Tatbikat 4: Vaktin Tanzimi

Girizgâh

Zaman, çarkların arasında öğütülen, kadrana hapsedilen ve 24 eşit parçaya bölünerek alınıp satılan sentetik bir mefhum değildir. Kapitalizmin kokuşmuş lügatinde “vakit nakittir” yalanı yazar; bu yalan, insanı ömrünün her saniyesini dünya için bir şeyler üreterek, tüketerek yahut biriktirerek geçirmeye zorlar. Hâlbuki İslam’ın nizamında vakit nakit değildir; vakit mühlettir, emanettir ve insanın elindeki en telafisi imkânsız sermayedir.

Eskiden atalarımız vakti yaşardı; biz ise bugün vakti harcıyor, vaktin peşinden koşuyor, saate bakarak nefes alıyoruz. Bileğimizdeki demir yahut dijital kelepçeler, bize güneşin nerede olduğunu değil, fabrikanın yahut mesainin neresinde olduğumuzu söylüyor. Kışın o kısacık, bereketi içine çekilmiş gününü de, yazın o uzun ve harlı gününü de aynı “24 saat” kalıbına döküp, insanı tabiatın esnek, geniş ve canlı ritminden kopardılar.

Bunun en büyük delili, günün başlangıç anıdır. Gece 12’de, karanlığın en koyu, tabiatın en dilsiz ve fıtratın en ölü anında yeni bir gün başlatmak; şeytani bir aklın, insanı kâinatın nizamından koparma tasavvurudur. Gecenin o zifiri körlüğünde, gökyüzünde hiçbir alamet yokken, sadece bir çark “tık” etti diye gün mü döner? Fıtrata kör, kâinata sağır olanların takvimidir bu. Atalarımız asırlar boyu günün başlangıcını o ruhsuz gece yarısıyla değil, akşam ezanıyla (gurûb ile) tayin ettiler. Güneşin usulca batışı, ufkun kızıla boyanması; hem biten bir günün gözle görülen ölümü hem de taze bir günün, karanlık bir rahimden doğuşuydu. Müslüman’ın günü akşamdan başlar; evvela karanlığın inzivasına, tefekküre çekilir, sonra sabahın nuruyla fiiliyata geçerdi.

Bugün, merhum Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” dediği ağırbaşlı, sükûnet dolu ve fıtrata mutlak itaat eden takvimden koptuğumuz için; ne sabahın o keskin bereketini görebiliyoruz ne de ikindinin o sararan, ömrün bitişini hatırlatan hüznünü. Vakti kaybettiğimiz için, ibadeti de vaktin dışına ittik. Namazları, modern mesai saatlerinin arasına sıkıştırılmış birer “mola” yahut Batılıların kilisede yaptığı gibi bir “günah çıkarma” seansına dönüştürdük. O plaza odalarında, o toplantı aralarında “Şu farzı hemen kılıvereyim de işime döneyim.” telaşı, aslında vaktin efendisinin Allah değil, patronlar ve sistem olduğunun acı bir itirafıdır.

Hâlbuki nizam tam tersi olmalıydı: Hayat, mesaiye göre değil; mesai, namaz vakitlerine göre tanzim edilmeliydi. Onca işin gücün arasında aradan çıksın diye namazı kılmak değil, namazların arasında, aradan çıksın diye çalışmak, yaşamaktır aslolan. Asıl meşgale, asıl mesai o mukaddes huzura durmaktır; dünyevi işler, tarladaki çapa, dükkândaki hesap ise sadece iki ezan arasındaki o boşluğu dolduran, aradan çıkarılması gereken fuzuli teferruatlardır.

Beş vakit; kâinatın boşluğuna atılmış beş sağlam kancadır. Sabah, insanın doğumunu; öğle, kibrin ve gençliğin zirvesini; ikindi, ihtiyarlığı ve sararan ömrü; akşam, kabre girişi; yatsı ise kıyameti ve defterin dürülüşünü sembolize eder. Allah bu beş vakti tayin ederek, insanın dünya hayatına dalıp gitmesine, “Ben ebediyim.” gafletine düşmesine mani olmuştur. Sen tam dünyaya dalmış, paraya, kibre yahut hırsa kapılmışken bir ezan okunur; güneşin zaviyesi değişmiş, gölge uzamış yahut ufuk kararmıştır. O ses sana mühletinin daraldığını, asıl sahibine dönmen gerektiğini yüzüne çarpar. Namaz, dünyanın o boğucu fasit dairesini her gün beş defa parçalayan bir devrimdir.

Bu rehber; zamanın efendisi olan o suni rakamlara isyan etmen ve hayatını yeniden kâinatın, gölgelerin ve ezanın sarsılmaz nizamına göre kurman için yazıldı. Güneşe ve gölgelere bakmayı unutan bir neslin, hakikati görmesi beklenemez. Şimdi saatleri durdur. Gökyüzüne bak. Asıl vaktin nizamına, fıtratın takvimine dönüyoruz.

Neden Beş Vakit?

İslam’da vakit, kâinatla kurulan müşahhas, göze batan ve kaskatı bir temasa dayanır. Neden beş vakit? Çünkü beş vakit, hem güneşin gökyüzündeki seyrinin en keskin duraklarıdır hem de bir insanın anne rahmine düşüşünden kabre girişine kadar olan o fani ömrünün günlük bir ‘simülasyon’udur.

Her gün, insanın bütün bir ömrünün küçük bir kopyası olarak yeniden yaşanır ve ölür.

