Batı’nın Muhalif Zihinlerinde Şark’ın Makûs Talihi

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Amerikan Solu ve Siyahi Münevverlerin ‘Türk’ Algısındaki Tarihî Yanılgılar

Mukaddime: Muhalifin Ezberi

İnsanlık tarihi, zalimin tahakkümüne karşı mazlumun isyanıyla şekillenmiş; kâğıda dökülen her hakiki feryat, müesses nizamın yalanlarını yırtan bir kılıç vazifesi görmüştür. Yirminci asrın Amerika’sında neşvünema bulan zenci hürriyet mücadelesi ve sol-muhalif hareketler de bu isyan ananesinin en gür sadalarından birini teşkil eder. Bu hareketlerin münevverleri ve sanatkârları, kıtayı asırlardır kanatan ırkçılığın, Transatlantik köle ticaretinin ve kapitalist sömürünün çirkin yüzünü bütün çıplaklığıyla ifşa etmişlerdir. Onlar, “Beyaz Adamın” kendi meşruiyeti için uydurduğu resmî tarihi reddetmiş, insanlığın hakiki hürriyeti uğruna Amerikan emperyalizmine karşı amansız bir fikrî ve siyasi cihadın bayraktarlığını yapmışlardır.

Lakin ortada izahı elzem, mühim ve dehşetli bir fikrî garabet mevcuttur: Dünyanın bütün mazlumları için adalet talep eden, müesses nizamın sömürü çarklarına çomak sokan bu keskin kalemler; mesele Şark’a, hususen Osmanlı’ya ve Türk kavmine geldiğinde birdenbire körelmekte, o şanlı isyankâr duruşlarını kaybetmektedirler. Amerikan nizamının esasını teşkil eden Garp epistemolojisine başkaldıran bu zihinler, ne acıdır ki aynı nizamın “Şark” hakkında ürettiği asırlık oryantalist iftiralara ve husumetkâr kalıplara hiç sorgusuz sualsiz teslim olmaktadırlar.

İşte bu durum, entelektüel tarihin en muazzam tezatlarından birini sinesinde barındırır: Batı’nın kendi eliyle yazdığı “Batı tarihine” zerrece itimat etmeyen, o tarihin kan ve riya üzerine bina edildiğini haykıran bu radikal muhalifler; izahı güç bir tutulmayla, Batı’nın yazdığı “Şark tarihine” körü körüne iman etmektedirler. İsyan ettikleri devletin okullarında ve matbuatında Türk’e dair üretilen “barbar, köleci, işgalci ve katliamcı” şablonunu asgari bir tetkike dahi lüzum görmeden, peşin bir hükümle kabul ederler. Zenci hakları müdafaacıları kendi ecdatlarının pamuk tarlalarında çektiği ızdırabı yanlış bir tarihî kıyasla Osmanlı’nın kul nizamına yansıtırken; Amerikan solu ise Avrupa’nın kanlı kolonyalizmi ile Osmanlı’nın “Millet Sistemi”ni aynı sömürgeci kefeye koyma gafletine düşer. Üstelik Batı’daki azınlık diasporalarının ürettiği tek taraflı trajik anlatılar, bu sol mahfillerde âdeta dokunulmaz bir dogma hâlini alırken; Balkanlarda, Kafkaslarda ve Kırım’da tehcire, mezalime uğrayan milyonlarca Türk’ün feryadı bu “adaletperver” çevrelerin mahkemesinde mutlak bir sükûtla karşılanır.

Elinizdeki bu mufassal makalenin gayesi; bir nizamı müdafaa etmekten ziyade, hakikatin üzerini örten bu tarihî miyopluğu açığa çıkarmaktır. Kölelik mefhumundaki mefhumi kargaşayı, Marksist imparatorluk dogmasını, diasporaların entelektüel tahakkümünü ve “isyankâr zihinlerin” Garp ezberlerine esaretini etraflıca mütalaa edeceğiz. Zira bilinmelidir ki; hakiki manada hür olmak isteyen bir zihin, yalnızca bedenine vurulan prangaları değil, zihnine zerk edilen coğrafi ön yargıları ve asırlık yalanları da parçalamak mecburiyetindedir.

Birinci Fasıl: Amiri Baraka Vakası ve Siyahi İsyanın Hudutları

Meselenin fikrî derinliklerine nüfuz edebilmek için, müşahhas bir misal üzerinden yürümek elzemdir. Bu minvalde, ömrünü Amerikan nizamının ırkçı ve kapitalist kaidelerini sarsmaya vakfetmiş şair, Amiri Baraka fevkalade mühim bir numunedir. Baraka, sadece kâğıt üzerinde bir muharrir değil; inancı, hiddeti ve mazlumiyet şuuruyla sokağın nabzını tutan, kendi halkı için amansız bir “cihat” ilan eden bir aksiyon adamıydı. Onun emperyalizme, sömürüye ve beyaz tahakkümüne karşı yükselttiği o gür seda, şüphesiz ki insanlık vicdanında haklı ve muazzam bir yansıma bulmuştur.

Lakin, mesele Şark coğrafyasına ve tarihî ihtilaflara intikal ettiğinde, bu sarsılmaz muhalif zihnin nasıl da Batı’nın oryantalist hudutlarına hapsolduğunu görmek, meselenin vahametini idrak etmek bakımından ibret vericidir.

Evvela, Baraka’nın ve o devirdeki siyahi münevverlerin benimsediği İslam telakkisinin mahiyetini doğru mütalaa etmek icap eder. 1960’lı yıllarda Amerika’da neşvünema bulan siyahi İslamlaşma (gerek “Nation of Islam” gerekse Baraka’nın meyyal olduğu “Kawaida” mektebi), asırlardır Şark’ta hüküm süren ananevi, Sünni yahut tasavvufi Türk-İslam nizamından tamamen azade bir surette teşekkül etmiştir. Zenci aydınlar için İslamiyet; “Beyaz Adamın” dini olan Hristiyanlığa, köle efendilerinin lisanına ve kültürüne karşı kuşanılmış radikal bir manevi zırh, asimile olmayı reddeden bir başkaldırı silahıydı. Onların ruhani kıblesi ve kültürel referansı Osmanlı’nın pâyitahtı olan İstanbul değil, köklerinden koparıldıkları siyah Afrika idi. Dolayısıyla, siyahi hareketin mefkûresinde tarihî Türk hilafetine yahut Osmanlı nizamına dair fıtri bir ünsiyet, bir muhabbet yahut tarihî bir müştereklik şuuru mevcut değildi. Bu kopukluk, onların Türklerin tarihî serüvenine karşı mutlak bir bigânelik içinde olmalarına zemin hazırlamıştır.

Bu fikrî bigâneliğin bir tezahürünü, bizzat Baraka’nın “Amerika’yı Kim Havaya Uçurdu?” (Somebody Blew Up America) isimli şiirinde müşahede ederiz. 11 Eylül hadiselerinin ardından kaleme aldığı bu eserde Baraka, dünya tarihindeki bütün sömürgecileri, zalimleri ve katliamcıları tek tek hesaba çekmiş, emperyalizmin kanlı vekayinamesini “KİM?” sualiyle müesses nizamın yüzüne çarpmıştır. Lakin o amansız sual silsilelerinin arasına, aniden ve gayet sathi bir surette şu mısrayı da ilave etmiştir: “Kim zengin oldu Ermeni soykırımından”.

İşte bu mısra, Batı’daki radikal muhalefetin en büyük “kör noktasını” bütün çıplaklığıyla ifşa eden tarihi bir vesikadır. Baraka, bu ifadeyi kaleme alırken şüphesiz ki Osmanlı arşivlerini tetkik etmiş, yahut meselenin tarihî hakikatine dair müstakil bir cehde girişmiş değildi. O, sadece Amerikan sol-entelektüel çevrelerinde “dünya tarihindeki trajediler” listesinde hazıra konulmuş bir ezberi, bir Batı dogmasını alıp şiirine yerleştirmiştir.

Ortadaki trajedi ve ironi fevkalade büyüktür: Hayatı boyunca Batı emperyalizminin ve “Beyaz Adamın” kendi halkı hakkında yazdığı resmî tarihe isyan eden Baraka; mevzu Türkler olunca, aynı Batı emperyalizminin, aynı Haçlı zihniyetinin Şark hakkında kurguladığı o husumetkâr propagandaya hiç şüphe etmeden teslim olmuştur. Emperyalizmi taşlarken dahi, emperyalizmin ürettiği taşları kullanmıştır.

Amiri Baraka vakası, şahsi bir cehaletten yahut hususi bir Türk düşmanlığından ziyade; Amerika’daki muhalif, sol ve siyahi zihinlerin Garp epistemolojisine (Batı’nın bilgi üretme tekelini elinde tutan nizamına) nasıl derinden esir olduğunun en müşahhas ve en acı ispatıdır. Onlar kendi zindanlarının duvarlarını yıkmaya muvaffak olmaya çalışmışlar, lakin dünyanın geri kalanını o zindanın pencerelerinden –yani Batı’nın onlara gösterdiği zaviyeden– seyretmeye devam etmişlerdir.

İkinci Fasıl: Kölelik Mefhumundaki Mana Kargaşası

Bir mefhumun lügattaki karşılığı ile tarihî tekâmül içindeki hakikati arasındaki uçurum, bazen koca bir medeniyetin haksız yere mahkûm edilmesine zemin hazırlar. Amerika’daki siyahi münevverlerin ve Batılı sol zihniyetin Şark’a, bilhassa Osmanlı’ya dair besledikleri husumetin en mühim amillerinden biri de şüphesiz “kölelik” mefhumu etrafında koparılan bu fırtınadır. Batılı bir dimağ yahut Amerikalı bir zenci “köle” lafzını işittiği yahut okuduğu vakit, zihninde canlanan yegâne manzara; prangalar içinde okyanusu geçen gemiler, Alabama yahut Mississippi’deki pamuk tarlaları, sırtında kırbaç şaklayan bîçare insanlar ve insanın salt derisinin renginden ötürü bir eşya, bir “mal” seviyesine indirildiği o vahşi nizamdır.

Bu kanlı ve trajik mazi, Amerika’daki zencilerin ruhunda silinmesi gayrikabil bir travma bırakmıştır. Lakin en büyük entelektüel sefalet, kendi ecdatlarının maruz kaldığı bu Batı menşeli vahşeti, “kıyas-ı maal-fârık” (farklı ve birbirine benzemeyen şeyleri kıyaslama hatası) yaparak, hiçbir surette benzemeyen Osmanlı nizamına teşmil etmeleridir.

Amerika’daki nizam, hukuki tabiriyle “Chattel Slavery” (Demirbaş/Mal Köleliği) idi. Bu nizamda insan, alınıp satılan, miras bırakılan, zekâsı ve ruhu inkâr edilen, sırf Afrikalı olduğu için nesilden nesile bu zillete mahkûm edilen bir mahluk statüsündeydi. Irkçılık, bu nizamın hem temeli hem de itici gücüydü.

Halbuki Osmanlı’daki müessese, Batılıların anladığı manada bir “kölelik” değil, devlete ve liyakate mebni bir “kul sistemi” ve hususi bir terbiye ocağıdır. Evvela şunun altını kalın çizgilerle çizmek icap eder ki; İslami ve Osmani nizamda kölelik, ırka dayalı bir kast sistemi değildir. Osmanlı, Batılılar gibi sadece Afrika’dan insan toplamamış; Kafkasya’nın, Balkanların, Çerkeslerin beyaz evlatlarını da bu sisteme dâhil etmiştir. Zira mühim olan tenin rengi değil, devlete olan sadakattir.

Daha da mühimi ve Batılı bir aklın idrakte en çok zorlandığı hakikat şudur ki; Amerikan sisteminde bir kölenin yükselebileceği en yüksek makam “baş kâhyalık” yahut ev hizmetkârlığı iken, Osmanlı “kul” nizamında devşirilen yahut saraya alınan bir kimse, dünyanın en kudretli ordularına kumandanlık edebilir, koca bir cihan imparatorluğunun iki numaralı adamı olan Sadrazamlık (Başvezirlik) makamına oturabilirdi. Bir cariye, zekâsı ve dirayeti nispetinde yükselerek padişaha zevce olabilir, hatta “Valide Sultan” sıfatıyla koca imparatorluğu fiilen idare edebilirdi. Bir mülkün mutlak idaresinin kölelikten gelme kullara (Sokullulara, Köprülülere) yahut cariyelere (Hürrem yahut Kösem Sultanlara) emanet edildiği bir nizamı, Alabama’daki plantasyonlarla aynı kefeye koymak, ancak korkunç bir cehaletin yahut kasıtlı bir iftiranın neticesi olabilir.

Siyahi hareketin münevverleri, Osmanlı’da Afrika kökenli insanların bulunduğunu işittiklerinde derhâl kendi Batılı şablonlarını devreye sokarlar. Lakin Osmanlı’daki Afrika kökenlilerin hikâyesi, onların ezberlerini tarumar edecek mahiyettedir. Misal olarak, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kahramanı Zenci Musa’yı mütalaa edelim. Sudan menşeli olan bu adam, Osmanlı ordusunda bir zabit, Trablusgarp’ta, Yemen’de, Hicaz’da İngiliz emperyalizmine karşı aslanlar gibi çarpışan sarsılmaz bir mücahitti. İngiliz kumandanının “Bizim safımıza geç, seni altına boğalım.” teklifine karşılık; “Her teklif herkese yapılmaz! Ben bir Osmanlı zabitiyim, benim devletim Osmanlı’dır, bayrağım ay-yıldızlı bayraktır!” diyerek İngiliz’in yüzüne tüküren Zenci Musa’nın o asil ve hür ruhu, Amerikan kölelik nizamının neresine sığdırılabilir?

Zenci Musa, sokaklarda hamallık yaparak rızkını temin etmiş lakin devletinden asla taviz vermemiş, vefat ettiğinde Özbekler Tekkesi’ne bir kahraman olarak defnedilmiştir. Hangi Amerikan kölesi, kendisini esir eden devlete böylesine mukaddes bir muhabbetle ve hür bir iradeyle bağlanmıştır?

İşte Amerikan solu ve siyahi aydınlar, Batı’nın günahkâr tarihini dünyanın cihanşümul tarihi zannetme hastalığına (tarihî miyopluğa) düçar olmuşlardır. Kendi sırtlarındaki kırbaç izlerinin müsebbibi olan Batı medeniyeti ile kavga ederken, Şark’ın o fütüvvet, liyakat ve devlete sadakat üzerine bina edilmiş apayrı nizamını anlama zahmetine girmemiş, Batı’nın oryantalist gözlükleriyle Şark’ı haksız yere taşlamışlardır.

