Kanser Koğuşundan Geçerken Bir Adam ve Bir Kadın, Gottfried Benn

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Kanser Koğuşundan Geçerken Bir Adam ve Bir Kadın

Adam:
Şu sıra boydan boya harabe rahimler
Ve şu sıra da paramparça olmuş göğüsler.
Yatak yatağa kokar. Nöbetleşir saat başı hemşireler.

Gel, kaldır şu örtüyü usulca.
Bak şu yağ yığınına, şu irinli sulara,
Bir vakitler koca bir dünyaydı bir erkeğe
Adı hem sarhoşluktu hem de sıcak bir yuva.

Gel hele, göğsündeki şu yara izine bak.
Duyuyor musun tespih gibi dizilmiş ukdeleri?
Çekinme, dokun. Et yumuşamış, hissetmez acıyı.

Şu yatan kanıyor sanki otuz bedenden.
Hiçbir fanide bulunmaz ki bu kadar kan.
Şu gördüğünün ise, daha pek yeni
Kanserli rahminden kesip aldılar bebeğini.

Bırakırlar uyusunlar. Gece gündüz. – Yeni gelenlere
Derler ki: uykudadır buranın şifası. – Yalnız pazarları
Ziyaretçiler hatırına uyanık bırakılırlar bir nebze.

Kursaktan pek az lokma geçer oldu artık. Sırtlar
Yara bere içinde. Sineklere baksana. Bazen
Yıkar onları hemşire. Ahşap peykeleri yıkar gibi tıpkı.

Şimdiden kabarıyor kara toprak her yatağın başucunda.
Et bükülüp meylediyor toprağa. Sönüp gidiyor ateş,
Sular akmaya koyuluyor. Toprak çağırıyor.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Mann und Frau geh’n durch die Krebsbaracke

Der Mann:
Hier diese Reihe sind zerfallene Schöße
und diese Reihe ist zerfallene Brust.
Bett stinkt bei Bett. Die Schwestern wechseln stündlich.

Komm, hebe ruhig diese Decke auf.
Sieh, dieser Klumpen Fett und faule Säfte,
das war einst irgendeinem Mann groß
und hieß auch Rausch und Heimat.

Komm, sieh auf diese Narbe an der Brust.
Fühlst du den Rosenkranz von weichen Knoten?
Fühl ruhig hin. Das Fleisch ist weich und schmerzt nicht.

Hier diese blutet wie aus dreißig Leibern.
Kein Mensch hat soviel Blut.
Hier dieser schnitt man
erst noch ein Kind aus dem verkrebsten Schoß.

Man läßt sie schlafen. Tag und Nacht. – Den Neuen
sagt man: hier schläft man sich gesund. – Nur sonntags
für den Besuch läßt man sie etwas wacher.

Nahrung wird wenig noch verzehrt. Die Rücken
sind wund. Du siehst die Fliegen. Manchmal
wäscht sie die Schwester. Wie man Bänke wäscht.

Hier schwillt der Acker schon um jedes Bett.
Fleisch ebnet sich zu Land. Glut gibt sich fort,
Saft schickt sich an zu rinnen. Erde ruft.

Gottfried Benn

XLV (Kantolar), Ezra Pound

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

XLV

Riba Elinden

Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın
ne mermeri pürüzsüzdür ne taşı harcına yatar
ki nakışlar bezeyebilsin cephesini,
riba elinden
mabet duvarlarına cennet bahçeleri nakşedilmez
ne çeng ü rebab
ne bakireye inen ol mukaddes müjde
ne de mermere oyulan nurlu hale parıldar,
riba elinden
Gonzaga beği görünmez olur, ne varisi kalır ne hasekisi
hiçbir eser yapılmaz ki zamana dirensin, yoldaş olsun ömre
satılsın diyedir her çaba ve tez elden çıksın diye
fıtrata isyan olan şol riba elinden,
ekmeğindir bayat bir çaputa döner günden güne
ekmeğindir kâğıt gibi kurur da kalır,
ne dağların buğdayı ne de kavi bir un
riba elinden kabalaşır incecik çizgiler
silinir gider bütün berrak hudutlar
ve başını sokacak bir menzil bulamaz kimesneler.
Sengtıraş taşından edilir
çulha tezgâhından koparılır
RİBA ELİNDEN
yün inmez olur pazara
sürüsü kâr getirmez olur çobana
Riba bir taundur, riba
körletir hizmetçi kızın elindeki iğneyi
felç eder çıkrıkçının hünerli ellerini. Pietro Lombardo’yu
riba var etmedi
Duccio ribanın tezgâhından geçmedi
Ne Pier della Francesca; ne Zuan Bellin’ doğmuştur ribadan
ne de ‘La Calunnia’ nakşedilmiştir riba ile.
Ribadan feyzalmadı Angelico; el almadı Ambrogio Praedis,
Hiçbir yontma taş mabet dikilip de yazılmamıştır kitabesine: Adamo me fecit.
Riba elinden yücelmedi Sen Trofim
Riba elinden kurulmadı Sen Hiler,
Pas düşürür riba pırıl pırıl keskiye
Çürütür zanaatı da zanaatkârı da
Güve gibi kemirir tezgâhtaki ipliği
Öğrenemez olur kimesne sırmayla altın dokumayı;
Laciverde maraz düşer riba ile; al kumaş sırmasız kalır
Zümrüt bulamaz Memling gibi nakkaşını
Riba katleder ana rahmindeki bebeyi
Yiğidin sevdasını kursağında bırakır
Zifaf yatağına nüzul indirir, gencecik
gelinle güveyin arasına kara çalı gibi girer yatar