Şafak ve Yatsı (İşâ): Defterin Kapanışı ve Ölüm
Ufuktaki o son kanlı kızıllık da yitip gidip gökyüzü mutlak bir zifiri karanlığa, kaskatı bir sükûnete teslim olduğunda yatsı vakti girer. Bu; kıyamet kopmuş, kabir hayatı tam manasıyla başlamış, arzın ve insanın üzeri kapkara bir kefenle örtülmüş demektir. Yatsı namazı, biten günün hesabının kapatıldığı, sağ ve sol omuzlardaki defterlerin dürüldüğü o nihai mühürdür.

Fıkıh, yatsıdan sonra lüzumsuz yere uyanık kalmayı, lafazanlık yapmayı, malayani ile meşgul olmayı mekruh görür. Zira fıtrat; yatsının mutlak karanlığından sonra hücrelerin yenilenmesini, tefekküre dalmayı ve insanın “küçük ölüm” olan uykuya teslimiyetini emreder. Kâinat dükkânı kapatmış, şalteri indirmiştir; artık konuşulacak bir şey kalmamıştır. Bugün gece 1’lere, 2’lere kadar televizyon, internet yahut bitmeyen mesailerle suni ışıklara maruz kalarak direnen modern insan, aslında yatsının kaskatı “kapanış” nizamına ve bizzat kendi fani tabiatına küstahça isyan etmektedir. Ve insan bu ahmakça isyanının bedelini, ertesi sabah o mukaddes fecir vaktinde uyanamayarak, dirilişi kaçırarak, o günü bir ölü gibi yaşayarak ödemektedir.

Fecr-i Sâdık (Sabah): Diriliş ve Rahmin Yırtılışı
Sabah vakti, zifiri karanlığın doğu ufkunda incecik, beyaz bir iplik gibi enlemesine yırtıldığı (fecr-i sâdık) anla başlar. Bu, insanın doğumudur. Tabiatın, kuşların, ağaçların ve arzın uykudan, yani o ‘küçük ölümden’ uyanıp hayatta ilk nefesini alışıdır.

Müslüman, güneş doğmadan evvel, o koyu karanlık henüz yırtılırken yatağını terk edip ayakta olan âdemdir. Rızıkların kâinata taksim edildiği, feyzin ve merhametin yeryüzüne sağanak gibi indiği o mukaddes sükûnet anını, sıcak yatağında uyuyarak geçiren kimesne; günün istiklâlini en baştan şeytana teslim etmiş demektir. Suyu soğuk bulup nefsine yenilen, fecri kaçıran adamın ruhu gün boyu uyuşuk, bereketi kesik olur. Zira güneş, ancak mülkün gerçek sahiplerinin üzerine doğarsa gün aydınlanır; güneşi yatakta karşılamak, pasif bir köleliktir. Fecr, kâinatın insana “Ayağa kalk ve diril!” emridir.

Zevâl ve Öğle: Kibrin Zirvesi ve Gençliğin Hükmü
Güneş, gökyüzünün en tepesine (meridyene) tırmanıp bütün gölgeleri ayaklar altına aldığı o an, “zevâl” vaktidir. Bu an, insan ömründeki gençliğin, şehvetin, gücün ve kibrin zirvesidir. Fıkıh, tam bu tepe noktasında, güneşin en dik ve pervasız olduğu o anda (vakt-i kerahatte) namaz kılmayı kesin bir dille yasaklar. Neden? Çünkü güneşin tanrılık taslar gibi en kibirli, en tahakküm edici olduğu o an; yıldıza, güneşe ve ateşe tapınanların (Mecusilerin) secde vaktidir. Müslüman, kâinatın bu görünür kibrini elinin tersiyle iter, güneşin o mağrur duruşuna secde etmez.

Lakin güneş, o kibirli zevâl noktasını bir milim geçip de, o yok olmuş gölge usulca doğuya doğru ufacık bir meyil yaptığında (Fey-i Zevâl) öğle vakti giriverir. Bu, ömrün kemâlinden zevaline geçişidir; “dünyanın geçiciliğinin” tabiata kazınmış ilk işaretidir. O sarsılmaz sandığın gençlik bitmiş, pörsüme ve iniş başlamıştır. İşte öğle namazı, o bitmek bilmeyen dünyevi mesainin, o hırsın, o “daha çok kazanmalıyım” telaşının tam omurgasına inen merhametli bir baltadır. “Dur!” der ezan, “Bu dünya senin sandığın kadar ebedî değil. Güneş devrildi, gölge uzamaya başladı. Bırak elindeki o kâğıtları, kapat o dükkânın kasasını ve asıl sahibinin huzurunda kibrini secdeyle ez.”

Asr (İkindi): Gölgelerin Uzayışı, İhtiyarlık ve Hüzün
Allah, Kur’an’da “Asr’a yemin olsun ki…” diyerek insanlığı uyarır. Asr; cenderede sıkışmış, mengenede ezilmiş, suyu çıkarılmış zaman demektir. İkindi vakti; güneşin sararıp solduğu, hararetini kaybedip ferinin söndüğü ve gölgelerin insan boyunu fersah fersah aştığı o melankolik, ağır, insanın içine oturan vakittir. Bu, insan ömründeki ihtiyarlığa denk gelir. Gölgeler (yani mazi ve günahlar) aslından daha büyük hâle gelmiştir.

