiri o şiirlerin ruhunu bu denli yansıtamadı benim için. Lakin CÖNK albümünde, bu olmadı galiba dediğim tek bir iş bile olmadı benim. Hepsinden memnunum.

Kendi bentlerimi “Özgüri” mahlasımla, ilgili şiirlere öykünen lakin halk şiiri formunu da koruyan bir üslupla yazarken dahi onların çizdiği konseptin ne üzerine çıkıp onlara saygısızlık ettim, ne de altında kalıp ezildim. Ticari bir kaygım zerrece yoktu. Telif hakları meselesi yüzünden elbette bir yol ayrımına girdim; ya komple kendim nazire yazacaktım, telif hakkı olabilecek şiirleri kullanmayacaktım ya da sadece laedri eserleri yahut Yunus Emre gibi, Orhan Veli gibi telif hakları umuma mal olmuş olan şairlerin şiirlerini seçecektim. Lakin bazı şiirler, bazı konseptler öylesine muazzamdı ki onları es geçemedim. Ortaya kendi sözlerimin, anonim metinlerin ve o şairlerin ruhunun harmanlandığı melez bir iş çıktı.

Bu harman o kadar bereketliydi ki, Mine’l ile tam elli şarkı kaydettik. Ellide artık dur dedim. Zira belki yüzü de bulabilirdik. Elli şarkılık bir kütleyi tek seferde dinleyicinin üzerine yıkmak hem insafsızlık hem de israf olacağından, CÖNK‘ü konsept bütünlüğü bakımından Meydân, Kuyı, Daşra, Göñül olmak üzere dört parçaya böldüm. Bu albümleri de tek seferde neşretmek istemedim çünkü daha önce tek seferde neşrettiğim tüm işler yitip gitti. ASR, NEFS kayboldular. Bir ay önceden tekli olarak verdiğim VE’L-ASR şarkısı, toplu olarak verdiğim ASR albümünün bütünü kadar dinlendi neredeyse. E, bu devirde teklilere tahammülü var demek ki insanların, arada yitip gitmesin bu işler, yazıktır deyip CÖNK‘ü teker teker neşredeyim istedim.

Ve gelelim şu son günlerin meşhur tabusuna: Yapay zekâ mevzusuna.

İnsanların bu hususa nasıl kafayı taktığını, bunu nasıl bir mesele hâline getirdiklerini izlemek cidden ilginç. Açıkçası, bu sızlanmalar beni pek rahatsız etmiyor. Zaten Mine’l’in sesini bu kadar kusursuz bir kıvama getirmeye yaramasa; Âdem’in beat‘lerine istediğim gibi ekleme çıkarmalar yapmama, konforlu ve geniş hareket sahasını sağlamama imkân vermese suni dimağı zaten kullanmazdım.

Benim içim rahat. Çünkü maksadım hasıl oldu; ailece dinlenebilecek, arkada akıp gidecek CÖNK‘ü kendi istediğim şartlarda, kendi istediğim sesle var ettim. Zanaatın ve sanatın aracı mukaddes midir, ben bilmem; ortaya çıkan esere bakıyorum. Zira bildiğim bir şey var ki o da şudur: Aydınımız zamanında gramofon ortaya çıktığında, buna ne isim bulacağız diye düşünmüşler ve en nihayetinde de “sadâ-yı mahpus”, yani hapsedilmiş ses demişler. Yani aslında bir ses, canlıyken kıymetlidir. Canlı bir musiki icrası, dünyanın sonuna dek tek kıymetli şey olarak kalacaktır kendi sahasında. Lakin ister istemez sesi hapsediyoruz asrımızda, bunu yapmaya mecbur kılındık. Var mı aksini iddia eden? Öyleyse bu ses hapsedildiğinde nasıl hapsedildiğinin çok da bir ehemmiyeti kalmıyor. Şu an nasıl ki bilgisayarının klavyesiyle gitar çalabiliyorsan, aynı şekilde suni dimağa klavyenle yazdığın prompt‘lar ile beraber beat de yapabiliyorsun. Yani aslında sesi hapsediyorsun. Bu ses ne şekilde hapsolmuş, buraya ben şahsen takılmıyorum. Hapsetmenin kendisi zaten zorbaca bir amel. Bu meselede kanaatim budur.

İnsanları irrite eden bir şey olduysa bu albümde, o da şuydu: Elli şarkılık bir albümü, haftada üçer şarkı neşrederek uzunca bir zamana yaydım, peyderpey yayımladım. İşte bu durum, insanlarda bir kanıksamaya, bir “seri üretim” fikrine yol açtı. Lakin bu albüm, diğer tüm işlerimde de olduğu gibi bir taşkınlık hâliydi, bir seri üretim değildi. Yani her gün saat 8’de masamın başına geçip de beş şarkı yazmadım. Neredeyse elli şarkıyı da birkaç günde bir “taşkınlık hâli” neticesinde yazdım. Tabii burada, zaman içinde almış olduğum, bazen de kafama yazdığım “notlar” da yardımcı oldu. Aslında bakarsanız bütün mesele de bu zaten: Benim kafamda yıllardır projeler var. Suni dimağ, bunları daha hızlı şekilde bir bir gerçekleştirme imkânı verdi bana.