HİLÂF-I FITRAT

Fahişeler getirdiler Eleusis’e
Cesetleri dizdiler ziyafet sofrasına
hepsi de ribanın fermanıyla.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

XLV

With Usura

With usura hath no man a house of good stone
each block cut smooth and well fitting
that design might cover their face,
with usura
hath no man a painted paradise on his church wall
harpes et luthes
or where virgin receiveth message
and halo projects from incision,
with usura
seeth no man Gonzaga his heirs and his concubines
no picture is made to endure nor to live with
but it is made to sell and sell quickly
with usura, sin against nature,
is thy bread ever more of stale rags
is thy bread dry as paper,
with no mountain wheat, no strong flour
with usura the line grows thick
with usura is no clear demarcation
and no man can find site for his dwelling.
Stone cutter is kept from his stone
weaver is kept from his loom
WITH USURA
wool comes not to market
sheep bringeth no gain with usura
Usura is a murrain, usura
blunteth the needle in the maid’s hand
and stoppeth the spinner’s cunning. Pietro Lombardo
came not by usura
Duccio came not by usura
nor Pier della Francesca; Zuan Bellin’ not by usura
nor was ‘ La Calunnia ‘ painted.
Came not by usura Angelico; came not Ambrogio Praedis,
Came no church of cut stone signed: Adamo me fecit.
Not by usura St Trophime
Not by usura Saint Hilaire,
Usura rusteth the chisel
It rusteth the craft and the craftsman
It gnaweth the thread in the loom
None learneth to weave gold in her pattern;
Azure hath a canker by usura; cramoisi is unbroidered
Emerald findeth no Memling
Usura slayeth the child in the womb
It stayeth the young man’s courting
It hath brought palsey to bed, lyeth
between the young bride and her bridegroom

CONTRA NATURAM

They have brought whores for Eleusis
Corpses are set to banquet
at behest of usura.

Ezra Pound

Ezra Pound’un Usura‘sı ve Bir Tahrifat Olarak Murabaha

Yirminci asrın en büyük ve en tartışmalı şairlerinden Ezra Pound’un şaheseri The Cantos of Ezra Pound içerisinde müstesna bir yere sahip olan 45. kanto (XLV), şairin ekonomi-politik görüşlerinin şiirî bir manifestosudur. Pound, bu kantoda sanatın, zanaatın ve insanca yaşamın baş düşmanı olarak usura mefhumunu hedefe koyar. Ancak bu metnin Türkçeye Efe Murad tarafından “murabaha” kelimesiyle aktarılması, edebî bir tercih hatasından öte, metnin muhtevasını bütünüyle tahrif eden mefhumi bir fecaattir.

Şairin ekonomi-politik öfkesini ve fıtrata dönüş arzusunu layıkıyla idrak edebilmek için metne musallat olan bu tercüme garabetini; mefhumların ontolojik köklerine, fıkhi inhiraf tarihine ve kapitalizmin kelimeleri temellük etme ironisine inerek tahlil etmek elzemdir.

Pound’un Lugatında “Usura” Neyin Karşılığıdır?

Pound’un lugatında usura, salt bir iktisat mefhumu yahut ticari bir usulsüzlük mevzusu değildir. Şiirde sarih bir biçimde “tabiata/fıtrata karşı işlenen günah” (sin against nature/contra naturam) olarak tavsif edilen bu mefhum, paranın hiçbir sahih emek, alın teri veya estetik kıymet üretmeksizin kendi kendini doğurması sapkınlığıdır. Pound, kâinatın nizamına aykırı olan bu bereketsizliği bir veba (murrain) olarak niteler.

İslam nasslarında bu ontolojik kötülüğün yegâne mukabili ribadır. Riba, yalnızca haksız bir kazanç değil; bizzat Allah’ın ayetlerine, fıtrata ve kâinatın nizamına açılmış bir harp ilanıdır. Ribanın girdiği yerde alın teri kurur, bereket katledilir; taş ustası taşından, dokuyucu tezgâhından, yün pazardan koparılır. Pound’un mısralarında yankılanan “hilâf-ı fıtrat” mefhumu, ancak ve ancak riba kelimesi ile karşılanabilir.

