Yüksek dünyanıza lanet ederim

Ben Müslümanların maddeten ve ahlâken inhitatını ve belki kısmen iflasını inkâr edenlerden ve buna çare olacak uyanış ve teceddüt yollarının önüne set çekmek isteyenlerden değilim. Ancak buna çare olacak diye açıktan veya gizliden İslâm dininin tahrip veya tahrif edilmesine lüzum görülürse o zaman ben, Müslümanların bu sefalette kalmalarını haklarında daha hayırlı görürüm.

Müslümanların mes’ûd bir dünya yüzüne çıkmasını vicdanî samimiyetimle arzu ettiğim hâlde dinimizin üzerine basarak erişebileceğimiz yüksek dünyanıza lanet ederim. Biz o yüksek dünyaya çıktığımız zaman İslâmiyet de ona sımsıkı sarılan elimizle başımızın üstünde hürmetle bulunmalıdır. Hem bu şekilde hareket edersek yükseleceğimiz yere çıkarken bizliğimizi de beraber götürmüş olacağımızdan muvaffakiyet daha ziyade kesindir. Aksini yaparsak, daha yükselme hareketinde melezleşmiş olan bizler, çıkacağımız noktaya ulaşmadan kuvvetimizi kaybetmiş olacağımız gibi, olmaz ya, arzumuzun en üst mertebesine yükselmek mümkün olsa bile, o yükselenler artık biz değil, bizden tenasüh etmiş başkalarıdır. Bize yabancı olan o insanların dünyalık saadetlerine çalışmak borcumuz olmadığı gibi ahiretteki mesuliyetlerine iştirak etmek de hiç işimize gelmez.

Şeyhülislam Mustafa Sabri

Türkler Benî Kureyza’dan da af dilemeli midir?

Ermenilerden af dilenmesi ile iş bitecek zannedenlerin keyiflerini hangi haberle kaçırabiliriz bilmiyorum.  Özür beyanının arkasından tazminat taleplerinin de meşru bir zemin elde edeceği gayet açık. Peki, tazminatla iş bitecek mi? Pek tabii ki, hayır…’Haksız yollarla ele geçirdiğiniz'(!) topraklardan feragat etmeniz istenecek. Bununla iktifa edilecek mi? Bizde bu genişlik olduğu sürece hiç sanmıyorum. Daha dün Hıristiyan takvimine göre 1989 senesinde Bulgaristan’dan yaklaşık 350.000 Türk’ün sürgün edilmesini hatırlayınız. 800 sene İberik Yarımadası’nda kalmış Müslümanlardan bugün antropolojik bir iz bile yok. Koca yarımadada bir tane cami kalmamış. İstiklal Harbi’ni gözden düşürmek isteyen Türkiye düşmanlarının gizlediği hakikat,  Sakarya Meydan Muharebesini kazanmamış olsaydık Türkiye’nin de Endülüs gibi olacak olduğu hakikatidir.

Kestirmeden söyleyelim; Türkiye’de bir milletin yaşadığı ve bu milletin adının, vasfının ne olduğu gayet vazıh bir şekilde tebellür etmez, Türkiye’nin kimin vatanı olduğu sorusuna sarahatle ve sıhhatle bir cevap verilmez ve bu millet de vatanına sahip çıkmaz ise nasıl Balkanlar’dan sürülmüş isek Türkiye’den de sürülme ihtimalimiz çok kuvvetlidir.

Türkiye bütün Müslümanlar için bir anavatandır. Balkanlardan Kafkasya’ya yakın coğrafyamızda yaşanan elim hadiseler neticesinde hangi etnik kökene mensup olursa olsun Türkiye bütün Müslümanlar için bir son melce, bir sığınak olmuştu. Yani? Yanisi bundan ötesi yok. Son kaledeyiz. Kaçabileceğimiz bir yer yok.

‘Hele bir arkamı yerleyim,  gör sana neler edeyim’ demiş. İlerde yapacakları şeyleri şimdiden söylerlerse ‘küçük küçük ama hızlı hızlı’ yürüyen işleri sekteye uğrayacağı için öncelikle atılacak adımlara Müslüman ahalinin razı edilmesi gerekiyor. Bu razı ediş ameliyesinde en büyük katalizörlüğü bizdenmiş gibi görünenler yapıyor.

Müslüman görüntüsü veren gayrimüslimler yerine göre başörtüsünü de savunarak insan hakları mukaddesatına insanlarımızı inandırdılar. İnsan hakları diye bir mefhuma müspet bir mana yükleyerek gelinecek yer işte burası. Burasının neresi olduğunu hala fark edemediniz mi öyleyse size bir kaç işaret göstereyim.

İnsan Hakları ideologlarına göre İstanbul’un işgali 1453’te başlamıştı. Öyle ya! Osmanlı hükümranlığındaki büyük saha içinde bir çıban gibi kalmış olan İstanbul’un kime ne zararı vardı?  Peki ya Anadolu’nun işgali!?  Evet. Tahmin ettiğiniz gibi, o da 1071’de başlamış bir faaliyet. Sizin fetih dediğiniz şey (hala diyen kaç kişi kaldı onu da bilmiyorum) insan hakları müntesiplerine göre bir işgaldir. İnsan hakları dininin misyonerlerine göre işgalciler (yani Türkler) ‘mazlum’ Anadolu ahalisinin mallarını yağmalamış karısını, kızını köle yapmıştır.  İnsan hakları ruhbanlarına göre bizim (biz kimsek) Anadolu’yu Türkiye yapmamız insanlığa sığmaz. Barbarlar gelmiş, medenilerin dünyasını talan etmişler… Fethi, cihadı, gazâyı evrensel değerlerle, insan haklarıyla izah etmeniz mümkün değildir.

Kur’anı esas almaz da gavurlardan ödünç aldığımız mefhumlarla düşünmeye ve konuşmaya başlarsak işte olacağı budur.

İnsan hakları teorilerine ‘insanlık ideali’ palavralarına taviz verdiğiniz zaman işin daha nereye gideceğini şimdiden söylemiyorlar ki bir sonraki safhaya atlatmak kolay olsun.  İşin varacağı yeri size söyleyeyim mi?  Rasulullah’ın (S.A.V) Benî Kureyza’ya yaptığının hesabını da Müslümanların mümessili olarak gördükleri biz Türklerden sormaya kalkacaklardır. ‘O kadar da değil’ diyenleri duyar gibiyim.

O kadar… Hani şu ‘enseye tokat’ hikâyesinde olduğu gibi “onda bu altınlar, sende de bu ense olduktan sonra sen daha çok tokat yersin!”

İlk adımı attırıyorlar sonra yavaşça ikincisini. Sonra yavaşça üçüncüsünü… Doğrudan 4.adımı söyleseler millet irkilecek. Zamana yayarak işi götürüyorlar. Tedricen kaynatılan kurbağa hikâyesinde olduğu gibi!  Kurbağa aniden kaynar suya atılsa hemen sıçrayıp kurtulacak ama soğuk suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa haşlanıyor ama sıçrayamıyor.

Bir sonraki değil üç adım sonrasını söylemeye çalışıyoruz ki belki bir ayılmaya vesile olur diye… Belki de “biz demiştik” diyebilmek için. Tahminlerimizin tahakkuk etmesini değil hata etmiş olmayı gönülden temenni ediyoruz.

Eve hırsız girecek diyene ‘korkma bu eve bir şeycik olmaz’ diyen ve onu sakin olmaya davet edenlere sual ediyoruz: Korkulukların, kapı kilidinin gözden geçirilmesi hırsızlarla oturup kalkan evin hayırsız çocuğunun kulağının çekilmesi hırsızların keyfini mi evin emniyetini mi kaçırır?

Mustafa Deveci, Konya Yeni Gün, 09 Mayıs 2014

italyan ressam Pisani_nin, Kurtulus_ Savas__'nda Yunan askerlerinin, Tu_rkler_e yapt_g__ zulmu_ anlatan tablosu._

Fetvâ

Muhterem Denizlililer!

Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkânsız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dinî farize olarak karşımızdadır.

Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebeamız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’in şu birkaç saat içinde irtikap edilen cinayetler gösteriyor.

Silahımız olmayabilir, topsuz – tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi hassasiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazilerdir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir.

Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber değildir. Meşru olan münhasıran vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihattır.

Korkmayınız! Meyus olmayınız! Bu livay-ı hamd’in altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan tebliğ ediyorum.

Denizli Muftüsü Ahmed Hulusî Efendi, 15 Mayıs 1337 (1919)

Konstantinapol ‘İslâmbol’ Oluyor

Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’u bir İslâm şehri haline getirmek oldu. Fatih camiine ait vakfiye’nin mukaddi­mesinde şöyle denir: “Sultan Mehmed Konstantiniyye’yi Allah’ın yardımıyla fethetti. Orası bir putlar şehri idi… Sultan, şehrin gü­zel süslemeli kiliselerini medrese ve câmi haline getirdi.” Camiye çevrilen altı, medreseye çevrilen bir kilise vardı. Asıl ilginci, Aya-Marina manastırı, Baba Haydarî dervişlerine verildi. Şehrin en güzel yerleri, ya askeriyeye, ya da tarikatlar da dâhil olmak üze­re ilmiyyeye mensup kişilere tahsis edildi.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han'ın elinde kılıçla Ayasofya’da verdiği hutbenin tasviri

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın elinde kılıçla Ayasofya’da verdiği hutbenin tasviri

Sultan, fethin ikinci günü St. Sophia (Ayasofya) kilisesine gidip, kiliseyi câmiye çevirdi ve orada, şehrin bir İslâm şehri oluşunu temsilen ilk duasını etti. Ayrıca şehre, Müslümanların yüzyıllar­dır büyük Konstantin şehrini (Konstantiniyyetu’l-Kübrâ), bir İs­lâm şehri haline getirme arzusunu yansıtan “İslâmbol” adını verdi”. Halk genellikle Osmanlı öncesi Türk ismi İstanbul’u kul­lanmakla birlikte, yeni isim özellikle ulemâ arasında muhafaza edildi. Evliyâ Çelebi’nin anlattığına göre fetihten sonraki ilk Cuma günü kılman namazda şöyle denilmiştir: “Müezzinler yanık bir sesle inn’Allaha ve melâiketehû âyetini okumaya başladık­larında, Ak Şemseddin, Sultan’ı kolundan tutarak büyük bir say­gıyla minbere getirdi. Orada çok derin ve müteessir bir ses ile “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” dedi; câmide hazır bu­lunan gaziler de sevinç gözyaşlarına boğuldular.”

İslâm inancı ve halk tasavvuru, Konstantinapol’ün İslâmbol’a çevrilmesinde bütünleşti. Osmanlılar nazarında şehir, ashabın mu­kaddes kalıntılarını ihtivâ ettiğinden beri zâten bir Müslüman şehriydi. İslâm geleneğinde Müslümanların câmi yapıp, ibadet et­tikleri herhangi bir yer, İslâm toprağı kabul edilmekteydi. Kili­seler ve özellikle Aya Sofya, Müslümanların Cenâb-ı Hakk’ın, en nihâyetinde gerçek dine ihsan edeceğine inandıkları eserler olarak görülüyordu. Menkıbeye göre; Ebu Eyyüb el-Ensâri de şehadetinden önce namazlarını burada kılmaktaydı. Ayrıca Müslüman bir devlete boyun eğen gayr-ı müslimlere ait bir bölge yahut şehir, resmî açıdan İslâm topraklarının bir parçası kabul edilirken, buraların İslâmîleştirilmesi daimi bir umut olarak kalmaktaydı. Mehmed, şehre Greklerin, Ermenilerin ve Yahudilerin de yerleş­mesine izin vermekle birlikte, –İslâm için fethedilen büyük şehir­lere sistematik olarak uygulanan bir siyaset izleyerek– ‘İslâmbol’un Müslüman bir çoğunluğa sahip olmasını garanti edecek türden ölçüler ihdas etti.

Osmanlılar nazarında, bir Hristiyan şehrini fethettikten son­ra yapılabilecek en sembolik iş, kiliseleri câmiye çevirmek idi. Ezân okunan minâreler, İslâm şehrinin aşikâr bir sembolü ve en belirgin veçhesi haline geldi. Osmanlılar fetih tanımlamalarında buna, hep, İslâm’ın zafer sembolü olarak atıfta bulundular.

Müslüman bir nüfusa sahip her şehir yahut kasaba, bir Cu­ma Camiine yâni bir mescid’e sahip olmak zorundaydı ve Cuma­ları burada toplanmak, dinî bir vecîbe idi. Kanunî Sultan Süley­man, Kızılbaşları bastırabilmek için bu vecîbeyi, köylere kadar yaygınlaştırmıştır.

Nâhîye’lerin merkezinde bulunan büyük câmi, sâdece dinî de­ğil, aynı zamanda şehir hayatının diğer veçhelerini de yansıtan bir merkezdi. Câmiyle birlikte inşâ edilen medrese’nin dışında, halkın eğitimi için (ders-i âm) câmiye düzenli dersler konuldu: İslâmın tedrisi, İslâm geleneğinde en değerli dinî faaliyetlerden biri kabul edilmekteydi. Namaz için, özellikle Cuma günleri, baş­şehrin büyük câmiine gitmek, Sultan (ve aynı zamanda Müslüman tebâ için) dinî bir vecîbe idi.

Sultan burada halk ile konu­şur ve suiistimaller neticesinde ortaya çıkan, yazılı ve sözlü şikâ­yetleri (rık’â) kabul ederdi. Merâsim, Sultanın, halkının sıkıntı­larına gösterdiği yakınlık ve alakayı temsil etmekte ve bu tavır, İslâm devlet geleneğinde yöneticinin en önemli fonksiyonu sayıl­makta idi. Sultanın, tebânın en zayıf olarak yaşlı bir kadının elinden bir rik’â’yı kabul edişini resmeden minyatürlerde, ideal yöne­tici olarak bir Sultan tasviri çizilmiştir.

Cuma namazında, döne­min en önde gelen şeyhi tarafından okunan hutbe, dinî olmaktan öte bir fonksiyonu haiz idi. Cemâat, hutbe’de dile getirilen Sultan’la ilgili övgülere karşılık vermek durumundaydı ve bu mera­sim İslâm toplumunda Sultanın hâkimiyetinin halk tarafından kabulünü ifade ediyordu. Hakikaten, Sultanın isminin Cuma hut­belerinde zikredilmesi ve kendi adına para bastırılması, herhangi bir yöneticinin İslâm beldelerindeki bağımsızlığını gösteren iki mecbûrî sembol idi.

Öte yandan mahkemeler de câmilerde bulunmaktaydı. Bun­lar içerisinde en kalabalık olanı, Büyük Çarşı civarında, şehrin ana caddesi üzerinde bulunan Vezir-i Azam Mahmud Paşa Camii’nin avlusundaki mahkeme idi.

Prof. Dr. Halil İNALCIK

Kaynak: Halil İNALCIK, “İstanbul: Bir İslâm Şehri”(terc. İbrahim KALIN), s.247-249 Costantinople ‘İslâmbol’ Haline Geliyor, (İslâm Tetkikleri Dergisi, Prof. Dr. Nihat M. Çetin Hatıra Sayısı, C:Volüme IX, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1995, İstanbul)

Hagia-Sophia-Mosque-Istanbul-1847-Gaspare-Fossati-Ayasofya-Camii-1024x654

Kültürümüz ve Şehirlerimiz

Osmanlı kültürünün içerisinde oluştuğu şehirlerimizin neredeyse yok olma düzeyinde tahribata uğramış olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak her şeye rağmen yalnız bize ait olmayan, bütün insanlığın malı olan mimarlık kültür mirası­mızın korunması ve tarihî şehirlerimizin ihya edilerek insan­lığa ufuk açılması mümkündür ve bunu yapmak da toplumumuzun aslî bir vazifesidir.

Burada 1958 yılına ait bir hatıramı nakletmeyi vazife bili­yorum. Beynelmilel Mimarlar Birliği (Union International des Architects) şehircilik komitesi İstanbul’da toplanmıştı. Bir hafta süren çalışmalar sonunda o tarihte İstanbul Valisi olan Kemal Aydın Bey Malta Köşkü’nde Cuma akşamüzeri bir davet verdi. Kongreye katılan yabancılara ve onlar adına Şehircilik Komitesi Başkanı Andre Gutton’a davete ve toplan­tıya katıldıkları için teşekkür etti. Gutton’un cevabı uzundu. Birinci cümlesi ise bütün toplumumuzun yüreğini titretmesi gereken önemdeydi. Bu cümle şöyleydi: “İnsanlık tarihinin en büyük kültürlerinin, en müstesna değerlerinin katmanlar halinde bir arada yer aldığı en önemli toprak parçası olan tarihî yarımadanın muvakkat hüsn ü muhafaza imtiyazına sahip bulunmaktasınız.” Bu cümlenin anlamı apaçıktır.

Açıkça ‘Bu kültür değerlerini muhafaza edemezseniz buradaki varlığınız ve bu toprağın sahibi olma hakkınız sona erer’ demek istiyordu Andre Gutton.

1977’de Avrupa Konseyi’ne yollanan bir sergi üzerine Avrupa Konseyi Assamblesi’nin ittifakla aldığı bir kararla İstanbul Yarımadasının tahribatına son vermek ve kültür mirasını korumak üzere uluslararası bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyaya UNESCO da davet edildi. Çalışmaların gereği olan bütün katkı bu kuruluşlar tarafından yapılırken Türkiye bu çalışmalar için gerekli mükellefiyetini yerine getirmedi ve bir belediye başkanı da bu çalışmaya katılan seçkin uzmanlar hakkında, “Arkalarına tekmeyi vurup herifleri def ettim” diye övündü.

Bugün bu topraklarda 10 asırda vücuda getirdiğimiz kültü­rün kalan son parçaları da tehdit altında bulunuyor. Mesela İstanbul’da 10 milyon insanı taşıyacak metro, tüpgeçit vs. ulaşım sistemlerinin bu kadar insanın yaşadığı şehrin %1’i kadar olan küçücük tarihî yarımada üzerinde birleşmesini öngören yatırım projeleri ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Tarihi boyunca ancak 300 bin kişinin yaşadığı, gündüzleri 900 bin kişinin çiğnediği, insanlığın bize “muvakkaten ema­net ettiği” bu kültür alanını, tasarlanan projelerin uygulanma­sı sonunda günde 2-3 milyon insan çiğneyerek yok edecektir.

Ulaşımın araziyi kullanma biçimini belirlediğinin farkında olmayan, yol yapmak ve insanları bir yerden bir yere taşımak­tan ibaret tek yönlü, sakat, bütüncül olmaktan uzak yaklaşım­lar şehirlerimizi tahrip etmekle kalmamakta, başka pek çok önemli şehir ve kültür merkezimizin hemen çevresinde geliş­tirilen ve milyonlarca insanın yerleşmesini öngören imar planları da Konya, Kayseri vb. pek çok şehrimizi yok olmakla tehdit etmektedir. Bugün tarihî Bursa’yı, tarihî Edirne’yi, tarihî Amasya’yı muhasara edecek birkaç milyonluk şehirlerin oluşmasını öngören planlar da bu şehirlerin, çevrelerindeki vahşi ve ölçüsüz yerleşmeler içerisinde kaybolmuş küçücük noktalar haline gelmesine sebep olacaktır.

Bütün dünyada kültür mirasının korunabilmesi için yeni yerleşmelerin eskilerin uzağında tasarlanıp vücuda getirilmesi amaçlanmaktadır. Oysa bugün şehirlerimizi yönetmeye nam­zet olanların neredeyse hiçbirinin ağzından şu temel şehirci­lik konularını işitmiyoruz: Bir şehrin ekonomik faaliyetler ortamı, sosyal ve kültürel ilişkilerin oluştuğu bir ortam, içeri­sinde gelecek nesillerin yetiştiği bir ortam olduğu bilincinin sonunda ortaya çıkmış şehir ekonomisi (yatırım-işletme mali­yetleri ekonomisi), şehirlerin %80’inden fazlasını oluşturan konutların yatırım ve işletme maliyetleri ve gelişmeye uyum meselelerini dile getiren, şehir ekonomisi, şehir sosyolojisi, konut, arazi kullanış-ulaşım ilişkisi, trafik işletme mühendis­liği tedbirleri, koruma ve şehirleri tahrip eden, üstelik de kontrol edilemeyen yeni nüfus baskısıyla gelen ekonomik faaliyetlerin bölgesel ölçekte alınacak tedbirlerle nasıl önlene­ceği ve nasıl güzel ve sağlıklı şehirlerin vücuda getirileceği…

Bilgiye dayanmayan kararların hiçbir alanda başarılı ola­mayacağı aşikârdır. Aerodinamik bilinmeden imal edilen uça­ğın uçamayacağı gibi. Böyle olunca, bugüne kadar bilgiye dayanarak şehirleri yönetme kararlarını açıkça ortaya koyma­yanlar nasıl şehirlerimizi felaket ortamı haline getirmişlerse, bu tavır devam ettiği takdirde şehirlerimiz ülkenin geleceğini tehdit edecek daha da büyük felaket ortamları olacaktır.

1970’li yıllarda gelişme halindeki ülkelerin büyük şehirle­rinin sebep olduğu israfın o ülkelerin ekonomik gelişmesini imkânsızlaştırdığını tespit ederek 11 ülkenin büyük şehrinin gelişmesini düzenleyecek katkı arasında İstanbul’un da ele alınmış olması, yaşamakta olduğumuz düzensiz şehirleşme­nin ülkemiz kültürünün geçmişini yok etmesinin yanında ekonomik gelişmeyi, sosyal ahenk ve sulhü de çıkmaza soka­cağından haberdar olmamız şarttır.

Bu vahim durumu aşmak için şehirlerimizin nüfus artışını durduracak bölgesel gelişme ve şehirleşme planlamasını baş­latmak, şehirlerimizi koruma, arazi kullanış, ulaşım ve desantralizasyon programlarını bu bölgesel gelişme esasları içinde çözümlemek, tek merkezli sağlıksız organizmalar haline geti­rilmek istenen şehirlerimizi çok merkezli, İnsanî ölçüde bir yapılaşma ile her gün artan ulaşım harcamalarının karmaşası­nın önlenmesi istikametinde ulaşım ve yerleşme planlamaları yapmaya yöneltmek bir felaketin önlenmesi için alınacak ted­birlerin ana hatları olarak zikredilebilir.

Turgut Cansever
Osmanlı Şehri

ibn_arabi_hazretleri_ezani_nasil_yorumluyor_h20108_5243a

Yeni İstanbul

C1uRn1xWEAAtYSrGerçi yangın bir felâkettir, fakat İstanbul Belediyesi’nin bazı mühim vazifelerini ekseriyetle yangınlar gördüğü için, İstanbul halkı, evler yıkıcı alevlere karşı kendini minnettar saysa yeri var. Fatih taraflarının, Hırka-i Şerif’in, Karagümrük’ün eski karanlık evlerini bilenler, yangınlardan sonra oralarda açılan geniş ve havadar sahalar karşısında, Fransızlar’ın dediği gibi, felâketin bir şeye yaradığını görmüşlerdir.

Fakat, itiraf etmeli ki nice hüsranlar ve gözyaşları pahasına mal olan bu nimetten lâzım olduğu gibi istifade etmesini bilmedik. Yangın mıntıkasında açılan bulvarların her iki tarafında birbiri ardınca yapılmakta olan küçük, üslûpsuz, nizamsız binalar, bir yeni çirkin İstanbul’un çekirdeğini teşkil ediyor.

Mimarî eserler, fazla çirkinliğe, fazla garabete gelmez. Gülünç bir resme bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz; fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Âciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekil halini alınca, bütün bir şehrin manevî sıhhatini, nesillerce, bozmak kudretinde bir tehlike olur. Son senelerin ağlanacak, sahte mimarîsi yüzünden değil midir ki ruhumuzun estetik kabiliyetine delil aramak için geçmiş san’atkârların eserlerine başvurmaktan başka çare bulamıyoruz.

Ahmet Hâşim, Bize Göre

FB_IMG_15347261765085295

Dinlenme ve Eğlenme Günü

Cuma gününe eğlence ve rahat günü denilmesine gülmeli! Bütün yiyeceği ve içeceği dolaplarda kilitlenmiş; odalardaki kanape ve koltukları kaldırılmış bir evde yiyip içmek, gülüp oynamak mümkünse, şu cuma gününün bir veba rüzgârıyle süpürülmüş gibi boşalan sokaklarında eğlenmek de ihtimal kabil olur.

Bu cuma günü, sabahleyin evimde düşündüm: Güneşin batacağı ve beni cumadan kurtaracağı saate kadar geçireceğim zaman, gözüme, ayaklarımla çıkacağım sarp bir dağ tepesi gibi göründü. Moda sahillerini düşündüm: Sarı saçlı İngiliz sütninelerinin el arabalarında dolaştırdığı pembe çocukları seyretmekle geçirilecek bir günün zevki, bana, hiç de kâfi derecede câzip görünmedi. Bir dost evinde dedikodu, kahvelerin birinde bir fincanla karşı karşıya düşünme veya Kızıltoprak kırlarında otlayan başıboş öküzlere refakat şıkları arasında bir karar veremeyerek, nihayet İstanbul’a inmek için iskeleye koştum.

Yeni yanaşan vapurdan neş’eli bir halk boşalıyordu. Köylüyü kaçıran zevklere kavuşmak üzere acele eden bu safdillere içimden acıdım.

Vapur köyden ayrıldı. Köprüye çıktık. Demir parmaklıklara dayanmış, sulara dalgın bakan hüzünlü bir halk, cumasını İstanbul’da geçirmeğe gelen bu diğer zavallılara sanki gizli gizli bakıp merhametle baş sallıyordu.

Cuma günü! Ölüm günü! Zevkin nerede?

Ahmet Hâşim, Bize Göre

istiklalcaddesi.jpg

 

Fast Food Müziği

Bu yazın başlığına bakıp, “Allah Allah, demek şu ayaküstü aburcubur dükkanlarının da kendine mahsus müziği varmış” diye düşünmekle haklısınız.Ama bendeniz böbrek nakil ameliyetı olmak üzere ABD ye gitmeden önce -moda denen illetten hayatı boyunca uzak durmaya çalışmış bir insan olarak- ne şu “çabuk yemek” anlamındaki “fast food”u bilirdim, ne de bunun , her Amerikalının ağzındaki karşılığını :”Junk food” yani “çöp tenekesi yemeği” Zaman kazandırma gibi makul görünen bir kılıf altında ‘Batının bizim kültürümüze daima çöp tenekeleri soktuğunu, bu örnek en veciz şekilde anlatmıyor mu? Ne dersiniz?… Marshall yardımı adlı adı altında kokmuş peynirlerle bozuk süt tozlarını bizim kültürümüze kim soktu?.. Vücut ısısında erimediği için yüksek kolesterol ve damar sertliğine sebep olan bitkisel yağı “margarin” adı altında kim soktu; mis gibi zeytinyağımızın ve ısıtılıp köpüğü alınınca kolesterolü de kalmayan tereyağımızın yerine?!.. Daha 50 yıl öncesine kadar halkımızın yabancısı olduğu içindeki tein-kafein birleşimi dolayısıyla sindirim bozuklukları, uykusuzluk çarpıntı ve erken kireçlenmeye sebep olan çayı, bizim kültürümüze kim soktu (bin defa sağlıklı adaçayımızın, ıhlamurumuzun, kekiğimizin yerine)? Kumar makinesi benzeri, attığınız para karşılığında dilinizin artık kahve demeye alıştığı (belki yarın daha çağdaş olsun diye blucinli papyonlu entellerimiz ‘kofi’ demeyi yeğlerler) kahverengi sıcak suyu veren otomat pisliğini kim soktu kültürümüze? Siz “recycle” yolu ile geldiği çöplüğe geri dönecek karton bardaktan içilen bir nanenin “kırk yıl hatırı” olabileceğine inanıyor musunuz? Kör alıcılar olmasa, kör satıcılar da nasıl yaşardı acaba?!

Hele çalışan çalışmayan hemen bütün hanımlarımızın; önce çocuklarının sağlığı için kanser tehdidi taşıyan MSG (mono sodium glutamate) ile hazırlandığına dikkat bile etmeden, paketlenmiş yiyeceklere alışmaları (10 yıl bile dursa bozulmayacak şekilde kimyevi koruyucu ve boyalarla dejenere edilmişi üstelik dondurulmuş yiyecek, gıda değil, posadır), çabuk oluyor mazeretiyle (aslında tembellikten) doğranıp dondurulmuş (yani besin değeri sıfırlanmış) patates, havuç, bezelye ve soğanlarla, kanserojenliği sabit olduğu için Amerikalının dahi terk ettiği “micro wave” fırınlara özenmeleri; içindeki kokain dolayısıyla, sigara gibi bir alışınca bir daha bırakılamayan yüksek kafeinli kola vebasından kendilerini de çocuklarını da koruyamamaları, ne kadar düşündürücü ve üzücüdür. “Ama Sadık’cım şimdi herkes…”, “Ama annecim şimdi herkes..”! Hayır Leyla’nım, herkes değil, Hayır Oya’cım herkes değil. Sadece beyinlerini, düşünüp araştırmak ve anlamak yormak istemeyenler! Herkes değil!

Washington’da kaldığım iki yıl içinde, McDonalds, Kentucky Fried Chicken, 7-Eleven türü yerlerde yemek yiyen, aklı başında bir tek Amerikalı görmedim desem inanınız; en azından çevremdeki yüzlerce müzik ve tabiat dostu içinde. Ha onlar ne mi yerler? Amerikalının bilirsiniz, hamburger, hotdog ve popcorn dışında milli yemeği yoktur (dünyaya külahı nasıl ters giydiririz diye düşünmekten mutfak kültürlerini geliştirmeye vakit bulamamış olmalılar!). Bu yüzden en çok düşkün oldukları Çin, Hind, Tayland başta olmak üzere Meksika, İran, ve İtalyan yemekleri. Canları Türk yemeği istediği zaman da köşedeki Rum lokantasına giriverirler. Tabii bilmeden! Dolmakis’in, peynirli borekis’in, muska’nın, “cayro” diye okuduğu “döner”de çevirme “ğyiro”nun aslını ne bilsin Amerikalı? Peki, Türk lokantası vardır da mı gitmezler? Yoo. Biz kendimizden vazgeçmeye karar vereli neredeyse 150 yıl olduğu için, güzelim yemeklerimizin Amerikalıya tanıtılması en varlıklı lokantacılarımızı bile pek ilgilendirmez. Biz dışarıya yemeklerimizi değil, turistik ayin ekiplerimizle müzelerimizi götürürüz! Oysa mesele başkent Washington’da Konyalı bir Hacı Salih, bir İskender niye olmasın? Ama iyi ki, ABD bizden vasıfsız işçi istememiş, yoksa bütün Amerika’yı Almanya gibi lahmacun kokuturduk!

İyi güzel de bütün bunların müzikle ilgisi ne, diye soracaksınız, değil mi? İlgisi şu:

Ta, üstün Çin beylerine hoş görünmek için kendi adlarını bırakıp Çin adları alan atalarımız Göktürk lerden beri, niteliği ne olursa olsun “yeni” ve “yabancı”ya olan zafımızı dünyaya o kadar güzel anlatmışız ki, müzik de dahil olmak üzere her türlü sanat, kültür, yiyecek, giyecek ve dil atıklarını bize boşaltmaktan büyük keyif alır olmuşlar. Tabii biz de bunları kendimizinkilerin yerine benimsemekten! Her yaştan gençlerimiz çöp tenekesi yemeğini kolalayıp bayılarak mideye indirirken, kulak zarının zorlayan gürültüyü müzik, eşliğindeki yamyam tepinmesini de -ne yazık- dans zannediyorlar. Bırakın gece kulüpleriyle pavyonları, ya ömür boyu sürecek kutsal bir beraberliğin töreni olan düğünlerimizdeki oryantal genç kız ve hanımlarımızın haline ne diyeceğiz?!.. Hadi mide zehirlenmesi tıbbi yoldan tedavi edilir diyelim. Ya kültür zehirlenmesi?. Biz; Mehterdeki ihtişamın ürpertisiyle teslim aldığımız düşmanı, müzikle fethediyorduk. Beethoven şahit! Onlar, kültür zehirlenmesiyle sömürgeleştiriyor, maymunlaştırıyorlar. Yaratan şahit!

(11 Mart 1995)
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik

Hazret-i Peygamber’in Mütevazı Muhteşem Sofrası

Cenab-ı Peygamber, sağ dizini dikerek yerde oturur; yemek tabağı sofranın ortasına konur; kendi önünden yerdi. Meyvenin ortadan alınmasına müsaade eder; ‘Meyveler hep bir çeşit değildir’ derdi. Yaslanarak yemezdi.

Besmele ile başlar; şükür duası ile bitirirdi. Yemekten evvel ve sonra ellerini yıkardı. Tahta kaşığı, tahtadan iki ucu bulunan çatalı ve bıçağı vardı; ama sağ elin üç parmağı ile yemeği tercih ederdi. Mazeretsiz sol elle yemeği men ederdi. Gerektiğinde iki eliyle beraber yerdi. Nitekim ekmeği sağ eline alıp, karpuzu sol eli ile yemiştir.

Yemek varsa yer; yapana teşekkür ve dua eder; hoşlanmadığı yemeği yemez, ama kötülemezdi. Çok sıcak yemez; yemeğe üflemez; soğumasını beklerdi. Ekmeğe hürmeti emreder; ekmeğe eli silmeyi, üzerine bir şey koymayı istemezdi. Etin ve ekmeğin bıçakla kesilmemesini tavsiye ederdi.

Umumiyetle günde iki öğün yer; akşam yemeğine ehemmiyet verirdi.  Acıkmadan oturmaz, doymadan kalkardı. Fazla yiyip geğirenleri, göbek bağlayanları kötülemiştir. Sahur ve iftarda kuvvetlenmek için, bir de misafir çekinmesin diye fazla yenmesine izin vermişti.

Ailece beraber yemekte bereket olduğunu söylerdi. Arkadaşlarla yenen yemeğin bereketli olduğunu; hatta bu sofrada geçen zamanın, ömürden sayılmayacağını beyan ederdi.

Dostlarına ziyafet verir; fakir-zengin ayırmadan davete icabet ederdi. ‘Ganim köyünden çağrılsam, erinmem giderim’ buyurdu. Çağrılmayan yere gitmeyi men ederdi. Sevineceğini bildiği çok yakınlarına teklifsiz gittiği de vâkidir. Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer ile beraber Eyüp Sultan’ın evine yemeğe gitmiştir.

Evlenme ve sünnet düğünlerinde yemek verilmesini tavsiye ederdi. ‘Cennette bir derece vardır; yalnız insanlara yemek yedirenlere verilir’ buyurmuştur. ‘Ziyafetin kötüsü, sadece zenginlerin çağrıldığı sofradır’ derdi.

Fakirlerle, hizmetçisiyle aynı sofraya oturmakta beis görmezdi. Çocuklar ve hanımlar yemeden, lokma boğazından geçmezdi. Eyüp Sultan’ın verdiği ziyafette, ikram edilen kuzu budunu, ev sahibinden müsaade alarak ekmek içine sarıp kızı Fâtıma’ya göndermiş; sonra kendisi yemeğe elini uzatmıştır.

Altın ve gümüş kaptan yeyip içmeyi men ederdi. Toprak kapları tercih ederdi. Tahta su çanağı da vardı.

‘Bir kişilik yemek, iki kişiye de yeter’ buyururdu. Sofra toplanıncaya kadar kalkmazdı. Misafir sofradan elini çekmeden, o çekmezdi. Yemek az ise, misafirin biraz yemesini bekler, sonra başlardı. Misafire ikram eder, gerekirse eliyle lokma uzatır; ama üç defadan fazla ısrar etmezdi. Yemekte tekellüfe kaçmaktan ve gösterişten hoşlanmaz; ‘Yemeğin hayırlısı, hazır olandır’ derdi.

Ağır ağır yerdi; lokmasını bitirmeden diğerine uzanmazdı.  Yediği meyvenin çekirdeğini, meyvelerin arasına koymazdı. Tabağı iyice sıyırır; parmaklarını yalar; süt, hoşaf gibi tasları su ile çalkalayıp içerdi.

Sofrada kırıntı bırakmaz, bunların cennet hurilerinin mehri olduğunu söylerdi. Ertesi güne yemek bırakılmasını; yemek kaplarının açık bırakılmasını ve bulaşıkların yıkanmayıp bekletilmesini tasvip etmezdi.

Yemekten sonra dişlerini hilaller, yani kürdanla temizlerdi. En son ellerini açmadan, ‘Ya Rabbî, bir dahlimiz ve gücümüz olmadan bizi doyurup suya kandırdığın için sana hamdolsun’ diye dua ederdi. Eğer bir ziyafette ise, ‘Oruçlular yanınızda iftar etsinler; hayırlı insanlar yemeğinizi yesinler, melekler size dua etsinler’ buyururdu.

Ekseri elenmemiş arpa ekmeği yenirdi. Buğday o zamanlar Arabistan’da azdı. Bazen arpa ununa biraz katarlardı. Un eleği, sonra keşfedilmiştir.

Tirit, yani ekmek doğranmış et suyu en sevdiği yemeklerdendi. Kavrulmuş un çorbası da evinde çok pişerdi. Av ve koyun eti ile pirinç pilavını sever; yahni için ‘sofranın efendisi’ derdi. Etin suyuyla pişirilmesinin bereketli olduğunu söylerdi.

Koyunun kol, göğüs ve kürek tarafını severdi. Oğlağın kürek etini severdi. Tavşan kebabı yemiştir. Balık severdi. Bir seferden dönen arkadaşları büyük bir balık avlayıp yediklerini anlatınca, ‘Keşke tuzlayıp biraz da bize getirseydiniz’ buyurdu.

Herîse (keşkek) severdi. Bunu pişirmesini, Cebrâil aleyhisselâmın öğrettiği söylenir. Kabak ve salatalığı severdi. Patlıcanı övmüş; zeytinyağlı pişirilmesini tavsiye etmiştir. Semizotunu da medhetmiştir.  Baklanın kabuğu ile yenmesini tavsiye buyurdu.

Zeytinyağını övmüştür. ‘Sirke ne güzel katıktır’ derdi. Yumurtayı severek yer; zayıflara ve çocuğu olmayanlara da tavsiye ederdi. Peynir ve keş yemiştir. Hristiyanlardan gelme bir peynir için bazısı umumiyetle ölmüş bir hayvanla mayalandığını söylemişse de, aldırmamış; kesip yemiştir. Açıkça yasak alâmet görmedikçe, su ve gıdaları araştırmamış; araştırmayı emretmemiştir. (Sünen-i Ebu Davud, Et’ime)*

Meleği incitmemek için pişmemiş soğan ve sarımsak yemez; yiyeni de mescide gelmekten men ederdi. Bir yere yeni gelenin oranın fahsından (soğan, sarımsak, pırasa gibi kokulu sebzesinden) yemesini tavsiye ederdi.

Arabistan’da çok çeşidi yetiştirilen hurma çok övülmüştür. Tatlılar bununla yapılırdı. Ekmek veya karpuz ile katık yapardı. Nar, ‘cennet damlası vardır’ diye övülmüştür. Karpuzu severdi. Hurma gibi meyvelerin kurtlu olup olmadığını muayene etmeden yemezdi. ‘Ayva kalbe ferahlık verir’ buyurur; bilhassa hamile kadınlara tavsiye ederdi.

Kabak tatlısını severdi. Üzüm salkımını sol eline alır, üzümü sağ el ile yerdi. Selman Fârisî’ye kendi dilinde, yani Farsça, “Rutab yek yek, ineb dü dü” (Hurma tek tek, üzüm çift çift yenir) buyurdu. Bunun dışında tek sayıya riayet ederdi. ‘Çörek otu derdlere devâdır’ buyurdu.

Bal, âyet ve hadislerde çok övülmüştür. Bal şerbetini severdi. Serin şerbetleri ve sütü severdi. ‘Süt kalbi ferahlatır’ derdi. Zemzem hariç, ayakta su içmezdi. Suyu üç yudumda ve emerek içer; kabın içine nefes vermezdi. Kayısı, üzüm, hurma hoşafı içerdi.

Ekrem Buğra Ekinci

* “… bir seferinde Rasulü Ekrem’in önüne et konuyor. Ve ne eti olduğunu soruyor. Rasulü Ekrem bilmediği bir eti, herhangi bir şeyi yemezdi. Ne olduğunu öğrenir ona göre yerdi. Diyorlar ki “Kertenkele etidir”. Rasulü Ekrem hemen sofradan geri duruyor. “Haram kılmıyorum ama bir Peygambere kertenkele eti yemek yakışmaz” buyuruyor. Şimdi gidin Arap ülkelerinde kertenkele avına çıkılır. Aynı bizim avcıların tavşan falan avladıkları gibi. Bildiğiniz pikaplarla kertenkele avına çıkarlar. Kertenkele eti yenilen lokantaları vardır. Şimdi biz Hanefî’yiz elhâmdülillah. Hanefî mezhebinde kertenkele eti yemek tahrimen mekruhtur. Harama yakın mekruhtur. Diğer mezheplerde helâldir. Yenilebilir.

Durmuş Küçükşakalak

x(32)

Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur

İstanbul’da doğduk; büyüdük ve yaşıyoruz. Gözümüzü açtığımızdan beri sabahleyin kahvaltıyı öğrendik. Öğleyin de akşam olduğu gibi yemek yendiğini gördük. Yalnız evin efendisi bulunduğundan en mutena yemeklerin akşama bırakıldığını ve öğleyin mutlaka kurulan sofraya daha hafif yemeklerin konduğunu da hep biliriz.

Eh bütün dünyada da böyle. Bunda şaşacak Bir şey yok. Fakat Anadolu’da dolaşırken görüyoruz ki sabahleyin kuvvetli bir yemek var. Öğleyin yenmiyor. Akşamleyin bilhassa köylerde kâfi aydınlanma olmadığı ve öğle yemeği de yenmediğinden güneş batmadan önce gün aydınlığının son saatine yemek var.

Buna hâlâ birçok yerlerde devam olunuyor.

Selçuklu, beylikler ve Osmanlı vakfiyelerinde de böyle. Pekiyi öğle yemeği nereden çıkıyor?

Bu nereden geliyor? Tarihimizde vakfiyelerden ve İstanbul’daki imaret aşhanelerinden sabahleyin kuşluk vaktinde ve bir de akşamleyin yemek öğrencilere ve vakfın diğer memurlarına veriliyor. Bazı devlet memurları da imaretten yemek alıyor. Ya orada yiyor; veyahut evine götürüyor. Onlara akşam yemeği vermek yok. Lakin öğrenciler ve onlardan verilenlerden kalanın fazlasının verildiği fakirler var.

Bu da 125 sene önce Tanzimat ile bir nevi Avrupaperestlik olarak, esas ana prensipler üzerinde olmayarak sırf bir nevi alafrangalık da maalesef beraber girdiğinden esaslaşıyor.

XVIII. asırda da Garp’da bu var diye de halk kitlesi arasında değil; aristokratlarda veyahut ele geçirdikleri haksız servetlerle öyle geçinmek isteyenlerde ifşa edilmeyen bir Avrupa modası olarak yer aldığını görüyoruz. Lakin bizim kendi malımız olan hafta ve erfane ile gidilen gezintilerinde yemek yine öğleye yaklaşık olmakla beraber tam o değildir. Sofra kurulu durur, önce birlikte yemek yenir. Sonra gezenler, tozanlar, acıkanlar, susayanlar; o hazır sofrada duranlardan gide gele çimlenirler. Fakat esas yine kuşluk yemeğidir. Gezintilerde de bu anane bozulmaz. İmaretler’de yine yemekler iki öğün verilir.

Tanzimat’tan beri sanki kafaca yapılacak bir değişiklik kalmamış gibi sırf bu alafrangalığı taammümü büyük şehirlerde ve onların yakınında olup buralarla teması olan köylere zaman zaman sirayet etmiş ve lakin oralarda ve bilhassa başşehir İstanbul’da yine imaret aşhaneleri yakın zamanda kapanıncaya kadar sabah ve akşam usulünden vazgeçmemiş; muhafazakar halk da bu zengin sonradan görmüşlerin alafrangalığına uymamıştır.

Mesela büyükbabam (1829- 1888) devrinin cidden hattatlarından Mehmed Şevki Efendi evinde bu eski anane bozulmamış, kuşluk yemeği kalkmamış; herkes aynı sofrada sabahleyin; akşama kadar acıkmayacak şekilde karnını doyurmuş. Şevki Efendi, bu sofradan ancak birkaç günler durmasından bayatlamış ekmek parçalarını suya banarak yemiş, onun esaslı yemeği akşamlara inhisar etmiştir. Gece hayatı yoktur. Güneş batmadan akşam yemeği yenir. Badehu namaz eda edilir; mum ışığında yatsı beklenir. O da eda edildikten sonra yatılır. Lakin kendisi başta olmak üzere herkes güneş doğmadan kalkar.

Evinde çoluk çocuk günde iki öğün doyarak yer. Zira hayat ele geçen paranın çokluğuna nazaran ucuzdur. Fakat kendisi bir öğün; o da akşamlayın kuvvetlice yer ve istirahata çekilir.

Öğleyin acıktığı tahmin olunmaz. Zira midesinden daha hazım olunacak gıdalar boşalmamıştır. Sabahleyin biraz su ile ekmek; öğleyin pek acıkırsa belki bir şerbet. İşte günlük hayatı. Fakat şu var ki çalışması fasılasız ve yorulmayarak devam etmiştir.

XX. asır başlangıcında iş değişmiş; umumileşmiştir. Ne var ki Garp ve bilhassa Amerika bu garip ve asla sıhhî olmayan ve bilhassa kafa ve vicdaniyle çalışacakları yoran öğle yemeği usulünden feragat yolunu tutmuştur.

Bittabi ailemize teallük ettiği için verdiğim bu misal tek de değildir. İstanbul’da hemen hemen umumidir. Demek Tanzimat muayyen zümreler haricinde XX. asır başına gelinceye kadar halk ve orta halliler arasında bu eski ananeyi bozamamıştır.

Lakin Avrupa’da bilhassa İngiltere’de dünyanın eski usulüne uyarak öğle yemeği halk tabakası arasında yoktur. Onlar da sabahleyin kuvvetli yerler ve akşama kadar yemezler; öğleden sonraki çalışma verimi düşmez.

Bizde böyle mi? Yemek biraz da insanları hasta etmek demekdir. Bilhassa öğleyin çok yemek yiyen insan âtıllaşır, kafası işlemez. Bir nevi yemek hastası olur. Oturduğu yerde uyur. Hele memur ise yediği yemek miktarınca tenbelleşir; iş ve gücünü kaytarır, yani iş verimi azalır. Bu yüzden günde binlerce iş saati heder olur. Öğleden öncesi faaliyet ve işgüzarlık öğleden sonra devam ettirilemez.

Bu öğle yemeği bütün dünya yüzünde yeniden ele alınacak bir sosyal ve ekonomik bir problem olmuştur. Birçok şahıslar bunu kendi üzerlerinde yapmağa muvaffak olmuşlardır. Hele yatılı mekteplerde öğle yemekleri düşünülecek ve acil hal çaresi arayan bir konudur. Öğleyin mükemmel yiyen bir çocuk öğleden sonraki derslerini dikkatle takib edemez. Uyuklamalar ve söylenenler üzerinde düşünememek hep öğleden sonradır. Ve bu cihetle bu derslerden tam ve müspet netice elde edilemez.

Mekteplerimizde bizim orta ve yüksek tahsil devrelerimizde ekmek ve peynirle vakit geçiştirirken fakir talebenin derslerinde ve imtihanlarda muvaffak olma sebeplerinden biri de bu yoksulluklarıdır. Zengin çocuğu ve yatılı okullarda mükemmel öğle yemeği yiyenlerin muvaffakiyetleri daima düşüktür.

Bunu dünya çapında bir mesele olarak bugünkü pek de yerinde yolunda olmayan kıt düşüncelerimizle hal yoluna gitmek zordur. Fakat fertler kendilerini kurtarma yoluna gidebilir; öğle yemeklerini memurlar ve öğrenciler ve öğretmenler kaldırarak yerine hafif bir sandviçle işi geçiştirebilirse cemiyeti bundan değil; amma kendi kafalarını ve sağlıklarını ve iş zamanında kendilerini yemek hastası yapmaktan kurtarmış olurlar.

On asır önce dünyanın en büyük ve çok değerli Müslüman hekimi Buharalı İbn Sina der ki: “Günde bir defa ye; kuvvetli ye; bu sana kâfi gelir; zira bağırsaklarımız uzun olduğundan hazım devresi uzun sürer. Eğer bağırsaklarımız kuşlarınki gibi kısa olsaydı nefes alır gibi yerdik.”

Süheyl Ünver
Salname 1970 Yıllığı, sf 90-94

unnamed (1)