⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀Peki ya geçen hafta Frelinghuysen’de gördüğünüz o kıyak araba, yahut Sears, Bambergers, Klein’s, Hahnes, Chase ve o küçük yavudi işletmelerindeki fırınlar, buzdolapları, pikaplar? Peki ya Washington Caddesi’ndeki o fena mücevherler ve Springfield’daki mağazalar? Bunları nasıl elde edeceksiniz biliyorsunuz, alabilirsiniz onları evet, peşinat yok, para mara yok, para ağaçta yetişmez olmaz öyle şey, sadece o beyaz oğlan, o üretir parayı makinesiyle, sizleri kontrol edebilmek için, beyaz bir adamdan çalamazsınız hiçbir şey, o çoktan çaldı zaten, istediğiniz her şeyi borçludur size o, hatta canını bile. Şayet sihirli sözcükleri söylerseniz bütün dükkânlar açılacaktır sizlere. Sihirli sözcükler şunlar: Yaslan duvara orospu çocuğu, bu bir soygun! Yahut: Camı indir geceleyin (bunlar sihirli amellerdir) indir camları güpegündüz, indir ne zaman istersen, hep beraber, gel indirelim camları çekip alalım içeride ne bok varsa. Peşinat yok. Vade yok. Ne istiyorsanız onu alın. Caddede efsunlu dans. Koşturun Broad Caddesi’nden bir aşağı bir yukarı zenciler ne bok istiyorsanız alın. Gerekiyorsa canlarını da alın, alın ne istiyorsanız neye ihtiyacınız varsa. Caddelerde dans edin bir aşağı bir yukarı, müziği açın sonuna kadar, koşturun caddede müzikle, Market Caddesi’ndeki o güzel radyolar, buraya bilhassa sizler için getirildiler. Kardeşlerimiz her yerde vızır vızır, parça pinçik ediyorlar o pelte kıvamındaki beyaz suratları. Kendi Dünyamızı yaratmalıyız, dostum, kendi dünyamızı, ve beyaz adam geberip gitmeden yapamayız bunu. Hadi toplanıp gebertelim onu dostum, toplayalım güneşin meyvelerini, zenci çocukların içinde büyümesini ve öğrenmesini istediğimiz bir dünya yaratalım ki, çocuklarınız büyüdüklerinde suratınıza bakıp da, o mankurt hâllerinize acıyarak lanet etmesinler size.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
BLACK PEOPLE!
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀What about that bad short you saw last week on Frelinghuysen, or those stoves and refrigerators, record players in Sears, Bambergers, Klein’s, Hahnes’, Chase, and the smaller joosh enterprises? What about that bad jewelry, on Washington Street, and those couple of shops on Springfield? You know how to get it, you can get it, no money down, no money never, money dont grow on trees no way, only whitey’s, makes it with a machine, to control you you cant steal nothin from a white man, he’s already stole it he owes you anything you want, even his life. All the stores will open if you will say the magic words. The magic words are: Up against the wall mother fucker this is a stick up! Or: Smash the window at night (these are magic actions) smash the windows daytime, anytime, together, let’s smash the window drag the shit from in there. No money down. No time to pay. Just take what you want. The magic dance in the street. Run up and down Broad Streets niggers take the shit you want. Take their lives if need be, but get what you want what you need. Dance up and down the streets, turn all the music up, run through the streets with music, beautiful radios on Market Street, they are brought here especially for you. Our brothers are moving all over, smashing at jellywhite faces. We must make our own World, man, our own world, and we can not do this unless the white man is dead. Let’s get together and killhim my man, let’s get to gather the fruit of the sun, let’s make a world we want black children to grow and learn in do not let your children when they grow look in your face and curse you by pitying your tomish ways.
Kan kusturur büyük ablası, küçüğüyse alev kusar, O nazenin Tomino ise cisminden inciler saçar.
Kimsesiz düşer Tomino, dûzahın derûnuna, Bir çiçek olsun açmayan o zulmet girdabına.
Ona kamçı vuran yoksa kendi ablası mıdır? Kırbacın kızıl püskülü gelir aklına takılır.
Vur ona, çal kamçıyı! Ah, vurmasan ne çare, Ebedî cehenneme giden yol tektir neticede.
Şu zulmet diyarında bir delîl eyler niyaz, Altın tüylü koyuna, dertli bülbüle edip avaz.
Neler sığdırdı kim bilir o meşin dağarcığına, Düşerken lâ-mekân dûzahın meşum yollarına?
Bahar iner vadiye, bahar gelir ormana, Karanlık dûzahın yedi büklüm uçurumlarına.
Kafestedir o bülbül, prangalıdır o koyun, Gözyaşları süzülür nazenin Tomino’nun.
Öt ey bülbül, dökülürken ormanın yağmurları, Kız kardeşine hasretidir bu inleyen çığlıkları.
Cehennemde yankılanırken feryadı derinden, Bir tilki düğünçiçeği açar altın renginden.
Dûzahın yedi dağını, yedi nehrini aşan, Yapayalnız bir seferdir bizim Tomino’ya kalan.
Mademki cehennemdedir, koparıp getirin hadi, İğne Dağı’nın o can yakan, sivri dikenlerini.
Sebepsiz batırılmamıştır o kan rengi iğneler, Nazenin Tomino’ya karanlıkta yol gösterirler.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
トミノの地獄 Tomino no Jigoku
トミノの地獄 Tomino no Jigoku 姉は血を吐く、妹(いもと)は火吐く、 ane wa chi wo haku, imoto wa hihaku, 可愛いトミノは 宝玉(たま)を吐く。 kawaii tomino wa tama wo haku ひとり地獄に落ちゆくトミノ、 hitori jigoku ni ochiyuku tomino, 地獄くらやみ花も無き。 jigoku kurayami hana mo naki. 鞭で叩くはトミノの姉か、 muchi de tataku wa tomino no ane ka, 鞭の朱総(しゅぶさ)が 気にかかる。 muchi no shuso ga ki ni kakaru. 叩けや叩きやれ叩かずとても、 tatake yatataki yare tatakazu totemo, 無間地獄はひとつみち。 mugen jigoku wa hitotsu michi. 暗い地獄へ案内(あない)をたのむ、 kurai jigoku e anai wo tanomu, 金の羊に、鶯に。 kane no hitsu ni, uguisu ni. 皮の嚢(ふくろ)にやいくらほど入れよ、 kawa no fukuro ni yaikura hodoireyo, 無間地獄の旅支度。 mugen jigoku no tabishitaku. 春が 来て候(そろ)林に谿(たに)に、 haru ga kitesoru hayashi ni tani ni, 暗い地獄谷七曲り。 kurai jigoku tanina namagari. 籠にや鶯、車にや羊、 kagoni yauguisu, kuruma ni yahitsuji, 可愛いトミノの眼にや涙。 kawaii tomino no me niya namida. 啼けよ、鶯、林の雨に nakeyo, uguisu, hayashi no ame ni 妹恋しと 声かぎり。 imouto koishi to koe ga giri. 啼けば反響(こだま)が地獄にひびき、 nakeba kodama ga jigoku ni hibiki, 狐牡丹の花がさく。 kitsunebotan no hana ga saku. 地獄七山七谿めぐる、 jigoku nanayama nanatani meguru, 可愛いトミノのひとり旅。 kawaii tomino no hitoritabi. 地獄ござらばもて 来てたもれ、 jigoku gozaraba mote kite tamore, 針の御山(おやま)の留針(とめはり)を。 hari no oyama no tomebari wo. 赤い留針だてにはささぬ、 akai tomehari date niwa sasanu, 可愛いトミノのめじるしに。 kawaii tomino no mejirushi ni.
Tersim: Yuko Tatsushima (立島 夕子) “I Can No Longer Be a Bride (Gelin Olamam Artık)”
Saijō Yaso’nun (1892-1970) 1919 tarihli Sakin (Kum Altını) adlı derlemesinde neşredilen bu şiir, günümüzde Japon edebiyatının en meşhur şehir efsanelerinden birine ev sahipliği yapar. 2000’li yılların başlarında internet kültüründe (özellikle Japon forumlarında), şiirin sesli okunduğu takdirde okuyan kişinin öleceği, kaza geçireceği veya onulmaz bir lanete çarpılacağı söylentisi yayılmıştır. Elbette bu lanet bütünüyle bir modern çağ kurgusudur; ancak şiirin ihtiva ettiği tekinsiz, karanlık çocuk tekerlemesi ritmi, bu efsanenin niçin tüm dünyaya yayıldığını çok iyi açıklar.
Şiir, Budizm’in cehennem (Jigoku) tasvirlerine dair panoramalar sunar. Orijinal metinde geçen Mugen Jigoku (Hiçlik/Avīci Cehennemi), reenkarnasyon döngüsündeki en derin, en karanlık ve acının kesintisiz olduğu en alt katmandır. Tomino’nun “altın koyun” ve “dertli bülbül” gibi hem masalsı hem de hüzünlü rehberlerle yedi dağ ve yedi nehri aşarak tek başına yolculuk etmesi, masumiyetin mutlak azapla olan imtihanını simgeler. Şiirin sonundaki “İğne Dağı” (Hari no Oyama) ise, günahkârların üzerinde yürümeye zorlandığı ananevi bir Japon cehennemi tasviridir.
Peki o “nazenin” Tomino niçin cehennemdedir? Şiirin açılışında ablanın kan, küçük kardeşin alev, Tomino’nun ise “inci” (orijinalindeki tama sözcüğü “mücevher” manasına geldiği gibi tını olarak “ruh” manasına da gelebilir) kusması neyin metaforudur? Edebiyat eleştirmenleri, bu mısraları umumiyetle Yaso’nun Birinci Dünya Savaşı sırasındaki kayıplarına, çocuk istismarına veya derin bir aile travmasına bağlar. Şiir, kız kardeşine hasret çeken, yediği kırbaçların izini zihninden atamayan bir çocuğun, kendi zihnindeki suçluluk diyarına (cehenneme) inmesini sembolize eder.
Şiiri Türkçeye aktarırken güncel ve pürüzsüz bir dil yerine Servet-i Fünun’a ve tasavvufa ait kelimeleri (dûzah, derûn, zulmet, lâ-mekân) tercih ettim. Japonya’nın ananevi cehennem imgeleri, Türkçenin doğusuna ait bu kadim kelimelerle birleşince; metin basit bir şiir olmaktan çıkıp, eski bir büyü parşömenine veya karanlık bir ayin metnine dönüştü. Servet-i Fünun’un dilini, o dönemde yazılmış olan Japonca şiirlere yakıştırıyorum.
Ayrıca, internet efsanesi olan şiirle birlikte, yukarıda bulunan görselin kafa kısmı da paylaşılmaktadır. Bu resim, tecavüze uğramış bir kızın ruh hâlini ve tecavüze uğrayan kızlara karşı Japon cemiyetindeki nazarı yansıtmaktadır.
Şiirler zırvadır, şayet bir eşiğe yığılmadıkça, dişler gibi, ağaçlar gibi yahut limonlar gibi onlar. Yahut olmadıkça onlar, erkeklerin terk ettiği, o üç kuruşluk kalpleriyle yerden yere vurduğu, ve kahrından ölüp giden o zenci kadınlar gibi. Siktir et şiirleri eğer bir boka yarayacaklarsa, gelip sana sıkacak, üzerine çökecek, neysen o, seni öyle sevecek, bir pehlivan gibi soluyacak, yahut işerken gelen o garip titreme gibi, silkeleyecekse seni. bizler o fiyakalı dünyanın kanlı canlı laflarını istiyoruz, yaşayan etin & çağlayan kanın. Kalpler Beyinler Ruhlar, ateşi parça pinçik eden. Bizler şiirler istiyoruz, içlerindeki zenciyi çıkarana dek, İskoçları pataklayan yumruk gibi şiirler yahut o mülk sahibi yahudilerin vıcık vıcık göbeklerine saplı hançer şiirleri istiyoruz. İstiyoruz, beyinleri ‘lizabeth taylor’ın ayak parmakları arasına sıkışmış kırmızı bir jöleye dönen o korselianalarının melez sürtüklerine bulaşacak zenci şiirler. Leş Orospular! Bizler “geberten şiirler” istiyoruz. Suikast şiirleri, Silah sıkan şiirler. Aynasızları ara sokaklarda güreşip yere seren, ve silahlarını alıp dillerini sökerek onları ölü hâlde İrlanda’ya postalayan şiirler. Çakma şiirler, uyuşturucu satan o makarnacılar için, yahut kaypak yarıbeyaz politikacılar için Tayyare şiirleri, rrrrrrrrrrrrrrrr rrrrrrrrrrrrrrr… tututututututututu …rrrrrrrrrrrrrrrr… Beyaz kıçlıların alayına ateş ve ölüm salan. Yahudilerin Liberal Sözcüsüne bakın hele, kavramış kendi boğazını & kusarak teslim ediyor ruhunu ebediyete… rrrrrrrr Bir zenci-lider var orada, Sardi’nin barında bir tabureye mıhlanmış, gözbebekleri eriyor kızgın alevde Bir diğer zenci-lider ise beyaz saray’ın merdivenlerinde şerif’in apış arasına çökmüş, halkı için pazarlık yapıyor pişkince. Ahhhh… tökezliyor odanın içinde… Çullan şunun üzerine, şiir. Çırılçıplak soy şunu dünyanın gözü önünde! Bir başka belalı şiir, bir yahudikarının ağzında çelik muştalar kırıyor
Şiir haykırsın zehirli gaz diye yeşil bereli canavarların üstüne Fazilet ve aşk için temizlesin dünyayı, Bırakın yazılmasın hiçbir aşk şiiri ta ki aşk özgürce ve pir û pak var olana dek. Bırakın zenciler anlasınlar kendilerinin âşıklar ve âşıkların oğulları ve savaşçılar ve savaşçıların oğulları olduklarını Şiirler & şairler & tüm güzelliklerdir onlar buradaki
Zenci bir şiir istiyoruz. Ve Zenci bir Dünya. Zenci Bir Şiire Kessin Şu Dünya Ve Cümle Zenci Çığırsın Bu Şiiri İster sükût ile ister HAYKIRARAK
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
BLACK ART
Poems are bullshit unless they are teeth or trees or lemons piled on a step. Or black ladies dying of men leaving nickel hearts beating them down. Fuck poems and they are useful, wd they shoot come at you, love what you are, breathe like wrestlers, or shudder strangely after pissing. We want live words of the hip world live flesh & coursing blood. Hearts Brains Souls splintering fire. We want poems like fists beating niggers out of Jocks or dagger poems in the slimy bellies of the owner-jews. Black poems to smear on girdlemamma mulatto bitches whose brains are red jelly stuck between ’lizabeth taylor’s toes. Stinking Whores! We want “poems that kill.” Assassin poems, Poems that shoot guns. Poems that wrestle cops into alleys and take their weapons leaving them dead with tongues pulled out and sent to Ireland. Knockoff poems for dope selling wops or slick halfwhite politicians Airplane poems, rrrrrrrrrrrrrrrr rrrrrrrrrrrrrrr… tuhtuhtuhtuhtuhtuhtuhtuhtuh . . . rrrrrrrrrrrrrrrr… Setting fire and death to whities ass. Look at the Liberal Spokesman for the jews clutch his throat & puke himself into eternity… rrrrrrrr There’s a negroleader pinned to a bar stool in Sardi’s eyeballs melting in hot flame Another negroleader on the steps of the white house one kneeling between the sheriff’s thighs negotiating cooly for his people. Agggh… stumbles across the room… Put it on him, poem. Strip him naked to the world! Another bad poem cracking
steel knuckles in a jewlady’s mouth Poem scream poison gas on beasts in green berets Clean out the world for virtue and love, Let there be no love poems written until love can exist freely and cleanly. Let Black People understand that they are the lovers and the sons of lovers and warriors and sons of warriors Are poems & poets & all the loveliness here in the world
We want a black poem. And a Black World. Let the world be a Black Poem And Let All Black People Speak This Poem Silently or LOUD
Ferdin yozlaşmış cinneti. Tek başına yaşayamazsın. Dünyadasın. Dünya mı, siktir et alayını. Dünya tıpkı senin gibidir doğar ve bükülür, kayalar gibi yağan yağmurda gecenin cinnetiyle. Alabama’nın çingene şivesi, soyulan dudaklardır müsebbibi. Eğer cidden her şeyi bilmek istiyorsan, ananın kafasına bir gir bak. Kız kardeşinin o mühürlü amına. Fikir sendromunun istilası, kışın gelişini alkışlar gibi tıpkı. Kımıldatacak seni kış. Yoksa donacaksın Rusya’da ve ömrün yetmeyecek, Marlon Brando’nun tahayyülündeki o Napolyon’u görmeye. Ölümün bizler için fazla iyi kaldığı bir raddeye geldik. Âşığız bizler şerrin faziletine. İşte irtibat. Islak etin vitrinlerini tıkırdatmak, bunlar dönüyor kafanda, seni gebertsem şayet benden nefret etme şansın bile olmayacak.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
RED EYE
for Calvin Hernton and Ishmael Reed
The corrupt madness of the individual. You cannot live alone. You are in the world. World, fuck them. World rise and twist like you do, night madness in rain as heavy as stones. Alabama gypsy talk, for peeling lips. Look in your mother’s head, if you really want to know everything. Your sister’s locked up pussy. Invasion of the idea syndrome like hand clapping winter in. Winter will make you move. Or you will freeze in Russia and never live to see Napoleon as conceived by Marlon Brando. We are at the point where death is too good for us. We are in love with the virtue of evil. This communication. Rapping on wet meat windows, they spin in your head, if I kill you will not even have chance to hate me
Tam öğlen vakti girdik şehre! Yükseklerde çanlar. Radyo açık. Prokofyef filân; günün hırçın tortusunu ahenksizliğin keskin ağlarına düşüren.
Gürleyerek geçtik eski kapılardan. Asılı duran o demir kapılar bozarmıştı hepten, tuğlalar yosun tutmuş, ufalanıp, köpeklerin arşınladığı molozlara dönüşmüşler.
Nehir de gürlemekteydi ha. Ve nasibimiz neyse güneşten yana hepsi gömüldü suya, yahut siniverdi yaralı askerlerin derme çatma çadırlarına.
Oracıkta, nehrin kıyısında ayrıca, mavi çelik miğferler cılız otların üzerinde parlamaktaydı, ve otların çiğnendiği o yerden toprak sırıtıyordu kahverengi.
Girdik içeri, o hayretimizle, kuzeyden. Çelikten otobanlar üzerinden, öğlenin mermer bağırsaklarından. Zeytinimiz vardı, ve dahi sazlarımıza zula edilmiş yeşil tomurcuklar.
Kıvrık Albion borazanları, ılık yağmurda pas tutmuş, köylü arabaları, sersemlemiş, kıvırcık kafaları leyla ve pek yaygaracı o kara mı kara ırgatlar, Betona sığınmış beş parasız yaban çalıları,
Arnavut kaldırımlarda tekerleklerin gümbürtüsü, Yeşilin feri sönmüş. Eski evlerin tozlu görüntüsü & süzer bizi sinsice o ihtiyar adamlar girerken biz içeri; basıyoruz kahkahayı, en gürültülüsünden.
Yaban kılıklı adamlarız bizler. Şapkaları düşürdük öne ki kavurmasın güneş sakallarımızı; tuhaf ayakkabılar, kitap & tavuk dolu torbalar. Uzun yoldan geldik & emin değiliz hangi maske
daha fiyakalı.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
ONE NIGHT STAND
(For Allen)
We entered the city at noon! High bells. The radio on. Some kind of Prokofieff; snaring the violent remains of the day in sharp webs of dissonance.
We roared through the old gates. Iron doors hanging all grey, with bricks mossed over and gone into chips dogs walked through.
The river also roared. And what sun we had disappeared into the water, or buried itself in the badly pitched tents of the wounded soldiers.
There, also, at the river, blue steel hats glinted on the sparse grass, and brown showed through where the grass was trampled.
We came in, with our incredulousness, from the north. On steely highways from the marble entrails of noon. We had olives, and the green buds locked on our lutes.
Twisted albion-horns, rusted in warm rain, peasant carts, loud black bond-servants dazed and out of their wool heads, Wild shrubs impecuniously sheltered along the concrete,
Rumble of the wheels over cobblestones, The green knocked out. The old houses dusty seeming & old men watching us slyly as we come in; all of us laughing too loud.
We are foreign seeming persons. Hats flopped so the sun can’t scald our beards; odd shoes, bags of books & chicken. We have come a long way, & are uncertain which of the masks
Hamurumu yoğuran kudret yitip gitmiş, ziyan zebil olmuş kendi kalıbında, o uslu rızkını emdiği sokaklardan süpürülüp atılmış eski, esmer bir posaya dönmüş. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀Peki ne yapsın bu et yığını, kelamın zoruyla eceline güdülen bu et, ne yapsın? O, üflesen uçacak hâller, şu kuru nefesin etrafında etekler gibi kabaran o hâller. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀Olamayacağımız şeyler olduğumuzu ispatlayabilmek için dine aykırı riskler alıyoruz. Misal,
Bir deli bile değilim.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
SNAKE EYES
That force is lost which shaped me, spent in its image, battered, an old brown thing swept off the streets where it sucked its gentle living. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀And what is meat to do, that is driven to its end by words? The frailest gestures grown like skirts around breathing. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀We take unholy risks to prove we are what we cannot be. For instance,
batıldır, ölü kalmak uğruna ciğere çekilen şu nefes. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀Cinayet, o paklanmış
niyet, cılızdır, Tanrı’nın karşısında, diyelim ki getirdiler O’nu ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀kan revan içinde bana, bağışlamazdım
asla, hatta onu anmazdım bile kara dada nihilismus diye.
İşte o protestan şefkati, o koca camlar, Mondrian misali kutu kutu parsellenmiş o renkler, ve dahi cerrahın neşteri altında, yahudilerin
o çirkin, o sessiz ölümleri. (69’uncu caddede cepte mangır ve suratında estetikli bir burunla uyanmak güne. Kara dada nihilismus, şu
şemsiyeli isa yerine. Fötr şapkalı dümenler yerine, yerleri vıcık vıcık eden o sinema patronları yerine. K.D.N., o gizil adamların şerefine, Hermes, o
kapkara sanatın şerefine. Talan (ahh, bak yine peydahlandı altın uğruna can alan o sinsi katiller. Kokteyl masalarının engizisyon cellatları. Ey Trismegistus,
al şunları tezgâhına, o simya cenderesinde, kayayı kanayan inciye, kurşunu alev alev yanan bir yağmaya devşirirlerken onlar, ölü Moctezuma, bellet şunlara, Batı denen yerin
nasıl gri iğrenç bir çukur olduğunu.
2
Sartre’dan, beyaz bir adamdan, söküldü son nefes. Ve yalvarıyoruz gebersin diye, katledilip gitmeden evvel. Plastik patlayıcımız falan
yok bizim, sadece o ince, harbi bıçaklar. Usturalarımız. Onlara karşı savurduğumuz gürzümüz, ne diye emanet taşıyorsun ki? Yahut o gaddarca ezilmiş
yürek pıhtılarını? Ne diye onların ulaşabilecekleri yerde duruyorsun ki? Ne diye burada oturuyor, duruyor ya da yürüyorsun, karanlık bir depoya bakan
şu pencerenin kenarında. Zihinlerin samanlar içine istiflendiği o depo. Yeni yuvalar, şu devasa kuleler, cebinde mangırı yahut sanatı olmayanlar için. Bir ölüm tarikatı,
sokak lambasının dibinde tokadı patlatacak, yalın bir bileğe duyulan açlık. Usturacılar, o kiralık topraklarının altından sökün eden. Çık gel, kara dada
nihilismus. Beyazların kızlarının ırzına geç. Babalarının ırzına geç. Analarının gırtlağını kes. Kara dada nihilismus, boğ benim o dostlarımı
yatak odalarında, içkileri yerlere dökülürken, kıvırtan kalçalara kudurmuş hâlleriyle, yahut o efendinin uyluğundan kıymıklar emen, koyu ciğer rengi dudaklarıyla boğ, onları boğ.
Kara çığlık ve zikir, çığlık, ve boğuk, gaybdan gelen bir böğürtü. Dada, safra kusan dada, ne iğrençlik ama şu kubbenin altında bellenmiş, siyahi, mukaddes bok (onlara günahkâr diyorum ben oysa
yahut o kayıp ⠀nihilist Alman tetikçilerinin ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀yitik yanık efendileri ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀bellediğimiz ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀onca
sanat, hani demiştin ya mangır, Tanrı, iktidar, öyle gaddar bir ahlak yasası ki bu yerle yeksan etti Bizans’ı, Tenoçtitlan’ı, Komançileri ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀(ayıktın mı mevzuyu, Yavrum!
(yitik tanrı damballah, ya huzur ver bize ya da kurtuluş onun kayıp beyaz çocuklarına karşı niyetine girdiğimiz o cinayetlerin vebalinden kara dada nihilismus
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
BLACK DADA NIHILISMUS
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀. Against what light
is false what breath sucked, for deadness. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀Murder, the cleansed
purpose, frail, against God, if they bring him ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀bleeding, I would not
forgive, or even call him black dada nihilismus.
The protestant love, wide windows, color blocked to Mondrian, and the ugly silent deaths of jews under
the surgeon’s knife. (To awake on 69th street with money and a hip nose. Black dada nihilismus, for
the umbrella’d jesus. Trilby intrigue movie house presidents sticky the floor. B.D.N., for the secret men, Hermes, the
blacker art. Thievery (ahh, they return those secret gold killers. Inquisitors of the cocktail hour. Trismegistus, have
them, in their transmutation, from stone to bleeding pearl, from lead to burning looting, dead Moctezuma, find the West
a grey hideous space.
2
From Sartre, a white man, it gave the last breath. And we beg him die, before he is killed. Plastique, we
do not have, only thin heroic blades. The razor. Our flail against them, why you carry knives? Or brutaled lumps of
heart? Why you stay, where they can reach? Why you sit, or stand, or walk in this place, a window on a dark
warehouse. Where the minds packed in straw. New homes, these towers, for those lacking money or art. A cult of death,
need of the simple striking arm under the streetlamp. The cutters, from under their rented earth. Come up, black dada
nihilismus. Rape the white girls. Rape their fathers. Cut the mothers’ throats. Black dada nihilismus, choke my friends
in their bedrooms with their drinks spilling and restless for tilting hips or dark liver lips sucking splinters from the master’s thigh.
Black scream and chant, scream, and dull, un earthly hollering. Dada, bilious what ugliness, learned in the dome, colored holy shit (i call them sinned
or lost ⠀⠀burned masters ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀of the lost ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀nihil German killers ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀all our learned
art, ’member what you said money, God, power, a moral code, so cruel it destroyed Byzantium, Tenochtitlan, Commanch (got it, Baby!
For tambo, willie best, dubois, patrice, mantan, the bronze buckaroos. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀For Jack Johnson, asbestos, tonto, buckwheat, ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀billie holiday. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀For tom russ, l’overture, vesey, beau jack,
(may a lost god damballah, rest or save us against the murders we intend against his lost white children black dada nihilismus
Seviyorum seni, seviyorum işte, daha ne diyeyim Bundan gayrı dert bilmedim, ben hiç böyle hissetmedim Ola ki haberin yoksa diye, sana yazdım bak bu şarkıyı Seni sevmeye devam etsin diye, ben boylasam da bir gün mezarı Şu deli gönlümü savurup durdum, Dublin’den Paris’e Güneş açtı derler de, şavkı bir kez değmedi yüzüme Boran desen tepemde, acı hep iliklerimde Aynen öyle
Seviyorum ulan işte, sensiz cihanı neyleyeyim Varsa yoksa sen sen sen, aklım fikrim sadece sen Ola ki varsa bir rahmet, o da seni bulsun isterim Varsa yiyecek ekmeğim, seninle olsun isterim Gayrı çarklar kalbimizdedir, evvel sade sendeydi oysa Sen anca pencereni arala, kapını açmazsın ki asla Seviyorum lan, seviyorum işte, ben daha ne diyeyim sana
Kıyım eyler sakat bir gurur satarmış onlar, anladım En başından ben olmalıydım, ben olmalıydım o zalim puşt Ömür dediğin çetin yokuş, öptüm uzatılan her eli eteği İçkiler dizdiler önüme hem bak ne dedilerse boyun eğdim
Ne vakit dönse talihim kumarda, kimseye zırnık koklatmadım Ta ki 30 çeşit ölüm raftan bana bakana değin bir gün Vardı bulutları yaran bir gülüşüm, pırıl pırıl bir çocuktum Lakin çakallarmış bu ülkeye hükmeden, dişlerinde kemikleriyle çocukların
Şimdi sabahlar, sana hayat dersi vermeye kalkan burnu pudralı züppelerle dolu Anaları iktidar da, babaları muhalefet midir bunların? Vatan millet derler de görmezler vatan uçurumun kenarında Şu gençliğe bir ayna tutsan, bunlar kendilerini seyreder o aynada
Çiçekler ölüm ilanı, hangi gence sorsan ölmek ister Söyle bundan kâr edene, yavşak umursamaz gider Yavşak umursamaz gider, yavşak umursamaz gider 50 kere haykırsan da yüzüne, yavşak gözyaşı mı döker Söyle yalan mı bu sözler?
Seviyorum seni, seviyorum işte, daha ne diyeyim Bundan gayrı dert bilmedim, ben hiç böyle hissetmedim Ola ki haberin yoksa diye, sana yazdım bak bu şarkıyı Seni sevmeye devam etsin diye, ben boylasam da bir gün mezarı Gayrı çarklar kalbimizde, evvel sade sendeydi oysa Aksiseda, aksiseda, ışıklar sönüyor baksana Işıklar sönüyor baksana, ışıklar sönüyor baksana Aksiseda, aksiseda
Kıyım eyler sakat bir gurur satarmış onlar, anladım En başından ben olmalıydım, ben olmalıydım o zalim puşt Ömür dediğin çetin yokuş, öptüm uzatılan her eli eteği İçkiler dizdiler önüme hem bak ne dedilerse boyun eğdim
Sevdim seni, paranın rahibin cebini sevdiği gibi sevdim Ve mezar taşımın dibinde biten otlar kuruyana değin seveceğim Şimdi o haramzadelerin düşüp peşine, vuracağım yüzlerine İktidarın küstahlığını, muhalefetin çapsızlığını kusacağım hepsine
Çiçekler ölüm ilanı, hangi gence sorsan ölmek ister Söyle bundan kâr edene, yavşak umursamaz gider Yavşak umursamaz gider, yavşak umursamaz gider 50 kere haykırsan da yüzüne, yavşak gözyaşı mı döker Söyle yalan mı bu sözler?
(Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ)
I LOVE YOU
I love you, I love you, I told you I do It’s all I’ve ever felt, I’ve never felt so well And if you don’t know it, I wrote you this tune To be here loving you when I’m in the tomb I’ve eddied the heart now, from Dublin to Paris And if there was sunshine, it was never on me So close, the rain, so pronounced is the pain Yeah
Well, I love you, imagine a world without you It’s only ever you, I only think of you And if it’s a blessing, I want it for you If I must have a future, I want it with you Systеm in our hearts, you only had it before You only opеn the window, never open up the door And I love you, I love you, told you I do
Selling genocide and half-cut pride, I understand I had to be there from the start, I had to be the fucking man It was a clamber of the life, I sucked the ring off every hand Had ’em plying me with drink, even met with their demands
When the cherries lined up, I kept the spoilings for myself ‘Til I had 30 ways of dying, looking at me from the shelf Cloud-parting smile I had, a real good child I was But this island’s run by sharks with children’s bones stuck in their jaws
Now the morning’s filled with cokeys tryna talk you through it all Is their mommy Fine Gael and is their daddy Fianna Fáil? And they say they love the land, but they don’t feel it go to waste Hold a mirror to the youth and they will only see their face
Makes flowers read like broadsheets, every young man wants to die Say it to the man who profits, and the bastard walks by And the bastard walks by, and the bastard walks by Say it to him 50 times and still the bastard won’t cry Would I lie?
I love you, I love you, I told you I do It’s all I’ve ever felt, I’ve never felt so well And if you don’t know it, I wrote you this tune To be here loving you when I’m in the tomb System in our hearts, you only had it before Echo, echo, echo, the lights, they go The lights, they go, the lights, they go Echo, echo
Selling genocide and half-cut pride, I understand I had to be there from the start, I had to be the fucking man It was a clamber of the life, I sucked the ring off every hand Had ’em plying me with drink, even met with their demands
And I loved you like a penny loves the pocket of a priest And I’ll love you ’til the grass around my gravestone is deceased And I’m heading for the cokeys, I will tell them ’bout it all ‘Bout the gall of Fine Gael and the fail of Fianna Fáil
Now the flowers read like broadsheets, every young man wants to die Say it to the man who profits, and the bastard walks by And the bastard walks by, and the bastard walks by Say it to him 50 times and still the bastard won’t cry Would I lie?
Çay evindeki o kızcağızın Eski güzelliğinden eser yok şimdi, Ağustos sıcağı vurmuş, soldurmuş benzini. Merdivenleri de öyle seke seke çıkmıyor artık; Heyhat, o da yaşını başını alacak, Bırakırken çöreğimizi önümüze Masamıza estirdiği o gençlik pırıltısı Artık yüzümüze vurmayacak. O da yaşını başını alacak, o da kocayacak.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
THE TEA SHOP
The girl in the tea shop Is not so beautiful as she was, The August has worn against her. She does not get up the stairs so eagerly; Yes, she also will turn middle-aged, And the glow of youth that she spread about us As she brought us our muffins Will be spread about us no longer. She also will turn middle-aged.
“Aşk olsun, ne kızması? Keyfine bak sen, kitabına mı devam edeceksin?”
“Hı-hı,” diye onayladı Bayan Hincher.
Ertesi akşam, Bayan Hincher hâlâ yatağındaydı.
“Doktor Bohler’i aramamı ister misin?” diye sordu Hincher endişeyle.
Sıcak ve şuh gülüşüyle güldü Bayan Hincher. “Boşuna zahmet olur,” dedi. “Onun elinden bir şey geleceğini sanmam.”
“Nasıl yani, anlamadım? Ne demek şimdi bu?” Karısının yatağının ucuna oturdu Hincher.
“Şapşal!” dedi Bayan Hincher, keyifle. “Hamileyim.”
Hincher’in yüzüne önce bir şapşallık yayıldı, ardından saf bir coşku. Onu önce heyecanla, sonra da şefkatle öpmek için karısına doğru eğildi. Büyük sözler vermeye, geleceğe dair tahminler yapmaya başladı bir anda. Fakat aniden durdurdu kendini.
“O aptal herifin yanıldığını biliyordum,” diye bağırdı sevinçle. “Ne diyordu?”
“Kim, sevgilim?”
“Doktor Bohler.”
“Doktor Bohler!” diye küçültücü bir şekilde ünledi Bayan Hincher, fakat tatsızdı. “Sevdiğim, her kadın, bebeği olup olmayacağını bilir. En azından bu kadın bilir.”
“Fakat ben düşünmüştüm ki—”
“—Sevdiğim, biliyorum, Doktor Bohler’i ya da Doktor Bilmemkim’i görmek zorunda değilim. Biliyorum. Hep biliyordum bilebileceğimi.”
“Ben de şey düşünmüştüm—” dedi Hincher. “Doktor Bohler, çocuğumuz olamaz gibi bir şeyler söylemişti sanki. Öyle bir şey dememiş miydi?”
Şuh bir neşeyle güldü Bayan Hincher. İki elini uzatıp, kocasının yüzünü onların arasına aldı.
Nihayet yatak odasından çıkıp, akşam yemeği için bulaşıkları yıkamaya koyulduğu sırada, Bay Hincher seslendi:
“Yemek mi hazırlıyorsun, canımın içi?”
“Hayır, sevdiğim, hazırlamasam daha iyi.”
***
Haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı ama Bayan Hincher yatağından çıkmadı, sadece banyoya ve dolabına ve makyaj masasına küçük, kararlı gezintiler yapmıştı— Bir de öğleden sonra, Sophie -temizlikçi kadın-, dişçiye gidebilmek için ondan izin istemiş, o gidince Bayan Hincher da kestane rengi şalı ve tüylü terliğiyle, Cumartesi Akşamı Postası gelmiş mi diye bakmak için alt kata kadar inmeye cesaret edebilmişti. Onun bütün bu küçük gezilerini de doğrudan -ya da dolaylı olarak- hesaba katarsak, aşağı yukarı, günün 23 saati, haftanın 165 saati, ayın 644 saati boyunca yatak örtüsünün üzerindeydi. Kahvaltısını orada yaptı, öğlen ve akşam yemeklerini orada yedi. Evde ne kadar gazete ve dergi varsa hatmetti, torbalarca yün ve boy boy şişle örebildiği kadar dantel ördü. Komodininin üzerinde gümüş bir zili dururdu. İki defa salladığında, Sophie -temizlikçi kadın- ya acilen ellerini kuruluyor ya elektrikli süpürgeyi durduruyor ya da sigarasını söndürüyor ve koşa koşa Bayan Hincher’in odasına geliyordu. Aynı zamanda, maaşına zam yapan Bay Hincher’ın da talimatlarını dinliyordu.
***
“Canım. Bir dakika gelebilir misin?”
Hincher tekrardan karısının odasına girdi.
“Canım, garip bir şey soracağım sana. Muhtemelen düpedüz delirdiğimi filân düşüneceksin.”
Hincher gülümsedi, “Söyle bakalım, küçük kızım benim.”
“Yatakta kalmak istiyorum, tatlım. Yani bütün zamanım boyunca yataktan çıkmamak istiyorum.” “Dokuz ay boyunca mı?” diye kuşkuyla sordu Hincher.
“Hı-hı. Canım öyle istiyor. Bana kızdın, değil mi? Evet, kızdın. Anladım. Yüzünden okunuyor o sert bakışın.” Bayan Hincher kocasına mahcup bir tebessümle baktı, hafifçe büktü dudağını ve başını öne eğdi.
“Yo, hayır,” diye hemen itiraz etti kocası. “Tabii ki de kızgın filân değilim. Fakat neden yataktan çıkmak istemiyorsun ki? Yani gerçekten neden yataktan çıkmak istemiyorsun?”
Hincher bekledi.
“Güleceksin,” diye suçladı Bayan Hincher uysalca.
“Gülmeyeceğim.”
“Güleceksin.”
“Sevdiğim,” dedi Hincher, tekrar yatağın ucuna oturarak. “Gülünecek bir şey yok.”
Bayan Hincher kocasının elini sıkıca kavradı, söyleyeceği şeyleri dile getirebilmesi için ondan güç alıyordu sanki. Sesi ağır ve gözü pek bir tınıyla, yavaşça konuştu. Ve nihayet Hincher, karısının sesinin ta içinde o baygınlığı hissetti; korkudan doğan bir baygınlıktı bu.
“Bebeğimizin doğmasını o kadar çok istiyorum ki, sevdiğim. Onu düşürmekten korkuyorum. Binlerce şeyden korkuyorum.” Bayan Hincher duraksadı ve sanki gözlerinin önüne kan donduran bir sahne gelmiş gibi aniden kocasının elini sıktı. Devam etti, “Arabalar… tırlar… bir sürü şey. Öyle korkuyorum ki… Ama bu yataktan çıkmazsam, aklımda sadece sen ve bebeğimiz olacağı için kendimi hep güvende hissederim.”
“Bebek” kelimesi, ondan önce gelen tüm kelimeleri bir kenara atarak, Hincher’ın kalbini önce silahsız bırakmış, sonra da onu pusuya düşürmüştü. Karısına fazlasıyla boğuk bir sesle cevap verdi, şefkatli ama kesin bir buyruk vardı sesinde.
“Yatağında kal. Ne kadar istersen o kadar kal.”
Bayan Hincher’ın cevabı, kısaydı, özdü, ama Hincher için o an sonsuzluğun ta kendisiydi.
“Sevdiğim,” diye usulca döküldü bir ses Bayan Hincher’dan.
Hincher, karısının elini okşayarak tekrarladı, “Ne kadar istersen o kadar yatağında kal.”
İkisinin de içine işleyen bir anı paylaşıyorlar gibiydi. Bu anı bölen Bayan Hincher oldu, fakat anlaşılan o ki konuşurken epeyi isteksizdi.
“Sevgilim, bir şey daha var. Kimseye söyleme. Yani böyle yatağımda olduğumu kimseye söyleme. New York’a, kız kardeşimin yanına döndüğümü söyle. Kardeşimin hasta olduğunu söyle.”
“İyi de neden?” diye nazikçe sordu Hincher.
“Gülerler,” dedi basitçe Bayan Hincher. “Hepsi güler. Biliyorum.”
“Hayır, gülmezler,” dedi Hincher biraz öfkeyle.
Düşünceli bir şekilde, “Gülerler. Biliyorum gülerler,” dedi karısı. “Ruth Simpkins güler. Şu an bile güldüğünü duyabiliyorum.”
“Şu aptal kadın,” dedi Hincher.
“Aynen, sevdiğim, ama güler. Hepsi güler. Biliyorum.—Sevdiğim, kardeşimin yanına New York’a gittiğimi söyle onlara. Evde olduğumu bilmesinler. Hafta sonları beni ziyarete geldiğine inandırabilirsin mesela onları. Cape’e gidebilirsin, balık tutmaya gidebilirsin. Aynen, balık tutmaya gidersin. Alışverişi Sophie yapabilir. O—“
Bay Hincher birdenbire elini kaldırdı, bir trafik polisini taklit ediyor gibi. “Şimdi bekle bir dakika. Dur orada. Dur, Nellie.”
Biraz afallamıştı. Bayan Hincher’ın sakin, sevecen sesine aniden bir heyecan sinmişti. Garipti bu durumu.
Birdenbire Bayan Hincher elini kocasının elinden çekti. Kaydırmadan, bükmeden, öylece çekti elini.
“Sen de bana gülüyorsun,” dedi kırgın bir sesle.
Hincher endişelendi. “Hayır, canım benim!” Yeminler etti. “Hayır, gülmüyorum. Sen yeter ki söyle, ne dersen yaparım, minik kızım.”
Hincher usulca karısının elini geri aldı. “Hayır, hayır, hayır, minik kızım benim,” Bayan Hincher’ın bu beklenmedik yüz ifadesinin karşısında yemin etti.
Ona doğru döndü karısı. Hincher suçsuzluğunun anlaşılması için bekledi, endişeli bir ifadesi vardı, ümitle, suçsuzluğunun anlaşıldığını ifade edecek herhangi bir söz bekliyordu. Bayan Hincher’ın yüzü hiçbir şey anlatmıyordu. Kocasına baktı, sonra da öteye.
“Nasıl istiyorsan öyle yapacağız,” dedi Hincher. “Nasıl istiyorsan öyle.”
Bayan Hincher’ın gözleri odaklanmaya başlamıştı.
“Anlayacağını biliyordum,” dedi.
***
Neredeyse her hafta sonu Cape Cod’a balık tutmaya gitti Bay Hincher. Genellikle bu hafta sonlarından keyif alıyor gibi görünüyordu, pazar geceleri, elinde koca bir gazete yığınıyla karısının odasının eşiğinde belirir, kadının o gazetelerin üzerinden kendini süzmesine izin verirdi. Bayan Hincher’ın komodin lambasının cılız ışığına vuran yüzü ise daima mutlu bir yüz olurdu.
Fakat hafta sonu gelmeden önce, atlatılması gereken koskoca bir beş gün vardır.
Hincher zavallı bir yalancıydı. Neyse ki yetenek pek gerekli değildi onun için. Otisville’deki hiç kimse, Bayan Hincher’ın New York’a, kız kardeşinin yanına gittiğinden şüphe etmedi. Yani ne zaman Hincher, garip bir ciddiyetle, baldızının durumu için Daha İyi, Aynı ya da Henüz Kesin Bir Şey Söyleyemiyorlar dese, her zamanki verilen cevap, Böyle Şeyler Zaman Alır ya da Paula’ya Sevgilerimizi İlet idi. Hincher’ın yalancılığı pratikte gelişmişti. Zamanla öğrendi ki yalanlarını kıkır kıkır gülerek söylediğinde, ciddi ve kasvetli bir şekilde söylediğinden daha emin hissediyordu kendini.
“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek,” diye yalan repertuvarını genişletirdi Hincher (kıkırdayarak).
“Yeni modeller gelene kadar niye beklemiyorsun,” diye fikir verdi Bud Montrose.
Daha sonra Hincher, Bud Montrose’un bu nüktesini de kullanmaya başladı. Klasik Hincher’ın Kıkırdak Yalanı şöyle bir hâl aldı:
“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek.” (Kıkırdayış.) “Yeni modellerin çıkmasını bekliyorum.” (Kıkır, Kıkır.)
Fakat iş, kalabalık bir odada yalanını inandırıcı kılacak, onu çürütülmekten koruyacak ve alenen suçlanmasını önleyecek kadar ustaca yalan söylemeye geldiğinde, bunu hiçbir zaman başaramadı.
***
Akşamları Hincher, yemek odasında tek başına yemeğini bitirdikten sonra tekrar karısının yanına çıkardı ve genellikle birkaç el şans oyunu oynarlardı. Bay Hincher karısının yatağının kenarına otururdu; bacakları zarifçe iki yana açılmış hoş, beyaz bir yatak tepsisi de Bayan Hincher’ın bacaklarının arasında dururdu. Bu oyun genellikle 21.30’a veya 21.45’e, Bayan Hincher “Biraz bir şeyler mi okusak, sevdiğim?” diyene kadar sürerdi.
Çoğu kez Hincher, “Şahane,” der ve odanın köşesine gidip, Bayan Hincher’ın seçtiği kitabı getirirdi.
David Copperfield’la ilgili, Bayan Hincher, Bay Hincher’a şunları söylerdi:
“Bunu çok severim, her zaman sevmişimdir. Nasıl olur da okumazsın daha önce, sevgilim?”
“Bilmem,” dedi Hincher. “Hiç vaktim olmadı.”
“Ben çok severim,” dedi Bayan Hincher, “yalnız Murdstonelar’dan nefret ediyorum. Murdstonelar’la ilgili bütün bölümleri geçiyorum.”
“Onlar kim?” diye sordu Hincher.
“Davidciğimin üvey babası ve kız kardeşi. İğrençler, bekle ve gör. Yo, hayır, Murdstonelar’ın olduğu bölümleri geçeceğim.”
Bülbül gibi güldü Bayan Hincher.
Bay Hincher, [Bayan Hincher’ın yatağının] yanındaki rahat koltuğa kuruldu ve Murdstone’larla ilgili kısımları atlayarak David Copperfield‘ı okumaya başladı. Muhteşem okuyordu; sesi Dan Peggoty için boğuk ve sert, Steerforth için nazik, Uriah Heep için ise soğuk ve sevimsizdi. Dora’yı seslendirirken ise Dora’nın köpeği Jip gibi cıyaklıyordu. Bütün karakterleri mükemmel bir şekilde canlandırmıştı.
Genellikle gece yarısını bulduğunda, Bayan Hincher okumayı bırakırdı. Kitabı kapatır, sonra da kocasına bakıp gülümserdi.
“Uykun mu geldi?” diye sorardı Hincher, hiç beklemeden.
“Biraz, sevdiğim.”
“Hadi uyu sen. Bu gecelik bu kadar yeter.”
“Beğendin mi?
“Kitap iyiymiş, evet. Hadi, yorganın altına gir bakalım. İyice örteyim üstünü.” Hincher misafir odasında uyudu o ay boyunca.
***
Ruth ve Carl Perkins, Emily ve Bud Edmunson’daydılar. İlk başta, Bud konuşurken, Perkins elini çerez kasesinin içine daldırıp didik didik bir şeyler tarıyor, antep fıstığını bulunca alıyordu. Sonra Carl Perkins birden yemeyi kesti.
“Geçen cumartesi akşamı geldi buraya.
“Emily’yle ben sinemadan yeni gelmiştik. Baktım, Frank’in arabası evin önünde duruyor. Arkasına yanaşıp el fenerini çıkardım. Neler döndüğünü anlamak için etrafına bir göz attım. Frank arabanın içinde öylece oturuyordu.
“‘Frank! Ne yapıyorsun burada?’ dedim.
“’Seni görmem lazım.’ dedi.
“’Tamam, içeri gel,’ dedim.
“İçeri girdik. Paltosunu üzerinden almama izin vermedi. Benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi, öyle deyince Emily üst kata çıktı. Frank’le ben salonda oturduk. Hâlâ çıkarmıyordu paltosunu.
“’Salı günü geldim size,’ dedim. ‘Nasıl oluyor da telefonun çekmiyor? Hem neden hizmetçi kadın içeri girmeme izin vermedi? Neler oluyor cidden?’
“Ne oluyor lan yani. Ben onun ortağıyım. Adam bütün hafta ofise uğramamış, nerede olduğunu sormak en doğal hakkım. Anlatabiliyor muyum?
“Frank oralı bile olmadı, sanki bana tek kelime etmeye niyeti yokmuş gibi oturuyordu. Hatta piyanoyu incelemeye gelmiş gibi bir hâli vardı. Üstündeki paltoyu da çıkarmadı bir türlü; büyük ihtimalle altına ceket giymediği içindi. En azından kravatı falan yoktu, onu seçebiliyordum.
“’Paula ile ilgili bir sorun mu var?’ dedim. ‘Kız kardeşiyle ilgili kötü bir haber filân mı aldın?’
“’Paula’nın kız kardeşi yok,’ dedi Frank.
“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Ziyaretindeki kardeşinden bahsetmiyor muyuz? Hani ölmek üzere olan… Kızın durumu ciddi değil miydi?’
Frank başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Paula başından beri evdeydi. Yatağındaydı, bebeğini doğurmayı bekliyordu. Etrafta olup bitene karışmak istemedi, anlıyor musun? O yüzden de yatakta kalmayı tercih etti.
“’Ne zamandan beri yatağında?’ diye sordum.
“’Bilmem,’ dedi. ‘On aydır.’
“Bir yıldır ortalarda yok,’ dedim.
“’Sana diyorum bak, hiçbir yere gitmedi,’ dedi. ‘İki aydır yatağında değil. Ama odasında. Kapısı da kilitli.”
“’Kapısı mı kilitli!’ dedim. ‘Bebeği doğurdu mu?’
“’Öyle olduğunu söylüyor,’ dedi Frank. ‘Doğurduğunu söylüyor. Bilmiyorum.’
“Sesini duymalıydın. Zar zor duyabiliyordum Frank’i.
“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Bebeği doğurduğunu mu söylüyor? Bilmiyor musun?’
“’Öyle diyor,’ dedi Frank. ‘Ama bilmiyorum. Birkaç hafta önce eve geldim ve kapı kilitliydi. Kapıya vurup, iyi olup olmadığını sordum. Bebeği doğurduğunu söyledi.’
“Doktor Bohler’i çağırayım mı diye sormuş Frank. Paula, hayır demiş, doktora ihtiyacı olmadığını söylemiş. Bir yerin acıyor mu diye sormuş. Kendisinin harika hissettiğini söylemiş Paula. Onun için yapmasını istediği tek bir şey varmış. Ne olduğunu sormuş Frank. Ne istemiş dersin?
“’Git bana bahçeden iki tane gül kopart.’ demiş. İhtiyacının olduğu tek şey buymuş.
“’Allah’ım! Sakın o gülleri kopardığını söyleme bana. Peki ya Doktor Bohler? Onu da mı aramadın?’ dedim Frank’e.
“’Çağırmamı istemedi,’ dedi Frank. ‘Ona ihtiyacının olmadığını söyledi.’
“Düşünebiliyor musun?
“’Peki,’ dedim. ‘Bahçeye gidip iki gül kopartmadın değil mi?’
“’Kopardım.’ dedi.
“’Niçin lan?’ diye sordum. ‘Öyle yapmamı istedi,’ dedi.
“Ve o da yapmış! Bahçeye gitmiş ve iki tane gül koparıp getirmiş. Sonra üst kata, yatak odasına koşmuş (kapı hâlâ kilitliymiş, dinle bak), ve Paula, ona, bebeğin doğduğunu söylemiş. Ama Frank’in içeri girmesine müsaade etmemiş. Bir süre yalnız kalmasının daha iyi olacağını söylemiş. Frank de sormuş tabii, kız mı erkek mi diye. Paula ‘kız’ demiş. Sarı saçlı, mavi gözlü, dünya güzeli bir kız.
“Frank herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş. Paula hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylemiş. Frank ondan kapıyı açmasını istemiş. Paula bunu yapmamış tabii. Frank’e dedim ki, ‘Vallahi o kapıyı kırardım.’
“Frank kafasını salladı. Paula’yı bilmediğimi söyledi. Onun çok hassas biri olduğunu söyledi.
“İşte, iki ay geçmiş üzerinden ve Paula hâlâ onun içeri girip ne onu ne de bebeğini görmesine izin vermiş. Hizmetçi kadının bile girmesine müsaade etmiyormuş. Kapı sadece yemek vakitlerinde aralanıyormuş, o da hizmetçinin tepsiyi içeri uzatabileceği kadar.
“Frank her akşam işten dönünce, kapalı kapının ardından karısıyla laflıyormuş. Paula ona bütün gün bebeğin neler yaptığını anlatıyormuş; yok ayağını ağzına sokmuş, yok bilmem ne yapmış… Frank bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını soruyormuş, ki bazen de oluyormuş. Bebeğe ya bir beşik, ya bir biberon, bir şeyler işte… Anlarsın ya, bebek eşyaları. Frank de gidip bütün bunları alıp eve getiriyormuş. Paula ise kapıyı sadece o eşyaların geçebileceği kadar aralayıp, ne kendini ne de bebeği göstermeden her şeyi içeri alıveriyormuş.
“Sonra bir gün Paula, bir oyun arkadaşına ihtiyaçları olduğunu söylemiş. Yani tam bir oyun arkadaşı sayılmazmış ama bebeğin etrafında birkaç çocuk olmalıymış. Çünkü ona göre bir çocuğun karakterinin temelleri bebekken atılırmış. Frank’e de, ‘Bana deli falan dediğini duyar gibiyim,’ demiş. Frank, ‘Hayır,’ dese de eklemiş: ‘Ama kendi çocuğumu görmeme izin verilmemesi artık canıma tak etti.’ Paula ise sadece gülmüş ve biraz daha sabretmesi için dil dökmüş.
“İşte, Frank de hizmetçinin yeğenini eve getirtmiş, oyun arkadaşı olarak. Çocuk üç yaşlarındaymış. Ve bebeği görmesine izin veriliyormuş.
“Frank, çocuk ne zaman yatak odasından çıksa, ‘Bebeği gördün mü?’ diye soruyormuş.
“Evet,” diyormuş çocuk da, kendinden gayet emin bir şekilde.
“Nasıl görünüyor? Minik bir kız, değil mi?’ diye soruyormuş Frank.
“’Minik bir bebek ve konuşamıyor.’
“Minik bir bebek ve konuşamıyor ve beşiğinde uyuyor filân demiş çocuk. Çocuklar nasıl konuşur bilirsin.
“Ve en sonunda, haftalar sonra, Frank kapıyı kırmış.
“Paula beşikteymiş. Evet, bildiğin beşiğin içinde. Frank’in dediğine göre, aynı bir bebek gibi bacaklarını karnına çekmiş, dizleri çenesine değecek halde duruyormuş. Saçlarını da iki örgü yapıp ucuna kocaman kırmızı bir kurdele takmış. O kurdelenin haricinde hiçbir şey yokmuş üzerinde. Bir ilmik bile. Anadan üryan, bir bebek gibi.
“Frank’e ne demiş dersin?
“Battaniyeyi üzerine örterek, ‘Bence çok kabasın. Hatta tanıştığım en kaba insansın sen.’ demiş.
“Onu odadan çıkarmış. Ondan sonra da Frank soluğu bizde almış. İşte o anlattığımda, bizim salonda oturuyordu.
“Ona, gitmesi gerektiğini söyledim. Onun ve Paula’nın iyi, uzun bir yolculuğa ihtiyaçları olduğunu söyledim.
“Bugün onlardan bir kartpostal aldım.—Emily, şu kartpostalı ne yaptın?”
***
Hincherlar Florida’ya gitti. Bay Hincher, Plaza Hotel’in lobisinde korkunç bir cinnet geçirdi. Bir müdür yardımcısı ve kıdemli bir komi tarafından sakinleştirildikten sonra Lakewood’da bir kliniğe yatırıldı.
Paula ise Otisville’e, birkaç ay sonra da kütüphanedeki görevine geri döndü. Bugün hâlâ orada ve harika bir iş çıkarıyor.