Fıkıhta ikindinin girişi o muazzam gölge hesabıyla tayin edilir. Her şeyin gölgesi kendisi kadar yahut iki katı olduğunda ikindi başlar. İkindi, günün sermayesinin tükenmekte olduğunun, ömrün hızla avuçlardan kayıp gittiğinin telaşıdır. Pazar yerleri toplanır, iş yavaşlar, göç hazırlığı başlar. Modern sistem, seni akşamın 6’sına, 7’sine kadar floresan ışıklı plazalara, penceresiz ofislere hapsederek bu ilahi hüznü, bu fıtri telaşı hissetmene mani olur. Seni “hâlâ vaktin var” yalanıyla uyuşturur. Hâlbuki ikindi namazı, ölmeden evvelki son silkiniş, son tövbe kapısıdır. Bu vakti, dışarıdaki gölgelerin uzayışını görmeden, o sararan güneşi yüzünde hissetmeden ekran başında geçiren nesiller; kendi ihtiyarlıklarını ve kapıdaki ölümlerini de idrak edemezler.

Gurûb (Akşam): Günün Ölümü ve Berzah
Güneşin ufkun ardına usulca devrilip kaybolduğu an. Gökyüzünde o kanlı kızıllık (şafak) henüz asılıdır lakin ışık kaynağı ölmüştür, can çıkmıştır. İnsan ömründeki o son nefesin verilişi, toprağın altına ilk giriş vaktidir. Müslüman için gün, o ruhsuz gece yarısı çarkıyla değil, işte tam bu an biter ve taze gün başlar. Akşam kısadır; fıkhi olarak en dar, en acil, en telaşlı vakittir. Tıpkı ölümün aniliği, ölüm meleğinin pazarlıksız gelişi gibi.

Gâvurun sistemi tam bu saatlerde “gece hayatı”, “mesai sonrası stres atma” diyerek insanı neon ışıklarının altına, sokağa, israfa ve kendini unutmaya çağırırken; Müslüman saati insanı derhâl evine, yuvasına, iç muhasebesine ve sükûtun inzivasına davet eder. Gündüzün şamatası, pazarın kavgası bitmiş, hakikat perdesi inmiştir. Akşam, ölen bir günün ardından tutulan vakur bir yastır.

Kerahat Vakitleri

Zamanın sadece ibadet edilen anları değil, fıkhen ibadet etmenin yasaklandığı (kerahat) anları da derin bir felsefi ve itikadi ceht barındırır. Üç vakitte namaz kılınmaz:

– Güneş doğarken (Tulû)
– Güneş tam tepedeyken (İstiva/Zevâl)
– Güneş batarken (Gurûb)

Modern akıl bunu anlayamaz. “Ne güzel, her an ibadet etsek ya!” der. Lakin fıkıh, tevhidi koruyan muazzam bir kalkandır. Güneşe tapanlar, ateşi kutsayanlar tam da güneşin doğduğu, en yüceldiği ve battığı bu anlarda ona tazim eder, ayin yaparlar. İslam ise der ki: “Güneş de dâhil olmak üzere hiçbir mahluk, en parlak ve heybetli anında bile secde edilmeye, önünde eğilinmeye layık değildir.” Kerahat vaktinde secdeyi haram kılmak; tabiata, kâinata, yıldıza ve gezegene çekilmiş bir resttir. “Ben kâinatın dönüşüne, güneşin azametine değil, o güneşi yaratan ve döndüren iradeye boyun eğerim.” demektir. Bu, zamanın ve tabiatın putlaştırılmasına vurulmuş en ağır darbedir.

Hatime

Atalarımız asırlar boyu saati bilmezlerdi, zira saate ihtiyaçları yoktu. Onların saati ufuk çizgisiydi, avluya vuran gölgenin boyuydu, minareden yükselen sesti. Bir esnafa “Ne zaman görüşelim?” denildiğinde, “Öğleden sonra saat 14:30’da.” gibi ruhsuz, kesin ve dikte edici rakamları kullanmazlardı. “İkindi sularında.”, “Kuşluk vakti.”, “Akşamla yatsı arası.” derlerdi. Zamanı kesin hudutlarla bıçak gibi kesmez, onu Allah’ın bir lütfu olarak, esnek ve bereketli bir genişlik içinde yaşarlardı.

Bugün sen, fabrikaların, bankaların ve o 8-5 mesailerin sana dayattığı rakamlardan ibaret olan sentetik saate boyun eğdikçe istiklâlinden vazgeçiyorsun. Çalışma saatlerini, toplantılarını, uykunu ve yemeğini o rakamlara göre değil; sabahın bereketine, öğlenin zevâline, ikindinin gölgesine göre tanzim edeceksin.

İşini gücünü öğle ezanında bırakabilme kudreti; o işverenin, o müşterinin sana vurduğu prangayı koparıp atmaktır. Akşam ezanıyla eve kapanmak, gece hayatının israf ve hayasızlık çarkına çomak sokmaktır. Yatsıdan sonra uyumak ve sabah fecirde dirilmek, endüstrilerin sana satacağı haplara, antidepresanlara ihtiyaç bırakmayan en muazzam fıtri şifadır.

Şimdi gölgenin boyunu ölç. Sen kâinatın bir parçasısın; fabrikanın bir dişlisi, sistemin bir pili değil. Hayatını o beş vakte, o güneşin inzibatına göre hizala.

Zira vaktin sahibi kimse, senin de sahibin O’dur.

İbrahim (Yeni Tekli)

İbrahim’i dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: İbrahim
Neşir Tarihi: 20.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:

[ŞİİR, Âsaf Hâlet Çelebi]
ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

[BENT]
Ey İbrahim, al baltayı
Devir artık şu putları
Yık içimdeki sarayı
Dağıt bütün bulutları

Lakin balta iner taşa
Yenisini koyan kimdir?
Bu beyhude, bu boş işe
Beni böyle koyan kimdir?