Hukuka Uydurulan Şenaat ve Murabaha Bid’ati

Hâl böyleyken, usura kelimesinin Türkçeye “murabaha” olarak aktarılması tarihî ve fıkhi bir fecaattir. Zira “murabaha”, ribanın karşılığı değil; bilakis tarih boyunca ribayı gizlemek, faizin etrafından dolanmak için icat edilmiş “hukuka uydurma” çabalarının, sistem içi hilelerin bir mahsulüdür.

Kapitalizmin palazlandığı ve küreselleşme temayülü gösterdiği 16. asırda, paranın kâğıt üzerinde çoğalması melaneti dinî engellere çarpmaktaydı. Batı’da ilahiyatçı John Calvin’in “Ev neyi doğuruyor?” safsatasıyla paraya kiralık bir meta muamelesi yapması ile, Doğu’da Ebussuud Efendi’nin “para vakıfları” üzerinden %20 faizi (10’a 12 kuralı) örfe ve fetvalara dayandırarak meşrulaştırması aynı inhirafın neticesidir. Bugün İslami bir usulmüş gibi sunulan ve katılım bankacılığının ambalajı olan “murabaha”, hakikatte İslami usulleri zedeleyen bir bid’attir. Meseleye ehil olanların, kalbini nassa teslim edenlerin gayet iyi bildiği üzere; ha “kâr” bankası olmuş ha faiz, nihayetinde her ikisi de ribadır.

Oysa Pound, şiirinde fıkhi bir hileyi veya kılıfına uydurulmuş ticari bir akdi lanetlemez. O; taşı, mermeri, Pietro Lombardo’yu, ana rahmindeki bebeyi ve zifaf yatağındaki gelini felç eden, varlığı kökünden kurutan mutlak kötülüğe saldırır. Riba kelimesinin sarsıcılığı karşısında hiçbir “murabaha” kılıfı, hiçbir hukuki yaldız işe yaramaz.

Yayıncının İronisi ve Kelimenin İğdiş Edilişi

Riba ile doğrudan işlem yapan konvansiyonel bir bankanın iştiraki olan yayınevinin, kendi “rakibi” mevkisindeki katılım bankalarının ambalajı olan “murabaha” kelimesini bu şiirde kullanması bir hayli garip ve ironiktir. Çevirmen ve yayınevi, bilinçli yahut bilinçsiz (şuurlu yahut şuursuz) bir şekilde, “faiz/riba” kelimesinin suçlayıcı ve doğrudan kendi varlıklarına saldıran hakikatinden kaçmışlardır. Şairin tefeci tahakkümüne yönelttiği öfke; rakipleri mevkisindeki kurumların suni mefhumlarıyla pasifize edilmiş, kelimenin ruhu iğdiş edilmiştir.

Şiirsizlik İnsanı Faize Götürür

Hakiki sanat ve şiir, ribanın yegâne panzehridir. Faizin ve ribanın olduğu yerde şiirsizlik başlar. Nitekim aşkı ve takvayı kaybeden, şiirden uzaklaşan cemiyetlerin akıbeti bellidir: “Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur”. Ezra Pound’un kantosu da, mabet duvarlarındaki cennet nakışlarını ve Meryem’e inen mukaddes müjdeyi silip atan bu şiirsizliğe karşıdır.

Neticeikelam; Ezra Pound’un usura diyerek üzerine titrediği, insanlığı ve sanatı çürüttüğünü söylediği o illetin adı murabaha değil, doğrudan doğruya ribadır. “Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın” mısrası, yalnızca sadık bir tercüme değil, aynı zamanda fıtrata açılan savaşa karşı şairane bir duruştur. Gerisi, hakikati tahfif etmekten ve nihayetinde Şeytan’ın kucağına düşmekten ibarettir.

Müellif: Özgür Bağlıyalnız

Başlıklar, Amiri Baraka

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

BAŞLIKLAR

Kafam
iyiden iyiye
arap saçı. Ruhum,
bedende yer etmiş,
çalakalem bir not.
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀O kadar çok söz var ki,
kafası basmayacak
o kadar çok
başkası var ki.

Tutup da sana anlatacağım bunu,
sanki
daha iyi bir
yolu yokmuş
gibi.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

TITLES

My head
is a fine
tangle. My soul, a
quick note, settled
in the flesh.
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀There are so many lyrics,
so many
others
who will not understand.

I will say this to you tho,
It is not as if
there were
any more beautiful
way.

Beynelmilel (Enternasyonal), Eugène Pottier

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Beynelmilel

Kalkın ey rûy-i zeminin lanetlileri!
Kalkın ey açlık prangasına vurulanlar!
İdrak gürlüyor yanardağında şimdi:
Nihai infilakıdır bu vuku bulanlar.
Maziyi kökünden kazıyalım, haydi,
Ey esir avam, kıyama durun!
Cihanı temelinden değiştirelim şimdi:
Hiçken, her şey olalım, gelin!

Bu nihai cidaldir
Cem olalım, yarın biz,
Bu, Beynelmilel’dir
Bütün nev-i beşeriz.