Üçüncü Fasıl: Sol Fikriyatın ‘İmparatorluk’ Dogması ve Pax Ottomana

Siyasi mefkûrelerin en büyük zaafı, hadiseleri ve tarihî hakikatleri kendi dar ideolojik şablonlarına uydurmaya çalışmalarıdır. Amerikan solu ve Marksist cenahta teşekkül eden “Osmanlı” yahut “Türk” husumetinin temelinde de mefhumları tahrif eden bu şabloncu zihniyet yatar. Bu zihniyetin lügatinde “İmparatorluk” (Empire) lafzı, mücerret ve mutlak bir kötülüğü, sömürgeciliği (kolonyalizmi), kapitalist yayılmacılığı ve hammadde hırsızlığını temsil eder.

Bir Amerikan solcusu yahut muhalifi “Osmanlı İmparatorluğu” ismini işittiğinde, zihnindeki Marksist şablon derhâl devreye girer. Onların dimağında imparatorluk demek; İngilizlerin Hindistan’ı iliklerine kadar sömüren Doğu Hindistan Kumpanyası, Fransızların Cezayir’de kurduğu kanlı müstemleke nizamı yahut Belçika Kralı Leopold’ün Kongo’da milyonlarca yerlinin ellerini keserek tesis ettiği vahşi kauçuk krallığı demektir. Garp epistemolojisinin kurbanı olan bu muhalif zihinler, on dokuzuncu asrın Avrupa menşeli, vahşi kapitalist ve ırkçı sömürgecilik modeli ile altı asırlık ananevi Osmanlı nizamını aynı kefeye koyma garabetine düşerler.

Hâlbuki tarihî vesikalar ve devlet nizamının işleyişi, Batılı sömürgecilik ile “Pax Ottomana” (Osmanlı Barışı) arasındaki uçurumu ayan beyan ortaya koymaktadır. Avrupa sömürgeciliğinin yegâne gayesi, fethettiği yahut işgal ettiği coğrafyaların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini (altınını, pamuğunu, elmasını, insan gücünü) gasp edip, bu serveti merkeze (Londra’ya, Paris’e, Brüksel’e) taşımaktır. Çevre daima fakirleşirken, merkez bu sömürü sayesinde semirir ve zenginleşir.

Osmanlı’nın “Vakıf Medeniyeti”ne müstenit iktisadi ve içtimai nizamı ise bunun tam zıddı bir istikamette işler. Osmanlı fethettiği diyarları (Balkanları, Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı) birer “müstemleke” yahut hammadde deposu olarak değil, “vatan” toprağı olarak telakki etmiştir. Payitaht (İstanbul), çevreyi sömürmek bir yana, merkezin servetini fethettiği serhad boylarına akıtmış; o diyarları hanlar, hamamlar, köprüler, medreseler, imaretler ve kervansaraylarla ihya etmiştir. Hakikaten, tarihî bir ironidir ki; Osmanlı asırları boyunca Balkanlar (Rumeli) daima zenginleşmiş ve mamur hâle gelmişken, devletin asli kurucu unsuru olan Anadolu ekseriyetle ihmal edilmiş ve fakir kalmıştır. Sömürgeci bir imparatorluğun, asli unsurunu fakir bırakıp işgal ettiği topraklara servet akıtması, Batılı şablonlarla izah edilebilecek bir keyfiyet midir?

Diğer mühim husus ise asimilasyon meselesidir. İspanyollar Güney Amerika’ya, İngilizler Kuzey Amerika yahut Avustralya’ya gittiklerinde sadece toprağı sömürmekle kalmamış; yerli halkların dinlerini, lisanlarını, isimlerini ve hatta mevcudiyetlerini kılıçtan ve ateşten geçirerek yok etmişlerdir. Oysa Osmanlı’nın “Millet Sistemi”, asimilasyonu değil, bir arada yaşamayı (tahammülü ve adaleti) esas almıştır. Şayet Osmanlı, Amerikan solunun iddia ettiği gibi “zalim ve sömürgeci bir imparatorluk” olsaydı; beş yüz sene hüküm sürdüğü Balkanlarda bugün ne Sırpça, ne Yunanca, ne Bulgarca konuşuluyor olurdu; ne de Ortodoks yahut Katolik kiliseleri ayakta kalabilirdi. Beş asırlık bir hâkimiyetin ardından o milletlerin dinlerini ve dillerini muhafaza ederek tarih sahnesine yeniden çıkabilmeleri, bu nizamın sömürgeci değil, muhafaza edici bir himaye (Pax Ottomana) olduğunun en büyük şahididir.

Amerikan solu, on dokuzuncu asrın vahşi kapitalizmini tenkit etmek için kurguladığı haklı argümanları, sırf isminde “İmparatorluk” geçiyor diye (ki bu lafız da Batılılar tarafından Osmanlı’ya yaftalanmıştır.) İslam ve fütüvvet ahlakıyla yoğrulmuş, tarım ve askeriyeye dayalı Osmanlı nizamına tatbik etmeye kalktığında, ilmî ve tarihî bir cinayet işlemektedir. Kendi sömürgeci ecdatlarının günahlarını, Şark’ın adalet nizamına yüklemeye çalışmak, ancak zihni Batı merkezli okumalara esir olmuş “sözde” bağımsız aydınların içine düşebileceği bir acziyettir.

Dördüncü Fasıl: Diasporaların Tahakkümü ve ‘Mazlum’ Anlatısının İhyası

Siyasi hareketlerin, bilhassa sol ve muhalif cereyanların fıtri ve romantik bir temayülü vardır: Daima “azınlık” olanın, ezilenin ve zayıfın safında yer almak… Bu hissiyat, kaideten ulvi ve insani bir tavır olsa da, tarihî hadiseleri tahlil ederken hakikati gölgeleyen muazzam bir zaafiyete inkılap edebilir. Amerikan solunun ve siyahi münevverlerin Şark’a dair okumalarındaki en büyük felaket, bu “azınlık fetişizminin” Batı’daki diasporalar tarafından kusursuz bir siyasi silaha dönüştürülmüş olmasıdır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde neşvünema bulan Ermeni ve Rum diasporaları, bilhassa yirminci asrın ikinci yarısından itibaren muazzam bir lobi ve propaganda teşkilatı kurmuşlardır. Bu teşkilatların en büyük muvaffakiyeti, kendi tarihî acılarını (yahut iddialarını) Amerikan müesses nizamına kabul ettirmekle kalmayıp, o acıları hususen sol, liberal ve muhalif çevrelere âdeta cihanşümul bir “Şark Holokostu” ambalajıyla pazarlamış olmalarıdır.

Bu pazarlama stratejisi fevkalade kurnazca kurgulanmıştır. Diasporalar, meseleyi iki imparatorluk (Rus ve Osmanlı) arasında kalmış, isyan etmiş ve mukabilinde tehcire uğramış bir tebaanın trajedisi olarak değil; “Zalim, barbar ve Müslüman bir imparatorluğun, masum ve Hristiyan bir azınlığı planlı bir surette yok etmesi” şeklinde, tam da Batı’nın oryantalist ve Haçlı alt şuuruna hitap edecek bir lisanla sunmuşlardır. Batılı bir solcu yahut Amiri Baraka gibi muhalif bir şair, “soykırım” (genocide) yahut “katliam” kelimesini duyduğu an, meselenin tarihî vesikalarına, isyanın mahiyetine, iki tarafın kayıplarına yahut o devrin savaş şartlarına bakmak lüzumu dahi hissetmez. Zira onun zihnindeki ezbere göre; ortada bir azınlık ve bir imparatorluk varsa, imparatorluk mutlak zalim, azınlık ise mutlak mazlumdur.

İşte Batı’nın pek övündüğü adalet terazisinin şaştığı ve riyakârlığının ifşa olduğu nokta tam da burasıdır. Diasporaların sesi Amerikan senatolarında, edebiyat mahfillerinde ve sol dergilerde yeri göğü inletirken, aynı coğrafyada ve aynı asırda vuku bulan “büyük sükût”, Batılı aydının iki yüzlülüğünü suratına çarpan tarihî bir şamardır.

On dokuzuncu asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar; Mora’da, Kırım’da, Kafkaslarda, Balkanlarda ve hususen 93 Harbi’nde (1877-1878) ve Balkan Savaşları’nda (1912-1913) yurtlarından sürülen, evleri yakılan, yollarda hastalıktan, açlıktan yahut çetelerin süngülerinden geçirilerek katledilen milyonlarca Türk’ün acısı, Batı’nın muhalif mahkemelerinde hiçbir vakit dava konusu olmamıştır. Justin McCarthy gibi insaflı tarihçilerin “Ölüm ve Sürgün” (Death and Exile) adıyla vesikalandırdığı bu emsalsiz mezalim, Amerikan solunun hümanist manifestolarında tek bir satırla dahi yer bulamaz.

Niçin bulamaz? Çünkü katledilenler Hristiyan değil, Müslümandır; katledilenler Batı’nın himaye ettiği azınlıklar değil, asırlardır Batı’nın “barbar” olarak kodladığı Türklerdir. Amerikan solu ve siyahi aydınlar, bütün dünyaya adalet dağıtma iddiasıyla yola çıkmalarına rağmen, gözyaşının rengini ve dinini ayırt eden bu sinsi Batılı nizamın gönüllü yahut gönülsüz esirleri olmuşlardır. Amiri Baraka’nın “Kim zengin oldu Ermeni soykırımından” diye isyan ederken, Balkanlarda derileri yüzülerek katledilen Türk evlatları için tek bir “Kim?” sualini sormaması, onun şahsi merhametsizliğinden ziyade, içine hapsolduğu bu diasporik tahakkümün ve tek taraflı mazlum anlatısının ne derece boğucu olduğunu ispatlar. Onların adalet anlayışı, ancak Batı’nın müsaade ettiği hudutlar dâhilinde “mazlum” sayılanlar için geçerlidir.

Beşinci Fasıl: Garp Epistemolojisine Esaret

Bir insanın yahut bir cemiyetin en derin esareti, bileklerine vurulan demir prangalarda değil, zihnine zerk edilen bilgi kaynaklarında gizlidir. “Garp Epistemolojisi” (Batı’nın bilgi üretme ve tasnif etme tekeli), asırlardır dünyayı kendi menfaatleri, kendi korkuları ve kendi tarihî kinleri zaviyesinden okumakta ve bu okumayı cihanşümul mutlak bir hakikatmiş gibi bütün insanlığa dayatmaktadır. Amerikan siyahi münevverlerinin ve sol muhaliflerin Şark’a, hususen Türklere dair içine düştükleri o elim yanılgının nihai ve en kuvvetli amili de bizzat bu epistemolojik esarettir.

Şu acı hakikati teslim etmek icap eder ki; ister Amiri Baraka gibi radikal bir siyahi şair olsun, ister Noam Chomsky gibi anarşist-sol bir mütefekkir olsun, Amerikan müesses nizamına isyan eden bu şahsiyetlerin tamamı o nizamın darülfünunlarında, o nizamın kütüphanelerinde ve o nizamın bastığı kitaplarla neşvünema bulmuşlardır. İsyan ettikleri Amerikan devleti, onlara Afrika’nın tarihini yahut Kızılderililerin katlini yalan yanlış anlatmış olabilir; onlar da haklı olarak bu yalanları yırtıp atmışlardır. Lakin aynı devletin ve o devletin beslendiği Avrupa merkezli aklın Şark’a, İslam’a ve Türk’e dair ürettiği asırlık yalanları yırtmaya ne mecalleri ne de niyetleri olmuştur.

Ortaçağ’da Papa’nın kürsüsünden “Deccal” ve “Barbar” olarak kitlelere sunulan Türk imajı, modern asırlarda yok olmamış, sadece kılık değiştirmiştir. Dünün “Haçlı zihniyeti”, asrımızda sol-ilerici bir jargona bürünerek; “insan hakları ihlalcisi”, “azınlık ezen faşist imparatorluk” kisvesiyle yeniden üretilmiştir. Batı akademiyası, Şark’ı kendi laboratuvarında bir denek gibi inceleyen şarkiyatçılık müessesesi vasıtasıyla bu husumetkâr şablonu nesilden nesle aktarmıştır.

İşte Batı’daki sol ve muhalif aydınların en büyük entelektüel tembelliği burada tezahür eder. Onlar, kendi iç meselelerinde (Vietnam’da, sivil haklar mücadelesinde, kapitalist sömürüde) son derece şüpheci ve araştırmacı iken, mevzu hudutların ötesindeki tarihî Türk-Batı kavgasına geldiğinde birdenbire müesses nizamın en sadık talebelerine dönüşürler. Zira Batı aklı onlara, “Türklerin tarihi okunmaya değmez, ancak Batı’nın yahut Batı’nın himayesindeki azınlıkların yazdıkları muteberdir.” ezberini aşılamıştır. Hakikati kendi köklerinde arayan muhaliflerin, Şark’ın hakikatini Şark’ın kendi vesikalarından, kendi lisanından ve kendi acılarından okuma zahmetine katlanmamaları, muhalif duruşlarının hudutlarını ifşa eden tarihî bir trajedidir.

Hatime: Yıkılan Köprüler ve Hakikatin Müdafaası

Hülâsaikelam; Batı’nın muhalif zihinlerinde Şark’ın makûs talihi, asırlardır süregelen bir peşin hükmün, mefhumi bir kargaşanın ve tek taraflı bir merhamet anlayışının esiridir. Elinizdeki bu yazı boyunca mütalaa ettiğimiz veçhile; Amiri Baraka’nın şahsında tecessüm eden o amansız isyan ruhu dahi, kölelik şablonlarının, Marksist imparatorluk dogmalarının ve diasporaların trajik propagandalarının inşa ettiği o görünmez oryantalist duvarları aşmaya muvaffak olamamıştır.

Amerika’daki siyahi münevverlerin ve sol mahfillerin “Türk” algısı, ilmî bir tetkikin ve hakşinas bir tarih yazımının değil; kendi travmalarını Şark’a yansıtmanın, Hristiyan azınlıkları kayıran Batılı alt şuurun ve Garp epistemolojisine olan körü körüne teslimiyetin bir mahsulüdür. Onlar, “kim zengin oldu” diyerek emperyalizmi hesaba çekerken, bizzat o emperyalizmin parçaladığı, tehcire uğrattığı, iftira attığı ve medeniyetini yok etmeye kastettiği Türk kavmini zalimlerin safında tahayyül ederek, tarihin en büyük tezatlarından birine imza atmışlardır.

Şunu kemalikatiyetle ifade etmek elzemdir: Bir mütefekkir yahut bir sanatkâr, feryadı ne kadar gür olursa olsun, yeryüzündeki bütün acılara eşit mesafede duramadıkça ve düşmanının silahıyla (Batı’nın bilgi nizamıyla) müttefikini (Şark’ı) vurmaktan imtina etmedikçe hakiki hürriyete kavuşamaz. Mazlumların, ezilen sınıfların ve sisteme başkaldıranların cihanşümul bir hakikate ulaşabilmeleri için; evvela Batı’nın kendilerine dayattığı o zehirli “Şark düşmanlığı” zindanından zihnen ve manen firar etmeleri şarttır. Aksi takdirde, yıkılan her köprünün altından yine Batı’nın kirli ve sömürgeci suları akmaya devam edecektir.