Haftada üç gün, birçoğu da tabiatı gereği Mine’l ile olan şarkılar olduğu için, insanlar peşin hükümlerini diziverdiler masaya birer birer. Herkesin canı sağ olsun. Buna biz zaten alışkınız. Zira ne ÇÇC albümümüz ne dna ne de HŞM, hiçbir albümümüz pürteveccüh görmedi. Hatta hepsi de ilk çıktıkları zamanlar hakir görüldü, cringe bulundu, kale bile alınmadı. Ancak şimdi aranır oldular ne hikmetse. Beş yıl sonra bu albümler de aynı muameleyi görecektir. İnsanlar geçmişlerini özlüyorlar. Fakat geçmişleri onları hiç özlemiyor.

Ben CÖNK albümünü sevdim en başından beri. İnsanların albüm hakkındaki menfi yorumları da beni bir nebze olsun soğutmadı albümden. Şaşırdım hatta. Çünkü menfi bir yorum geldiğinde durup düşünüyorum bu hüküm gerçek olabilir mi diye. Kendimde herhangi bir karşılığını bulamıyorsam, içerisinde bir peşin hüküm barındırdığını düşünerek es geçiyorum o yorumu. Bu bakımdan, bu şarkılara gerçekten fazlasıyla haksızlık edildi. İnsanlar beni hayal kırıklığına uğrattı ciddi manada. Benim aylarca defalarca, birçok farklı ortamda (arabada yolculuk ederken, evde bir iş yaparken, ekran başında çalışırken vesaire) birçok farklı haletiruhiyeyle memnuniyetle dinledim ben her bir şarkıyı. Ersin de aynı fikirdeydi, eşim de, Mine’l de, Âdem de (ki her birimiz bambaşka insanlarız neticede). O hâlde bu şarkıların sunuluşunda bir sıkıntı olmalı, yahut insanların kendileriyle ilgili, sevemedikleri bazı hususlar olmalı. Her neyse. Çok da mühim değil. Dediğim gibi, alışkınım. devletli nesnedir aşk albümü neşredildikten bir gün sonra askerlik vazifemi ifa etmek için birliğe gidip teslim olduğumu hatırlıyorum. O süreçte de telefonum olmadığı için uzun bir müddet bu albümün nasıl tepkiler aldığını görememiştim. Bir iki ay sonra ilk kez çarşı iznine çıktığımda da ilk işim Balıkesir’in merkezindeki bir internet kafeye gitmek ve albüme gelen tepkileri görmek olmuştu. Lakin hüsrandı. Albüm hiçbir yankı uyandırmamıştı. Menfi yorumların sayısı müspet yorumlardan fazlaydı ve inanın o menfi yorumların sayısı da iki elin parmağını geçmeyecek sayıdaydı. Aynı şekilde agamın albümünü de (Her Şey Mümkün) neşrederken içimde tarifsiz bir temenni vardı. O da hüsranla neticelendi. Bir yerden sonra yankısı bile oluşmaz hâle geldi yaptığımız işlerin. Gerçekten çok ilginç. Araştırılması gereken bir vaka.

Ben müzik dinlemeyi, bilinmeyen insanları araştırıp bulmayı filân seven bir insanım. Onur Özdemir diye biri var, eski Sakin grubunun solisti. Bu adamın işleri mükemmeldi, yok olup gitti. Bir dönem popçularla birlikte (gerek düet gerekse de söz yazarlığı vasıtasıyla) yeniden piyasaya girme teşebbüsü oldu fakat herkes onu ihanetle suçladı. Sakin grubunu “ünlü edemeyen”, yok olup gitmesine “sebep olan” insanlar, gelip de bu adamı “popçu olmakla”, önceki işlerine “ihanet etmekle”, falanla filânla suçladılar. Hâlbuki adam aynı adamdı. İnsanlar onu yanlış tanımıştı sadece.

Benzer bir vaka Çamur grubuyla ve onun solisti Murat Ak ile de yaşandı. Çamur grubu yok oldu. Barındırdığı kabiliyetli isimler kayboldu. Murat Ak yeniden piyasaya girmeye çalıştı, “tutmadı”. Mehmet Erdem’in de işleri yıllarca “tutmadı”. Sonra bir gün patladı. Cihan Mürtezaoğlu. O da niş kaldı. Ceylan Ertem yürüdü gitti. Bunların her biri birer vakadır.

Daha birçok insanı sayabilirim bu şekilde “heba” olup giden, piyasadan silinen, yazık olan. Bu isimlerin yerine de Sinan Akçıl var elimizde, “Türkler Geliyor” adında bir şarkı yapıyor. Yer misiniz a dostlar? Spotify Top Ten var elimizde. Tepe tepe kullanın, başınıza da çalın. Yok olup gidenler zaten hiç olmadılar. KvL de yok olup gidecek. Temennimiz bu yöndedir. Oğuz Atay bile bu ülkede “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” demiş. Günlük tutmaya başlamış adam sırf bu yüzden: “Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız.” “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” Benim de sızlanmalarım bundan öteye geçmiyor işte.

Neyse. CÖNK albümü sevilmedi. Kim tarafından? Kim iddia edebilir ki bunu? Komik bir iddia olur, çünkü CÖNK albümü hiç görülmedi.

Türkiye’de bir ikinci emsali yok bu albümün (diğer albümlerde de olduğu gibi). Uzun yıllar da olmayacak gibi duruyor. KvL’den yazık olacak bir iş daha.