Göklerden medet ummak boşa:
Ne İlah, ne Kayser, ne de halaskâr,
Üreten bizleriz, biz kurtarırız bizi!
Umumi selameti ilan edelim beraber!
Gasp ettiklerini geri versin harami,
Kurtulsun esir ruh, zindanından gayri,
Kendimiz üfleyelim kendi körüğümüzü,
Kendimiz dövelim tavında demiri!

Devlet tahakküm eder, kanun hilebaz;
Vergiler biçarenin kanını emmektedir;
Zengine hiçbir vecibe sorulmaz;
Fakirin hakkı kof bir sözden ibarettir.
Yeter yıllar yılı süren bu vesayet,
Eşitlik, istiyor yepyeni bir nizam:
“Vecibesiz hak olmaz,” diyor o elbet,
“Ey eşitler, haksız vecibe de haram!”

Menfurdur sahte ihtişamları içinde,
Madenin ve şimendiferin kralları
Başka bir iş gördüler mi hiç hayatlarında
Emeği talan etmekten gayrı?
O güruhun çelik kasalarında,
Emeğin yarattığı eriyip gitmiştir.
Onun iadesine hükmederek tam da,
Halk kendi hakkını talep etmektedir.

Krallar yalan dumanla sarhoş etti bizi,
İçimizde sulh, zalimlere harp ilanı!
Ordularda grev ilan edelim, haydi,
Dağıtalım safları, kaldırın dipçikleri!
Olur da inat ederse bu yamyamlar,
Bizden kahramanlar yaratmaktadır,
Görecekler yakında, elimizdeki kurşunlar
Kendi generallerimize patlayacaktır.

Ey ameleler, ey köylüler, bizleriz
Bizleriz en büyük emekçi fırka;
Toprak insanındır, tek sahibi biziz,
Aylaklar defolup gitsin başka diyara.
Nicesi etimizle beslenmektedir!
Lakin şu kuzgunlar, şu akbabalar,
Şu sabahların birinde yok olup gidecektir,
İşte o vakit güneş daima parıldar!

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

L’Internationale

Debout ! les damnés de la terre !
Debout ! les forçats de la faim !
La raison tonne en son cratère :
C’est l’éruption de la fin.
Du passé faisons table rase,
Foule esclave, debout ! debout !
Le monde va changer de base :
Nous ne sommes rien, soyons tout !

C’est la lutte finale
Groupons-nous, et demain,
L’Internationale
Sera le genre humain.

Il n’est pas de sauveurs suprêmes :
Ni Dieu, ni César, ni tribun,
Producteurs, sauvons-nous nous-mêmes !
Décrétons le salut commun !
Pour que le voleur rende gorge,
Pour tirer l’esprit du cachot,
Soufflons nous-mêmes notre forge,
Battons le fer quand il est chaud !

L’État comprime et la loi triche ;
L’impôt saigne le malheureux ;
Nul devoir ne s’impose au riche ;
Le droit du pauvre est un mot creux.
C’est assez languir en tutelle,
L’égalité veut d’autres lois :
« Pas de droits sans devoirs, dit-elle,
Égaux, pas de devoirs sans droits ! »

Hideux dans leur apothéose,
Les rois de la mine et du rail
Ont-ils jamais fait autre chose
Que dévaliser le travail ?
Dans les coffres-forts de la bande,
Ce qu’il a créé s’est fondu.
En décrétant qu’on le lui rende,
Le peuple ne veut que son dû.

Les Rois nous saoûlaient de fumées,
Paix entre nous, guerre aux tyrans !
Appliquons la grève aux armées,
Crosse en l’air, et rompons les rangs !
S’ils s’obstinent, ces cannibales,
À faire de nous des héros,
Ils sauront bientôt que nos balles
Sont pour nos propres généraux.

Ouvriers, paysans, nous sommes
Le grand parti des travailleurs ;
La terre n’appartient qu’aux hommes,
L’oisif ira loger ailleurs.
Combien de nos chairs se repaissent !
Mais si les corbeaux, les vautours,
Un de ces matins, disparaissent,
Le soleil brillera toujours !

Eugène Pottier

Saf Şair Konuşuyor, Halbo C. Kool

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Saf Şair Konuşuyor

Sefil bir kafiye düşkünü, bayağı bir ozanım ben
Kepekli ve yağlı, sönük saçlarımla,
Yıkanmamış, taranmamış bir vaziyette,
Terler dökerek boğuşurum kendi mısralarımla
Nihayet bir şiir tutup da muvaffak olunca,
Alelacele yenmiş bir öğle yemeğinin coşkusuyla,
Kadeh kaldırırım bütün ilham perilerine
Ve içerim kendimi muazzam bir sarhoşluğa vurana dek,
Zira ilham perim ve kafiyem olmayınca
Sümsük bir balgam lekesiyimdir ben aslen,
Ki o kendi küçüklüğünü, zavallılığını unutmak için
Çareyi hadsizce tıkınmakta arayan,
İçkide, kumarda, zamparalıkta teselli bulan,
Kuşlar kadar hür, bir panayır serserisiyim ben…