Ve tarihin hükmü şudur ki; kelimelerini zalim nizamın kurallarına göre seçenlerin kurduğu mahkemede, Şark’ın ve Türk’ün hakkı hiçbir vakit layıkıyla teslim edilmeyecektir. Bu hakikati kaleme almak ve gelecek nesillerin şuuruna nakşetmek ise, aklını ve ruhunu Batı’nın ipoteklerinden kurtarmış, müstakil ve fütüvvet ehli kalemlerin yegâne ve mukaddes vazifesidir.

Zeyl: Şark’ın Kendi Hakikatini İnşa Mesuliyeti ve Sanatın Kudreti

Batı’nın muhalif zihinlerindeki o derin oryantalist tutulmayı ve Şark’a dair besledikleri husumeti etraflıca mütalaa ettikten sonra, meselenin ucu gelip kaçınılmaz bir surette kendi sinemize, kendi münevverimizin ve sanatkârımızın omuzlarındaki ağır mesuliyete dayanmaktadır.

Şikâyet etmek, Batı’nın iki yüzlülüğünü ifşa etmek yahut Amiri Baraka misali kimselerin dahi düştüğü entelektüel tuzakları tarihin mahkemesine sunmak elbette mühimdir; lakin kâfi değildir. Zira Şark’ın ve hususen Türk medeniyetinin asıl makûs talihi, hakikatini asırlardır müdafaa makamında, mahcup ve reaksiyoner bir lisanla anlatmaya mahkûm edilmiş olmasıdır. Kendi hakikatini inşa edemeyenler, daima başkalarının kurguladığı yalanların içinde debelenmeye mecbur kalırlar.

Bugün Türk münevverinin, şairinin ve muharririnin en büyük noksanlığı, Batı’nın şablonlarına cevap yetiştirme telaşından kendi sesini ve ritmini kaybetmiş olmasıdır. Garp epistemolojisine karşı verilecek hakiki ve nihai savaş, onların argümanlarını çürütmekten ziyade; Şark’ın kadim irfanını, acılarını, fütüvvet ahlakını ve cihanşümul adalet nizamını yepyeni, sarsıcı ve müstakil bir lisanla dünyaya haykırmaktır.

Burada sanata ve hususen şiire, kelimenin tam manasıyla “kurucu” ve “yıkıcı” bir vazife düşmektedir. Amiri Baraka, Amerika’daki zenci hakikatini anlatırken İngilizcenin soğuk lügatini reddetmiş; sokakların hüznünü, cazın ve blues‘un o vurmalı, ritmik ve isyankâr ahengini kelimelere zerk ederek yepyeni bir “şuur lisanı” icat etmişti. O, bazen yanlış hedeflere ok atmış olsa da, yayını germe usulü fevkalade kudretliydi. İşte bizim sanatkârımızın da ihtiyacı olan kudret budur: Kendi köklerinden, kendi sızılarından, kendi sokaklarından ve kadim tefekküründen beslenen o “ritmi” bulmak.

Balkanlarda derisi yüzülen dedelerimizin sükûtunu, Kafkaslarda karlar altında kalan feryatları, Ortadoğu’daki asırlık “Pax Ottomana” nizamının zarafetini sadece tarih kitaplarının tozlu sayfalarına terk edemeyiz. Bu hakikatler; gümbür gümbür okunan şiirlerle, sokakların nabzını tutan sanat eserleriyle, iddialı bir felsefeyle ve “fütüvvet ehli” bir edebî dik duruşla asrın idrakine yeniden sunulmalıdır.

Batı’nın diasporaları, yalanı bir “holokost” sanatı olarak pazarlarken, bizim hakikati o asil sükûtumuzla mezara götürmeye hakkımız yoktur. Hakikat, ona inanan ve onu sanatın keskin kılıcıyla kuşanan cesur zihinlerin elinde yeniden ete kemiğe bürünecektir. Ve unutulmamalıdır ki; kendi lisanını, kendi ritmini ve kendi tarih şuurunu inşa edemeyen bir millet, başkalarının kaleme aldığı destanlarda daima “barbar” ve “figüran” olarak kalmaya mahkûmdur. Hakiki hürriyet, kalemi zalimin elinden alıp, kendi destanını bizzat yazmakla başlar.

Hece Dergisi, “Şiir ve Rap” Dosyası

Selam,

Hece Dergisi’nin Nisan 2026 (352.) sayısında “Şiir ve Rap” dosyası açıldı. Bu dosyanın soruşturma kısmı için bize de ulaşıp iki sual tevcih ettiler. Davete icabet edip kendi penceremizden cevaplarımızı ilettik.

Dergiyi edinme imkânı bulamayanlar için, cevaplarımızın tam metnini aşağıya bırakıyoruz.

Bizim niyetimiz hep şair kalmaktı.

KvL


1. Türkçe Rap ve Türk Şiiri Münasebeti Üzerine

Sual: Türkçe rap ile Türk şiiri arasında nasıl bir ilişki var sizce? Sözün tarihsel serüveni içinde rap’i şiir geleneğinin bir devamı olarak mı, köklerden bir kopuş olarak mı, yoksa ‘ses’in ritim değiştirmesi olarak mı okumalıyız? Hangi bağlamlarda değerlendirilebilir sizce bu ilişki?

Türkçe rap ve Türk şiirinin münasebetini; “geleneğin devamı” yahut “modern ozanlık” gibi romantik ve sığ mefhumlarla geçiştirmek, asrın getirdiği felaketi görememek demektir. Rap müzik; Türk şiiri ve ananesi nazara alındığında, bir tekâmül değil, trajik bir “irtifa kaybı”dır.

Bu farkı şöyle izah edeyim: Şair; önce sözü, yani manayı yazar. Müzik, o sözün içindeki ahenktir (Aruz/Hece). Söz, kendi müziğini kendi yaratır; mısra, kendi musikisiyle birlikte zuhur eder. Bunun aksini yapana zaten şair değil, manzumeci diyoruz.

Rapçi ise; önce beat‘i duyar. Sözü, o ritmin boşluklarına “doldurur”. Söz, müziğe uymak mecburiyetindedir. Tıpkı manzumeciler gibi. Şiirde müzik sözün hizmetindeyken, rap’te söz müziğin kölesidir.

Ayrıca, Divan’ın aruzu yahut Halk’ın hecesi; insanın kalp atışına, nefes alıp verişine, yani biyolojik ve ruhani ritmine ayarlıydı. O şiirler “insan hızıyla” akar, durur ve demlenirdi. Türkçenin Türkçe olmasını, bu kadar ahenkli bir kıvam almasını sağlayan şeylerdi bunlar.

Rap’in ritmi (4/4’lük loop‘lar) ise Sanayi Devrimi’nin, makinenin sesidir; dijital saati (BPM) esas alır. Velhasıl Türkçeyi bozmakta; onu, yanlış telaffuzlara ve yapısı dahi olmayan cümlelere hapsetmektedir.

Gelgelelim, her gün otobanda 150 km/sa hızla işe gidip gelen, keşmekeşin içinde savrulan bir insanın, arabasında saz semaisi dinlemesini de bekleyemeyiz. Hayat bir bütündür ve paketler hâlinde gelir. Modern hayatın paketi; kaos, hız ve unutuş’tur. Rap müzik, işte bu “hasarlı paketin” ambalaj kâğıtlarından biridir.

Bu yüzdendir ki; rap asla ozanlık ile, “diss” hiciv ile, protest rap koçaklama ile bir tutulamaz. Bunlar farklı medeniyet paketlerinin ürünleridir.

Bizim yaptığımız işe gelince… Bu bahse şuradan dâhil olmalıyız: Ecnebilerin “rapping” dediği şey; esasında bir müzik türünden ziyade, kendine has ritmi olan bir terennüm etme şeklidir. İsmet Özel’in Otoyoldaki Kavşakta Kavrulmuş Ruh Satıcısı şiiri, münasip bir ritimle okunduğunda pekâlâ bir rap parçasına dönüşebilir; fakat bu işe “cevaz verilmeli midir”, işte orasını biz bilmeyiz.

Biz niyet olarak şairiz, ama teknik olarak rapçiyiz. Yani biz, bir şiiri, cebren bir ritmin üzerine giydirmeye çalışıyoruz, az evvel verdiğim İsmet Özel misalindeki gibi. Bu yüzden de yaptığımız işler ekseriyetle “teknik” anlamda kusurlu işler oluyor. Çünkü mana o kalıba sığmıyor, taşıyor.

İsmet Özel’in şiirinin rap olarak okunup okunamayacağı hususuna cevaz verecek kişi kimdir bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz şey şu ki, biz şu an, bir nevi “hile-i şeriyye”ye başvurarak, bu formu (rap formunu) kullanmaktayız. Yaptığımız iş, başkaca bir şey değildir. Hatta diyebiliriz ki; bizler KvL olarak, düşen bir uçakta, yolculara son dualarını hatırlatmaya çalışmaktan başkaca bir iş yapmıyoruz.

2. İlham Kaynakları ve Şairler Üzerine

Sual: Şarkılarınıza, müziğinize etkisi bağlamında ilham aldığınız, okuduğunuz, sevdiğiniz şairler var mı? (Bahse konu isimlerin, sizdeki karşılıkları bağlamında hangi hususiyetleriyle öne çıktıklarını da duymak isteriz.)

Bu sualinize icabet etmemeyi, sükût etmeyi tercih ederiz.

Zira gönlümüzde taht kurmuş o devasa isimleri; içinde debelendiğimiz bu “modern gürültü”ye, bu “hız ve tüketim” panayırına meze etmek istemeyiz.

Onları kendi yüksek irtifalarında, fildişi kulelerinde ve o muazzam sessizliklerinde bırakmak, onlara duyduğumuz hürmetin ve haddini bilmenin bir gereğidir.

Bizim ilhamımız şairlerden ziyade, şiirin o “kayıp gitmiş” heybetine ve “kelimenin sessizliğine” duyduğumuz yakıcı hasrettir.

Müjde: Hile-i Şer’iyye Yapıyoruz

Selamünaleyküm arkadaşlar,
Ve arkadaşımız olmayan, olmak istemeyenler,

Nicedir dünya işleriyle meşgulüz. Askerlik vazifemizin ardından, nasıl olduysa müthiş bir hızla biz de dâhil olduk dünya işlerine. Öğrencilik yıllarımızda, sistemin dışında kalmaya yemin etmiş gibiydik; bizi içeri çekmeye çalışan her şeye nefretle bakardık. Rap müzik bizi bu sisteme dâhil etmeye çalıştıkça, biz de onu sistemin aleyhine kullanmaya gayret ederdik. Sonunda, tüm platformlardaki hesaplarımızı silerek sistemin en dışına çıkmaya karar verdik. Ama şimdi görüyoruz ki, başka sebeplerle sistem bizi yine içine alıyor. Ve bu defa, sistemin dışına çıkabilmek için ironik bir adım atıyoruz: Platformlarda tekrar hesap açıyoruz. Anlaması güç olabilir. Eskiden sistemin dışındaydık ve içeri girmemek için platformlardaki hesaplarımızı kapattık. Şimdiyse sistemin içindeyiz ve dışarı çıkabilmek için platformlarda tekrar hesap açıyoruz.

Bunun anlaşılabilmesi için iyisi mi gelin, biraz hikâyelere dalalım.

Buralar dârülharp iken, ortalık gayrimüslim kaynar iken, birtakım Müslümanlar bu topraklara adım attı. Anadolu’da ve Balkanlar’da dervişler gezmeye başladı. Bu diyar-ı Rum memleketlerinde gezeduran dervişlere, mollalar iyi gözle bakmıyorlardı. Zira bir Müslüman, dârülharpte ancak cihat maksadıyla bulunabilir; ancak cihat maksadıyla ecnebi dilini öğrenebilir. İlim tahsil etmek, diplomatik misyon yürütmek ve ticaret yapmak gibi maksatlarla da —belirli şartlar çerçevesinde— geçici olarak orada bulunabilir. Bu yüzden de bizim dervişler bellerinde tahta kılıç taşıyarak, orada ancak cihat için bulunduklarını ilan ederlermiş.

Dârülharpte gezen dervişlere karşı çıkan mollaların aksine, Konstantiniyye fethedildiğinde Türkler, viran olmuş bu gayrimüslim memleketini bir türlü yurt tutmuyorlardı. Akın akın gelen Müslümanlar, akın akın mâmur şehirlere, Bursa’ya, Konya’ya dönmeye başlamıştı. Bu kez de mollalar zaptedemiyordu Müslümanları.

Derler ki, Konstantiniyye’nin fethinden yıllar önce, Bizans okullarında Türk müfredatına göre ders verilirmiş. Yine fetihten onlarca yıl önce, Konstantiniyye’nin bütün etrafı sarılmış, Balkanlar Müslüman olmaya başlamıştı. Bu hidayet, uç beyleri ve dervişlerin gayretiyle olmuştu. Gayrimüslimleri hidayete erdirmek için yola çıkmışlardı. O haritalara baktığınızda, Türkler İslam coğrafyasının uç beyleriydi. Uç beyi demek, cihat demek; sürekli olarak cihat etmek mecburiyetinde olmak demek. Velhasıl, mollalarca uygun görülmeyen, tahta kılıcıyla hile-i şer’iyye yapan o dervişler ve âlimler sayesinde Konstantiniyye fethedildi.

Bizim hayatımızda eksik olan şey işte bu, arkadaşlar: Bir gayrimüslimi hidayete erdirme sevabı. Bundan ülkece mahrumuz uzun zamandır. Yüzde 99’u Müslüman bir ülkede yaşamanın dezavantajı bu.

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Tahta kılıcımızdır bizim şarkılarımız. Ve o dervişlerin yaptığı hile-i şer’iyye gibidir platformlarda açtığımız hesaplar. Başkaca bir ihtimali olmamalı. Paraya bulaşmaktan hâlâ ikrah ediyoruz. Hâlâ reklâmla ve bu platformlarla aramızda hiçbir muhabbet yoktur. Fakat sizlere ulaşabilmek, arkadaşımız olmayan ve olmak istemeyen nicelerinizi de sistemin dışına çekebilmek için girdik bu Seferakis Mahallesine. “Mollalar”ın bizi —istemeden de olsa— cihazsızlaştırmasına, bu nesli yalnız bırakmasına gayri tav olmayız.

Bunu da açıkça belirtelim: Sadece asgari düzeyde, bu işin giderlerini karşılamak için reklâm gelirlerinin bir kısmını ileride alabiliriz. Zira başka bir işin yanında ek olarak bu işi düzenli bir şekilde yapabilmenin imkânı yok. Dolayısıyla tek çıkar yol, şarkılarımızı paylaşmak ve bunun da kendini idame ettirecek bir gelir modeline dönüşmesini sağlamak olacak. Tek isteğimiz: Üretelim, paylaşalım; yaptığımız ve yapabildiğimiz iş ile kendimizi diri ve memnun kılalım, insanlara temas edelim, en nihayetinde de O’nu zikredelim. Beat, mix, mastering, çizim vs. yapabilen kişilere tesadüf edelim. Birlikte güzel işler ortaya koyalım. Allah sonumuzu hayretsin.