Güneş girdi buz evime
Duvarlarım erir gider
Kim oturdu can evime?
Beni bana esir eder

Buhtunnasır Babil’dedir
Asma bahçe kurdu taştan
Benim putum gönüldedir
Yaratırım onu baştan

Zamansız bir bahçe derdim
Güller bende, diken bende
Ben ömrümü kime verdim?
İbrahim yok bu bedende

Dost İbrahim, vur baltayı
Ama kırma şu gönlümü
Put mu sandın o goncayı?
Bana reva görme bu zulümü

[ŞİİR, Âsaf Hâlet Çelebi]
asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

⚠️ “La Petite Mort” Eşiğine Dair Bir İkaz ⚠️

Kiliseler ve Liseler sakinleri, hudutta gezinenler ve yanlışlıkla bu kapıyı çalanlar.

​Mine’l, La Petite Mort albümü ile 24 Nisan’da aklınızın tasmasını çıkarmaya geliyor. Ancak bu sofraya oturmadan, bu döşeğe uzanmadan evvel bilmeniz gereken bir şey var: Mine’l’in kollarında sunulan vuslat, zayıf midelere ve ahlak bekçilerine göre değildir. 

​Bu albüm; filtrelenmemiş bir erotizm, çiğ bir şiddet, çürüyüş ve etin hudutlarını zorlayan bir mevcudiyet hâli içerir.

​BU YÜZDEN AÇIKÇA UYARIYORUZ:
​Eğer Mine’l’in size fısıldayacağı bu karanlık sağanak, ruhunuzu daraltıyorsa… Sözleri duyduğunuzda rahatsız oluyorsanız, iğreniyorsanız, ahlaki pusulanız şaşıyorsa veya kelimenin tam manasıyla kusacağınız geliyorsa… “KvL bozdu. Yapay zekâyı çok abarttı. Hiç yakıştıramıyorum kendilerine.” filân diye düşünüyorsanız… “Benim bu taraklarda bezim yok. Ben ziyadesiyle ‘normal bir insanım’. Elim, ayağım, hepsinin sayısı tam, tastamam. İşimdeyim, gücümdeyim.” diyorsanız… Durun. Bu albüm sizin için yapılmadı. Dinlemekte ısrar etmeyin. Albümün hedeflediği kişiler sizler değilsiniz demek ki. Belki başka bir gün, başka bahara…

​Kendi dünyanızda kalmaya devam edin. Misal, dilerseniz eski şarkıları dinlemeye devam edebilirsiniz. (Sigara ve Namaz falan filân. Aynen devam.)

Yanlış anlamayasınız, bu bir meydan okuma da değil; bu, kendi hudutlarını bilmeyenler için bir iş güvenliği anonsudur.

​Şimdi, cennetini ucuza satıp bu karanlık hazzın dibine batmak isteyenler için eşik aşıldı. Şehvet putu ile mücadeleniz, nefsinizle mücahedeniz mübarek ola.

​DİKKAT: YÜKSEK DERECEDE YETİŞKİN İÇERİK (+18)

(Şiddet, yoğun erotizm, bedenî deformasyon ve rahatsız edici psikolojik temalar ihtiva etmektedir.)

“Ben eski bir puta taptım
Siz Hak diyerek gittiniz”

Hinlik (Yeni Tekli)

Hinlik’i dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: Hinlik
Neşir Tarihi: 18.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & İsmet Özel (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:

[ŞİİR, İsmet Özel]
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın

[BENT]
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Seni bir tuzak gibi kurdum kalbimin en kuytu yerine
Ey ruhumu bir örsün üzerinde incelten hınç
Ey yaralarımı onduran, yatağımı boş bırakmayan hınç!

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bunca çirkefin içinde, bunca cesedin arasında
Senin o ısırgan otu gibi karnını, o sarsak hırgürü sevmek;
Bu dünyanın noksan defterini kapatma hırsı

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Haberler üç dakikada bir değişiyordu ekranda
Bense ikircikliydim ama henüz delirmiş değildim
“Dönecek bir yerim yok” notu kalsın odamın girişinde

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Kangren oluyorum, onlar “bahar geldi” dedikçe
Tabelalardan yalanlar süzülürken o kalabalıklara
Şeytanlar artık ıslık çalmıyor içimde

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Yoksa neden sığınayım senin o lekesiz gölgene?
Kendi suçlarımı örtmek için bir perde gibi çekerim yüzünü dünyaya
Seni bir ganimet gibi sırtlanırım oysa

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Düşmanlarıma inat, sanki bir intikam alır gibi okşarım saçını
Seni sevdikçe bilerim körelmiş dişlerimi, paslı bir bıçak gibi

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bu enkazdan sana bir saray kurma kurnazlığı belki de
Senin o taze ömründen çalıp yamalarım ruhumu
Kendimi kahraman sanmak için uydurduğum

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Ölüme attığım bir çelmedir bu, zamana karşı bir tuzak
Ölümü oyalıyorum seninle, kapıda bekleyen alacaklıyı
Seni öne sürüp, arkadan kaçmak isteyen bir korkağım bak

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Solumak gece
Terlemek gece
Gece o çıplak ve vahşi hakikate…
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde

[ŞİİR, İsmet Özel]
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak

Ey Mevsimler, Ey Şatolar (Yeni Tekli)

Ey Mevsimler, Ey Şatolar’ı dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: Ey Mevsimler, Ey Şatolar
Neşir Tarihi: 16.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Arthur Rimbaud (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:

[ŞİİR, Rimbaud]
Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?

Ben de herkes gibi tuttum
Büyülü mantığı denedim.

Selâm Gal horozuna selâm
Selâm her ötüşünde selâm

Hevesten, arzudan oldum
Görün sıfırı tükettim.

Yedi bitirdi bu büyü beni
Takat komadı, yok etti.

Ey mevsimler, şatolar ey!

Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.

Ey mevsimler, şatolar ey!

[BENT]
Ben bu ilme inandım, dört işleme inandım
İnsanlara bulandım, dişleriydi porselen
Gülüşleri kromdan, nabızları metronom
Ne sekme ne aritmi, dedim işte sırrı bu!

Akıyordu damardan, şeffaf ve de ılık
Kandım bu zifafa ben, etraftı karanlık
El bastım o kitaba, yonttum ulan etimi
Sabahları onların güneşiyle uyandım

Silinmişti hafızam, aynaydı aradığım
Fakat sanma kendim için, onlardı göreceğim
Yandım, o zehri abıhayat sandım
Yangınıma odun taşıdım, harç çektim mezarıma

Sonra o ses kesildi, bir bıçak gibi göğsümde
Beni ayakta tutan iskelet, meğer çoktan erimiş
Elde var sıfır, cepte var sıfır, ruhta var delik
Tükendi o heves

Şimdi hangi cennet vadeder böyle bir düşüşü
Hangi vuslat paklar bu kapkara gülüşü
Ben o meyveyi kökünden söküp de yemişim
Bir derviş sabrıyla bekledim tükenişi

Herkes şifa peşinde, ben yarayı sevdim
İltihabı öptüm, ilmek ilmek ördüm moruk
Varlığın dar gömleğinden soyunup da üşüttüm
Ölüm dediğim şey gayri bu ömre büründü

[ŞİİR, Rimbaud]
Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?

Ben de herkes gibi tuttum
Büyülü mantığı denedim.

Selâm Gal horozuna selâm
Selâm her ötüşünde selâm

Hevesten, arzudan oldum
Görün sıfırı tükettim.

Yedi bitirdi bu büyü beni
Takat komadı, yok etti.

Ey mevsimler, şatolar ey!

Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.

Ey mevsimler, şatolar ey!

Tatbikat 3: Pusatın Namusu, Çeliğin İnzibatı

Girizgâh

Bir karış toprağı yurt kılmak, o toprağın bağrına gülü dikmek ve helal rızkı ocağında mayalamak; istiklâl harbinin yalnızca ilk safhasıdır. Fıtratın nizamını kurmak marifettir lakin onu müdafaa edemiyorsan, o nizam sadece zalimin iştahını kabartan bir ziyafet sofrasına dönüşür. Dikeni olmayan gül nasıl sokağa düşüp ayaklar altında ezilmeye mahkûmsa; pusatı olmayan, çeliğin vakarını belinde taşımayan âdemin de ne kurduğu o bahçe kendisine kalır ne de haysiyeti.

Sana yıllarca televizyon ekranlarında, haber bültenlerinde, düğün derneklerde havaya kurşun sıkan şuursuzları, belindeki o ağır emaneti kendi aşağılık kompleksine meze yapan magandaları bilhassa gösterdiler. İsterler ki çelikten iğrenesin, barut kokusundan korkasın, silahın “lanet bir şey” olduğunu belleyip o fıtri müdafaa hakkını kendi ellerinle sisteme teslim edesin. Çünkü silahı olmayan, avret yerlerini ve hanesinin namusunu korumaktan aciz bırakılmış bir halk; güdülecek, korkutulacak ve her türlü zillete boyun eğdirilecek bir sürüdür.

Hâlbuki Türk’ün lügatinde pusat, adi bir asayiş meselesine yahut üç beş soysuzun uğursuzluğuna karşı tedarik edilmiş basit bir ‘nefsi müdafaa’ aracı değildir. Biz silahı, “Toplumdan biri gelip mülkümüze, ırzımıza kastederse yakamızı kurtaralım.” sığlığıyla evimizde tutmayız. Bizim için pusat; doğrudan doğruya cihattır. O beklenen harp gününün, küfrün o kokuşmuş sistemine karşı verilecek mutlak istiklâl mücadelesinin hazırlığıdır. Silahı temiz tutmak, atış talimini aksatmamak, o namlunun yivine setine her daim aşina olmak; vakti saati geldiğinde gâvurun karşısına eli boş, marifetsiz ve uyuşmuş bir köle olarak çıkmamak içindir. O çeliğin pasını silmek, kılıcı kınında, atı eyerinde o büyük muharebeye hazır bekleme cehdidir.

Lakin silahı satın alıp bir çekmecenin karanlığına yahut kılıfın içine hapsetmekle iş bitmez. O çelik, alaka ister, edep ister, inzibat ister. Silahının namlusunu barut isinden arındırmayan, yiv ve setlerin nizamını kendi vicdanı gibi pürüzsüz tutmayan, mekanizmanın ince tıkırtısına kulak vermeyen âdem, o alete hükmedemez. Günü geldiğinde o paslı çelik, sahibini yarı yolda bırakır, haysiyetini yere serer. Çeliğin pası, iradenin pasıdır. Namlunun içindeki o karanlık is, insanın ruhuna çöken kibrin ve tembelliğin ta kendisidir.

Şimdi o paslı zihniyetleri, o silahsızlanma yalanlarını bir kenara bırak. Önüne temiz bir bez ser. Çeliği, yağı ve harbiyi masaya çıkar. Zira pusatın namusunu o isin altından çıkarıp parlatmak; yalnızca bir metalin değil, kendi iradenin ve istiklâlinin de pasını silmektir.

Emniyetin Edebi ve Çeliğin Şuuru

Silah temizliğine geçmeden evvel, o aletin ruhunu ve nizamını kavrayacaksın. Silah, affetmez. Hatanın, şakanın, “Boş zannediyordum.” ahmaklığının faturası canla ödenir. Türk’ün pusatla kurduğu hukukun dört mukaddes kaidesi vardır:

Silah Daima Doludur: Eline aldığın her silah, şarjörü çıkmış dahi olsa, senin zihninde daima namlusunda mermi sürülü bir ejderha gibi kabul edilecek. O ciddiyetle tutulacak.