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Le Poète Pur Parle

Ik ben een smerig rijmelaar
met roos en vet in ’t sluike haar,
die, ongewasschen, ongeborsteld,
al zweetend met zijn rijmen worstelt
om, is per slot een vers gelukt,
na ‘n haastig middagmaal verrukt,
op alle muzen te gaan klinken
en me een goeden roes te drinken,
want zonder muze, zonder rijm
ben ik een slordig sliertje slijm,
dat om zijn kleinheid te vergeten
zijn heil zoekt in onmatig eten,
in drank en spel en vrijerij,
een kermisklant, zoo vogelvri…

Halbo C. Kool

Denizyıldızı, Robert Desnos

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Denizyıldızı

Kadınların dişleri öylesine latif nesnelerdir ki
insan onları ya rüyada ya da vuslat anında görmeli.
Ne de güzel! Kibele mi?
Ebedîzifirin* çölünde sonsuza dek kaybolmuşuz biz.
Ne de güzel.
“Nihayetinde”
Şayet çiçekler sırçadan olsaydı
Güzel, sırçadan bir çiçek kadar güzel.
Etten bir çiçek kadar güzel.
Ölüleri soğukken dövmek icap eder.
Santé zindanının duvarları
Ve eğer şu fani dünyada sevdası hakiki bir kadın bulur isen…
Ateşten bir çiçek kadar güzel
Güneş, bir ayağı üzengide, bir matem duvağının ardına bir bülbül gizliyor.

Düş görmüyorsunuz

Ne kadar da güzeldi

Ne kadar da güzel.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Not: Şiirde geçen “éternèbre” kelimesi, Fransızcada sonsuzluk (éternité) ve karanlık/zifir (ténèbres) kelimelerinin birleştirilmesiyle Desnos tarafından uydurulmuş bir kelimedir. Biz de bunu “ebedîzifir” şeklinde karşıladık.

L’étoile de mer

Les dents des femmes sont des objets si charmants
qu’on ne devrait les voir qu’en rêve ou à l’instant de l’amour.
Si belle! Cybèle?
Nous sommes à jamais perdus dans le désert de l’éternèbre.
Qu’elle est belle.
“Après tout”
Si les fleurs étaient en verre
Belle, belle comme une fleur de verre.
Belle comme une fleur de chair.
Il faut battre les morts quand ils sont froids.
Les murs de la Santé
Et si tu trouves sur cette terre une femme à l’amour sincère…
Belle comme une fleur de feu
Le soleil, un pied à l’étrier, niche un rossignol dans un voile de crêpe.

Vous ne rêvez pas

Qu’elle était belle

Qu’elle est belle.

Robert Desnos

Yaban Kuşu, Jacob Daniël du Toit

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Yaban Kuşu

El arabasının paslı gıcırtısı gibi
hüznüyle acı acı inler durur
akşamın karanlığı hızla çökerken,
yaban kuşu.

Arar kendine – ki vakit de epeyi geçtir –
bir yoldaş, bir koldaş,
bir ağaç dalında, kimsesizliği
ve tüketmek için geceyi.

Parlak yapraklı bir ağaçta yan yana
yarı uyku, yarı uyanık, yarı rüya,
yaklaşırken ölümün buzdan nefesi,
hiç değilse tek başına can vermemek için.

*
Nişan aldım ve kahrolası bir gümbürtüyle
biri cansız yığılıverdi o toprağa;
diğeri ise vahşi bir kudretle
uçup da yitip gitti gecenin bağrında!

Die tarentaal

Die kruiwawiel se skreeugeluid
kerm hy droefgeestig uit
terwyl die skeemring vinnig daal,
die tarentaal.

Hy soek – en dit is ook al laat –
vir hom ’n kameraad,
om in ’n boom die eensaamheid
en nag te slyt.

Sáám sal hul in ’n blinkblaarboom
half slaap, half waak, half droom,
en by die naadring van verderf,
alléén nie sterf.

*
Ek het gemik, en met die knal
het een dood neergeval;
die ander vlieg met wilde krag
wèg in die nag!

şair, Gustaf Münch-Petersen

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

şair

anlatmak isterim imdi
sana bir şairin aslen ne idüğünü:
o ki en ucundaki sistir
ufkun,
mazide kalanın,
sırtıdır o,
ve alnı gecenin hududunda
asılı kalan bir çizgidir,
gözleri yorgun düşer bazen
var olup olmadığını dahi bilmediği bir şeyi,
bekleyip durmaktan,
ve kör olur bazen de o gözler
sisin ardındaki meçhul bir güneş
yüzünden –
işte o vakit şair ağlar, ta ki
sis uzaklara çekilip gidene dek,
ve o intizarın ıstırabı gelip de yeniden
sızlayan gözkapaklarını serinletene dek –
şair odur ki,
Ya bir divanedir yahut bir hakîm,
o ki,
her saat başı karar veren bir seyyah,
yaşamayı mı yoksa
ezelden beri ölü olmayı mı seçeceğine –

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

diktaren

nu vill jag berätta
för dig vad en diktare är:
han är dimman ytterst
på horisonten,
han är ryggen utav det,
som varit,
ve hans panna är strimman som dröjer
på nattens gräns,
hans ögon äro ıland trötta
av att vänta efter det,
som han icke veteriner, om det finns,
och ibland äro de blinda
av en sol på andra sidan
dimman –
då gråter diktaren, tills
dimman har ryckt längre bort,
och väntandes ångest åter
svalkar hans svidande ögonlock –
diktaren är han, som
Antingen är en dåre or en vis,
han, som
varje timme väljer,
om han vill leva eller
alltid ha varit död –

Korkunç Sevgili, Maurice Rollinat

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Korkunç Sevgili

Oturmuş çırılçıplak, o klavsen başında;
Dışarıda en vahşi rüzgârlar esiyordu
Meçhul çanlar gibi, gece yarısı vuranda,
Kadavra parmakları tuşlarda geziyordu.

Solgun cılız bir kandil hüzün ile vururdu
O trajik sahne için mekân olan odaya.
Derinden bir inilti kulağımda dururdu
Karışırken efsunlu çalgıdan o sedaya.

Hakikaten efsunlu! Sanki konuşuyordu
Binlerce sese sahip muazzam ulu ahenk.
Öylesine engin ki coşkuyla akıyordu
Deha dolu müzikal, taşan bir denize denk.

O taptığım hayalet, ecel ile vurulmuş,
Mosmor ve soluk tenle çalıyordu karşımda,
Vicdan azabı gibi, kara saçlar savrulmuş,
Canlı iskeletine düşüyordu usulca.

O zayıf bedeninde namusluydu arı ten!
Veremli güzelliği, hem yanık hem hüzünlü!
Dehşetin bu meleği fırlatmak istiyorken,
En yüce andanteye, en yüce hıçkırığı.

Yanında o maundan oyulmuş tabut durur,
İncecik bir ölüyü bekleyen sıska kutu,
Uzun açık ağzından açgözlülük okunur
Sanki dilsiz sesiyle çağırmaktaydı onu.

Şüphesiz duyuyordu o karanlık çağrıyı
Bir tapınak misali, tabuttan yükselerek,
Çünkü cevap veriyor, duyup acı şarkıyı
Bir cenaze tasdiki gibi teslim olarak!

Söylüyordu: “Çıkmışım âşığımın koynundan.
“Vahşi öpücüklerim canını alıyordu;
“Onun sarılışıyla morarmışken her yandan,
“Hırıltıma iğrenç bir ezgi katılıyordu!

“Çok uzun zaman önce almıştım bu tabutu:
“Sonunda! Bir saate, naaşımı alacak;
“Hayat bir yelkenlidir, Kötülük sarp kayalık,
“Azap çekenler için, Ölüm tatlı sığınak.

“Bu cılız kuru tenim yaşıyordu şehvetle:
“Şimdi hazzın kurbanı, iğrenç verem yüzünden;
“Lakin sonuna kadar içecek garabetle
“Müzik ve Şiir denen uçurumun dibinden.

“Ey çok sevdiğim erler, okurum lanet size!
“Sizlere acı azap ve kemiren kör yara!
“Elveda şehvet burcu, Cehennem, Cennet, size,
“Istırap hep orada hazzı gömer mezara.

“Sevin ey Tabut sevin, zorlu ve temiz yatak
“Siyah kadife çarşaf, beyaz yaşla lekeli,
“Öyle sert bir cesede sahip olacaksın bak
“Tükenir tahtalara hiç yapışmadan beli.

“Ey Karanlık ve İğrenç olana âşık şair,
“Hırılda ve öl! Bir dost koyar seni tabuta.
“Aşkımızı bilerek, ikimize de dair
“Aynı lahdin içine, aynı taşın altına.

“O an, ölüler için meçhul olan arzular
“Gıdıklar şehvet dolu olan leşlerimizi,
“Ve sarhoş ederken bizi o iğrenç kokular,
“Kavuştururuz etsiz dişle çukursuz gözü!”

Fırlatırken şarkısını Kader dört bir yana
Korkunç, büyüleyen melodisini durmadan,
Piyano inliyordu, kendin ederek feda,
Şopen bile titrerdi, kudretiyle dehşetin.

Ve ben yatağımdaydım, solgun, şaşkın ezilmiş,
Yalnız gözleri ve kulağı olan bir ölü,
Görüyor, duyuyordum, korkularla gerilmiş,
Çıt çıkaramıyordum o Havva’ya bir türlü.

Kalbinin son vuruşu tam da attığı zaman,
Gelip uzandı öyle cenaze tahtasına;
Kandil de birdenbire sönüverdi tam o an,
Ağır karanlıkların gömüldüm ortasına.

Sonra başım dönüp de, beynim sanki delirdi,
Halka olan Şeytanlar raksediyor sandım ben,
Tok bir ses, hıçkırıkla, kulağımda belirdi:
Ruhunu teslim etti, o kapağı örterken.

O günden beri her gece, ― zalim karabasan! ―
Elektra’dan beter bir korku beni titretir,
Gölgeler içinden o basık burnuyla vuran,
Hayalet eli bana bir öpücük getirir.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

L’amante Macabre

Elle était toute nue assise au clavecin ;
Et tandis qu’au dehors hurlaient les vents farouches
Et que Minuit sonnait comme un vague tocsin,
Ses doigts cadavéreux voltigeaient sur les touches.

Une pâle veilleuse éclairait tristement
La chambre où se passait cette scène tragique,
Et parfois j’entendais un sourd gémissement
Se mêler aux accords de l’instrument magique.

Oh ! magique en effet ! Car il semblait parler
Avec les mille voix d’une immense harmonie,
Si large qu’on eût dit qu’elle devait couler
D’une mer musicale et pleine de génie.

Ma spectrale adorée, atteinte par la mort,
Jouait donc devant moi, livide et violette,
Et ses cheveux si longs, plus noirs que le remord,
Retombaient mollement sur son vivant squelette.

Osseuse nudité chaste dans sa maigreur !
Beauté de poitrinaire aussi triste qu’ardente !
Elle voulait jeter, cet ange de l’Horreur,
Un suprême sanglot dans un suprême andante.

Auprès d’elle une bière en acajou sculpté,
Boîte mince attendant une morte fluette,
Ouvrait sa gueule oblongue avec avidité
Et semblait l’appeler avec sa voix muette.

Sans doute, elle entendait cet appel ténébreux
Qui montait du cercueil digne d’un sanctuaire,
Puisqu’elle y répondit par un chant douloureux
Sinistre et résigné comme un oui mortuaire !

Elle chantait : « Je sors des bras de mon amant.
« Je l’ai presque tué sous mon baiser féroce ;
« Et toute bleue encor de son enlacement,
« J’accompagne mon râle avec un air atroce !

« Depuis longtemps, j’avais acheté mon cercueil :
« Enfin ! Avant une heure, il aura mon cadavre ;
« La Vie est un vaisseau dont le Mal est l’écueil,
« Et pour les torturés la Mort est un doux havre.

« Mon corps sec et chétif vivait de volupté :
« Maintenant, il en meurt, affreusement phtisique ;
« Mais, jusqu’au bout, mon cœur boira l’étrangeté
« Dans ces gouffres nommés Poésie et Musique.

« Vous que j’ai tant aimés, hommes, je vous maudis !
« À vous l’angoisse amère et le creusant marasme !
« Adieu, lit de luxure, Enfer et Paradis,
« Où toujours la souffrance assassinait mon spasme.

« Réjouis-toi, Cercueil, lit formidable et pur
« Au drap de velours noir taché de larmes blanches,
« Car tu vas posséder un cadavre si dur
« Qu’il se consumera sans engluer tes planches.

« Et toi, poète épris du Sombre et du Hideux,
« Râle et meurs ! Un ami te mettra dans la bière,
« Et sachant notre amour, nous couchera tous deux
« Dans le même sépulcre et sous la même pierre.

« Alors, de chauds désirs inconnus aux défunts
« Chatouilleront encor nos carcasses lascives,
« Et nous rapprocherons, grisés d’affreux parfums,
« Nos orbites sans yeux et nos dents sans gencives ! »

Et tandis que ce chant de la fatalité
Jetait sa mélodie horrible et captivante,
Le piano geignait avec tant d’âpreté,
Qu’en l’écoutant, Chopin eût frémi d’épouvante.

Et moi, sur mon lit, blême, écrasé de stupeur,
Mort vivant n’ayant plus que les yeux et l’ouïe,
Je voyais, j’entendais, hérissé par la Peur,
Sans pouvoir dire un mot à cette Ève inouïe.

Et quand son cœur sentit son dernier battement,
Elle vint se coucher dans les planches funèbres ;
Et la veilleuse alors s’éteignit brusquement,
Et je restai plongé dans de lourdes ténèbres.

Puis, envertiginé jusqu’à devenir fou,
Croyant voir des Satans qui gambadaient en cercle,
J’entendis un bruit mat suivi d’un hoquet mou :
Elle avait rendu l’âme en mettant son couvercle.

Et depuis, chaque nuit, ― ô cruel cauchemar ! ―
Quand je grince d’horreur, plus désolé qu’Électre,
Dans l’ombre, je revois la morte au nez camard,
Qui m’envoie un baiser avec sa main de spectre.