Bizi anlayacağınızı ümit ediyoruz, arkadaşlar.
Ve arkadaşımız olmayan, olmak istemeyenler.

KvL ismiyle bizi bulabilirsiniz.

YouTube

Spotify

SoundCloud

YouTube Music

Apple Music

Murat Elbay için

Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Hayatın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” diyordu. Sisifos Efsanesi’ni vesile ederek anlattığı şeyler hayatımızın gayet saçma olduğuyla alakalıydı. Çünkü Camus İkinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde yer almış ve Amerikan hâkimiyetinin dünya üzerinde alternatifsiz bir şekilde yer tutması karşısında başka bir ifade yolu bulamamıştı. Ne yapılabilirdi? Sisifos’un bir tepeye çıkarmak üzere sırtlandığı yük, bu saçmalığı sonuna kadar yaşamak zorunda kalma cezasını anlatıyordu. Camus, Sartre gibi kendini aldatmayı kendine yedirememişti. Bu saçmalığı sonuna dek yaşamak da bir başkaldırıydı onun için: “Je me révolte donc nous sommes!”

images (1)Bugün bisikletle Büyükçekmece – Beylikdüzü arasındaki yokuşu çıkarken aklıma Murat Elbay için söyleyeceklerimi başka türlü toparlayamayacağım düşüncesi yerleşiverdi. İntihar haberine dek Murat’ı tanımıyordum. Herhalde ben üniversitedeki görevimden ayrıldıktan sonra başlamış olmalı akademisyenliğe. “Ölümümden kimse sorumlu değildir. En çok babamı üzeceğim için üzgünüm. Hayattan zevk almıyorum. İşyerinde de mutlu değilim. Başarılı olduğumu düşünmüyorum.” demişti intihar notunda. Bugüne dek, bu intihar haberi dolayısıyla üzerimde oluşan ağırlığı giderecek bir ize rastlayamadım. Ardından söylenen sözler de bu ağırlığı yok etmedi. Neden yaptı bunu? Bununla ilgili bir şeyler söylendi bir yerlerde. Belki bunlar doğruydu. Üniversite yönetimini suçlayanlar, “mobbing”den bahsedenler ve daha birçokları. Peki, ama Murat Elbay nezaket için mi “Ölümümden kimse sorumlu değildir” demişti? Her intiharın geride kalanlara yönelik ağır bir suçlama olduğu düşüncesini paylaşanlardanım. Ama intihar notunda bu sözleri kaleme alan Murat’ın bu tür meseleler için canına kıymış olabileceği yönündeki açıklamalar beni bugüne kadar altında kaldığım ağırlıktan kurtaramadı. Bugün bu ağırlığı bırakma vaktim geldi.

Belli ki benim gibi 1980 sonrasında doğmuş biriydi Murat. Biz içinde doğduğumuz kültürel atmosferin taşıdığı kirliliğin farkına varacak teçhizata sahip olmayan nesilleriz. Camus’nün gözünün gördüğü ve yabancılaştığı dünya bizim içinde olduğumuz ve ondan başkasını bilmediğimiz bir dünya. Bizden daha geriye ne kadar gidilebilir? Elbette bu dünyanın daha evvelki hallerini görenler vardı ve halen var. Mesela Osman Uçarer onlardan biriydi. Murat Elbay’ın intiharı benim zihnimde hep Osman Uçarer’in intiharıyla yanyana durdu. Osman Uçarer de intihar haberi dolayısıyla haberdar olduğum biriydi. Üzerini bir Türk Bayrağı ile örtmüş ve “Türkiye, bu yaşananlara layık değil” diyerek bir mağarada kendini vurmuştu. Ama bizim neslimize birileri anlatmadığı sürece, bu Türkiye’nin ve bu dünyanın neden Osman Uçarer gibi insanların yaşamaktan ikrah ettiği Türkiye ve dünya olduğunu bilmemize imkân yok.

İnsan için esas olan bilgilenmedir. Cehaletle gidilecek yer insana layık bir yer olamaz. Bize Türkiye’nin ve dünyanın, el’an yaşadığımız Türkiye ve dünya olmadığı haberini iletecek birileri olmadığı takdirde üçkâğıtçılık peşinde koşmayan insanlar olarak, hayatın gerçekten yaşamaya değip değmeyeceği sorusunu kendi kendimize cevaplamamız gerekecek. Hayatımızın zevk alınabilecek bir hayat olup olmadığı, yaptığımız işlerimizde mutlu olup olmadığımız ve başarılı olup olmadığımız soruları sadece Murat’ın karşısındaki sorular değil. Murat, ölümünden kimseyi sorumlu tutmamayı, herhangi bir şahıs veya kurumu hedef almamayı nezaketen tercih etmiş değil. Karşısındaki bu soruları, böylesi eften püften şeylerle gölgede bırakmama iradesi gösterdiği kadar, bu soruların kendi şahsi hayatıyla sınırlı olmadığını hissettirecek bir çevikliği gösterdiğini bile söyleyebiliriz. İster Türkiye’de, ister Rusya’da, ister Suudi Arabistan’da, ister Nijerya’da yaşayan insanlar olalım; şu veya bu şekilde üzerine Amerikan yaşam tarzı ve hegemonyası boca edilmiş olan bizler, hayattan zevk aldığımızı, işimizde mutlu olduğumuzu ve kendimizi başarılı gördüğümüzü düşünecek ahmaklığı kendimizden uzak tuttukça Murat Elbay’ın endişelerini tanıyabileceğiz. Murat “Başarılı olduğumu düşünmüyorum” derken bir başarısızlık yakınması mı dile getiriyor? Hiç zannetmiyorum. Başarının kendi başına bir değersizlik olduğu vurgusu, bu sözlerin bir intihar notunda yer alması dolayısıyla daha da belirginleşiyor. Hatta nottaki diğer cümlelerde de bu belirginliği keşfedebiliriz: “zevk”, “mutluluk”, “başarı”. Bizim neslimiz -ve belki birkaç nesil öncesine de gidilebilir- için bunlar hayatın olmazsa olmazlarıdır ve bunları yadsımamız halinde ahlaksızlıkla, niteliksizlikle, değersizlikle aranıza bir mesafe koymuş, bir sınır çekmiş oluruz. Hâlbuki bugün cari olan dünya düzeni “hayattan zevk almamız”ı, “işyerinizde mutlu olmamız”ı ve “başarılı olmamız”ı istediği gibi, bunları istememizi de bize emreder. Ama Murat Elbay bunları elde edemediği, bunlara kavuşamadığı için sızlanmıyor. “Zevkiniz de, mutluluğunuz da, başarınız da sizin olsun” diyor biz geride kalanlara. Ama bir şey daha var.

“En çok babamı üzeceğim için üzgünüm.” Hepimizin, oğullar ve kızlar olarak bir mirasa, bizden öncekilerden bize geçecek değeri keşfetmeye açık insanlar olduğumuzu belki bilinçli olarak değil ama “ol mahiler ki…” kabilinden hissederek anlatmış. Yaşı, Osman Uçarer olmaya yetmemiş ama Murat Elbay olabilmeyi bilmiş. Türkiye’nin ve dünyanın içinde yaşadığımız mevcut hali karşısında intihar etmemek için tercih edilecek yolun bir “dava”yı üstlenmek olduğunu ben Murat Elbay’ın meslektaşı olduğum günlerde anlayabildim. Yani “hayattan zevk almanın”, “işyerinde mutlu olmanın” ve “başarılı olmanın” birer “değer” olmadığını, “değer”in bir davayı sırtlanmak olduğunu anladığım günlerde. Dolayısıyla Murat Elbay işyerinde hiçbir sorun yaşamamış, hiçbir kötü muameleye maruz kalmamış da olabilir. Belki hiç bilmediğimiz başkaca sebepleri vardı. Zihnimi polisiye bir gayrete sevk edecek değilim. Ama onun intiharının bu türden meselelerle konuşulmasını ben birkaç satır yukarıda zikrettiğim “dava”ya husumet olarak gördüm. Onun intiharından bu yana üzerimdeki ağırlığı yok edecek bir ize rastlayamamış olmam da bu husumetin hala iktidarda oluşu yüzündendir.

Osman Uçarer’in yaşı, “dava”dan haberdar olmaya ve intiharı sırasında üzerine Türk Bayrağı örtmesine yetiyordu. “Sağcı”, “solcu”, “liberal”, “muhafazakâr”, “sosyal demokrat” ve daha hangi mel’un etiketi taşıyor olurlarsa olsunlar, Murat Elbay’ın genç yaşını fırsat bilenlerin iktidarı ise “dava”nın Türk Bayrağı davası olduğunu örtbas edecek bir gücü elinde bulunduruyor.

Bugün bisikletimle Büyükçekmece – Beylikdüzü yokuşunu tırmanırken, aslında Sisifos gibi sırtımda bir kaya taşımadığımı düşündüm. Yüküm kendimdi. “Yüklenip götürmek” manasını vermek için Türkçede “istiklâl” kelimesini kullandığımızı ve kendi istiklâline sahip çıkmayan veya sahip olmayanların neyi sırtladıklarının sorgulanması gerektiğini de düşündüm.

Dadaşhan Celaleddin Kavas

Sauve Qui Peut!

Osman Uçarer’in intiharı Türkiye’yi ve Türkleri sarsmadı. O kadar ki belki bu yazıyı okuyanlar arasında onun adını ilk defa duyanlar bile vardır. Oysa bir zamanlar İvan Pavlov’un istifası Rusya’yı ve Rusları sarsmıştı. Pavlov dumanı üstünde Sovyet rejiminin “resmi mekteplere papaz çocuklarını kaydetmeme” kararı üzerine kendine tevdi edilen resmi görevden istifa etmiş ve gerekçe olarak kendi babasının da papaz olduğunu göstermişti. Devlet, yani Sovyet yönetimi Pavlov’un laboratuvarına geri dönmesini sağlayabilmek için kararını gözden geçirmek zorunda kalmıştı.

Bir mağarada intihar etti Osman Uçarer. Artık içinde yaşadığımız ülke bu çarpıcı simgeden bir anlam çıkaramayacak kadar yetersiz insanlarla tıka basa doludur. Uçarer”in kendini öldürüşü üzerine Türk bayrağı örterek ve “Türkiye buna (Türkiye’de cereyan eden her ne ise ona) lâyık değil” diyerek gerçekleşti. Arthur Miller’in söylediğine inanacak olursak, “Bir intihar iki kişiyi öldürür.” Her intiharda bir ölen ve bir de uğruna ölünen vardır. İntihar eden kişi hayattan kendini çekmeyi kabul ettiği için veya şikâyetkâr olduğuna boyun eğdiği için ölümü davet etmez; uğruna yaşanılan şeyin hayatta karşılığı kalmadığını gördüğü ve yaşamaya devam ettiği taktirde kendine o karşılığın sunulmayacağını bildiği için ölümünden sonra geride kalanlara saldırmış olur. Müntehir uğruna öldüğünü de beraberinde götürür.

Bu intiharla öldürülen ikinci kişi kimdi peki? Eski dilde “hükmî şahsiyet” dediğimiz bir tüzel kişiliktir ölen. Bazılarının gönlünde yatan tüzel kişilik. Osman Uçarer intihar etmekle kendisinin lâyık olmadığını söylediği gönüldeki Türkiye’yi de başka bir âleme göçürmüş oldu. Bu intihardan sonra artık biz (her kimlerden oluşuyorsa o “biz”) bizim olmayan bir Türkiye’de yaşıyoruz. Neden mi? Çünkü Osman Uçarer hâlâ içinde yaşadığımız Türkiye’de yürürlükte bulunan her türlü çekişmede taraflardan birini desteklediği için intihar etmedi. O tutulacak taraf kalmadığını, bir türlü tutulacak taraf beliremediği için kendini öldürdü.

Pislik içinde yaşıyoruz. Sosyal alanda hareket halinde bulunan unsurlar elbirliği içinde kiri muhafaza altına almış. Ekonomik alanda birbirini altetmeye çalışan unsurlar ancak daha fazla kirlenirlerse işlerini yoluna koyabileceklerini gayet iyi biliyor. Politik alan ise hem sosyal, hem de ekonomik alandaki kirlere bir yandan katkıda bulunarak, diğer yandan da her iki alanın kirleriyle beslenerek toplumun iliklerine işliyor. Başımızın çaresine bakmaya kalkıştığımızda ilk işimiz pisliğe bulaşmak oluyor. Anlaşılıyor ki tutulacak yerinin temiz kalmasına özen gösterdiğimiz herhangi bir şeyle, herhangi bir uğraşla bağlantı kurmayı baştan ihmal etmişiz.

İsmet Özel, 20 Mart 1999

c65e79d2-d6f3-475a-abdb-1d1b58ff4ee9

Doğum gününden ölüme

Türkiye’deki olumsuzluklara isyanını intihar ederek ortaya koyan Prof. Osman Uçarer bir gün önce doğum gününü kutlamıştı

Bir insan düşünün ki, belediye köpekleri zehirledi diye bir ay boyunca her gece yüksek sesle müzik çalarak, belediyeye köpekleri ihbar edenleri protesto etsin…

Bir insan düşünün ki, herkesin otomobiliyle birbirine caka sattığı bir ortamda, arkadaşlarına gururla yetiştirdiği “Bonsai” denen cüce ağaçları göstersin. Hayatı, hayata dair her şeyi tutkuyla sevsin… 56 yaşında tutkuyla aşık olup, “iç denizinde sakin yüzen gemileri” yaksın…

Mesleği, hayatı yücelten hekimlik olsun… Ve sonra bir gece, üç ay önce evlendiği kadınla söz yüzüklerini taktıkları Roma döneminden kalma mağaraya gitsin ve silahını şakağına dayasın.

Geçen cumartesiyi pazara bağlayan gece intihar eden, Gaziantep Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Uçarer, Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Yavuz Coşkun’un tarif ettiği gibi “çizgi dışı” bir insandı. Bu çizgi, Uçarer için yaşamla ölüm arasındaki sınır oldu. Çizginin bir tarafında tek kurşun ateşlendi ama diğer tarafında Uçarer’in içi yanıyordu.

Yardımcı Doç. Bülent Çukurova’nın “Radikal Atatürkçü” olarak tanımladığı Uçarer’in duyarlı kişiliği, son ayların siyasi gelişmeleriyle sarsılıyor, entelektüel kimliği ne kampusta ne de yaşadığı kentte karşılık buluyordu. Çukurova, “Onun gibi bir insanın bu ortamda kendisini etkin kılması zordu” diyor.

