şair, Gustaf Münch-Petersen

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

şair

anlatmak isterim imdi
sana bir şairin aslen ne idüğünü:
o ki en ucundaki sistir
ufkun,
mazide kalanın,
sırtıdır o,
ve alnı gecenin hududunda
asılı kalan bir çizgidir,
gözleri yorgun düşer bazen
var olup olmadığını dahi bilmediği bir şeyi,
bekleyip durmaktan,
ve kör olur bazen de o gözler
sisin ardındaki meçhul bir güneş
yüzünden –
işte o vakit şair ağlar, ta ki
sis uzaklara çekilip gidene dek,
ve o intizarın ıstırabı gelip de yeniden
sızlayan gözkapaklarını serinletene dek –
şair odur ki,
Ya bir divanedir yahut bir hakîm,
o ki,
her saat başı karar veren bir seyyah,
yaşamayı mı yoksa
ezelden beri ölü olmayı mı seçeceğine –

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

diktaren

nu vill jag berätta
för dig vad en diktare är:
han är dimman ytterst
på horisonten,
han är ryggen utav det,
som varit,
ve hans panna är strimman som dröjer
på nattens gräns,
hans ögon äro ıland trötta
av att vänta efter det,
som han icke veteriner, om det finns,
och ibland äro de blinda
av en sol på andra sidan
dimman –
då gråter diktaren, tills
dimman har ryckt längre bort,
och väntandes ångest åter
svalkar hans svidande ögonlock –
diktaren är han, som
Antingen är en dåre or en vis,
han, som
varje timme väljer,
om han vill leva eller
alltid ha varit död –

Korkunç Sevgili, Maurice Rollinat

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Korkunç Sevgili

Oturmuş çırılçıplak, o klavsen başında;
Dışarıda en vahşi rüzgârlar esiyordu
Meçhul çanlar gibi, gece yarısı vuranda,
Kadavra parmakları tuşlarda geziyordu.

Solgun cılız bir kandil hüzün ile vururdu
O trajik sahne için mekân olan odaya.
Derinden bir inilti kulağımda dururdu
Karışırken efsunlu çalgıdan o sedaya.

Hakikaten efsunlu! Sanki konuşuyordu
Binlerce sese sahip muazzam ulu ahenk.
Öylesine engin ki coşkuyla akıyordu
Deha dolu müzikal, taşan bir denize denk.

O taptığım hayalet, ecel ile vurulmuş,
Mosmor ve soluk tenle çalıyordu karşımda,
Vicdan azabı gibi, kara saçlar savrulmuş,
Canlı iskeletine düşüyordu usulca.

O zayıf bedeninde namusluydu arı ten!
Veremli güzelliği, hem yanık hem hüzünlü!
Dehşetin bu meleği fırlatmak istiyorken,
En yüce andanteye, en yüce hıçkırığı.

Yanında o maundan oyulmuş tabut durur,
İncecik bir ölüyü bekleyen sıska kutu,
Uzun açık ağzından açgözlülük okunur
Sanki dilsiz sesiyle çağırmaktaydı onu.

Şüphesiz duyuyordu o karanlık çağrıyı
Bir tapınak misali, tabuttan yükselerek,
Çünkü cevap veriyor, duyup acı şarkıyı
Bir cenaze tasdiki gibi teslim olarak!

Söylüyordu: “Çıkmışım âşığımın koynundan.
“Vahşi öpücüklerim canını alıyordu;
“Onun sarılışıyla morarmışken her yandan,
“Hırıltıma iğrenç bir ezgi katılıyordu!

“Çok uzun zaman önce almıştım bu tabutu:
“Sonunda! Bir saate, naaşımı alacak;
“Hayat bir yelkenlidir, Kötülük sarp kayalık,
“Azap çekenler için, Ölüm tatlı sığınak.

“Bu cılız kuru tenim yaşıyordu şehvetle:
“Şimdi hazzın kurbanı, iğrenç verem yüzünden;
“Lakin sonuna kadar içecek garabetle
“Müzik ve Şiir denen uçurumun dibinden.

“Ey çok sevdiğim erler, okurum lanet size!
“Sizlere acı azap ve kemiren kör yara!
“Elveda şehvet burcu, Cehennem, Cennet, size,
“Istırap hep orada hazzı gömer mezara.

“Sevin ey Tabut sevin, zorlu ve temiz yatak
“Siyah kadife çarşaf, beyaz yaşla lekeli,
“Öyle sert bir cesede sahip olacaksın bak
“Tükenir tahtalara hiç yapışmadan beli.

“Ey Karanlık ve İğrenç olana âşık şair,
“Hırılda ve öl! Bir dost koyar seni tabuta.
“Aşkımızı bilerek, ikimize de dair
“Aynı lahdin içine, aynı taşın altına.

“O an, ölüler için meçhul olan arzular
“Gıdıklar şehvet dolu olan leşlerimizi,
“Ve sarhoş ederken bizi o iğrenç kokular,
“Kavuştururuz etsiz dişle çukursuz gözü!”

Fırlatırken şarkısını Kader dört bir yana
Korkunç, büyüleyen melodisini durmadan,
Piyano inliyordu, kendin ederek feda,
Şopen bile titrerdi, kudretiyle dehşetin.

Ve ben yatağımdaydım, solgun, şaşkın ezilmiş,
Yalnız gözleri ve kulağı olan bir ölü,
Görüyor, duyuyordum, korkularla gerilmiş,
Çıt çıkaramıyordum o Havva’ya bir türlü.

Kalbinin son vuruşu tam da attığı zaman,
Gelip uzandı öyle cenaze tahtasına;
Kandil de birdenbire sönüverdi tam o an,
Ağır karanlıkların gömüldüm ortasına.

Sonra başım dönüp de, beynim sanki delirdi,
Halka olan Şeytanlar raksediyor sandım ben,
Tok bir ses, hıçkırıkla, kulağımda belirdi:
Ruhunu teslim etti, o kapağı örterken.

O günden beri her gece, ― zalim karabasan! ―
Elektra’dan beter bir korku beni titretir,
Gölgeler içinden o basık burnuyla vuran,
Hayalet eli bana bir öpücük getirir.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

L’amante Macabre

Elle était toute nue assise au clavecin ;
Et tandis qu’au dehors hurlaient les vents farouches
Et que Minuit sonnait comme un vague tocsin,
Ses doigts cadavéreux voltigeaient sur les touches.

Une pâle veilleuse éclairait tristement
La chambre où se passait cette scène tragique,
Et parfois j’entendais un sourd gémissement
Se mêler aux accords de l’instrument magique.

Oh ! magique en effet ! Car il semblait parler
Avec les mille voix d’une immense harmonie,
Si large qu’on eût dit qu’elle devait couler
D’une mer musicale et pleine de génie.

Ma spectrale adorée, atteinte par la mort,
Jouait donc devant moi, livide et violette,
Et ses cheveux si longs, plus noirs que le remord,
Retombaient mollement sur son vivant squelette.

Osseuse nudité chaste dans sa maigreur !
Beauté de poitrinaire aussi triste qu’ardente !
Elle voulait jeter, cet ange de l’Horreur,
Un suprême sanglot dans un suprême andante.

Auprès d’elle une bière en acajou sculpté,
Boîte mince attendant une morte fluette,
Ouvrait sa gueule oblongue avec avidité
Et semblait l’appeler avec sa voix muette.

Sans doute, elle entendait cet appel ténébreux
Qui montait du cercueil digne d’un sanctuaire,
Puisqu’elle y répondit par un chant douloureux
Sinistre et résigné comme un oui mortuaire !

Elle chantait : « Je sors des bras de mon amant.
« Je l’ai presque tué sous mon baiser féroce ;
« Et toute bleue encor de son enlacement,
« J’accompagne mon râle avec un air atroce !

« Depuis longtemps, j’avais acheté mon cercueil :
« Enfin ! Avant une heure, il aura mon cadavre ;
« La Vie est un vaisseau dont le Mal est l’écueil,
« Et pour les torturés la Mort est un doux havre.

« Mon corps sec et chétif vivait de volupté :
« Maintenant, il en meurt, affreusement phtisique ;
« Mais, jusqu’au bout, mon cœur boira l’étrangeté
« Dans ces gouffres nommés Poésie et Musique.

« Vous que j’ai tant aimés, hommes, je vous maudis !
« À vous l’angoisse amère et le creusant marasme !
« Adieu, lit de luxure, Enfer et Paradis,
« Où toujours la souffrance assassinait mon spasme.

« Réjouis-toi, Cercueil, lit formidable et pur
« Au drap de velours noir taché de larmes blanches,
« Car tu vas posséder un cadavre si dur
« Qu’il se consumera sans engluer tes planches.

« Et toi, poète épris du Sombre et du Hideux,
« Râle et meurs ! Un ami te mettra dans la bière,
« Et sachant notre amour, nous couchera tous deux
« Dans le même sépulcre et sous la même pierre.

« Alors, de chauds désirs inconnus aux défunts
« Chatouilleront encor nos carcasses lascives,
« Et nous rapprocherons, grisés d’affreux parfums,
« Nos orbites sans yeux et nos dents sans gencives ! »

Et tandis que ce chant de la fatalité
Jetait sa mélodie horrible et captivante,
Le piano geignait avec tant d’âpreté,
Qu’en l’écoutant, Chopin eût frémi d’épouvante.

Et moi, sur mon lit, blême, écrasé de stupeur,
Mort vivant n’ayant plus que les yeux et l’ouïe,
Je voyais, j’entendais, hérissé par la Peur,
Sans pouvoir dire un mot à cette Ève inouïe.

Et quand son cœur sentit son dernier battement,
Elle vint se coucher dans les planches funèbres ;
Et la veilleuse alors s’éteignit brusquement,
Et je restai plongé dans de lourdes ténèbres.

Puis, envertiginé jusqu’à devenir fou,
Croyant voir des Satans qui gambadaient en cercle,
J’entendis un bruit mat suivi d’un hoquet mou :
Elle avait rendu l’âme en mettant son couvercle.

Et depuis, chaque nuit, ― ô cruel cauchemar ! ―
Quand je grince d’horreur, plus désolé qu’Électre,
Dans l’ombre, je revois la morte au nez camard,
Qui m’envoie un baiser avec sa main de spectre.

Maurice Rollinat

Bir Leş, Charles Baudelaire

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Bir Leş

Hatırla o nesneyi, hatırla ey cananım,
O tatlı yaz sabahını, bir kır bahçesinde;
Bir yolun kıvrımında karşımızda ansızın,
Yatan o sefil leşi, çakıllar arasında.

Arsız bir avret gibi bacakları semada,
Zehirler sızdırarak yanıyordu o beden,
Açmıştı gövdesini pervasız bir edayla,
İğrenç buharlarıyla tütüyordu derinden.

Güneş ışıldıyordu bu iğrenç tabiata,
Sanki tam kıvamında pişirmek emeliyle;
Yüz mislini geriye vermek için hilkate,
Ne varsa birleştiren o kudretli eliyle.

Semalar seyrediyor bu muazzam cifeyi,
Sanki nazlı bir çiçek serpilip açıyordu;
Koku öyle keskindi, unuttun mesafeyi,
Bedenin çimenlerde sanki bayılıyordu.

Çürümüş o gövdede sinekler uçuşurdu,
İçinden tabur tabur kara kurtçuk taşarken;
Koyu bir sıvı gibi, dalga dalga koşardı,
Bu canlı paçavradan seller gibi akarken.

Tüm bunlar inip çıkar, dalgalar gibi taşar,
Bazen de şahlanırdı meşum bir titreyişle;
Sanırdın ki o ceset, hudutları da aşar,
Yaşıyordu çoğalıp gizli bir ürperişle.

Yayardı şu âlem ki esrarengiz bir seda,
Akan suya, rüzgâra karışan bir ses gibi;
Yahut kalbur sallayan rençber gibi âdeta,
Döndürürken tahılı, inleyen nefes gibi.

Şekiller silinirdi, kalırdı bir tek rüya,
Unutulmuş tuvalde ağır ağır beliren;
Bir taslak ki, sadece anılarla o boya
Tamamlanır, fırçayı hatıralardır süren.

Kayaların ardında, korkak kancık bir köpek,
Öfkeli gözleriyle bize bakıp dururdu;
Bıraktığı lokmayı o iskeletten tek tek,
Koparmak hevesiyle bekler, pusu kurardı.

— Ve lakin gün gelecek, sen de benzeyeceksin,
Bu korkunç tefessühe, kokuşmuş bu murdara;
Gözlerimin yıldızısın, sen ki güneşimsin,
Meleğim ve tutkumken gireceksin mezara.

Elbet böyle olursun, zarafetin ecesi,
O son telkin verilip dualar okununca;
Altında gür çimenin, semiz çiçek bahçesi,
Kemikler arasında küflenip de solunca.

O zaman ey güzelim, söyle börtü böceğe,
Seni öpücüklerle kemirdiği o anda:
Şekli, ilahi özü kazıdım ben sinene,
O çürümüş aşkımın sırrı saklı bu canda!

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Une Charogne

Rappelez-vous l’objet que nous vîmes, mon âme,
Ce beau matin d’été si doux
Au détour d’un sentier une charogne infâme
Sur un lit semé de cailloux,

Les jambes en l’air, comme une femme lubrique,
Brûlante et suant les poisons,
Ouvrait d’une façon nonchalante et cynique
Son ventre plein d’exhalaisons.

Le soleil rayonnait sur cette pourriture,
Comme afin de la cuire à point,
Et de rendre au centuple à la grande Nature
Tout ce qu’ensemble elle avait joint;

Et le ciel regardait la carcasse superbe
Comme une fleur s’épanouir.
La puanteur était si forte, que sur l’herbe
Vous crûtes vous évanouir.

Les mouches bourdonnaient sur ce ventre putride,
D’où sortaient de noirs bataillons
De larves, qui coulaient comme un épais liquide
Le long de ces vivants haillons.

Tout cela descendait, montait comme une vague
Ou s’élançait en pétillant;
On eût dit que le corps, enflé d’un souffle vague,
Vivait en se multipliant.

Et ce monde rendait une étrange musique,
Comme l’eau courante et le vent,
Ou le grain qu’un vanneur d’un mouvement rythmique
Agite et tourne dans son van.

Les formes s’effaçaient et n’étaient plus qu’un rêve,
Une ébauche lente à venir
Sur la toile oubliée, et que l’artiste achève
Seulement par le souvenir.

Derrière les rochers une chienne inquiète
Nous regardait d’un oeil fâché,
Epiant le moment de reprendre au squelette
Le morceau qu’elle avait lâché.

— Et pourtant vous serez semblable à cette ordure,
À cette horrible infection,
Etoile de mes yeux, soleil de ma nature,
Vous, mon ange et ma passion!

Oui! telle vous serez, ô la reine des grâces,
Apres les derniers sacrements,
Quand vous irez, sous l’herbe et les floraisons grasses,
Moisir parmi les ossements.

Alors, ô ma beauté! dites à la vermine
Qui vous mangera de baisers,
Que j’ai gardé la forme et l’essence divine
De mes amours décomposés!

Charles Baudelaire

Kurt ile Kuzu, Jean de La Fontaine

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Kurt ile Kuzu

Kuvvetlinin fermanı, daima üstün gelir:
Birazdan bu hakikat sizlere gösterilir.


Duru bir su boyunda, pınara eğilerek
Bir kuzu usul usul içiyordu o sudan.
Aç ve zalim bir kurt da kısmetini sezerek,
Açlığın güdüsüyle çıkageldi oradan.
Dedi ki vahşi canavar, kükreyip haykırarak:
– Kim verdi sana bu cüreti, içeceğimi kirlettin?
Bu küstah inadınla kendi sonunu getirdin.
Kuzu dedi ki: Haşmetlim, öfkeye kapılmadan,
Lütfen merhamet kılıp sakince dinleyiniz;
Ben tam yirmi adım alttayım olduğunuz yerden,
Burada su içerken, bulanır mı hiç çeşmeniz?
Akıntının yönüne lütfedip bakasınız,
Küstahlık edip suyu ben bozmadım hiç şüphesiz.
Zalim mahluk kükredi: Bulandırıyorsun dedim!
Geçen yıl arkamdan da atıp tuttun bilirim!
Kuzu dedi: O vakit doğmamıştım bile ben,
Süt kuzusuyum henüz, annemi emmekteyim.
– Sen değilsen o hâlde, bir kardaşındır senin.
– Kardeşim yoktur dedi, o çaresiz masum can.
– Öyleyse akrabandır, budur benim de son sözüm
Siz, çoban ve itiniz, bana vermez hiç aman
Haber salındı bana: Öç vaktidir bu zaman.
Deyip derinliğine sürükledi ormanın,
Mahkemesiz, usulsüz, çoktan kesildi ferman:
Vahşice sonu oldu körpecik taze canın.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Le loup et l’agneau

La raison du plus fort est toujours la meilleure:
Nous l’allons montrer tout à l’heure.

Un Agneau se désaltérait
Dans le courant d’une onde pure.
Un Loup survient à jeun qui cherchait aventure,
Et que la faim en ces lieux attirait.
Qui te rend si hardi de troubler mon breuvage?
Dit cet animal plein de rage:
Tu seras châtié de ta témérité.
– Sire, répond l’Agneau, que votre Majesté
Ne se mette pas en colère;
Mais plutôt qu’elle considère
Que je me vas désaltérant
Dans le courant,
Plus de vingt pas au-dessous d’Elle,
Et que par conséquent, en aucune façon,
Je ne puis troubler sa boisson.
– Tu la troubles, reprit cette bête cruelle,
Et je sais que de moi tu médis l’an passé.
– Comment l’aurais-je fait si je n’étais pas né?
Reprit l’Agneau, je tette encor ma mère.
– Si ce n’est toi, c’est donc ton frère.
– Je n’en ai point.
– C’est donc quelqu’un des tiens:
Car vous ne m’épargnez guère,
Vous, vos bergers, et vos chiens.
On me l’a dit: il faut que je me venge.
Là-dessus, au fond des forêts
Le Loup l’emporte, et puis le mange,
Sans autre forme de procès.

Jean de La Fontaine

İtiraf, Emil Aarestrup

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

İtiraf

Boynuna çoktan sarılmadığım için
Yahut dizlerine kapanıp kalmadığım,
Ve aşk cinnetiyle cüret etmediğim için –
Kuşkusuz, odunun teki sanıyordur beni.

Oysaki katiyen öyle biri değilim;
Ah, keşke hakikaten bir odun olsaydım!
Lakin biraz ahlaklıyım, biraz da namuslu,
İşte tam da bu yüzden asıl divane benim.

Erkjendelse

At ikke jeg forlængst har hængt mig
Om hendes Hals, om hendes Knæ,
Og i mit Raserie har vovet –
Ja, hun maa troe, jeg er af Træ.

Men det er jeg paa ingen Maade;
O, gid jeg bare var af Træ!
Men, jeg er lidt moralsk, lidt dydig,
Og derfor egentlig et Fæ.

İfrit, Maurice Rollinat

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

İfrit

Çırılçıplak, kıvrım kıvrım, titreşirken sinesi,
Kerhanelerin, izbelerin, batakhanelerin gülü
Umarsızca ilikliyordu kan kırmızısı jartiyerini
Şeffaf, upuzun, simsiyah çoraplarının üzerinden,

Derken kurbanı koparıverdi yürek yakan bir feryat:
“Uğuldayan, kaynayan bir sisin içindeyim, imdat!
Gözlerim dönüyor, sönüyor! Neredesin be ey yosmam?
Gel! Can verirken şurada, seni arzular bu kurumuş can!”

Bu feryadı duyan sülük, zevke geldi alaycı bir işveyle:
“Madem son nefesine dek hırıldayacaksın böyle,
“Öğüdüm olsun sana,” dedi, “idareli kullan sesini!”

Ve buz gibiydi, alay ederken o korkunç ızdırapla,
Karşıladı adamın can çekişini küçümser bir edayla
Ve paramparça etti son nefesini, attığı şuh kahkahayla.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Le Succube

Toute nue, onduleuse et le torse vibrant,
La fleur des lupanars, des tripots et des bouges
Bouclait nonchalamment ses jarretières rouges
Sur de très longs bas noirs d’un tissu transparent,

Quand soudain sa victime eut ce cri déchirant :
« Je suis dans un brouillard qui bourdonne et qui bouge !
« Mon œil tourne et s’éteint ! où donc es-tu, ma gouge ?
« Viens ! tout mon corps tari te convoite en mourant ! »

À ces mots, la sangsue exulta d’ironie :
« Si tu veux jusqu’au bout râler ton agonie,
« Je t’engage, dit-elle, à ménager ta voix ! »

Et froide, elle accueillit, raillant l’affreux martyre,
Ses suprêmes adieux par un geste narquois
Et son dernier hoquet par un éclat de rire.

Maurice Rollinat

Şehide, Charles Baudelaire

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Şehide

Meçhul Bir Üstadın Çizimi

Şişeler, sırmalarla dokunmuş o kumaşlar,
Ve de şehvet uyandıran mobilyalar içinde,
Mermerler, o tablolar, hoş kokulu libaslar,
Kıvrım kıvrım uzayıp sürünürken zeminde.

Ilık bir oda ki bu, bir sera sıcağında,
Havası ölümcüldür, ağır bir ecel tüter,
Can veren buketlerin sırça tabutlarında,
Son bir iç çekiş ile yaydıkları havadır.

Başsız bir ceset, sıcak bir nehir gibi döker,
Kanı, susuz yastığın bağrına ağır ağır;
Kızıl ve canlı kanı kumaş içine çeker,
İştahla emer onu, sanki susuz bir çayır.

Karanlığın doğurup büyüttüğü hülyaya,
Bizi esir eyleyen rüyalara bürünür;
Karanlık yelesinin yığıldığı masaya,
Ve mücevherleriyle o kesik baş görünür.

Bir komodin üstünde düğünçiçeği misali,
Düşünceden sıyrılmış, dinlenir öylece boş;
Alacakaranlığın yansırken solgun hâli,
Ters dönen o gözlerde bakışlar donuk ve loş.

Yatağın üzerinde fütursuzca serilir,
Baştan başa boşluğa terk edilmiş o beden;
Tabiatın bahşettiği ihtişamı belirir,
Ölümcül güzelliği etrafa hükmederken.

Altınlarla süslenmiş pembe çorap bacakta,
Tıpkı bir anı gibi öylece baki durur;
Alevli gizli bir göz misali parlamakta,
Jartiyer elmas gibi sert bir bakış savurur.

Bu eşsiz yalnızlığın tuhaf bir manzarası,
Mahmur bir portredeki o pervasız şuh tavır;
O kışkırtıcı gözler, duruşunun aynası,
Karanlık bir sevdanın gizemini yansıtır.

Suçlu bir neşe ile garip şölenler dolu,
Cehennem ateşinden öpücüklerle kaynar;
Kötü melek sürüsü bulup orda bir yolu,
Perdelerin kıvrımlı katları içre oynar.

Ve lakin o omzunun kıvrımı çarpıp duran,
Zarif zayıflığına şöyle bakıldığında;
Sivri kalçası ve o kıvrak beliyle vuran,
Öfkeli sürüngeni görürsün o bağrında.

Daha çok gençtir henüz! — Çileli yorgun ruhu,
Sıkıntının dişleyip kemirdiği o teni;
Susuz kalmış itlerin o sürüsüne doğru,
Başıboş arzulara açmış mıydı kendini?

Hayattayken bir türlü, o kadar aşka rağmen,
Doyuramadığın o intikamcı zalim güç;
Uysal ve cansız yatan etinin üstünde sen,
Koca arzularıyla aldı mı korkunç bir öç?

Cevap ver murdar ceset! Katı saçından tutup,
Ateşli kollarıyla seni eylerken feda;
Söyle ey korkunç kafa, vahşetiyle kudurup,
Soğuk dişlerin üzre kondurdu mu son veda?

Meraklı yargıçlardan, kalabalıktan kopuk,
Alaycı şu dünyadan fersah fersah uzağa;
Uyu huzurla uyu, ey sen, o garip mahluk,
Gizemli mezarında bas artık o toprağa.

Kocan dünyayı gezer, ve ölümsüz suretin,
O uyurken gözleyip nöbet tutar pür-dikkat;
En az senin kadar o sadıktır sana kesin,
Ölüme dek sürecek bir sebat, bir sadakat.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Une Martyre

Dessin d’un Maître inconnu

Au milieu des flacons, des étoffes lamées
Et des meubles voluptueux,
Des marbres, des tableaux, des robes parfumées
Qui traînent à plis somptueux,

Dans une chambre tiède où, comme en une serre,
L’air est dangereux et fatal,
Où des bouquets mourants dans leurs cercueils de verre
Exhalent leur soupir final,

Un cadavre sans tête épanche, comme un fleuve,
Sur l’oreiller désaltéré
Un sang rouge et vivant, dont la toile s’abreuve
Avec l’avidité d’un pré.

Semblable aux visions pâles qu’enfante l’ombre
Et qui nous enchaînent les yeux,
La tête, avec l’amas de sa crinière sombre
Et de ses bijoux précieux,

Sur la table de nuit, comme une renoncule,
Repose; et, vide de pensers,
Un regard vague et blanc comme le crépuscule
S’échappe des yeux révulsés.

Sur le lit, le tronc nu sans scrupules étale
Dans le plus complet abandon
La secrète splendeur et la beauté fatale
Dont la nature lui fit don;

Un bas rosâtre, orné de coins d’or, à la jambe,
Comme un souvenir est resté;
La jarretière, ainsi qu’un oeil secret qui flambe,
Darde un regard diamanté.

Le singulier aspect de cette solitude
Et d’un grand portrait langoureux,
Aux yeux provocateurs comme son attitude,
Révèle un amour ténébreux,

Une coupable joie et des fêtes étranges
Pleines de baisers infernaux,
Dont se réjouissait l’essaim des mauvais anges
Nageant dans les plis des rideaux;

Et cependant, à voir la maigreur élégante
De l’épaule au contour heurté,
La hanche un peu pointue et la taille fringante
Ainsi qu’un reptile irrité,

Elle est bien jeune encor! — Son âme exaspérée
Et ses sens par l’ennui mordus
S’étaient-ils entr’ouverts à la meute altérée
Des désirs errants et perdus?

L’homme vindicatif que tu n’as pu, vivante,
Malgré tant d’amour, assouvir,
Combla-t-il sur ta chair inerte et complaisante
L’immensité de son désir?

Réponds, cadavre impur! et par tes tresses roides
Te soulevant d’un bras fiévreux,
Dis-moi, tête effrayante, a-t-il sur tes dents froides
Collé les suprêmes adieux?

— Loin du monde railleur, loin de la foule impure,
Loin des magistrats curieux,
Dors en paix, dors en paix, étrange créature,
Dans ton tombeau mystérieux;

Ton époux court le monde, et ta forme immortelle
Veille près de lui quand il dort;
Autant que toi sans doute il te sera fidèle,
Et constant jusques à la mort.

Charles Baudelaire

Bigânedir Yıldızlar, Nils Ferlin

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Bigânedir Yıldızlar

Saymakla bitiremez insan
Duyduğu efsaneleri, onca masalı…
Derler ki bir yıldız kayar gökyüzünden
Ne zaman bir âdemoğlu nefesini teslim etse.

Gecenin ayazında kulak kesildim
Rüzgârların donmuş musikisine
İşittim köpeklerin ulumasını,
Bir mevtaya ağlayan köpekler gibi,

İşittim feryadını dul kadınların
Ve ekmek için hıçkıran ol sabilerin –
Lakin yıldızlar bigânedir bunlara
Biri doğmuş mu ölmüş mü, ne umurlarında.

Stjärnorna kvittar det lika

Man kan inte räkna dem alla
sägner och sånt man hör…
Det sägs att en stjärna ska falla
var gång när en människa dör.

Lyhörd i nätternas kyla
och vindarnas frusna musik
hundarna hörde jag yla,
som hundarna yla för lik,

änkorna hörde jag skrika
och barnen snyfta för bröd –
Stjärnorna kvittar det lika
om någon är född eller död.

Dennis Cooper

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Okulda

Hoca sınıfa dönüp
şiir yazma ödevi verdiğinde,
bizim John yumruğunu sıraya vuruyor.
“Ama bu akşam Knicks’in Boston’la maçı var!”
Ön sıradaki biletlerini başkasına paslamak zorunda şimdi.

Onun yerine şairlerin arasında cebelleşiyor,
William Carlos Williams’a gelene kadar alayından nefret ediyor.
“Şiir dediğin bu mu lan?” diye atılıyor
defterinin üzerine. “Ben bundan
tonla yazarım oğlum.” Ve yazıyor da, tam yirmi sayfa.

Kendi kısa hayatıyla ilgili,
sporculara övgü, basına sövgü,
o derin karanlık ailesine biraz yakın çekim.
Ertesi gün okurken notunu alacak;
John’un şiirinin adı “Hiçbir Yere Gitmiyorum”:

“Kimsenin öleceğini hiç düşünmezdim,
hele de benim,
sonra babamla amcamı manyağın teki indirdi
Ari ise zor yoldan dikti nalları,
e, ben de kendi ölümümü düşünmeye başladım,
ne zaman ve nasıl gelecek diye,
Kennedy’leri bitirmeye ant içmiş bir psikopat tarafından mı?
Umarım öyledir ve umarım bu,
ezikliğimi göstermeye fırsat bulamadan oluverir.
Ritim çöp biliyorum
ama kaybedecek neyim var ki, aga? . . .”

John bu son sözlere geldiğinde
gözyaşları sarsıyor o atarlı okuyuşunu.
Şaşkına dönen profesör, John’un
sert serseri kabuğunun içini görüyor direkt,
ve sonra John’a bir A+ fırlatıyor,
sağlam bi atış ya da efsane bi pas gibi.

Boş Nesil

Rik L. Rik için

Gelecek sana
bir soru paslar.
“Ölüm,” diye yapıştırırsın cevabı,
yüzün Slash dergisinin
kapağına basılır.

Sanki birisi ellerinin
bağını çözmüş gibidir.
Kendini tırmalarsın.
Sahnede kafanda
bir şişe kırarsın

ve hızla popüler olursun.
Millet seni film izler gibi
izlemeye bayılır
sonra ne bok yersen ye
sıkılırlar.

Hepsinden nefret edersin.
Onların kafasındakileri dillendirirsin,
hatalarla kararmış
şiirler şarkılar yazarak.
Ne demek istediğini anlarlar.

Uyuşturucu kullanmazsın.
Onlarla yatmak için de
söylemiyorsundur şarkılarını.
Sadece ölünü görürsün.
Sesin kısılana dek böğürürsün.

Gelecek Falan Yok

Bebeydik daha
ve kafalarımız
uyuşturucu ve
ölümle doluydu.

Her gece pert
ediyordum kendimi.
Gitar çalıyordum
bütün gün.

Gözleri kilometrelerce
uzaktaydı. Kızlar
madem tanrı falandı
ben neden boku yemiştim

öpüşürken,
ya da şarkı söylerken,
ne zaman biri gelip benimle
röportaj yapmaya kalksa.

Beni eroine
o bulaştırmıştı.
Ayıktığım zamanlarda
sırf bunun için nefret ettim ondan.

Sonra kalkıp bıçakladım
onu. Kek dilimlemek
gibi bi şeydi,
illa bilmek istiyorsan.

Gebertin beni o zaman
sırf bu yüzden. Ben ne
anlardım ki zaten. Neyin
peşindeydim.

İş Başında

Thomas’ı piç ettim
resmen, gözlerimle
taciz ettim onu, x
ray gibi aynı?

Eleman tam,
modunda, durduk
yere, migren ağrıları
(sebebi benim tabii).

Thomas’ın götü feci
kalkık, manita
işleri full
çekiyor,

gözleri tavan
pencerelerinden daha soğuk
ve derin. Buna bakmaya
katlanamıyorum hiç.

Kafamdakiler,
heveslerim hep
boğuk ve yavan.
Kurşun rengi o gözler
kirletiyor manzaramı,

ve hâliyle, sevdiğim her şeyi
azaltıyor gitgide. Midas
hesabı yani, tüm o kusursuzluk falan
asabımı bozuyor benim.

Bu yüzden Thomas’ı
piç ediyorum, daha az
inanılmaz kılıyorum onu,
tam bi kaşara çeviriyorum, siki tutmuş.

Özel Dünya

Erkek çocukları yürümeyi öğrenir. Çok geçmeden her bir adımda yere sımsıkı tutunurlar. Günler çıkmaz sokaklarda, dansın etrafında zirveyi görür. Tavşan dişleri alev alana dek bağırmaya çalışır, sonra da buz gibi biralar yudumlarlar. Aynı şehirde bir adam planlar yapar. Bir çocuktan bir adama, çarpı on büyümüştür. Dar kıyafetlerin içini görebilir ya da göremiyorsa bile hissedebilir. Çok eskiden kalma beden derslerindeki sahneleri hatırlar. O zamanlar güreşmediği için kendinden nefret eder. Kızlar için, farkında olmadan da erkekler için her zamanki yerlerinde bekleyen çocuklar vardır. Başları kahkahalarla geriye yatmıştır. Uyurken ya da uyuşturucuyla kendilerinden geçmişken bile, rock müzik hayatlarında kalmaya devam eder. Bunun siyah bayrağı onların bilinçaltlarını yönetir. Fikirlerini kabaca etraflarına çizerler. Bu onların gücüdür. Hayvandır onlar. Adam iyi hatırlar gençliğini. Bakış açısı o kadar vahşi ve tek renklidir ki, tıpkı müzik gibi, kendine çeker o veletleri. Okul duvarına dizilip tükürükleriyle ot sararlar, beklerler ilahı. Bu adamın anlattıklarını duyar ve ortamı dağıtıp, peşinden sendeleyerek giderler. Sağlam bi kafa yaşamak için, gözleri bağlı, boyunlarında iplerle çıplak vaziyette ateşin üzerinde sürünürler. Adam fark eder bunu ve onlara kokaini, sonra da anladıkları tarzda bi cenneti, yani kadınları ya da şiddeti serer önlerine. Böylece onun dünyasına girerler, ciğerleri ve koca burun deliklerinden içeri. Odalar döner ve kafalar güzelleşir. Sandalyelerde, masalarda boylu boyunca uzanıp hep birlikte sızarlar, cigaralar hâlâ dudaklarındadır. Sonra adam, sanki rüyadaymış gibi gözlerini ovuşturarak aralarında dolaşır, zira dünya bir fotoğraf kadar kurgulanmıştır, lakin cennet kadar da sıcaktır.

İlk Seks

Olay bu değilmiş.
Kemikli bi yastığa sarılmak gibi
falan olur sanıyordum.

Kurutma makinesindeki çarşaflar gibi
şehvetten döne döne
bi hâl olurum diyordum.

Tarzım pervasızdı,
yün kuruluğunda. Benimkiler dışında
kol falan da yoktu ya da çok azdı.

Görünmez bi kulağa her şeyi
fısıldayabilirdim
ve övgüler renksiz, kokusuz bi gaz gibi
yükselirdi.
Sonra da nefes alıp uykuya dalardım.

Ama sevgilim kımıldanıyor.
Ve rüyalarımdan
Atlantis gibi yükselen
o götün yarısını bile ele geçirmeden
dudaklarım lastik gibi uyuşuveriyor.

Kürek kemiğini dişlerimin arasına almaya çalışıyorum.
Mızmızlanıyor, ağzında yastıkla.
Ciddi değil ama.
Veya ciddi.

Sırtüstü dönüyor,
yüzü yağ gibi çiğ ve ıslak,
sanki kâbuslardan sarsılarak uyanmış gibi.
Bu yüzü nasıl memnun edeceğim, bilmiyorum.

Yarın kahvaltısını yapıp
gittiğinde, dolabımdaki
porno yığınını süpürüp atacağım,
ateşe vereceğim yalanlarını.

Yatağımda bekleyeceğim
daha önce yaptığım gibi, beynimde yarım bi düşünceyle,
ve seks, odama süzülecek
beyaz bir kaplan gibi.

In School

When the professor tells his class
their homework is to write poems,
young John brings down his fist.
“But tonight the Knicks are playing Boston!”
He’ll have to give his front rows away.

Instead he slogs through poets,
hates them all until William Carlos Williams.
“You mean this is poetry?” He leaps
on his notebook. “I can write this stuff
by the ton.” And so he does, a twenty pager.

It’s about his own brief life,
praise for the sports stars, shit for the press,
close shots at his deep dark family.
The next day he’s graded on his reading;
John’s poem is “I’m Going Nowhere”:

“I never thought anyone died,
especially not me,
then my father and uncle got it from maniacs
and Ari kicked the bucket the hard way,
and I’ve started thinking of my own death,
when will it come and how,
by some madman out to end the Kennedys?
I hope so, and that it happens
before I have a chance to show my mediocrity.
I know that’s clumsy rhythm
but what have I got to lose, man? . . .”

When John gets to these last words
tears shake his sullen reading.
Amazed, the professor looks straight
through John’s tough punk texture,
and then an A+ flies John’s way
like a fastball, or a perfect pass.

The Blank Generation

for Rik L. Rik

The future fills you
in with a question.
You answer, “Death,”
get your face on the
lid of Slash magazine.

It’s as if someone
unchained your hands.
You scratch yourself.
You break a bottle
on your head onstage

and get popular fast.
Kids like to watch
you more than movies
then they’re bored
no matter what you do.

You hate them all.
You speak their minds,
writing poems and songs
black with mistakes.
They know what you mean.

You’re not on drugs.
You’re not singing to
get in their pants.
You see yourself dead.
You scream yourself hoarse.

No Future

We were young
and our heads
were full of
drugs and death.

I polished my
body off nightly.
I played my
guitar all day.

Her eyes were
two miles. If
girls are gods
why’d I eat shit

when we kissed,
or I sang, every
time someone
interviewed me.

She pushed me
into heroin.
When I cared I
hated her for it.

Then I stabbed
her. It’s like
cutting a pie,
if you must know.

So, kill me for
it. What did
I know. I was
trying to what.

On It

I fucked Thomas
up, molested him
with my eyes like,
uh, X-ray vision?

He’s feeling wild,
then, out of the
blue, migraines
(I caused them).

Thomas is in
an imperious
place, love
life way over-
stocked, his

eyes colder
and deeper than
skylights. I
can’t stand to
look at that.

My ideas, my
desires are all
muffled, flat.
Lead-colored eyes
dirty my view,

and, thus, lessen
all I love. Like
Midas, all exquis-
iteness bugs me.

So I screw Thomas
up, make him less
unbelievable, a
total slut, fucked.

Private World

Boys learn to walk. Soon they’re gripping each foot fall. Days peak at dead ends, around dancing. They try to yell until their buck teeth are flames, then sip icy beers. In the same city a man schemes. He has grown from a boy to a man, to tenth power. He can see through small clothing or, if not view, sense. He remembers scenes in gym classes long ago. He hates himself for not wrestling then. There are boys waiting at the usual place for a girl, for a man without knowing it. Their heads are flipped back in laughter. Even when they sleep or space out on drugs, rock music remains in their lives. A black flag of it rules the unconscious. It draws their ideas crudely around them. It is their power. They are animals. The man remembers youth well. His viewpoint so fierce and monochromatic, like music’s, that boys are drawn closer. They line the school wall sewing joints with their spit, waiting for godhead. They hear this man’s rap and break rank, stumble after. They’d crawl nude across fire, blindfolded with ropes around their necks for a powerful sensation. The man realizes and offers them cocaine, then women or violence, the heaven that they understand. So they enter his version, through lungs and big noses. Rooms spin and highs deepen. They pass out together in chairs, across tables, joints still in their kissers. Then the man walks among them rubbing his eyes as if dreaming, for the world’s as composed as a photo, but is heavenly warm.

First Sex

This isn’t it.
I thought it would be
like having a boned pillow.

I saw myself turning
over and over in lust
like sheets in a dryer.

My style was reckless,
wool dry. Other than mine
there were little or no arms.

I could whisper anything
into an implied ear
and praise would rise
like a colorless, scentless gas.
Then I would breathe to sleep.

But my lover moves.
And my lips grow numb as rubber
before I capture half the ass
that rose like Atlantis
from my dreams.

I try to get his shoulder blade between my teeth.
He complains, pillow in his mouth.
Doesn’t mean it.
Means it.

He rolls onto his back,
face raw and wet as fat,
like it has been shaken from nightmares.
I don’t know how to please this face.

Tomorrow when he has made breakfast
and gone, I will sweep
the mound of porno from my closet,
put a match to its lies.

I will wait in my bed
as I did before, a thought ajar,
and sex will slip into my room
like a white tiger.

Huş Ağacı, Jan Marten de Vries

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Huş Ağacı

Yüksek bir tepe üzre etti şöyle bir kelam:
“Huş ağacından gelen sese olmuşum esir,
Hışırtısı kalbe öyle bir eder ki tesir,
Görmezden gelip geçmem yanından hiçbir zaman.”

Bense huş ağacını çoktandır bilen sabi
Yırtılmış kabuğunu kullanırdım hep bizzat
Sayıları saymaya, harflere verip hayat,
Bazen inat etse de yazının mürekkebi.

Ve hakikaten duydum yüksekte uğultuyu
Rüzgârın kanadında uçuşan ol nefesi,
Gümüşi bir fısıltı, andıran berrak suyu.

Nasıl olur da böyle, sağlamken iki kulak,
Çocukken tanıdığım ağacın ta kendisi
Onu hep görüp de, hiç istememişim duymak?

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

De berk

‘t Was op een hoge heuvel, dat zij zei:
‘Ik houd zo van ‘t geluid van berkenbomen,
aan hun geritsel is niet te ontkomen,
ik ga er nooit een ongemerkt voorbij.’

En ik, ik ken de berk al lang: als kind
gebruikte ik de afgescheurde vellen
voor letters en voor cijfers, om te tellen,
al lukte het niet altijd met de inkt.

En inderdaad: ik hoorde ‘t hoge ruisen
zoals het werd gedreven door de wind,
een duidelijk waarneembaar zilver suizen.

Hoe kan het, dat ik, ondanks goede oren,
de boom die ik herkennen kon als kind
altijd wel zag, maar nooit heb willen horen?