Maurice Rollinat

Bir Leş, Charles Baudelaire

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Bir Leş

Hatırla o nesneyi, hatırla ey cananım,
O tatlı yaz sabahını, bir kır bahçesinde;
Bir yolun kıvrımında karşımızda ansızın,
Yatan o sefil leşi, çakıllar arasında.

Arsız bir avret gibi bacakları semada,
Zehirler sızdırarak yanıyordu o beden,
Açmıştı gövdesini pervasız bir edayla,
İğrenç buharlarıyla tütüyordu derinden.

Güneş ışıldıyordu bu iğrenç tabiata,
Sanki tam kıvamında pişirmek emeliyle;
Yüz mislini geriye vermek için hilkate,
Ne varsa birleştiren o kudretli eliyle.

Semalar seyrediyor bu muazzam cifeyi,
Sanki nazlı bir çiçek serpilip açıyordu;
Koku öyle keskindi, unuttun mesafeyi,
Bedenin çimenlerde sanki bayılıyordu.

Çürümüş o gövdede sinekler uçuşurdu,
İçinden tabur tabur kara kurtçuk taşarken;
Koyu bir sıvı gibi, dalga dalga koşardı,
Bu canlı paçavradan seller gibi akarken.

Tüm bunlar inip çıkar, dalgalar gibi taşar,
Bazen de şahlanırdı meşum bir titreyişle;
Sanırdın ki o ceset, hudutları da aşar,
Yaşıyordu çoğalıp gizli bir ürperişle.

Yayardı şu âlem ki esrarengiz bir seda,
Akan suya, rüzgâra karışan bir ses gibi;
Yahut kalbur sallayan rençber gibi âdeta,
Döndürürken tahılı, inleyen nefes gibi.

Şekiller silinirdi, kalırdı bir tek rüya,
Unutulmuş tuvalde ağır ağır beliren;
Bir taslak ki, sadece anılarla o boya
Tamamlanır, fırçayı hatıralardır süren.

Kayaların ardında, korkak kancık bir köpek,
Öfkeli gözleriyle bize bakıp dururdu;
Bıraktığı lokmayı o iskeletten tek tek,
Koparmak hevesiyle bekler, pusu kurardı.

— Ve lakin gün gelecek, sen de benzeyeceksin,
Bu korkunç tefessühe, kokuşmuş bu murdara;
Gözlerimin yıldızısın, sen ki güneşimsin,
Meleğim ve tutkumken gireceksin mezara.

Elbet böyle olursun, zarafetin ecesi,
O son telkin verilip dualar okununca;
Altında gür çimenin, semiz çiçek bahçesi,
Kemikler arasında küflenip de solunca.

O zaman ey güzelim, söyle börtü böceğe,
Seni öpücüklerle kemirdiği o anda:
Şekli, ilahi özü kazıdım ben sinene,
O çürümüş aşkımın sırrı saklı bu canda!

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Une Charogne

Rappelez-vous l’objet que nous vîmes, mon âme,
Ce beau matin d’été si doux
Au détour d’un sentier une charogne infâme
Sur un lit semé de cailloux,

Les jambes en l’air, comme une femme lubrique,
Brûlante et suant les poisons,
Ouvrait d’une façon nonchalante et cynique
Son ventre plein d’exhalaisons.

Le soleil rayonnait sur cette pourriture,
Comme afin de la cuire à point,
Et de rendre au centuple à la grande Nature
Tout ce qu’ensemble elle avait joint;

Et le ciel regardait la carcasse superbe
Comme une fleur s’épanouir.
La puanteur était si forte, que sur l’herbe
Vous crûtes vous évanouir.

Les mouches bourdonnaient sur ce ventre putride,
D’où sortaient de noirs bataillons
De larves, qui coulaient comme un épais liquide
Le long de ces vivants haillons.

Tout cela descendait, montait comme une vague
Ou s’élançait en pétillant;
On eût dit que le corps, enflé d’un souffle vague,
Vivait en se multipliant.

Et ce monde rendait une étrange musique,
Comme l’eau courante et le vent,
Ou le grain qu’un vanneur d’un mouvement rythmique
Agite et tourne dans son van.

Les formes s’effaçaient et n’étaient plus qu’un rêve,
Une ébauche lente à venir
Sur la toile oubliée, et que l’artiste achève
Seulement par le souvenir.

Derrière les rochers une chienne inquiète
Nous regardait d’un oeil fâché,
Epiant le moment de reprendre au squelette
Le morceau qu’elle avait lâché.

— Et pourtant vous serez semblable à cette ordure,
À cette horrible infection,
Etoile de mes yeux, soleil de ma nature,
Vous, mon ange et ma passion!

Oui! telle vous serez, ô la reine des grâces,
Apres les derniers sacrements,
Quand vous irez, sous l’herbe et les floraisons grasses,
Moisir parmi les ossements.

Alors, ô ma beauté! dites à la vermine
Qui vous mangera de baisers,
Que j’ai gardé la forme et l’essence divine
De mes amours décomposés!

Charles Baudelaire