Prof. Dr. Necdet Aybastı, bizi geceyarısı buluyor ve görüşmek istediğini söylüyor:

“Osman arkeolojiden müziğe her alanda bilgi sahibiydi. Klasik Batı Müziği dinlerdi, ama birlikte Urfa’ya sıra gecelerine de giderdik. Yoğun bir iletişim içindeydi”.

Aybastı, Uçarer’in evlendikten sonra kendilerinden koptuğunu ve bir süredir keyif masalarında buluşamadıklarını belirtiyor. Peki ya kedileri? Osman Hoca, onları yeni evine götürmüş müydü?

Öğrenci İşleri Daire Başkanı olan üç aylık eşi Nigar (Ulcay) Uçarer (47) Tıp Fakültesi’nin önündeki tören sırasında eşinin tabutuna bakarken zorlukla ayakta duruyor. Söz yüzüklerini taktığı mağarada eşinin intihar etmesini anlayamamış görünüyor ve Nigar Uçarer geç bulduğu mutluluğu erken kaybettiğini söyledikten sonra sözlerini sürdürüyor:

“Son gün, bir hastasını ziyaret etti. Birçok hastaya ücretsiz bakıyordu. Ancak, giderken biraz sıkıntılı gördüm onu”.

Nigar Hanım, bir gün önce Osman Bey’in doğum gününü kutladıklarını, özel olduğu için, ne olduğunu açıklamak istemediği bir hediye verdiğini söylüyor. Osman Bey’in Nigar Hanım’a hediyesi ise, bir “Bonsai” olmuş.

“Bu kadar iyi bir insanı yaşatamadık. Birikimini ülkesi için kullanmasını sağlayamadık.” Nigar Hanım aşklarının simgesi olarak bir ladin ağacı diktiklerini anlatıyor: “Biz göremeyecektik ama bu ladin 50 yıl sonra büyüyünce ondan saz üretilecek.”

Nigar Hanım, eşinin ne denli duyarlı olduğunu ve son günlerin olaylarından haliyle etkilendiğini ifade ediyor. Nigar Hanım, bir yıl önce tanıştığı üç aylık eşini, şimdiden özlemeye başlamış. Lojmanda köpek beslemek yasak olduğu için oyuncak köpekler alan, aşkı uğruna ağaçlar diken, geç bulunmuş bir sevgiliyi kimi özlemez ki?

Konservatuvar öğretim görevlisi Tuncay Keleş, Osman Uçarer’in son terör olaylarından çok sarsıldığını söylüyor ve “Daha önce olanları şiirle protesto ederdi” diye ekliyor. Herkes Uçarer’den “kibar, nazik, duyarlı” diye söz ediyor ve onun bu dünyanın kabalıklarına dayanamadığını vurguluyor.

Uçarer’in öğrencilerinden Yasemin’le konuşuyoruz. Gözyaşları içinde, “Çok iyi bir bilim adamıydı ama tıp biliminden daha önemli olanın tıp ahlakı olduğunu öğretti bize” diyor.
Uçarer’in yakın arkadaşları, onun çizgi dışı hayatına son aylarda birkaç çizginin üst üste girdiğini anlatıyorlar. Eşinin üzerinde uzun süre sustuğu ve sonra birden konuşmaya karar verdiği fırtınalı bir aşk, arkadaşlarının üzerinde sustuğu idari sorunlar ve Uçarer’in durmaksızın üzerinde konuştuğu ülke sorunları…

Osman Uçarer bir gün önce doğum gününü kutlamıştı. Ertesi gün İstanbul’da teröre 13 kurban verildi. Ve 13 Mart gecesi, önce arabasıyla 10 kilometrelik, sonra silahıyla sonsuz bir yolculuğa çıktı.

Şu anda yağmurla ıslanan Gaziantep Üniversitesi Kampusu’nun kedileri, köpekleri öksüz. Her sabah onları besleyen insan artık yok.

Uçarer’in kampus bahçesine diktiği ağaçlar yağmurdan besleniyor. Nigar Hanım ise, “Geç bulup erken kaybettiği” eşinin cenazesine elinde küçük bir filizle geliyor.

Prof. Dr. Osman Uçarer’in söz yüzüklerini intihar ettiği mağarada taktığı eşi Nigar Ulcay da, Uçarer gibi şiir yazıyordu. “Masalın Orta Yerinden” adlı basılmış bir kitabı bulunan Nigar Uçarer’in iki şiiri, sanki başına gelecekleri önceden görmüş gibi bir izlenim veriyor.

Başaramadık

Bir olmaya yetecek kadar sevdik / Güneş şahidimiz olacaktı / Yıldızlar davetlimiz / Denizler içkimiz olacaktı / Dağlar pastamız / Göğü denizi yaratan Tanrı huzurunda / Söz vermiştik / Başaramadık!

Ağladığımı kimse görmedi / Kimse bilmedi kahrolduğumu / Yokluğunu öyle vakur / Öyle onurla yaşadım ki, / Bu sevda ancak böylesi erdeme layıktı.

Ahmet Tulgar, Mehmet Taşçıoğlu – Gaziantep
16.03.1999

osman-uçarer_1841206_m

Saçma ve İntihar

Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok. Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche’nin de söylediği gibi, bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.

Şu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yükümlendiği eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Varlık-bilimsel bir kanıt için ölen insan görmedim. Önemli bir bilimsel doğruyu bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu doğru diri diri yakılmaya değmezdi. Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde döner, hiç önemli değil bu. Ne olursa olsun bu önemsiz bir sorundur. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediğini düşünerek ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir.) Bu durumda, yaşamın anlamı sorunların en önceliklisidir diyorum. Buna nasıl bir yanıt bulunabilir? Tüm temel sorunlar üzerinde -bununla öldürmek tehlikesine düşenleri ya da yaşam tutkusunu çoğaltanları anlıyorum- iki düşünce yöntemi olmalıdır, La Palisse’inkiyle Don Quichotte’unki. Heyecana ve açıklığa aynı zamanda erişmemizi sağlayan şey apaçıklığın ve lirikliğin dengesidir. Hem alçakgönüllü olan hem duygu yükü taşıyan bir konuda bilgeliğe dayanan klasik diyalektik yerini hem sağduyuya hem de duygu yakınlığına dayanan daha ılımlı bir düşünce tutumuna bırakmalı. İntihar hiçbir zaman toplumsal bir olgu olarak incelenmedi. Tersine, burada, başlangıçta, kişisel düşünceyle intihar arasındaki ilişki söz konusudur. Böyle bir davranış yüreğin sessizliğinde bir yapıt gibi hazırlanır, insanın kendisi bile bilmez onu. Bir akşam tetiği çeker ya da suya dalar. Bir gün bana, beş yıl önce kızını yitiren bir bina yöneticisinden sözettiler, adamın o zamandan beri çok değiştiğini, bu olayın onu için için kemirdiğini söylediler. İçin için kemirmekten daha uygun bir sözcük bulunamazdı. Düşünmeye başlamak için için kemirilmeye başlamaktır. Toplum bu başlangıçlarda çok büyük şeyler bulmaz. Kurt insanın yüreğindedir. Onu orada aramak gerekir. Varoluşun karşısındaki apaçıklıktan ışıkların ötesine kaçışı getiren ölümsü oyunu izlemek ve anlamak gerekir.

Bir intiharın pek çok nedeni vardır, genel bir biçimde en göze çarpanlar en etkilileri değildir. İnsanın düşünerek intihar ettiği pek görülmez (yine de bu varsayım çürütülmemiştir). Bunalımı başlatan şey hiçbir zaman denetlenemez. Gazeteler sık sık «derin üzüntüler»den ya da «onulmaz hastalık»lardan sözeder. Bu açıklamalar geçerlidir. Ama bir kötü gün dostunun bile gün gelip onunla kayıtsız bir biçimde konuştuğu olmaz mı? O suçludur işte. Çünkü bu da askıda bulunan tüm kinleri ve tüm yorgunlukları ortaya dökmeye yeter.

Ama en kesin anı belirlemek güçse de, düşüncenin ölümle sözleştiği incelikli gelişimi belirlemek güçse de, bunun getireceği sonuçları davranışın kendisinden çıkarmak kolaydır. Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramda olduğu gibi içini dökmektir. Yaşam tarafından aşıldığını ya da anlaşılmadığını bildirmektir. Yine de bu benzerlikler üzerinde çok durmayıp alışılmış sözcüklere dönelim. Bu yalnızca «yaşamın değmez olduğunu» bildirmektir. Yaşamak elbette hiç kolay değildir. Yaşamın buyurduğu davranışlar gerçekleştirilir durmadan, bunun birçok nedeni vardır, ilk nedeni de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, içgüdüsel bile olsa alışkanlığın gülünç özyapısını, tüm derin yaşama nedeninin yokluğunu, günlük çalkantının anlamsız özyapısını ve acının boşluğunu kabullenmeyi gerektirir.

Bu durumda zihni yaşam için gerekli uykudan yoksun bırakan hesaba gelmez duygu nedir? Kötü nedenlerle bile açıklanabilen bir dünya içten bir dünyadır. Tersine yanılgılardan ve ışıklardan birdenbire yoksun kalan bir dünyada insan kendini yabancı duyar. Bu sürgün uzak bir ülkenin anılarından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun kaldığı için çaresizdir. İnsanla yaşamı arasındaki kopuş, oyuncunun dekorundan kopuşu gibidir, bu da tam olarak saçmanın duygusudur. Tüm sağlıklı insanlar kendi intiharlarını düşündüklerinde, çokça açıklamaya girişmeden bu duyguyla hiçliği isteme arasında dolaysız bir bağ olduğu anlaşılabilecektir.

Bu denemenin konusu, açıkça saçmayla intihar arasındaki ilintidir, intiharın saçma için tam olarak hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Şunu ilke olarak koyabiliriz: Aldatmayan insanın doğru bildiği şey o insanın eylemini düzenleyecek şeydir. Bu durumda varoluşun saçmalığına inanmak onun davranışını belirlemelidir. Açıkça ve duygusallığın yanlışına düşmeden bu buyruğun sonucu anlaşılmaz bir durumu çabucak bırakmayı gerektiriyor mu diye sormak yasal bir meraktır. Burada elbette kendileriyle anlaşmaya hazır insanlardan sözediyorum.

Açık bir deyimle söylersek bu soru hem basit hem de çözülmez gibi gelebilir. Ama yanlış olarak basit soruların aynı basitlikte yanıtları, açıklığın da açıklığı getirdiği varsayılır. A priori olarak ve sorunun terimlerini tersine çevirdiğimizde, insan kendini öldürür ya da öldürmez gibisinden iki felsefi çözümün varlığı, evet’in varlığıyla hayır’ın varlığı kendini gösterir. Bu da çok iyi olurdu. Ama bir sonuca varmadan boyuna soru soranları da düşünmek gerekir. Burada işi şakaya vuruyorum: çoğunluktur sözkonusu olan. Ayrıca hayır diye yanıt verenlerin evet diye düşünürmüş gibi davrandıklarını da görüyorum. Gerçekte Nietzsche’nin ölçütünü benimsersek bunlar şu ya da bu biçimde evet diye düşünüyorlar. Tersine intihar edenlerin yaşamın anlamına inanmış oldukları çok görülür. Bu çelişkiler giderilmez çelişkilerdir. Tersine mantığın öylesine istenilir gördüğü bu noktada bu çelişkilerin hiçbir zaman böylesine canlı olmadıkları da söylenebilir. Felsefi kuramların ve bu kuramları öğretenlerin davranışlarının karşılaştırıldığı ortak bir yerdir burası. Ama şunu da iyice belirlemeliyiz, bir yazın adamı olan Kirilov, efsaneden doğan Peregrinos ve varsayımdan yola çıkan Jules Lequier’nin dışında yaşama bir anlam vermekten kaçınan düşünürlerden hiç biri mantıklarını yaşamı yoksamaya kadar götürmemiştir. Çok zengin bir masa önünde intiharı öven Schopenhauer’ı güle güle anlatırlar. Burada gülünecek bir şey yok. Ama trajiği böylesi bir biçimde hafife almak pek ciddi bir iş olmasa da hafife alanı güç durumda bırakır.

Bu durumda bu çelişkiler ve bulanıklıklar önünde yaşamla ilgili olarak sahip olunan görüşle yaşamı bırakıp gitmek için yapılan davranış arasında hiç bir ilgi olmadığına inanmalı mı? Bu anlamda hiçbir şeyi abartmayalım. İnsanı yaşamaya bağlayan bağda dünyanın tüm yoksunluklarından daha güçlü bir şeyler vardır. Bedenin yargısı zihnin yargısına değer ve beden yokoluş önünde geriler. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı ediniyoruz. Bizi her gün biraz daha ölüme götüren bu akışta beden bu onarılamaz akışı korur. Sonunda bu çelişkinin temeli sıyrılma diye adlandıracağım şeydedir, çünkü o Pascal’cı anlamdaki oyalanmadan hem az hem çok bir şeydir. Bu denemenin üçüncü konusunu oluşturan ölümcül sıyrılma umuttur. Yaraşacağımız bir başka yaşamın umudu ya da yaşam için değil de yaşamı aşan, yaşamı yücelten herhangi bir büyük fikir için yaşayanların oyunu yaşama bir anlam verir ve yaşamı aldatır.

Böylece her şey işlerin karıştırılmasına katkıda bulunur. Buraya kadar sözcüklerle oynanılması ve yaşamın anlamını yoksamanın zorunlu olarak yaşamın yaşanmaya değmediğini bildirmeye götürdüğüne inanır görünülmesi boşuna değildir. Gerçekten, bu iki yargı arasında hiçbir kaçınılmaz ölçü yoktur. Yalnızca, buraya kadar belirttiğimiz karışıklık, kopma ve tutarsızlıklarca yoldan çıkarılmaya boyun eğmeyi benimsememek gerek. Her şeyi bir yana bırakıp doğrudan doğruya gerçek soruna gitmeli. Yaşam yaşanmaya değmediği için insan kendini öldürür, işte kuşku götürmeyen bir doğru – yine de apaçık olduğu için kısır bir doğru. Ama varoluşun böylece aşağılanması, bir yalana batırılması, onun hiçbir anlamı olmamasından mı geliyor? Umut ya da intiharla ondan kaçmayı getiren saçmalığı mı? İşte tüm geri kalanı bir yana bırakarak ortaya çıkarılması, izlenilmesi ve aydınlatılması gereken budur. Saçma ölümü getirir mi? Bu soruna öbür sorunların üstünde bir yer vermek, onu tüm düşünce yöntemlerinin ve yarargözetmez düşünce oyunlarının dışında tutmak gerekir. «Nesnel» bir kafanın her zaman tüm sorunlara katabildiği ayrıntılar, çelişkiler ve ruhsallık bu araştırmada ve tukuda yer almaz. Burada yalnızca haksız bir düşünce, yani mantık gerekli. Bu da kolay değildir. Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmak hemen hemen olanaksızdır. Kendi elleriyle ölen insanlar böylece sonuna kadar duygularının eğimini izlerler. Bu durumda, intihar üstüne düşünce bana, beni ilgilendiren tek sorunu ortaya koyma fırsatını veriyor: Ölüme kadar götüren bir mantık var mıdır? Bunu, burada kökenini belirttiğim düşünceyi apaçıklığın ışığında, düzensiz bir tutku olmaksızın izleyerek bilebilirim yalnızca. Saçma düşünce diye adlandırdığım şeydir bu. Birçokları buna başladılar. Gene de bu yolda mıdırlar bilmiyorum.