Namlunun Namusu: Silahın namlusu, senin niyetinin pusulasıdır. Namluyu, yok etmeyi göze almadığın hiçbir şeye, hiçbir canlıya çevirmeyeceksin. Namlunun yönü; namusundur. Temizlik yaparken dahi o namlu ya toprağa ya da emniyetli bir duvara bakacaktır.

Parmağın Terbiyesi: O tetik, senin iradenin son durağıdır. Namlu hedefe yönelmeden, zihnin o mukaddes kararı vermeden, işaret parmağın tetiğin üzerine asla gitmeyecek. O parmak, tetik korkuluğunun üzerinde, dümdüz, tetikte bekleyecek. Bu, bedenin inzibatıdır.

Haznenin Tahliyesi: Temizliğe başlarken evvela şarjörü ayıracaksın. Sonra sürgüyü (mekanizmayı) şiddetle geriye çekecek ve fişek yatağını (namlunun arkasını) hem gözünle hem de serçe parmağınla kontrol edeceksin. Çelik, çıplak ve boş olmalıdır.

Sahra Sökümü

Silahın dışını silmek temizlik değildir. O çeliğin bağrına, iç organlarına, barut isinin ciğerlerine kadar işlediği o karanlık noktalara ineceksin.

Sürgüyü geriye çekip sökme mandalını (yahut pimini) kurtaracaksın. Silahın üst gövdesiyle (sürgü) alt gövdesini (kabza) birbirinden ayıracaksın.

İcra yayını (geri tepmeyi emen o gergin yayı) ve en nihayetinde kalbi, yani “namluyu” yuvasından çıkaracaksın. Parçaları önüne, temiz bir bezin üzerine, söküş sırasına göre dizeceksin. Nizamı bozulan çelik, sahibini yolda bırakır.

Yiv, Set ve Kalbin Temizliği

Silahın en mühim uzvu, namlunun içidir. O karanlık borunun içinde, mermiye taklalar attırıp hedefe dümdüz gitmesini sağlayan o helezonik çizgilere yiv ve set denir. Eğer sen silahı ateşledikten sonra o namlunun içini temizlemezsen; yanan barutun isi, merminin gömleğinden sıyrılan bakır ve kurşun artıkları o yivlerin arasına dolar. O çizgiler kapanırsa, mermi istikametini kaybeder, hakikati şaşar.

Eline, ucunda bakır tel fırça olan o “harbi”yi alacaksın. Fırçayı namlu temizleyici solvente (yahut kaliteli bir silah yağına) bulayacaksın.

Fırçayı namluya asla merminin çıktığı uçtan (namlu ağzından) sokmayacaksın. Namlu ağzı silahın dudağıdır, çeliğin en hassas noktasıdır; orası zedelenirse silahın bütün isabeti biter. Fırçayı, merminin girdiği yerden (fişek yatağından) sokup, fıtrata uygun şekilde, çıkış yönüne doğru iteceksin.

Fırça uçtan çıkınca geri çekmeyeceksin. Çıktığı yerde fırçayı söküp harbi çubuğunu geri çekecek, fırçayı arkadan tekrar takıp bir daha iteceksin. Barut isini geldiği yere geri sürtmek, ahmaklıktır. Ardından ucuna temiz, tüy bırakmayan bir pamuklu bez takıp, o bez bembeyaz, pürüzsüz çıkana dek namlunun içini sileceksin. Çelik, ayna gibi parlayacak. Gözünü fişek yatağına dayayıp ışığa baktığında, o yivlerin ve setlerin tertemiz sarmalını, o kusursuz hizayı göreceksin.

Mekanizmanın Terbiyesi

Sadece namluyu temizlemek yetmez. Mermiyi ateşleyen, kovanı dışarı fırlatan o hareketli parçaların üzeri de her patlamada barut gazıyla kaplanır. Barut isi, insanın ruhuna çöken kibir gibidir; biriktikçe mekanizmayı ağırlaştırır, çarkları kilitler ve en lazım olduğu anda silah tutukluk yapar.

Naylon yahut pirinç bir diş fırçasıyla, sürgünün altındaki kızakları, gövdedeki yatakları ve tırnağın (boş kovanı tutup fırlatan o küçük kancanın) altını iyice fırçalayacaksın. Oraya yapışmış, taşlaşmış karbon kalıntılarını kazıyacaksın.

Tetiğe bastığında merminin kapsülüne vuran o ince iğnenin çıktığı deliğe (iğne yatağı) asla sıvı yağ sıkmayacaksın. Oraya dolan yağ, barut tozuyla birleşir, çamura döner ve soğuk havada donup iğneyi kilitler. Orayı kuru ve temiz bırakacaksın.

İtidal ile Yağlamak

Temizlik bittikten sonra çeliği korumak için yağlamak elzemdir. Pas, çeliğin en büyük düşmanı, zamanın o alete vurduğu en acımasız kelepçedir. Lakin yağlamada itidal şarttır.

Cahil adam, silahı daha iyi çalışsın diye vıcık vıcık yağa boğar, her deliğinden yağ damlatır. Bu, fıtratı boğmaktır. Fazla yağ, havada uçuşan tozu, cebindeki kumaş havını ve patlayan barutun isini bir mıknatıs gibi kendine çeker, katı bir çamura (zımpara macununa) dönüştürür. Yağa boğulmuş silah, muharebede sahibine ihanet eder.