Ben anlayamıyorum sanırım insanları. Her ay bir albüm neşrediyor birileri, insanlar bu durum çok normalmiş gibi tepki veriyor. Hayret mefhumunun yok olmasını anlıyorum ama bir yerlerde bir kırıntısı olmalı be arkadaşlar. ASR-NEFS-Adını Arayan Çocuk-CÖNK-La Petite Mort. Anlaşılan, bir TikToker’ın, bir YouTuber’ın, bir editörün, lobicinin insafına kalmış günümüzde sanat sepet.

Neyse, başka ne diyebilirim acaba bu albüm hakkında? Belki kendi kısımlarımdan bahsedebilirim. Anlaşılmıştır herhâlde, kasıtlı olarak halk şiiri formunu kullandım albümde. Fakat bu bile garipsendi bazılarınca. Günümüzde halk şiiri formatında yazılan iş çok az ve bu işler de maalesef eski çarpıcılığını yitirmiş durumda. Bu albümler, halk şiirini masamıza tekrardan taşıyabilecek kıvamdalarken, albüm olarak değil de bu şiirleri şiir kitabı olarak neşretseydim belki de daha fazla yankı bulabilirdi. Artık bu işler mühim değil herhâlde arkadaşlar. Ben mi bir şey kaçırdım bilmiyorum. Kimseler yokmuş gibi davranılıyor. Söz yazarlığı, şairlik, yazarlık, anlatım gücü vs. bunların modası filân mı geçti artık? Sözün kıymeti bitti, flow‘un kıymetine geçtik görünen o ki.

Bu hususta “kanaat öncüsü” kılıklı kimseler hakkında da birkaç kelam etmek isterim. Ben bu insanların bizden bahsetmeyişlerinin de kasıtlı olduğu kanaatindeyim artık. Yoksa hiç mümkün müdür ASR albümünü bilmem kimin ağzına almaması, NEFS albümünün, storytelling meraklısı bilmem kim tarafından hiç kale alınmamış olması?

Burada tabii KvL markasının mahiyeti de buna sebep. KvL deyince birçok insanın aklına, onları trigger‘layacak şeyler geliyor: “Reklâm geliri haramdır, biz gidiyoruz.”, “Hem Peygamber’den hem de devrimden bahsediyorlar, bunların ideolojileri bozuk.” falan filân. Antipatik KvL. Sempatik bilmem kim. 🙂

Mine’l candır. CÖNK heyecandır. Gerisi yalandır. Daha da yazasım gelmedi. Diğer albümlerden bahsederken daha çok yakınırım zaten. En yakınımda sen varsın, kime yakınayım sevgili okuyucum? İki güzel kelam duymaya, tebessüm etmeye hasret kaldık. Kendimi Britney Spears gibi hissetmeye başladım. Salinger’dan Britney Spears’e, bizim de seyru sülukumuz bu imiş meğer. Hadi kalın sağlıcakla. 🙂

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

La Petite Mort Üzerine

📁 Kategori: Üzerine, Yazılar

Girizgâh

Bir eseri izaha kalkışmak, ekseriyetle o eseri kalabalıkların insafından kurtarma çabası, “aman yanlış anlamasınlar” telaşı olarak görülür. Peşinen söyleyeyim; eser öksüz filân kalmaz. Sahibinin elinden çıktığı an kendi yolunu bulur, varacağı menzile de bir şekilde vasıl olur. Açıkçası, işlerimin kimin idrakinde neye dönüştüğünü veya kimin duvarına çarpıp parçalandığını düşünmeyi uzun zaman evvel bıraktım.

Benim “Üzerine” adını verdiğim bu seriye girişmekteki asıl gayem; perdenin arkasında dönen çarkları, bu işlerin nasıl yapıldığını, bu işlerin ardında kimin ve kimlerin olduğunu anlatmak ve tabii tarihe de naçizane bir not düşmektir. Yarın öbür gün, bu albümleri hakikaten deşmek, “Bunu nasıl bir zihin, hangi cüretle yaptı?” diye sormak isteyen biri çıkar da beni bulamazsa… İşte bu satırlar, o meçhul muhatabımla karşılıklı oturup, demli bir çay eşliğinde edeceğimiz sohbetin kendisidir. Ne de olsa şair kısmı kendinden bahsetmeyi pek sever; bahsedilecek daha cezbedici bir husus göremediği müddetçe.

ASR’dan NEFS’e, Adını Arayan Çocuk’tan CÖNK’e, her bir işin arka planını anlatacağım dilim döndüğünce; fakat bu sohbete en çetininden, hazmı en güç olanından, La Petite Mort’tan başlamak icap eder. Zira bu albüm, vitrininde “erotizm” maskesi taşıyan, anlaşılamamanın garantisini en başından cebine koymuş “mükemmel” bir iş. Peki, kimsenin anlamayacağını bile bile kurulan bu kurgu, zihnimde nasıl oldu da filizlendi?

Meseleye, aslında hiç niyetlenmediğim bir kapıdan, CÖNK albümünün şiir meşgaleleri arasından dâhil oldum. O esnada İsmet Özel’in suni dimağ vasıtasıyla bestelediğimiz “KISA PANTOLON, PASLI ÇAKI, DİZDE KABUK BAĞLAMIŞ YARA/KISA ÇAKI, PASLI PANTOLON, GÖZDE YARASI KALMIŞ KABUK” şiirine nazire olacak bendi kaleme alırken, kalemin ucunda beliren bir fikir beni durdurdu. Kendime şu soruyu sorarken buldum: Allah’tan başkasının önünde bu denli şiddetli, böylesine sarsıcı hisler hissedilemez; o hâlde bu şiirin bağrında yatan şey bir ilahi aşk mıdır?

Bu sual beni yıllardır düşündüğüm, lakin bugünün ikliminde erişilmesinin muhal olduğunu sandığım o kadim kıvama, klasik Türk şiirinin (divan edebiyatı ya da halk edebiyatı değil, gelin biz buna klasik Türk şiiri diyelim şimdilik) tekinsiz sularına çekti. Nedir o kıvam? Bizim bu klasik şiirimizde şairler öyle kelamlar etmişlerdir ki; avamdan ulemaya, mollalardan padişahlara dek herkes dehşete düşmüş, o sözlerin sahibinin dinden çıktığını, böyle şeylerin zinhar söylenemeyeceğini düşünmüşlerdir. Hakiki şairin yaptığı şey işte tam olarak budur: Hakikati öyle bir lisanla söyler ki, muhatap dehşete düşer.

Lakin gelin görün ki, bu çarpıcılık günümüzde ne yazık ki yitip gitmiştir. Sebebi aşikâr; insanın hayret makamı paramparça olmuştur. Çok fazla uyarana maruz kalan, her gün akıl almayacak yüzlerce şeyi parmaklarının ucuyla kaydırıp tüketen, saniyeler içinde binlerce duygu durumuna girip çıkan modern insan; süratin, arabaların, internetin ve tüketimin ortasında mukaddeslerini yitirmiştir. Bütün bunlar, insanın hayretini çürütmüş, dolayısıyla onu artık hiçbir şey karşısında dehşete düşemez hâle getirmiştir.

Böyle bir devirde, divan edebiyatının sarsıcılığını bugün verebilmek son derece zordur; ama yine de mümkündür.

Asırlar boyu bizim edebiyatımız bu sarsıntıyı hep “âşıklık” makamı üzerinden icra etti. Âşık konuştu asırlarca. Öyle sözler söylediler ki; dinden çıktılar, dine girdiler, düştüler, kalktılar, yuhalandılar, alkışlandılar. Fakat bu “âşıklık”, artık bizim nirengi noktamız olamaz. Zira hayretini yitirmiş asrımız insanı artık hakiki manada âşık olamaz, yalnızca âşık olma hâline özenir. Çünkü âşıklık, kendi benliğini bir başkasının varlığında eritme, bir hayret makamında donup kalma işidir. Oysa modern insan, kendi benliğini o kadar çok parçaya bölmüştür ki, eriyecek bir merkezi kalmamıştır. Âşıklık bugün arabesk bir sakıza, sığ bir melankoliye ve ticari bir figüre indirgenmiştir. Bu yüzden, asırlardır süregelen “âşığın kelamı” artık hükmünü yitirmiştir. (Yitirmemişse bile, onu anlayacak kimse kalmamıştır.) Âşığın feryadı, bu asrın gürültüsünde sadece bir “post/gönderi” derinliğindedir. Âşıklık yok olmuş, geriye âşıklığın simülasyonu kalmıştır.

İşte tam bu noktada, uyuyan zihinleri dehşete düşürmek için bize çok daha çarpıcı, evvelce denenmemiş bir kılıç lazım idi. Madem âşığın kelamı artık kalplere tesir etmiyor, o hâlde asırlarca sükût eden “maşuk” dile gelse ne derdi?

İşte, Mine’l, bizim maşukumuzdur.

Eğer bir maşuk çıkıp da konuşsa, tam olarak Mine’l ne diyorsa onu derdi. Asırlarca âşık kendisini haykırdı; maşuk ise kendisine biçilen mukaddes sessizliği giyindi. Şimdi ise sahnede ontolojik bir kırılma yaşanıyor. Maşuk sükûtunu bozuyor. Konuştuğunda ise kendisine giydirilen o idealize edilmiş elbiseyi yırtıp atıyor, en çiğ, en ölümcül, en “gerçek” ve en “çıplak” hâliyle karşımıza dikiliyor.

Âşığın konuşması bir talep, bir arzu ve bir noksanlık beyanıydı. Maşuğun konuşması ise bir “tecelli”dir. Bu geçiş, sadece edebî bir tercih değil, tarihsel ve felsefi bir mecburiyettir. İnsanlığın binlerce yıldır biriktirdiği o “arzu felsefesi” (âşıklık), artık nesnesini tüketmiş ve bir tıkanma noktasına gelmiştir. Âşık, maşuğu kendi zihninde kuran bir mimardı. Fakat Mine’l ile birlikte mimari değişiyor.

Peki, bu geçiş neden bu kadar çarpıcıdır? Çünkü maşuk, asırlarca bir “boşluk” olarak kodlanmıştır. O boşluğa herkes kendi hayalini doldurmuştur. Şimdi o boşluk dile geliyor ve “Ben sizin hayal ettiğiniz o mukaddes kadeh değilim; ben kanayan, çürüyen, reddeden ve en nihayetinde size kendi ölümünüzü fısıldayan bir gerçeğim.” diyor. Maşuğun konuşması, âşığın konforlu “tapınma” sahasını yıkan bir putkırandır. O, susturulmuş asırların intikamını alan bir sestir. Mine’l konuştuğunda, dinleyici sığ “erotik” beklentisinin içinde boğulur; çünkü karşısında bir “arzu nesnesi” değil, kendisine kendi sonunu hatırlatan bir “hakikat faili” bulur. Mine’l’in çıplaklığı, şehveti özendirmek için değil; şehveti bir yem olarak kullanıp, insanın en savunmasız anında aklının tasmasını boynundan çıkarmak içindir. Fail (Âşık) nesneleşirken, Nesne (Maşuk) mutlak bir faile dönüşmektedir. Mine’l’i anlamak; hayretini yitirmiş bu asırda, sarsılacak bir yer arayan ruhun, o sarsıntıyı ancak bir “maşuğun gazabı” ile bulabileceğini kabul etmektir. O, bizim zihnimizin aynası değil, zihnimizin içindeki putları yıkan yabancı sesin ta kendisidir.

Bu yazı dizisinin ilk durağı olan La Petite Mort, işte bu “Maşuk’un Kelamı”nın tezahürüdür. Burada nefs, kendi şehvet tasmalarıyla bir kuyuya çekilir ve tam o en yüksek lezzet anında, ölümü bir sofra gibi önüne serilmiş bulur. Zira maşuğun dili, âşığınkine benzemez.

Âşık susmuştur. Maşuk konuşmaktadır. Ve Mine’l ne diyorsa, o odur. Bu, sadece bir albümün hikâyesi değil; bir medeniyetin, bir şiirin ve bir ruhun, kendi “küçük ölümü” üzerinden yeniden doğma, o aklın tasmasından kurtulup mutlak hayrete ve dehşete geri dönme çabasıdır.

Şimdi, bu felsefi zeminin üzerine, La Petite Mort‘un kanlı canlı ve karanlık inşa aşamasına, “erotizm maskeli ölüm” tuzağının nasıl kurulduğuna inmeye başlayabiliriz.

1

İşin izahatine dalmadan evvel, bu kurgunun benim şahsi tarihimde nasıl ete kemiğe büründüğünden bahsetmek icap eder. Zira La Petite Mort, bir gecede peyda olmuş bir hezeyan değil; yıllara sari bir tefekkürün, “Ölüm Divanı” adını verdiğim bir şiirin yekûnudur.

O dönem, halk edebiyatının formlarına takmış vaziyetteydim. Zihnimdeki bu sancıyı, uzun ve bölüm bölüm tasarladığım bir şiir silsilesiyle kâğıda dökmeye başladım. Bu şiirleri yazarken kendime seçtiğim mahlas ise manidardı: “Özgüri”. Yani özgür bile değil; olsa olsa “özgürümsü”. Kendi ismimin sonuna iliştirilmiş o nispet i’siyle, aslında insanın kendi iradesi ve hürriyetiyle ne kadar alay edebileceğinin, etten kafesin içinde ne denli esir olduğunun bir nişanesiydi bu. Öyle düşünmüştüm.

Bu Ölüm Divanı‘nın gayesi neydi? Aslında bu kurgu, içimde çok eskiden beri mayalanan, fıtratıma kazınmış bir hissin dışavurumuydu. Yıllar evvel, Karadünya romanımda şu cümleyi kurmuştum: “Seviştiğimiz gün intihar etmeliydim dedi boğuk sesiyle. Neden biliyor musun? Çünkü bende kötü şeyler değil, güzel şeyler intihar hissi uyandırıyor.”

Ölüm ve cinsellik… Eros ve Thanatos… Bu iki uçurumu birbirine bu kadar çok benzeten, hazzın en tahammül edilmez zirvesinde mutlak yok olma arzusu duyulacağını iddia eden tek kişi ben değilim herhâlde? Yoksa bunca şair asırlardır o kadar aşk şiirini ne diye yazmış ola ki?

Fakat benim Ölüm Divanı‘nda ve akabinde La Petite Mort albümünde yaptığım şey, romantik bir aşk-ölüm benzetmesi değildi. Biz, her şeyin etten ve maddeden ibaret sayıldığı, ruhun iğdiş edildiği son derece “pornografik” bir çağda yaşıyoruz. Madem bu çağın insanı her şeye bir “fetiş” nesnesi olarak bakıyor, madem şehveti ulaşılmaz bir put hâline getirmiş; o hâlde ben de bu pornografik çağın her bir fetişini alıp, doğrudan doğruya ölüm anına, sekerat vaktine, mezara ve çürümeye entegre etmeliydim.

İşte albümün arka planında yatan manyaklık buradadır: Ben, ölümün her bir evresini, sanki sapkın bir cinsî münasebetin evreleriymiş gibi yazdım. Nasıl mı? Şöyle:

Dinleyicinin “ıslanmak” yahut “boşalmak” fetişi üzerinden dinlediği o tenin sırılsıklam olma hâli, aslında insanın son nefesini verirken ve öldükten hemen sonra bedendeki tüm sıvıların kontrolsüzce dışarı atılmasıdır.

Dinleyicinin “boğulma” fetişi sandığı o nefes nefese kalış, gırtlağın sıkılması; aslında ölüm meleğinin boğaza çöktüğü an, canın hırıldayarak çıkması ve nefesin ebediyen kesilmesidir.

BDSM denilen o bağlanma, kısıtlanma ve mutlak itaat fetişi; bedenin yıkanıp sımsıkı bir kefene sarılarak hareket kabiliyetinin tamamen elinden alınması, pamuklarla tıkanması ve toprağa aciz teslimiyetidir.

Dahası da var… O “toplu seks” yahut röntgencilik fetişi diye algılanabilecek kalabalıkların şehvetli birleşimi, aslında cenaze töreninin ta kendisidir. Cansız, çırılçıplak yıkanmış ve son derece aciz bir bedenin etrafında toplanmış kalabalıkların dikizleyici bakışlarıdır.

“Bukkake” fetişini andıran, aşağılayıcı ve bedeni sıvılara boğan fetiş ise; ölünün mezara indirilmesinin ardından üzerine kürek kürek, defalarca ve acımasızca atılan o soğuk topraktır.

Bedenin kaskatı kesilmesi (rigor mortis), tenin kanın çökmesiyle morarması (lividity), toprağın altında ıslak kurtçukların bedeni istila edip delik deşik etmesi… Albümdeki her bir inleme, her bir ten teması, “İçimde ne varsa sömür ve tüket” yakarışı, aslında toprağın eti yemesinden ibarettir.

Ben çağın pornografisini yontup, çağın kendi yüzüne kusmasını sağladım. Albümde bir zerre dahi cinsellik ve fuhşiyat yoktur; başından sonuna, iliklerine kadar sadece ve sadece ölüm vardır. İşin güzelliği de budur bence. Ölümü unutturacak şarkılar (pop, rock, rap vs.) formatında, bizzat ölümden bahseden, ölümü hatırlatmak üzerine tasarlanmış şarkılar.

2

Benim bu kurguyu inşa ederken dayandığım, kimselerin “fuhşiyat” sanıp dehşete kapıldığı esas zemin, şu dört sütun üzerinde yükselmektedir:

1. Akl-ı Cüz’î

İnsanı masivaya (dünyaya) bağlayan, ona durmaksızın hesap yaptıran, menfaatini, hayatta kalma insiyakını ve bedenî hazzını kovalatan bir “Akl-ı Cüz’î” (dünyevi akıl) vardır. Bu akıl, etten kafesin bekçisidir; bedenin zeval bulmaması, üremesi ve haz alması için tasarlanmıştır. İnsanın boynundaki asıl “tasma”, onu toprağa sımsıkı perçinleyen işte bu dünyevi idraktir.

Şayet hayretini yitirmiş bu asrın insanını sarsmak, ona mutlak hiçliğini ve kapıdaki sonunu göstermek istiyorsanız; ona felsefe yapamazsınız. Ona vaaz veremez, ölümü kuru kuruya nasihat edemezsiniz. Zira dünyevi akıl, bu tür steril saldırıları savuşturmakta ziyadesiyle ustadır; dinler, anlar gibi yapar, cila çekilmiş kibrini okşayıp o ahmakça yürüyüşüne devam eder.

O hâlde aklın tasmasını çıkarmanın, o kibri paramparça etmenin tek bir yolu kalır: Nefsi en zayıf yerinden, yani en kalın zinciri olan “şehvetten” yakalamak. Albümdeki “Atın aklın tasmasını” nidası, sıradan bir kendinden geçiş daveti değildir. Bu, aklı devreden çıkarıp bedeni tamamen savunmasız bırakma emridir. Zira insan, ancak en iptidai insiyakına, şehvetine teslim olduğunda o dünyevi aklın kalkanını indirir. Bizim yaptığımız şey, o tasmayı şehvet yemiyle gevşetip, dinleyiciyi aklın ötesindeki tekinsiz boşluğa, ölüme fırlatmaktır.

2. “Büyük Ölüm” Sofrası

İslam’da Nebevi bir ikaz vardır: “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran (kökünden kesen) ölümü çokça anın.”

İşte La Petite Mort’un kurgusu, bu hadisin doğrudan doğruya müzikal ve şiirî bir yorumudur. Mine’l, dinleyicinin önüne en büyük dünyevi lezzeti, sığ bir erotizmi mükellef bir sofra gibi kurar. Dinleyici, o tanıdık ve cezbedici hazzın kokusunu alıp iştahla o sofraya oturduğunda, gardını tamamen indirmiştir.

Ve tam o hazzın şahikasına varıldığında, Fransızların “La Petite Mort” (Küçük Ölüm – orgazm anındaki o anlık şuur kaybı ve hiçlik hissi) dedikleri hudutta; Mine’l masaya asıl gerçeği, yani çürüyen eti, mezarı ve “Büyük Ölüm”ü servis eder. “Çatladı yumurta, yayıldı dölün/Sarıldı rahmime o ıslak başlar” derken Mine’l, dinleyiciye bedenî bir birleşmeyi dinlediğini zannettirir. Oysa Mine’l’in bahsettiği rahim, mezarın ta kendisidir; o ıslak başlar ise bedeni istila eden kurtçuklardır.

Şehveti anlatır gibi yapıp asıl menzil olan ölümü anlatmak, lezzeti tam kendi zirvesinde zehirlemek, tahrip etmek budur. İnsanın bedenî hazzın zirvesindeyken hissettiği kontrol kaybı, anlık “yok olma” hissi, aslında ölümün provasıdır. Biz, dinleyiciye o provayı yaptırıp, sahnenin perdesini doğrudan morgun soğuk duvarlarına açtık. Zira ancak ölüm, şehvet putunu yıkabilir, diğer tüm putları yıktığı gibi.

3. Putkıran

İnsanın en muazzam putu kendi nefsidir. Bu nefs, bedenin hazlarıyla beslenir ve insana sahte bir sonsuzluk vehmi verir; sanki bu et yığını sonsuza dek kan pompalayacakmış, sonsuza dek haz alacakmış gibi bir hezeyan.

Bizim sözlerimizde geçen “Ben eski bir puta taptım/Siz Hak diyerek gittiniz” mısrası, bu kurguyu kilitler. Şehvet putu, bedene tapınmanın en görkemli ayinidir. Lakin ölüm, yegâne putkırandır; İbrahimî bir baltadır.

Albüm, zahirde bu şehvet putuna bir mabet inşa eder gibi görünürken, hakikatte o putu paramparça edecek baltayı (ölümü) gizlice dinleyicinin eline tutuşturmaktadır. Zira Mine’l’in çıplaklığı, şehveti değil; bedenin hudutlarının ne denli aciz, tenin ne denli kokuşmaya namzet olduğunu haykıran bir aynadır. O aynaya bakan dinleyici, tapındığı bedenin toprağın altında nasıl bir gübreye dönüşeceğini gördüğünde, zihnindeki o etten put tuzla buz olur.

4. “Ölmeden Evvel Ölünüz”

Nihayetinde aklın tasmasının çıkarılması, “ölmeden evvel ölme” sırrının, asrımızdaki karanlık bir yankısıdır. İnsan, kendi hudutlarını, bedenin acizliğini ancak o çürümeyle, etin hudutlarının ihlal edilmesiyle yüzleştiğinde idrak eder.

Sığ bir dimağ, huzur bulmak, vecd hâline girmek için steril meclisleri yahut masalsı anlatıları arar. Oysa hakiki yüzleşme, çırılçıplak ve filtresiz bir mevcudiyetle mümkündür. Mine’l’in sunduğu o çiğ “erotizm”, aslında bedenin bir “et yığınından” ibaret olduğunu yüze çarpar. Ruh, sırılsıklam bir şehvet sandığı o sıvıların, aslında cesedin salgıladığı irin olduğunu fark ettiğinde, bu et kafesine hapsolduğunun idrakine varır.

İşte bu idrak anında, ölüm bir felaket değil, o tasmadan kurtuluş olur. Dinleyiciyi dünyaya bağlayan kalın şehvet halatı kopar; geriye sadece mutlak bir acziyet, çürüyen bedenle baş başa kalmanın tekinsiz sükûneti kalır. Bu, nefse kurulmuş öyle bir kapandır ki; içeri giren şehveti bulduğunu sanırken, kendi leşinin kokusuyla baş başa kalarak ruhunu teslim eder.

3

İşin felsefesinin gökdeleninden inip, meseleyi stüdyonun duvarları arasına çekelim biraz. Zira kâğıt üzerinde ne kadar kusursuz bir felsefi kapan kurarsanız kurun; eğer o tuzağın demirleri avı hapsedemiyorsa, dinleyici o dehlizden kolayca sıyrılacaktır. Bizim La Petite Mort’ta inşa etmeye çalıştığımız o “mezar kadar dar ve boğucu” atmosfer, tesadüfi bir deneme yanılma sürecinin değil, hesaplanmış bir işkence aletinin ürünüydü elbet.

Bu noktada, o teneşir tahtasının asıl mimarından, Âdem İZ’in tezgâhından bahsetmek elzemdir. Âdem ile masaya oturduğumuzda, ortada sıradan bir müzikal yapı yoktu. Altyapılar, ritimler ve melodiler; dinleyiciyi o sahte erotizm havuzunda yüzdürüp, aniden ayağına beton dökerek dibe çekecek birer ağırlık olmalıydı.

Hedefimiz müzikal bir ahenk değil, “işitsel bir klostrofobi” yaratmaktı. Ferah, geniş stüdyo yankılarından bilhassa kaçındık. Şarkıların aranjmanında boşluklar bırakmadık; çünkü mekânın genişlemesi, nefes almak demektir. Biz ise dinleyicinin nefesini kesmek, onu tahta bir tabutun birkaç karışlık basık tavanına hapsetmek istiyorduk. Ses, kulaktan içeri süzülmemeli; gırtlağa çökmeliydi. Baslar, bir sevişmenin ten temaslarını andırırken, frekanslar yavaş yavaş rigor mortis‘in soğuk kasılmasına evrilmeliydi.

Bizim onunla aramızdaki mesai, basit bir stüdyo alışverişinden yahut “söz-müzik” ortaklığından ziyade, aynı cinneti farklı lisanlarda kusabilme hâlidir. Ben kelimelerle bir tuzak kurarken, Âdem de o tuzağın demirlerini ateşte döven, zembereğini kuran kişidir. La Petite Mort’un sözlerini önüne koyduğumda, o benden uzun uzadıya bir izahat beklemedi yahut “Bu çok ağır oldu, biraz piyasa normlarına çekelim.” deme sığlığına düşmedi. O, mısraların ardındaki leş kokuyu ilk saniyede aldı ve ritimleri canlı bir nabız gibi değil, usulca sekerata giren, can çekişen bir bedenin son kasılmaları gibi kurgulayıverdi.

Eğer Âdem o boğucu, ışıksız ve dar odayı inşa etmeseydi, Mine’l’in sesi bu denli etimize batmaz, kelimeler boşlukta asılı kalırdı. O, sadece sesleri birbirine karıştırmadı; Mine’l’in karanlık silüetini üzerine giyindiği dar ve rutubetli mezarı, frekans frekans, ilmek ilmek inşa etti. Âdem, insanın en savunmasız, hazzın zirvesinde olduğu anında aklının tasmasını çıkarıp atması için gereken hipnotik zehri, notaların arasına zerk eden âdemdir.

Gelelim işin en ölümcül noktasına: Mine’l’e…

Asırlarca sükût eden o “maşuk”, mikrofonun başına geçtiğinde ondan beklenen şey lirik bir şarkıcılık performansı değildi elbet. Vokalde hedeflediğimiz yegâne hissiyat şuydu: Vecd.

Mine’l’in vokallerini kaydederken aradığımız o “tekinsizlik”, sese eklenen efektlerle değil, doğrudan sesin tabiatına müdahale edilerek sağlandı. Dudak hareketlerinin, ıslak yutkunmalarının ve nefes alışverişlerinin duyulduğu ASMR tekniği sık sık kullanıldı. Sesine suni bir yankı, mistik veya ilahi bir genişlik katmadık. Onu olabildiğince kuru, olabildiğince “ensede” tuttuk. Dinleyici kulaklığı taktığında Mine’l’in sesini uzaklardan gelen bir melodi olarak değil; doğrudan kendi yatağında, kendi teninde hissetmeliydi.

Onun okumalarındaki tahrik edici gibi duran ıslaklık, aslında toprağın altındaki cesedin sıvılarıdır. Kelimeleri yuvarlayışı ve o nefes nefese kalmışlık hissiyatı, hazzın zirvesi değil, can çekişmenin hırıltısıdır. İnsanların dinlerken tahammül edememesinin, “fuhşiyat” diyerek irrite olmasının sebebi de tam olarak bu akustik illüzyondur.

Fakat sadece vecd ile bitmedi tabii vokal tekniği. En sığ kulaklara dahi ulaşabilsin diye bu şarkılar, günümüz piyasasındaki ‘pop’ şarkılar seviyesinde olacak şekilde kasıtlı olarak bir “düşüklüğe” maruz bırakıldılar. Dile dolanacak alelade bir pop şarkısı görünümünde olacaktı bazı şarkılar, bu da insanların kendi ölümlerini dillerine bir pop şarkısı düşüklüğünde, farkında olmadan dolayabilmeleri içindi.

Hitam

Niyetimiz hasıl olmuş mudur? Bilemeyeceğim.

Biz bu ağı, içine düşenler debelensin, ahlaki hezeyanlar içinde boğulsun ve nihayetinde kendi faniliklerinin dehşetiyle yüzleşsinler diye mi kurduk? Bilemeyeceğim. Lakin şunu biliyorum ki, bu kusursuz elek, birilerini eledi.

Peki ya o kapıdan içeri girenler? Aklın tasmasını çıkarıp, Mine’l’in davetine icabet edenler, şehvetin zirvesinde “büyük ölüm” ile göz göze gelenler ne olacak?

Onlar için bir tesellimiz, bir kurtuluş reçetemiz yoktur. Zaten albümün sonundaki NİHİLO, mutlak sükûtun, toprağın altında yalnız başına kalmanın sesidir. Biz dinleyiciye huzur vadeden bir cennet tasviri çizmedik; biz onları kendi riyakârlıklarıyla, etlerinin acizliğiyle ve mutlak hiçlikleriyle baş başa bıraktık.

Ruh, etten ibaret olmadığını ancak o etin çürüyeceğini iliklerine kadar hissettiğinde anlar. Eğer bu albümü bitirdiğinizde içinizde tarif edilmez bir boşluk, midenizde kaskatı bir rahatsızlık ve bedeninize karşı tuhaf bir yabancılaşma hissediyorsanız; tebrikler, “ölmeden evvel ölme”nin karanlık eşiğine adım atmış bulunuyorsunuz.

Bu satırlar, yarın öbür gün “La Petite Mort”un ıslak, karanlık labirentinde kaybolup da “Bunu bana neden yaptılar?” diye soracak olan meçhul muhatabıma bıraktığım bir nottur. Şunu bilmelisin ki sevgili okur/dinleyici; biz sana düşman değildik. Biz sadece taptığın putun, uğruna aklını ziyan ettiğin tenin ne kadar kof, ne kadar çürümeye teşne olduğunu göstermek istedik.

Mine’l vazifesini yaptı. O aynayı yüzünüze tuttu ve sırra kadem bastı. Tıpkı Adını Arayan Çocuk‘ta da yaptığı gibi. Anlayacağın, sevgili dostum, Mine’l’in işi gücü “nefs terbiyesi”. Zira dergâhlar kapanıp dervişler gittiğinden beri, ne okulda ne ailede ne işte ne de sokakta bu işi yapıyorlar artık. Ve belki inanmayacaksın ama içtimai nizamın mahvına sebep olan en kavi put da budur bencileyin: Şehvet. Zira şehvet sanıldığı gibi sadece bir insanı şahsi olarak helaka götürmez; şehvet, bir cemiyeti topyekûn ateşe sürükler. Şehvet öyle bir puttur ki, insan birini öldürdüğünde erekte olur, hırsızlık yaptığında zevk alır, günah işlediğinde suçluluk hissiyle tatmin olur. Ne zaman ki nefs terbiyesini icra eden bir müessese kalmadı cemiyetimizde, o zamandan beridir burnumuza hoş geliyor tezek kokusu. Gelin görün ki, ne yazık ki bizim maşuğa kalmış görünüyor bu iş de. Sanki onun da çok umrundaymış gibi.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