Karl Jaspers birlik içinde bir dünya kurmanın olanaksızlığını açıklarken şöyle der: «Bu sınırlama beni bana götürüyor. Orada artık yalnızca temsil ettiğim nesnel bir görüş noktasının ardına gizlenemem, orada ne ben ne de bir başkasının varlığı benim için bir nesne değildir.» Karl Jaspers öbürlerinden sonra, düşüncenin sınırlarına ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anımsatıyor. Öbürlerinden sonra, evet elbette, ama nasıl acele ederler oradan çıkmak için! Düşüncenin gidip geldiği bu son dönüm noktasına en alçakgönüllü insanlar arasından bile birçok insan ulaştı. Bu durumda en değerli şeylerini, yaşamlarını bıraktılar. Bırakanlar arasında düşüncenin prensleri sayılan bazıları da vardı, ama onların kullandığı şey en arı başkaldırışı içinde düşüncelerinin intiharıydı. Tersine, gerçek çaba burada olanaklar ölçüsünde tutunmak ve bu uzak ülkelerin garip bitkilerini yakından incelemektir. Dayanıklılık ve açık görüşlülük saçmanın, umudun ve ölümün karşılıklı konuştukları bu insanlıktan uzak oyun için birer ayrıcalıklı seyircidirler. Zihin hem basit hem incelikli bir oyun olan bu oyunun özelliklerini aydınlatmadan ve yeniden yaşamadan önce ayrıştırabilir.

Albert Camus
Mütercimler: Afşar Timuçin – Meral Demirel

c0d8a7ab-f017-4079-84d8-f93ba6f4177f

Servete Dair

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Servete, faziletin yükü, demekten daha iyi bir ad bulamıyorum. Ordu için ağır­lığı ne ise, fazilet için de servet odur. Atılamaz; geride bırakılamaz. Sonra da yü­rüyüşlere engel olur. Hatta bazen ordu, ağırlığa bakayım derken, savaşı kazana­maz. Kazansa bile pahalıya mal olur. Bütün bir servetin, gerçek, hiç bir faydası yoktur. Belki etrafa dağıtmak için olur; o kadar. Ondan ötesi hayâl… Bakın Süley­man ne diyor; “Malın çok olduğu yerde yiyiciler de çok olur. Mal sahibine seyir­den başka ne düşer?”

Kurumlanmak için servet peşine düşmeyin. Hakkıyla kazanın; ölçü ile sarf edin. İçiniz yanmadan dağıtın; gönül rızası ile de bırakın, ama bir filozof, bir papaz gibi de parayı hor görmeyin.

Zengin olmanın birçok yolları vardır; hemen hepsi de kötüdür. En iyilerinden biri tutumlu olmaktır; ama bu da kusursuz değildir. Çünkü insanı cömert olmak­tan, hayır işlemekten alıkor. Toprağı işlemek en tabii zengin olma yoludur. O za­man servet toprağın, o büyük anamızın bir nimeti olur. Ama bu iş ağır ilerler. Yi­ne de zengin olanlar, çifte çubuğa sarılmayı küçük bulmazlarsa servetleri hadsiz hesapsız artar.

Küçük sanatlarla, meslek erbabının kazançları haklarıdır. Bu türlü kazanç iki şeyle artar: Gayret göstermek, temiz ve doğru iş görür sanım kazanmak.

Tefecilik, kazanç yollarının en eminidir; ama en kötülerinden de biridir. Çün­kü böylelikle insan, ekmeğini başkasının alın teri ile kazanmış olur. Üstelik gü­nah işler,

Hep, kazanç muhakkak olan işler bekleyen insanın çok zengin olduğu nadir­dir. Bütün malım birden tehlikeye sokan kimse de çokçası iflâseder, yoksullaşır.

Serveti hor görenlere sakın inanmayın. Hor görürler, çünkü artık ele geçire­ceklerini ummazlar. Ele geçirince de böyleleri, zenginlerin en kötüsü olurlar. Me­teliği arayacak kadar cimri olmayın, servetin kanatları vardır, bazen kendiliğinden uçar gider… Bazen da, belki daha fazlasını getirir ümidiyle sizin uçmanız ge­rekir.

(Francis Bacon, Denemeler, Mütercim: Saffet Korkut)

http24.media.tumblr.com1a05c32a66c2e91dc0627732fc127c49tumblr_mva0kivmP51r3itp1o1_500

KvL’nin Eti Yenir mi?

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

KVL’NİN ETİ YENİR Mİ? GENÇ NESİL NE YESİN? POPÜLER KÜLTÜRÜN RAPÜLER KOLU, KÜLTÜRÜN İÇİNDE PİŞEN BU KOLU YEMEK HELAL MİDİR? EĞİTİM BAKANI MİLLİ MİDİR, MİLLİYSE BİZİ NİÇİN ÜZMEKTE? GAZALİCİ AYDINLAR İBN RÜŞD’E KAYINCA BİZ KİME KAYMIŞ OLDUK? HANÇER YARASININ TEDAVİSİ İÇİN SIRTIMIZA HANGİ YÖNTEMLERİ UYGULAMALIYIZ? VE YOLCULUK NEREYE HEMŞEHRİM? SORULARI ETRAFINDA BİR DENEME

 

Evi terk et!
Şarkıyı terk et!
Kalbini terk et!

1.
Nereyi terk ettik? Nereye gittik? Dönüş ne zaman?

Cımbızla seçilerek piyasaya sürülmüş cümleler duyuyoruz etraftan. Geçenlerde bir televizyon programında, sunucu şöyle bir şey söyledi: “Filimdeki hırsız, esasında Robin Hood gibi, öyle değil mi? Görevi, kötü zenginden alıp iyi fakire vermek.” Robin Hood’un görevini yıllarca, zenginden alıp fakire vermek diye bilirdik biz. Lügatimizde bu gibi ayrımlar yoktu. Peki, kimmiş bu ‘kötü zenginler’ ve ‘iyi fakirler’? Kırkta bir zekâtını mı vermiş de iyi olmuş bazı zenginler? Aç insanın dini olduğu mu görülmüş de kötü olmuş bazı fakirler? Açık açık konuşalım. Konuşalım ama açık açık konuşacak kadar dürüst müyüz? Kiliseler ve Liseler dürüst müdür? Onun dinleyicisi dürüst müdür? Mesela bu KvL’yi takip edebilir miyiz? Güvenilir midir onun gideceği yollar? Evi, Şarkıyı ve Kalbini terk et dediler. Onların peşinden gidip de terk edilir mi bu güzelim yerler? Üstelik evsizlerin, şarkısızların ve kalpsizlerin pıtrak gibi çoğaldığı bu zamanda? Böyleyken bir Gemi’yi bırak, başkalarının kayığına bile binmeye korkarız. Fakat kaybedecek neyimiz var, kazanacak onca şey varken?

Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan mülksüzler miyiz? Yoksa kazanacak neredeyse hiçbir şeyi kalmamış kodamanlar mıyız? İyi fakir miyiz, kötü zengin mi? İnternette dolaşan bazı bilgilere güvenecek olursak, Amerika’da, özel işletmelere ait hapishanelerin sahipleri olan ‘kötü zenginler’, Amerikalı gangster rapçilere milyonlarca dolar para veriyormuş. Neden böyle bir şey yapıyorlar? Şarkılarındaki şiddet, küfür, taciz içerikli sözleri artırmaları için. Böylece kendi gettolarında ana akım haline gelecekler, onları dinleyen insanlar, özellikle de gençler daha kolay gaza gelecek, şiddete başvuracak, çeteleşecek, hırsızlık, gasp yapacak, tecavüz edecek ve en nihayetinde özel işletmelere ait olan bu hapishaneleri boylayacaklar, böylece de hapishane sahibinin kârı artacak. Şimdi o gençlerin nasıl bir şeye kurban gittiklerini, onların ailelerininse nasıl bir ihanete uğradıklarını bir düşünün. Kendi ırkından, kendi mahallesinden çıkan, aynı kelimeleri kullandıkları, benzer hayatları yaşadıkları, bu yüzden de birer ‘rol model’ olarak gördükleri o rapçilerin, bu gençlere nasıl ihanet ettiklerini bir düşünün. Şimdi de Türkiye’yi düşünün.

Kimler nerelerden ne paralar alıyor, kimler hangi işlerle geçimini sağlıyor, kimler nerelerde okumuş, nerelerde yetişmiş? Köy Enstitülerinin kapatılmasının ardından yetişen bütün nesillere üç seçenek sunuldu Türkiye’de, hâlâ da sunuluyor. Bunların ikisi halk arasında en revaçta olanı. Bu seçeneklere ulaşamasalar bile herkesin gözü onlarda. Üç seçenek: İmam Hatip’e gideceksin; süper liselere gideceksin ya da düz liselere/meslek liselerine gideceksin.

İmam Hatiplere gidenlerin yapabileceği meslekler belliydi: İmamlık, Din dersi öğretmenliği, vaizlik vesaire. Eğer daha cambazsan siyasete atılırdın. Cambazlık mühim, çünkü o zamanlar siyasal İslam denen şeyin geleceğini görmen gerekiyor. Yeterince cambaz olanların şu an geldiği, getirildiği yerlerden belli bu.

Süper liselere gidenlerin bir kısmınınsa ulaşmak istediği yerler genellikle ‘beyin göçü’ odaklıydı. Doktor olup Amerika’ya gitmek ya da eğitiminin kalanını Avrupa’da tamamlamak filan derdindeydiler. Kalan kısım ise beyaz yakalı olarak üretim sektörüne ya da hizmet sektörlerinden birine girmek için çabalıyordu.

Meslek liseleri ve düz liselere gidenlerin büyük çoğunluğuysa mecburiyetten dolayı oraları tercih ediyordu.

Peki, bu üç ‘fabrika’dan herhangi birine giren bir öğrencinin hali nedir? Bunu soran bir aile var mıdır? Ben şahit olmadım. Bu okullarda neler öğretildiğini sorgulayan bir Allahın kuluna rastlamadım.

İmam Hatip’e gidene ne oldu? Öğretilen afyon din anlayışını benimsedi, kimisi üniversiteye devam etmek isteyip de alınmadı ve geçmişin ‘şaaşası’yla gaza gelerek Türkiye’yi uçurumun en dibine getirecek ‘oy’lar verdi.

Süper liselere, anadolu ya da fen liselerine gidenlere ne oldu? Gidebilen yurtdışına gitti. Gidemeyen buralarda bazı işleri kovalamaya çalıştı. Kalanlar da en azından aç kalmayalım diye bir şeylerin yolunu tutturmaya, bir düzen kurmaya çalıştılar.

Meslek liselerine gidenler de nereden parayı bulabileceklerse o işi kovaladılar. Fabrikalara ya da sanayiye işçi olarak girdiler. Bir kısmı inşaat işçiliği, şoförlük gibi işler yapmaya başladı. Bir kısmı da turizmci, polis, esnaf, emlakçı vesaire oldu. Baban hangi imkânları sunabiliyorsa o doğrultuda bir mesleğin oluyordu.

İmam Hatiplerin verdiği afyon eğitim, süper liselerin verdiği muasır medeniyetlere dönük eğitim ve meslek liselerinin/düz liselerin ‘gittiği yere kadar’ psikolojisiyle verdiği eğitim sonucunda Türkiye’de aşağı yukarı üç tip nesil yetişti. Hâlâ da yetişmekte. Birbirine bu kadar zıt gözüken bu üç tip öğrenci modelinin birçok ortak özelliği vardı nedense. Üretemeyen, tüketen, daima kâr-zarar mantığıyla düşünen, kitap okumayan, ‘vasat beyinli’ ve mağdur. Bunlar her üç tip öğrencide de bulunan özelliklerdi. Ve bunların hepsi de nedense iktidarların işine gelecek şeylerdi.

Burada kısaca birkaç anımı anlatmak istiyorum. Konunun anlaşılması için ve özelliklerini saydığım bu karakterleri bol keseden atmadığım görülsün diye bizzat yaşadığım birkaç olayı anlatacağım. Neslimizin şu anki halini anlamak gerekiyor.

Kıbrıs’ta üniversitede okuyan birine, “Ada birleşir muhtemelen” demiştim. Bunun karşılığında bana şöyle bir şey söyledi: “Ne güzel işte, bir sürü karı gelir.” Gelen ‘karılar’ Rum karıları tabii. Benim de aklıma Orhun Yazıtları geldi: “Çinlilerin tatlı sözüne, yumuşak ipeklisine kanıp Türk halkı, çok sayıda öldün. Türk halkı, mutlak öleceksin.” O Türkler bu Türklerdi demek ki.

İkinci hikâye, bir üniversitenin sınıfında gerçekleşti. Sınıfta 3-4 tane Afrikalı, 6-7 tane Türk, 2-3 tane de Arap öğrenci vardı. Hoca, sınıftaki bir Türk öğrencinin sırasında gördüğü kitabı eline alıp baktı. Ardından da gülerek sınıfa gösterdi. Hiçbir tepki alamayınca sordu: “Karl Marx. You know who is he, ha?” Yine hiç kimse cevap vermeyince tekrar sordu: “You haven’t heard of him before? Das Kapital?” Hoca inanamayıp tek tek sordu öğrencilere. Afrikalılara, Araplara, Türklere, tek tek. Türklere, “Hiç duymadınız mı oğlum hayatınızda Karl Marx’ı?” diye Türkçe de tekrarladı soruyu. Sınıftaki hiç kimsenin bilmediği anlaşılınca hoca kısaca anlatmaya çalıştı.

Üçüncü hikâye bir markette geçiyor. Genç bir çocuk, aldığı ürünü kasadan geçirirken, kasiyer bir yanlışlık yapıyor, bunun üzerine de çocuk, “Sorun değil, ben de markette çalışıyorum, bilirim nasıl olduğunu” diyor. Kasiyer gülümsüyor. Çocuk devam ediyor: “Süpermarketler üniversite mezunlarıyla dolu.” “Sen ne mezunusun?” diye soruyor kasiyer. “Tarih.” “Ne güzel. Tarih okumayı isterdim.” “Sen ne okuyorsun?” “Mühendislik. Epeyi alâkasız. Hangi tarihçileri okursun?” “Halil İnalcık.” “Tabii, o olmazsa olmaz. Başka?” Düşünmeye başlıyor tarihçi. İyice düşünüyor. “Şu şey vardı… İsmi aklıma gelmedi. Geçenlerde televizyondaydı hatta. Üçüncü Selim’le ilgili konuşuyordu.” Aynı programı kasiyer de izlemiş olacak ki, “İlber Ortaylı mı?” diyor. “Heh, o!” diye ünlüyor tarihçi. “Başka?” diye soruyor kasiyer. Tarihçinin aklına başka tarihçi gelmiyor. “Sen tarihle ilgili kitaplar okur musun?” diye soruyor kasiyere. “Okumaya çalışıyorum. Toynbee’yle İbn Haldun’u okumanı tavsiye ederim” diyor kasiyer. Tarih mezunu çocuk Toynbee’yi ilk defa duyduğunu söylüyor. İbn Haldun’uysa duymuş ama hiç okumamış.

Uzattım, biliyorum. Fakat daha da uzatmak istiyorum. Uzatıp sizi sıkmak, bunaltmak istiyorum. İçiniz sıkılsın. Zayıf olanlar okumayı yarıda bıraksın bu sayede. Zayıf olanlar, dert edinecek rüşte erişememiş olanlar, ne sunulursa onu alanlar, sosyal medya profilinin ana sayfasında okuduğu, gördüğü şeylerden başka bir şey öğrenmeye talip olmayanlar, boş bir kafayla Türkçe rap yapanlar ve onunla gaza gelenler, Türkçe rapin gençlere berbat şeyler aşılamasını isteyenler, Türkçe rapi, kendilerinin miskinlik, şehvet, haset ve kibir organlarının okşanması için dinleyenler ve yapanlar, ‘kötü zenginler’e karşı ‘iyi fakirler’ olanlar canları sıkılıp da çıksın istiyorum. Kalanların da içleri sıkılsın istiyorum. Dertlensinler.

Lise. Anadolu Lisesi. Lisenin koridorunda resim sergisi açılmış. Resimler arasında Pablo Picasso’nunkiler ağırlıkta. Derste öğretmenin biri, beğendiniz mi sergiyi minvalinde bir şeyler soruyor. Öğrencilerden, denemelerde ve derslerin imtihanlarında genelde okulun birincisi ya da ikincisi olan kız şunu soruyor: “Hocam, o resimlerdeki kişilerin neden ağızları-burunları kare-üçgen şeklinde?” Diğer öğrenciler de onu onaylıyor ve itiraz ediyorlar resimlere. Başka bir öğrenci gülerek okul birincisi kıza cevap veriyor: “Kübizm anlayışına göre resmedildikleri için öyleler onlar.” Kız sıkılarak şöyle bir şey söylüyor: “Of, sen de her şeyi siyasete bağlıyorsun. Ne alâkası var?” Evet, sonuna izm gelen her kelimenin siyasî bir tabir olduğunu düşünüyor okul birincisi lise son sınıftaki bu kız.

Velhasıl, Ve’l Asr. Böyle bir çağa geldik. Ne demiştik? İmam hatipler, süper liseler, meslek liseleri. Bu arada kimler çiftçi oldu, kimler hayvancılıkla uğraşmakta karar kıldı bilmiyoruz. Fakat bunun olmaması için köylünün sırtına her türlü yükü önceden bindirdiler. Köylü babalar da tarlasını, hayvanını satıp çocuğunu okutmak için çabaladı. Kimisi okuyabildi kimisi geriye baktığında dönecek köy bulamadı. Şehre mahkûm oldular.

Şimdi bu üç seçeneğin herhangi birinden çıkan genç bir bireyden ne beklenebilir? Bunu soralım. Bu çocukların, Amerika’daki gettolarda yaşayan çocuklardan ne farkı var? Oradaki rapçilerin yaptığı şeyi burada kim yapıyor? Onları çeteci rapçiler ve hayat koşulları bu noktalara getiriyorsa, buradaki çocukları kim bu noktaya getiriyor? Hangi nokta diye soruyorsanız ilkokulu ve liseyi bitireli epeyi uzun zaman olmuş olmalı ki unutmuşsunuz demektir. Mezun hayatınızda başarılar. Fakat şunu söyleyelim ki, Amerika’nın gettolarındaki okullarda, öğretmenler, çocuklara nasıl ki bir şeyler öğretmeyi geçmiş, okula silâh getirmesinler, o bile yeterlidir diye düşünüyorlarsa, bizde de bir şeyler öğretmeyi geçmiş, biraz ahlaklı ya da daha seküler bir ifadeyle, saygılı olsunlar yeterli diye düşünmekteler. Doğudaki durum çok daha fena. Öğretmenine bıçak çeken, “Bana İngilizce öğreteceğine kendin Kürtçe öğren” diyen öğrenciler var.

Okulda arama yapıldığında sigarasını, telefonunu saklayanların haricinde uyuşturucu saklayanlar da peyda oldu. Özellikle özel okullarda mutlaka her mezunun şahit olduğu bir “seks dedikodusu”, “çıplak fotoğraf” ya da “seks kaseti” olayı yaşanıyor. İnsanlıktan çıkılmışçasına işler yapılıyor. Ben birçoğuna şahit oldum. Çoğumuzun aklında lise anıları buruk ama gülümseten tecrübeler olarak kalmıştır. Fakat bir baba gibi düşündüğünüzde işler hiç de insanca değil. Tuvaletteki sabun koyma yerlerine işeyenler, tuvaletlere yiyecek atanlar, derste porno izleyen hatta mastürbasyon yapanlar, kızların etek altlarını fotoğraflayan erkekler, masanın üzerine çıkıp, dans ederek eteğini kaldıran kızlar, okulun ücra yerlerinde ilişkiye girenler. Bunlar, benim şahit olduklarım. Aklıma gelmeyen birçok şey daha var.

2.
Cinayetin izahından sonra, şimdi de olayın faillerine gelelim.

Halkın saptırılmasından kim sorumludur? Kendisi mi, yöneticiler mi? Yoksa aydın mı? Yalana kanan, kendisi de yalancı olduğu için mi kanmakta? Çoğu zaman bu böyle. O halde tüm sorumluluk halkın kendisinde mi? Herkes kendisinden sorumlu. Fakat aydınların ve yöneticilerin durumu farklı. Yöneticiler kat’î suretle yönettikleri herkesten sorumludur. Bu kesin. Bu yüzden de o yönetim makamına ya cahil cesaretli aptal insanlar ya dünyanın en kötü insanları ya da (küçücük bir ihtimal de olsa) özü en iyi şekilde bilen liyakat sahibi insanlar gelir. Yöneticiyi getiren halk da yönetici kadar sorumludur.

Peki, ya aydınlar? Onların sorumluluğu daha fazladır, günahı daha büyüktür. Eğer iktidarın sofrasından yiyip içen bir aydınsa ve iktidar da halkına zulmediyorsa, iktidarı pekiştirdiği için yönetici yönünden; halkı uyarmadığı, uyandırmadığı, uyuşturduğu için de halk yönünden suçludur. Bu yüzden günahı katmerlidir.

Peki, eğer halkını tanımayan, bilmeyen bir aydınsa? Bu sefer de yaptıkları daha kötü bir iktidara zemin hazırladığı için yönetici yönünden; daha kötü seviyede bir halk hazırladığı için de halk yönünden suçludur. Yani günahı katmerlinin de katmerlisidir.

Halkın suçu ise kandırılırkenki farkındalığı kadardır. Örneğin namazını kılan, orucunu tutan bir köylü baba, oğluma/kızıma gâvurca şeyler öğretmesinler, Kur’an öğrensin, namaz kılsın, vatanına, milletine hayırlı, ahlaklı birisi olsun diye düşünerek, çocuğunu İmam Hatip’e yazdırıyorsa; bunu yaparken hangi derecede, “İktidar zaten Müslümanların elinde, İslâm’ın geleceği parlak, bir yerlerden makam mevki gelir, aç komazlar bizim oğlanı/kızı, İmam Hatipli olunca bakarsın biz de bir yerlerden faydalanırız, partiye de üye oluruz, biraz rahatlarız, çocuklarımıza bir yerlerden toprak filan da ayarlar, miras bırakırız” diye düşünüyorsa, o derecede suçludur. Yani kabahati, çakallığı kadardır. Ne kadar art niyetliyse, ne kadar cebini düşündüyse, ne kadar kamu malını diğerleriyle birlikte yağmalamayı düşündüyse o kadar suçludur. Bu bakımdan aydın ve yönetici kadar olmasa da onun da epeyice suçu vardır. Ama kendi günahından dolayı sadece.

Gelelim tekrar aydına.

İki tip ‘aydın’ var. Biri yalandan, diğeri gerçek. Biri popüler kültür icracısı, diğeri halktan kopmayan. Popüler kültür ile halktan kopmamak arasında bariz bir çizgi var. İlkinde halkın dediğini yaparsın, ki bu en yanıltıcı iştir. Onun isteklerini karşılarsın. Bu istekler oburluk, şehvet, tembellik gibi şeyler üzerinedir. Mesela bakarsın ki halkın gençleri mağdur. Onların nefsini sınayan çokça şey var ve onlar da parasızlıktan ya da başka şeylerden dolayı iki arada bir derede iyice bocalayıp duruyorlar. Turizm politikanı tamamen Olgalara, Nataşalara, sekse ve içkiye göre kurarsın. Buna aracı olarak da ‘aydın’ları, eli kalem tutanları, gazeteleri, medyayı kullanırsın. Ya da diyelim ki halkın üzerinde çok fazla baskı var, fukaralık, yoksunluk, bağımlılıklar, stres vesaire. Bu da çokça şiddete yol açıyor. Baskı altındaki babalar karılarını dövüyor, çocuklarına dayak atıyor, lanet işler yapıyor. Baba, açıyor televizyonu ve haberleri izliyor. Kim kimi dolandırmış, kim kiminle yatmış, hangi siyasetçi ne demiş, hangi terör örgütü ne eylemi yapmış, nerede ne rezillik olmuş izliyor. Böyle bir dünyada da ister istemez insanlara, hatta karısına, kızına dahi güvenemez hale geliyor. Böyle bir durumda da karakterine bağlı olarak ya hiçbir şeyi umursamaz hale geliyor ya da aşırı derecede paranoyaklaşıyor bu baba. Ya hiçbir şeyi umursamayarak, herkes her türlü pisliği yemiş, bir keriz biz kalmışız psikolojisiyle gözü dışarı kayıyor. Karısını aldatıyor, zengin olma hevesine düşüyor vesaire. Buna karşı çıkan karısını, kızını dövüyor. Bir yandan da içkiye filan başlıyor. Diğer tip olan paranoyak babanın da bu haberlerden sonra en büyük korkusu kendisi, yani kendisinin insanlardaki ‘imaj’ı oluyor. Bu yüzden de böyle pislik bir dünyada, sürekli olarak ‘ya namuslarına leke gelirse?’ paranoyaklığını yaşıyor. Karısının, kızının, devlet babanın, vatan annenin namuslarına ya leke gelirse? Haberlerin ardından diziler başlıyor. Bilin bakalım dizilerde neler var? Tabii ki de halktaki bu damarı gören yapımcıların çektirdiği, namus, töre, şiddet, ‘dişilik’, aile faciaları, aldatmalar, savaş, askerler, milliyetçilik, teröristler, ‘testosteron’, orospular, şerefsizler ve bilumum şey. Baba, bir yandan şerefsizleri görerek öfkeden deliye dönüyor, bir yandan da ‘kahramanlar’ı görerek gaza geliyor. Ve kendi küçük dünyasında küçük günahlarla kavrulup gidiyor.

‘Aydınlar’ın bir kısmı halkın bu gibi hasletlerini okşayarak icra ederler işlerini ya da icra edilmesine sebep olurlar. Bunların halk için kötü olduğunu, bu şeylerin onları canavara ve dünyayı da bombok bir yere çevirdiğini bilirler ama cepleri daha da şişsin diye bunları yapmaya devam ederler. Sonra da halka, ‘ünlüler’, ‘meşhurlar’, ‘sanatçılar’, ‘şarkıcılar’, ‘oyuncular’, ‘yapımcılar’ falan filan diye karakterli ve önemli kişilermiş gibi tanıtılırlar. Şarkıcı diye tanıtılanı şarkıcı, bilim adamı diye sunulanı bilim adamı, şair diye yutturulanı şair, tarihçi diye kakalananı tarihçi sayar halk.

“İki tip ‘aydın’ var… …Biri popüler kültür icracısı, diğeri halktan kopmayan. Popüler kültür ile halktan kopmamak arasında bariz bir çizgi var. İlkinde halkın dediğini yaparsın, ki bu en yanıltıcı iştir” dedim girişte. Gelelim diğerine.

Diğerinde halkla birlikte olduğun için halkın ihtiyacı olan şeyi yaparsın. Yani zaten onların arasında yaşadığın, onların hislerini tattığın, onların çilelerini çektiğin, onlarla hemhal olduğun için onları tanırsın. Onları tanıdığın için kendini de tanırsın. Kendini tanıdığın için de onları tanırsın. Onların neye ihtiyacı olduğunu kendi içinde hissedersin, bilirsin. Ve bunun için koşturursun. Derdin bu olur.

Diyelim ki halkta kötü huylar gördün, ki bu sende de mutlaka vardır, o halde kendini düzeltmeye bakarsın. Bir erkeksin ve karıya kıza sapıkça mı bakıyorsun? Önce davranış olarak bunu keseceksin. İçinde hâlâ buna karşı bir istek olacak. Fakat davranış olarak bunu yapmayı kestiğin için düşüncen de iyileşecek. Düşüncenin ardından da niyetin iyileşecek. Sen iyileşince toplum, bir tümörlü hücreden daha kurtularak biraz daha iyiye gitmiş olacak. Sonra da bu tedavi toplumda yayılacak. Nasıl yayılacak? Sen yayacaksın. Tabii ki herkes düzelmeyecek, fakat düzelen insanlar öyle bir düzen kuracak ki, kötü insanlar dahi iyi şeyler yapmaya zorlanacak. Bunun sıralaması budur. Fakat bunların gerçekleşmesi upuzun zaman alır. Sırf bir kişinin iyileşmesi bile uzunca bir zamana tâbidir. Tabii bir yandan kadınlara bakma huyunu düzeltmeye çalışırken başka bir yandan başka türlü mülkiyet tutkularını azdırırsan hiçbir zaman kurtulamazsın. Bunların hepsi bir bütündür ve bütün olarak bir yaşama biçimidir. Fakat yine de insan mükemmeli yakalayamaz. Bu yüzden ahirette günahları ve sevapları karşılaştırılır. Her iki hanede de bir sayı yazmak zorunda. Yazmıyorsa o kişi ya melektir ya da bebek.

Eğer halkın arasında yaşayarak onların derdiyle dertlenirsen, kendini de halkı da dürüstçe kurtarmak için inançla çabalarsan (ve bir gün elbet kurtulacaklarına inanırsan) ve bunu ömrünün son ânına kadar sebatla devam ettirirsen (ki bu yüzden son nefesimizde kelime-i şehadet getirmeye çalışırız, son ânında bile İslâm davanı sürdürdüğün kayda geçsin diye) cihat etmiş olursun.

Halkı tanımazsan, ‘kötü zenginler ve iyi fakirler’ şeklinde saçmalayan televizyon sunucusuna itiraz edemeyip, sorduğu sorulara şapşal şapşal cevap verirsin. Halkı tanımazsan, köye taşınan kerhaneyi konu alan bir hikâyenin içinde ne köylüler tarafından ne de başkaları tarafından ‘zina’ kelimesinin kullanıldığı bir senaryo yazar ve bunu çekmesi için vasat birine satarsın. Çünkü halkı tanımaktan acizsindir. Allah seni, bunu tatmaktan aciz kılmıştır. Sonra da böyle komik işlere imza atarsın işte: Cingöz Recai, Uzaklarda Arama.

Halkı tanımak da meziyet değil. Bu tanışmayı niçin yaptın? Onu kazıklamak için mi ona yardım etmek için mi? Kazıklamak içinse cümlelerini cımbızla seçer, tırnakçılık yaparsın. Biraz vicdanın varsa reklâm işine girdiğin için şiiri bırakırsın. O vicdan da köreldiği vakit yıllardır kötülediğin şirketlere kendini peşkeş çekersin. İyice kaşarlandığın vakit de banka reklâmı bile alsan, pişkin pişkin, şiir yazmaya devam ettiğini söylersin zavallı bir kadınla yaptığın zavallıca bir söyleşide.

3.
Ne demiştik? Velhâsıl Ve’l Asr. Sözün kısası, Asr Sûresi. Sözün kısası, çağ. “Çağ dile gelsin. İnsanoğlu kesinlikle ziyan içindedir.” Çağ, çağımız, çağımızın insanı ziyan içindedir. Söze böyle başladık. Nereye geldik? Terk edişe. Evi, şarkıyı, kalbimizi terk ettik. İnsanları da buna çağırdık. “Evi terk edip, şarkıyı ve kalbi, teslim olduk isyanımıza. Çünkü dönebilmek, orada olmadığımızı, orada bir yer olduğunu, orayı terk ettiğimizi yani, anlamakla başlar” diye bir kelâm ettik. Biz kimiz? Türkiye’de yaşayan, İmam Hatip’e ya da süper liseye ya da meslek lisesine giden herhangi bir genciz. İki genciz. Bu ‘fabrikalar’da bize öğretilenleri terk etmeye kararlıyız. Çocukluğumuzdan beri, bize aşılanan hırs ve rekabeti; “12 sene oku, ömrün boyunca rahatsın” yalanını, “devlete kapağı at, yan gelip yatarak güzelce yaşarsın” dolanını, “köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” konulu “dayının torpiliyle seni X firmasına sokalım, ondan sonra sen ilerlersin zaten” dalaveresini, “dünyaya ayak uydur, başka şansın yok” palavrasını, “sen sektöre bir atıl, hobi olarak şiir de yazarsın rap de yaparsın” hikâyesini terk edeceğiz. Çünkü terk etmezsek, geriye baktığımızda orada bir köy, bir vatan, bir aile, bir yâr kalmamış olacak. Topluca toprakla ilgilenmezsek, sonumuz topluca toprak olacak. Aynı havayı soluduğumuz insanları kardeşimiz olarak görmezsek, birbirimize, soluyacak havayı bile çok görmüş olacak, böylece de bir daha o havayı bile bulamayacağız. Asırlardır imece usulü ve cemaatçe yaşadığımız hayatı unutmaya çalışırsak, yapayalnız ve ziyan içinde öleceğiz. İnsanı tanımazsak, kendimizi de unutacağız. ‘Terk etmezsek’, geri dönemeyeceğiz. Şüphesiz ki Allah, halk ettiğini helâk etmesini de bilir.

Nereyi terk ettik? Nereye gittik? Dönüş ne zaman?

Evimizi terk ettik çünkü konformist, miskin, egzistansiyalist olmamayı seçtik. Niçin seçtik? Harekete geçebilmek için. Hareketsizliğin, vicdanımıza karşı bir ihanet olacağını gördüğümüz için seçtik.

Şarkıyı terk ettik çünkü şarkı ‘insan’ı unuttu. Şarkı bizi unuttu. Dilimizi, tecrübelerimizi, inançlarımızı, çilelerimizi unuttu. Bizi de bunları unutmaya teşvik etti. Bunları unutmamız için bize hücum etti.

Kalbimizi terk ettik çünkü yârimize verebileceğimiz kadar temiz bir kalbimiz kalmamıştı ortada. Öyle bir kalbi yârimize verebilecek yüzümüz yoktu.

Nereye gittik? Uzaklara. Yükseklere. Derinlere. Kavrayıp belinden o kızı. Bir keskin nişancı menzilinde kalmaya gayret ederek.

Dönüş ne zaman? ‘Baba’ olunca.

Sağlıcakla kalın. Allahaısmarladık.

KİLİSELER VE LİSELER, DOSTUM!

L.

kayık

Yeniden Doğum

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Hayalini kurduğum şey kesinlikle “ben” ile ilgili değildi. Demiştim ki: “Bir yıl boyunca bütün rapçiler birleşip, bu müziği dinleyen özellikle ilk gençlik çağındaki arkadaşların ve diğer insanların kafalarını, kalplerini ve ruhlarını çalıştıracak! şeyler üretseler bunun nasıl müthiş sonuçlar doğuracağını tahmin bile edemezsin. Hele bu üretimin sebatla daim olduğunu düşünmek beni uçurmaya yetiyor. Nasıl heyecanlanıyorum bir bilsen!”

Fakat bunun hayalden öteye geçmesi tabii ki imkânsız. Burada bunun imkânsızlığının belki binlerce, on binlerce nedeninden birkaçını inceleyeceğim. Bununla beraber sözde iki karşı safta yer alan ve aslında birbirinin aynısı olan iki düşmandan bahsedeceğim.

Yaşadığımız şu çağda ve dünyada ve bu ülkede olmasını istediği şeylerin gerçekleşmesi adına yapmadığı, yapamıyor olduğu ve yapamayacağı hiçbir şeyi olmayanlar bu imkâsızlığın büyük kısmını oluştururlar. Bunlara X diyelim. Medya böylesi bir üretimi istemez, yasa ve kanunlar peydah olur, mahkemeler kurulur, toplum gözünde itibarsızlaştırmalar, gizli ve alenen tehdit ve caydırmalar sıralanmaya başlar vesaire demek istemiyorum. Bunlar sistemin (X’in) ani krizler karşısında kullandığı savunma ve saldırı mekanizmasıdır. Benim hayalini kurduğum şeyin en azından şimdilik imkânsız oluşu bunlardan çok önce tasarlanmış ve çok daha tehlikelidir. Böylesi bir üretimi kabul edecek rapçi ve bunları dinleyecek dinleyicinin bulunamaz oluşudur bu tehlike. Çünkü X, bu bulunamaz insan modelini (önceden) tasarlayarak, kendisine karşı oluşabilecek herhangi bir tehdit ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Nasıl yapmıştır bunu? İslâm şiarıyla hükmetme sahnesine çıkan X, insanları İslâmî dünya görüşünden bambaşka bir dünya görüşüyle donatacak ve bundan da kötüsü, bu insanları, dünya görüşün nedir sorularına cevap veremeyecek şekilde yetiştirecektir. Her şey öyle doğal görünecektir ki kimse bir terslik olduğunu düşünmeyecektir. Bunun anlaşılması çok önemli. İslam şiarıyla sahneye çıkan X ile gönül bağı kuracak insan nasıl üretilmiştir sorusu bu bahsi daha anlaşılır kılacaktır sanırım. Şimdiki X’ten önceki X’in faaliyetlerine bakmak yeterlidir bunun için. Annesi ODTÜ’de İngilizce öğretmenliği okumuş bir arkadaşım anlatmıştı: Savunduğu görüş ve benimsediği inanç yüzünden okulunu 8 yılda bitirebilmiş. Başörtüsü yüzünden tacize uğramış ve tartaklanmış. Sonra şimdiki X gelmiş. Bu taciz ve tartaklamayı ortadan kaldırmış. Annemiz sevinmiş ve yemin etmiş bu yüzden bu X’i destekleyeceğine. Bakın ne kadar doğal ve gerçek. Ama acaba o X ile bu X aynı X olmasın?

Geçmişte otoritenin kesinliği ve sınıfsal katmanlar herkesçe biliniyor ve itiraz edilemiyordu. Her şey açıktı. Özgürlük yoktu. Bir ayakkabıcının oğlu ayakkabıcılıktan başka meslek seçemiyordu. Özellikle toplumun alt sınıfında bulunan bir birey sınıf değiştiremiyordu. Köle, efendisini tanıyor ve ne hakları olduğunu biliyordu. Tercih hakkı yoktu. İtiraz etmesi yasaktı. Bugün biz seçme özgürlüğü çağında yaşıyoruz, oy veriyoruz. “O” diyoruz, “hayır” diyoruz, “evet” diyoruz, “istiyoruz” diyoruz, “istemiyoruz” diyoruz. Bütün bunlar bizim özgürlüğümüzün göstergesidir. Ancak hissettiğimiz şeyi bilinçli bir şekilde seçmemişiz; bilinçsizce bir başkası irademize telkinde bulunmuş ve irademize ipotek koymuştur. “Hangimiz altına imzasını atacak kadar bilinçli ve doğru yaşadık ki?” sözü tam da bunu anlatıyor bize.

Şimdi gelelim birbirine karşı savaşan fakat birbirinin aynısı, birbirinin kardeşi olan iki düşmana. Kimdir bunlar? Ve neden birbirlerinin aynı olmalarına rağmen birbirleriyle savaşmaktalar? Biri diğerine sataşıp durmakta ve öbürü bunu görmezden gelerek zelil yerine koymakta. Bu konuya başlamadan önce şunu açıklamakta yarar var: Bir şeyin niçin yapıldığı, işin yapılırken ve yapıldıktan sonra nelere sebep olduğu ve işi yapanın hayatı acaba yaptığı işin sağlamasını yapabiliyor mu sorusu o işe ve işi yapana yaklaşımımızı belirler. Yani yaşantısı yaptığı işe uyuyor veya onunla çelişiyor mu? Yani bir isim, “Ben ezilen halk için, açlar için, siyahiler için rap yapıyorum. Onlara eşkıya diyorum ama sözlük anlamıyla değil” gibi bir sloganla milyonlarca insana kendini sevdirebilmiş bir isim, gerçekten sözünü ettiği insanlar için mi icra ediyordu işini? Casino, kokain ve kadın düşkünü bu adam bu söyleminde ne kadar samimi idi? Dünyada hiçbir casino yoktur ki insanları ezenlerle irtibatı olmasın! Dünyada hiçbir uyuşturucu yoktur ki satıcısına ya da satıcısının dostlarına insanları daha fazla sömürebilmek için kaynak oluşturmasın. Düşünün ki bir insan çıkıp halka yol gösteriyor, haykırarak “işte şu tarafa diyor” ama kendisi o yolla temas halinde değil. Nuh’un gemiyi terk etmesi değil de nedir bu? Niçin J. P. Sartre hayatı boyunca kendisine verilmek istenen hiçbir ödülü -buna Nobel ödülü de dahil- kabul etmemiş, almamıştır? Niçin Frantz Fanon kendisiyle hiçbir ailevi bağı bulunmayan insanlar için hayatını harcamıştır? Nesimî nasıl yaşamış, nasıl ölmüştür? Muhammed’in en yakın arkadaşlarından biri olan Ebuzer -İslam’daki selamlaşmayı ilk defa kullanan isim, fakirlerin babası, büyük sosyalist- çölde açlıktan çocuklarının ölümünü izlemiş ve kendi mahiyeti de böyle sonuçlanmıştır. İmam-ı Azam kendisine teklif edilen devlet makamını niçin reddetmiş ve bunun sonucunda gelişen olaylar neticesinde zindana mahkûm edilmiştir? Karacaoğlan niçin intihar etmiş? Pir Sultan, Dadaloğlu, Börklüce, Şeyh Bedrettin, Neyzen Tevfik ve daha pek çok isim, Aşık Veysel, Neşet Ertaş bolluk içinde, rahat, belki makam sahibi ve şöhret olabilecekleri halde niçin hiçbirisinin hayatında bunlara yer yoktur? Bu insanlar malları, canları ve hatta sevdiklerinin canları pahasına halkın yanında olmuş, zorbalığa karşı gelmiş ve hayatlarında halkın karşısında olanların yararına olacak hiçbir şeyi bulundurmamışlardır. Ya diğerleri? Reklâm panoları, billboard’lar, paranın ve şöhretin köpeği olmuşlar… Yaptıkları işi satanlar, yaptıkları işi her defasında kendileri için yapanlar, bütün bunlar birer sahtekârdan fazlası olabilir mi?

Yıllardır pop’un boş oluşundan, rap’in bir duruş ve davaya sahip olmasına rağmen boş pop piyasasının altında ezilmesinden bahsedilip durulur. Acaba bu rap dediğimiz şey gerçekten bir duruş ve davaya mı sahip? Bu işi icra edenler -yöntemimize dönersek- işi gerçekten ne için icra etmekteler ve neyi amaçlıyorlar, yaptıkları iş neye sebep oluyor? Kendi bahsime, üretilen neredeyse   rap   parçalarının  tamamının  pop  şarkılarından  bir farkının olmadığını düşünüyorum. Estetik kaygının ön planda olduğu; işi yapanın, yapılan işten önemli hale geldiği; paraya, dinlenme sayısına, şöhret basamağının yüksekliğine yönelik, araştırmadan, bilinç ve bilgiden, hissiyattan, derinlik, yorum, özgünlük, kavrayış, bütünlük ve bağ kurmaktan uzak, halkın gerçek dertlerinden bambaşka yaraları tıpkı bir mızmız ve laf anlamaz çocuğun, bir oyuncağı arsızca istemesi gibi işaret edip duran, post modern, şizofrenik, aşağılık, egoist zırvalıkların çoğunlukla yer aldığı üretimlerin yapıldığı rap camiasının pop kültüründen ne farkı var? Testiyi kıran da bir, suyu getiren de. Bunlar kırmızı BMW’lere binen Marksistler’den başkası değil! Bunlar en çok kazanan on şirketten yedisinin banka olduğu bir ülkede yönetimi elinde bulunduran ve faiz haramdır deyip duranlardan başkası değil! Bunlar özgürlük, eşitlik ve adalet deyip camilerin minarelerine kendi partilerinin sembollerini yerleştirenlerden başkası değil! Bunlar barış getireceğiz deyip gittikleri her toprağı kanla sulayanlardan başkası değil! Bunlar birbirinin karşısında yer alan ve birbirine saldırıp duran iki kardeşten başkası değil! Ha pop, ha rap! Ha emperyalist, ha Marksist. Ha o X, ha bu X.

K.

bmw-m3-with-competition-package-and-ferrari-red-paint-10.jpg