Silah yağı (tercihen sentetik ince yağ), sadece metalin metale sürtündüğü o kızak noktalarına (raylara), icra yayına ve namlunun dış yüzeyine sadece “birer damla” damlatılır. Sonra temiz bir bezle o yağ iyice silinir. Çeliğin üzerinde gözle görülmeyen, sadece parmağını sürttüğünde hissedeceğin çok ince bir film tabakası kalmalıdır. Çelik, nefes almalı ama paslanmamalıdır.

Cem Etme ve Sınav

Sökülen parçaları, tertemiz ve kararınca yağlanmış hâlde geri birleştireceksin. Namlu yuvasına oturacak, yay gerilecek, sürgü yerine takılacaktır. Silahı topladıktan sonra, şarjör takılı olmadan, sürgüyü birkaç kez şiddetle geriye çekip bırakacaksın. Çeliğin o pürüzsüz “şlak şlak” sesini, o mekanik ve tok nizamı kulaklarınla duyacaksın. Sonra namluyu emniyetli bir yöne (toprağa yahut emniyetli bir duvara) çevirip tetiği düşüreceksin. O tok “tık” sesi, pusatın “Ben hazırım.” deme şeklidir.

Son olarak, silahın dışını, üzerinde kalan parmak izlerini ve terinin tuzunu hafif yağlı bir bezle silip pusatı kılıfına yahut yerine koyacaksın.

Hitam

Bir adamın belinde taşıdığı yahut yastığının altında sakladığı o temizlenmiş, bakımı yapılmış, içi mermi dolu çelik kütlesi, dışarıdan bakıldığında bir şiddet aleti gibi görünebilir. Hâlbuki pusat; şuur sahibi bir adamın elinde, onu vahşileştiren değil, tam aksine onu derin bir sükûnete ve tevazuya iten bir terbiye aracıdır.

Belinde ölümün ve yaşamın o kaskatı ağırlığını taşıyan bir adam; trafikte önüne kıran bir ahmak için kornaya basıp bağırmaz, sokaktaki lüzumsuz bir itiş kakışa girmez, sesini yükseltmez. Çünkü o adam, belindeki o gücün farkındadır. Bilir ki mesele bir kez o çeliğe intikal ederse, geri dönüşü yoktur. Bu yüzden pusat taşıyan Türk, en sabırlı, en ağırbaşlı, en mütebessim adam olmak mecburiyetindedir. Silah, adamı terbiye eder.

O magandaların düğünlerde, sokak aralarında havaya sıktığı şuursuz mermiler, silahın değil, sahibinin ruhundaki o ezikliğin, aşağılık kompleksinin ve marifetsizliğin dışa vurumudur. Sen onlardan değilsin. Sen, istiklâl harbinin daha bitmediğini bilen, “Ölmek istemeyen istiklâlini elde etsin.” düsturuyla toprağını, tarımını, gülünü müdafaa eden adamsın.

Senin namlun tertemiz, yiv ve setin pürüzsüz, namusun emniyette olsun. Barut isine karışan o makine yağı kokusunu içine çek; zira o koku, sana ait olanı korumanın kokusudur.

Küsmeyem mi Feleğe (Yeni Tekli)

Küsmeyem mi Feleğe’yi dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: Küsmeyem mi Feleğe
Neşir Tarihi: 13.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Laedri (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:

[ŞİİR, Laedri]
Küsmeyem mi şu feleğe
Sattı beni bir keleğe
Vurdular ince eleğe
Hu hu… Benim şâhım huu…

Halvetiyem Hu, hem Uşşakiyem Hu,
Rufaiyem Hu hem Şabaniyem Hu

[1. BENT]
Terk ettim cihanı, giydim postu
Aradım her yanda gerçek dostu
Nefsimin elinden içtim zehri
Kustu bu bedenim, kini kustu

Gâh oldum Halveti, çektim “Ya Hû”
Gönül aynasında gördüm o suyu
Gâh oldum Uşşaki, pirden yana
Kalmadı kalbimde ne kin ne buğz

Döndüm o meydanda, Huu diyerek…
Yandım o külhanda, Huu diyerek…
Sırra kadem bastım, Huu diyerek…
Seyrana daldım, Huu diyerek…

Rufai şişini vurdum döşe
Ateşle oynadım geçtim başa
Kadirî sancağı gökten iner
Yazılmaz bu sırlar dağa taşa

Zikri libas ettim, Huu diyerek…
Nefsi kafes ettim, Huu diyerek…

[ŞİİR, Laedri]
Halvetiyem Hu, hem Kadiriyem Hu,
Celvetiyem Hu, hem Şabaniyem Hu

[2. BENT]
Mevlevi çarkında başım döner
Sanma ki bu ışık bir gün söner
Bektaşi nefesi candan öte
Erenler sofrası gökten iner

Lokmayı pay ettim, Huu diyerek…
Vuslata erdim ben, Huu diyerek…

Şabani bağında bülbül öter
Bu hasret ateşi kordan beter
Ne rütbe isterim ne de bir paye
Şu hiçlik hırkası bana yeter

Melâmî hırkası, yoktur tende
Ararsan bulaman beni bende
Cümle yol birleşir tek bir handa
Sırrımız çözülür ulu divanda

[ŞİİR, Laedri]
Mevleviyem Hu, hem Bektaşiyem Hu,
Melamiyem Hu, hem Şabaniyem Hu.

geçme mescit eşiğinden (Yeni Tekli, Mine’l)

geçme mescit eşiğinden’i dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: geçme mescit eşiğinden
Neşir Tarihi: 11.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Altyapı & Miksaj & Mastering: Âdem İZ
Sözler:

Geçme mescit eşiğinden
Mümin yolun hep şaşırır
O gülüşün ateşinden
Elden tespihi düşürür

Suretin öyle bir nurdur
Mihrabı yıkar da geçer
Zahit sanma ki hürdür
Seni bin dinden seçer

Arkan nâr, dudağın bahar
Gülüşün mülkü devirir
Cehennemde bir düğün var
Gökler yere el çevirir

Suretin ki gizli ayet
Hükmü bozar kaşların
Koptu bende o kıyamet
Sustu dili taşların

Mescit taştır, sen can mısın?
Damarımdaki kan mısın?
Soranlara hüsran mısın?
Sır sendedir, seçilir

Gözlerinde derin kuyu
Susturdun mu akan suyu?
Unutturdun bu uykuyu
Uyanışın nârı sende

Külleri sür şakaklara
Dönme sakın sokaklara
Vardık ulu yasaklara
Cennet sende bir artıktır

Arkan yangın, bir düğün
Vakit senin günündür
Cehennem dediğin yer
Senin eski mülkündür

Mühür sende, nâr sende
Bambaşka bir kâr sende
Tövbe kapısı kapalı
Zira mutlak var sende

CÖNK I MEYDÂN (Yeni Albüm, 2026)

Albümü dinlemek için tıklayın:
YouTubeSpotify
Albüm kitapçığı için tıklayın.
Şarkı sözleri tıklayın.


CÖNK serisinin ilk albümü, CÖNK I MEYDÂN neşredildi.

ŞARKI LİSTESİ:
01- Girizgâh
02- Yiyin Efendiler
03- Muhibbana Bak
04- Kara Şemsiyeliler
05- Boğazında Hakik Var
06- Bedava
07- Bozarık Bozarık Dağların Otu
08- Cenk Sanatımız, Su Meşhedimiz
09- Obama
10- Vazgeçtim Bu Dünyadan
11- Diktatörleri Seviyorum Kayıtsız Şartsız
12- Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı

Albüm Adı: CÖNK I MEYDÂN
Neşir Tarihi: 10.04.2026
Vokal: Özgür BAĞLIYALNIZ & Mine’l
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Şiirler: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Tevfik Fikret, Edib Harâbî, İsmet Özel, Orhan Veli, Ah Muhsin Ünlü, Shakespeare, Hasan Aktaş, Karac’oğlan
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Âdem İZ

Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı (Yeni Tekli)

Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı’nı dinlemek için tıklayınız:

Tekli Adı: Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı
Neşir Tarihi: 09.04.2026
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ & Karac’oğlan (Şiir)
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Özgür BAĞLIYALNIZ, Âdem İZ
Sözler:

[ŞİİR, Karac’oğlan]
Hazır ol vaktine Nemse Kralı
Yer götürmez askerle geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor

Yetmiş bin (var) siyah postal geyecek
Seksen bin (var) Allah Allah diyecek
Doksan bin (var) tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor

Gelen Ahmet Paşam kendidir kendi
Atmış bin dalkılıç küsuru cündi
Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor

Şevketli efendim sultânım vezir
Atmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar yüzünde boz atlı Hızır
Benliboz’a binmiş, o da geliyor

Karac’oğlan der ki, burda durulmaz
Güleç yüze tatlı söze doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor

[BENT]
Kırat binsin meydanlara
Kan yürüsün damarlara
Selam olsun yâranlara
Karlı dağlar, yol vere!

Kılıç çıksın kınından
Yiğit geçsin canından
Dönmek yoktur şânından
Kanlı meydan, yol vere!

Tatar Han’dan atlı gelir
Sanki kuş, kanatlı gelir
Her yanı pusatlı gelir
Yaban eller, yol vere!

Yelesini tarar rüzgâr
Nalı taşa kıvılcım kor
Dizginini tutması zor
Sarp kayalar, yol vere!

Üçler, Beşler, Yedilerle
O mübarek velilerle
Serdengeçti delilerle
Şu gök kubbe, yol vere!

Kılıç taşa çalınınca
Zafer marşı çalınınca
Hakk’ın emri alınınca
Tunç kapılar, yol vere!

Gözümüzde uyku yoktur
Sinemizde korku yoktur
Bundan özge ülkü yoktur
Kara geceler, yol vere!

Üç tuğlu paşa gelir
Dağları aşagelir
Sel olup taşagelir
Yedi düvel, yol vere!

Resul sancak başında
Görsen her bir düşünde
Aşkı yanar döşünde
Arşıâlâ, yol vere!

Allah adı yayılsa
Kullar Hakk’a eğilse
Bin kez canım alınsa
Kara toprak, yol vere!

Bedir’den gelenler var
Yüzümüze gülenler var
Hakk’ı bizle bilenler var
Erenler hey, yol vere!

Kelle koptu, gövde düştü
Can kuşları daldan uçtu
Felek bizden yana seçti
Kanlı ırmak, yol vere!

Özgür’üm der, bu son sefer
Arkamızda bin nefer
Ya şehadet ya zafer
Cümle âlem, yol vere!

[ŞİİR, Karac’oğlan]
Hazır ol vaktine Nemse Kralı
Yer götürmez askerle geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor

Yetmiş bin (var) siyah postal geyecek
Seksen bin (var) Allah Allah diyecek
Doksan bin (var) tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor

Gelen Ahmet Paşam kendidir kendi
Atmış bin dalkılıç küsuru cündi
Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor

Şevketli efendim sultânım vezir
Atmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar yüzünde boz atlı Hızır
Benliboz’a binmiş, o da geliyor

Karac’oğlan der ki, burda durulmaz
Güleç yüze tatlı söze doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor