Dört kişi kurtulmuşuz. Elleriyle söyledi birisi bunu bana. Yo, dilini, dişlerini ve dudaklarını kullanarak çıkaracağı sesler bir işe yaramazdı. Çünkü iki kulağım da işitmiyordu artık. Bir kâğıda yazıp da göstermedi yahut bunu. Ya da dört parmağını bitiştirdiği elini suratıma doğru uzatmadı. Çünkü artık gözlerim de vazifelerini yerine getirmiyordu. Kazada kaybetmiştim bu dört organımı da. Kazadan bu yana kaç gün geçmişti bilmiyordum. İnsan, görmüyorken ve duymuyorken ve insanlardan izole bir yerde tutuluyorken günlerin nasıl geçtiğini anlayamıyor başlarda. Sonra anlayabiliyor ama başlarda anlayamıyor bunu. Ben de anlayamamıştım. Şimdi anlayabiliyordum ve “İki gün önce şöyle olmuştu.” diye düşünebiliyordum. Bazen düşüncemi dile de getirebiliyordum. Görmüyordum belki, belki duymuyordum da ama hâlâ konuşabiliyordum. Bu iyi bir şeydi. En azından hem göremiyor hem duyamıyor hem de konuşamıyor olmaktan iyiydi. Peki, ya ben göremiyor ve duyamıyorsam, kazadan dört kişi kurtulduğumuzu nasıl öğrenmiştim? Nasıl anlatılmıştı bu bana? Çok basit. Konuşabildiğime göre sorular sorabiliyor, bir şeyler söyleyebiliyordum. Kaç kişi kurtuldu, diye sormuştum. Soruyu yanıtlayanın kim olduğunu bilmiyordum. Ama böyle bir yöntemi düşünebildiğine göre epeydir benimle ilgilenen, vaziyetim hakkında bilgi sahibi olan, akıllı ve bu gibi konularda tecrübeli birisiydi belli ki. Yatağımın sol tarafına doğru oluşan eğimle yanıma oturduğunu fark ettiğim ve çok sonra bir psikolog olduğunu öğrenebildiğim kadın, sol elimi tutmuş ve dört parmağımı avucu içine almıştı. Bu, dört demekti, dört kişi kurtuldunuz. Onunla konuşabilmem için parmaklarım çok büyük bir öneme sahipti. Serçe parmağımı tutması “Evet.” demek oluyordu. Yüzük parmağımı tuttuğu vakit, sorduğum sorunun olumsuz bir şekilde cevaplandığını, “Hayır.” denildiğini anlıyordum. “Hayır” cevabı için orta parmağımı seçmesinin daha isabetli bir tercih olacağını söyledim ona. Ben gayet ciddiydim bunu söylerken ama o, gülmüştü ve güldüğünü anlatmak için elimi, avuçları içinde ovuşturmuş sonra da yanaklarında gezdirmişti. Bana karşı pozitif olması gerektiğine inanıyordu. Ayna nöronlarına itimat eden birisiydi anlaşılan. Ama ben artık kördüm. Neyse ki koku alma organım hâlâ canavar gibiydi. Güzel kokuyordu. Gerçekten çok güzel kokuyordu. Yanıma oturduğu zaman ilk fark ettiğim şey, poposunun oluşturduğu çukura doğru yatağımın eğilmesi oluyordu. Bunun hemen peşinden o güzel kokusunu duyuyordum. Popo, demeyi tercih ettiğime göre onu güzel bir kadın olarak tasavvur ediyordum kuşkusuz. Benim için hiçbir şey ifade etmiyor olsaydı “kıç” demeyi yeğlerdim. Ya da “göt” demeyi tercih etmiş olsaydım, onu yanımda hiç istemediğimi düşünebilirdiniz. Çünkü “göt” kelimesi diğer ikisine nazaran daha sert bir anlam alanını işgal ediyor. Ama aynı kelimeyi kendi kıçım için kullanmış olsam bunun anlamı, bambaşka bir şey oluyordu. İnsanlar, dışkılarını ve gazlarını tahliye etmek için kullandıkları deliklerin bulunduğu ve üzerine oturmak için kullandıkları bu kaba ete nasıl böyle anlamlar yükleyebiliyorlardı? Kelimeler gerçekten inanılmaz varlıklarıyla hayatımızda bir ruh gibi dolanmaktaydılar. Ama ondan bahsederken, onun kaba etinden bahsederken “popo” diyordum çünkü güzel kokuyordu. Yo, poposunun güzel koktuğunu söylemiyorum, poposunun nasıl koktuğundan bana ne, bedeninden yayılan o ferah, güzel kokudan söz ediyorum ben ve ayrıca teni, elleri yumuşacıktı. Aynı zamanda akıllı, sabırlı ve anlayışlı biriydi. Onu çirkin birisi olarak tasavvur edebilmem için hiçbir şey yoktu elimde. Bu durum öfkelendiriyordu beni. Zayıf hissettiriyordu bu beni. Gene de kim bilir ne hâlde olduğunu bilmediğim köpeğim hariç, hatırladığım kadarıyla, kimim kimsem olmadığı ve yattığım yerden kımıldayamamam, görememem ve duyamamam düşünülürse, bu hiç de anlaşılmaz bir şey değildi. Sorduğum kimi sorulara “Bilmiyorum.” diyordu. Orta parmağımı tutuyordu. Kara kutu bulundu mu, diye sormuştum mesela tanışmamızdan birkaç gün sonra. Yüzük parmağımla orta parmağımı aynı anda tutmuştu. Yorulmuştu sanırım. Yinelememiştim bu sorumu. Başım çok ağrıyordu. Orama burama ha bire iğneler batırılıyordu. İğnenin, kan almak için batırıldığını, etimde saplı kaldığı sürenin uzunluğuyla anlıyordum. Gerçi tıp alanındaki bilgim sınırlıydı, yanılıyor da olabilirdim. Belki de kimi iğneler vardır ve bunları yapmak kan almaktan daha uzun sürüyordur. Ya da kimi kısa serumlar vardır. Minik tüplerin içine makinaların her gün binlercesini doldurduğu serumlar.
Adam akıllı düşünmeye başladıktan sonra, mümkün olduğu kadar demek istiyorum, korkunç bir fikir, Enola Gay ismi verilen B-29 Superfortress modeli bombardıman uçağının, Hiroşima’nın üzerinde dolanması gibi kafamın içinde dolanmaya başladı. Aman Allah’ım, ben neler yaşıyordum böyle? Ben bir uçak kazasından sağ kurtulmuştum. Belki de çoktan ölmüştüm ve kabir azabı olarak bana şu anki durumum layık görülmüştü. Belki de kafayı yemiştim ve kendisini, bir uçak kazasından kör ve sağır olarak kurtulmuş zanneden kaçığın tekiydim. Bir üçüncüsü olmayan iki kulağımı ve iki gözümü kullanamıyordum. Artık kör, sağır, belki de kötürüm bir hâldeydim. Bunu nasıl olur da sormazdım? İki bacağımı da oynatamıyordum. Sağ kolum, dirseğimin biraz altından kesilmişti. Belki de damarlarıma enjekte ettikleri şey, içerisinde bakterilerin ve antikorların kulaç attığı damarlarımı bulandırdığı gibi zihnimi de bulandırıyordu. Bakteriler ve antikorlar sisli bir havada çarpışıyordu demek vücudumda. Soğuk soğuk terlemeye başladım bunları düşünürken. Bütün gücümü sarf etmeme rağmen yattığım yerden doğrulamadım. Soluksuz kalmıştım. Muhtemelen bir daha göremeyeceğim suratım kıpkırmızı kesilmişti. Bütün kuvvetimle bağırdım. Yardım edin, imdat! dedim. Kimse beni duymuyordu. Tekrar, tekrar bağırdım. Dakikalarca bağırdığıma yemin edebilirim. En sonunda, bir şeye ihtiyacım olduğu zaman sürekli bastığım şu tuşu hatırladım ve bastım ona, yumrukladım onu. Kimse gelmiyordu. Neredeydi bu insanlar? Ben neredeydim? Yıllar sonra, idrar torbamın boşaltılmasını istediğimi düşünen lanet birisi geldi. Bunu, şeyimin ucundan içeri doğru soktukları plastik borunun gerilmesiyle anlamıştım. Yo, onu oraya ne zaman, nasıl soktuklarını bilmiyordum neyse ki. Muhtemelen baygındım. Ama şimdi uyanıktım ve bu boruyu çekiştiren kişi beni dinlemiyordu bile. Sürekli bağırıyordum ona. Sesim iyice kısılmış olmalıydı. Boğazıma bir ağrı saplanmıştı çünkü. Tam çenemin altından, göğsüme doğru, soluk borumu yara yara aşağı inen bir bıçak gibi. O da mı sağırdı yoksa? Gerçi ben de ne dediğimi bilmiyordum pek. Belki de sesim hiç çıkmıyordu bile. Belki de başından beri konuşamıyordum hiç. İnsanlarla konuştuğumu sanıyordum. Yardım edin, kurtarın beni, buradan gitmek istiyorum, hayır, hayır diye bağırmaya devam ettim. Böğürüyordum boğazlanan bir damızlık gibi. Beni gerçekten dinlemiyordu ya da duymuyordu. Orospu çocuğu, sidik torbamı kontrol etmekle kalmayıp kıçımdaki bezi de yoklamıştı. Meselenin bokla ilgili olabileceğini düşünüyordu. Olan hiçbir şeyin bunlarla alakalı olmadığını anlatabilmek için varlığını hâlâ koruyan sol kolumu deli gibi sallamaya başladım. Denk getirebilseydim gözünün tam üzerine bir tane patlatmak isterdim ama kafasıyla yetinmek zorunda kaldım. Bu çıldırmış hâlimle beni yalnız bıraktı. Muhtemelen birilerini çağırmaya gitti. Çünkü birkaç dakika kadar sonra vücudumun çeşitli yerlerinde gezinecek ve birden fazla kişiye ait olduğunu anlayabildiğim ellerle geri gelecekti. Hâlbuki tek istediğim şu psikolog idi. Ve güzel kokusu. Sormam gereken sorular vardı. Konuşup konuşamadığımı soracaktım ona. Peki, konuşamıyorsam nasıl olacaktı bu? Hav hav. Köpeğimin sesini duydum kafamın içinde. Yeliz’in kahkahasını. On küsur yıldır görmediğim babamın kalesizliğini. Dalgaların korkunç gürültüsünü. G3’ün patlamasını. Bir aracın havayı yırtan fren sesini. Gülüşmeler duydum. Uğultular. Birisi kafamı tuttu, koluma bir iğne saplandı ve zaten çok yıpranmış olan bedenim, yapılan uyuşturucunun etkisiyle kendisini karanlık bir uykuya bıraktı.
Tayvan’dan Los Angeles’a uçuyorduk. San Francisco’nun yaklaşık 500 km açığındaydık. 241 yolcu ve 14 mürettebat olmak üzere toplam 255 kişiydik. Bekleme salonundaki insanların bu kadar çok olduğunu asla anlayamazdınız. Kafamı bir kitaba gömmüş, bir şeyler okuyordum. Tahmin ettiğim gibi uçak rötar yapacaktı. Uçuşumuzun yarım saat gecikeceğini anons etmişti onları tercih ettiğimiz için biz değerli yolculara teşekkür eden bir ses. Havaalanına gereğinden çok önce gelmiştim. Bir sigorta şirketinde avukat olarak çalışıyordum. Ben Tyler Durden’ın Tyler Durden olmadan önceki hâliydim. Hehe. Trafik kazası sonucunda yaralanmış ya da ölmüş insanların tazminatlarının ödenmesini geciktirmek ve bundan da önemlisi, hak ettikleri paradan olabildiğince kesinti yapılmasını sağlamaktı işim. Ne yaparsınız, iş iştir. Bir kaza neticesinde birileri kolunu mu kaybetti, para alır. Birinin yüzünde, belirli bir mesafeden gözükebilecek kalıcı bir “scar” izi mi oluştu, para alır. Birinin orasında burasında platin mi var, soğukta sızlıyor mu, para alır. Birisi öldü mü, ölenin çocuğu, eşi ve hatta bazı durumlarda annesi ve babası para alır. Yo, kaza sonrası tutulan tutanakta açık aramak değildi benim işim. Benim işim, adli tıp doktorunun yahut engelli sağlık kurulunun ya da diğer ilgili yerlerin vermiş olduğu raporlara itiraz etmekti. Başvurunun tahkime götürülmesini sağlamaktı. Arabulucular, zıvananın ağzımızdaki kısmıydı zaten. Para, mağdura ne kadar geç ödenirse o kadar çok faiz geliri demekti. Ya da para ne kadar az ödenirse bu, pozitif sermaye kazancı demekti. Gerçi ölenler ve kesin bir şekilde bir uzvunu, organını kaybetmiş olanlar için rapora itiraz etmek işe yaramıyordu genelde, hak ettiği tazminat ne ise onu bir şekilde alıyordu vatandaş, o hâlde başka hukuki hak ve yöntemler devreye girebiliyordu süreci uzatmak için. Kanunları biz koymadık sonuçta, değil mi? Bu yüzden, çocukların hayal dünyasını zenginleştirmek denilen saçmalık tam da bizim işimize yarıyordu. Bu çocuklar büyüyüp de pratikle teorinin arasındaki boşluğu atlayarak geçemeyeceklerini anladıkları zaman kapıldıkları hayal kırıklıklarından sızılıyordu hayatın kalbine. Bir uçak kazası sonrası, dünyanın en büyük uçak inşa şirketi olan bir firmanın, kazanın uçakta bulunan teknik arızalardan dolayı değil de pilot hatasından kaynaklandığının resmîleştirilmesi için müthiş bir çaba sarf etmişti. Uçaktaki teknik eksikliklerin ve minimal hataların giderilmesine harcayacağı para, sigorta şirketine ödeyeceği miktarın altında olduğu için mevzuyu kendisi için en kârlı şekilde hallediyorsa, bu kimin hatasıydı? Sigorta şirketi de herhangi bir kaza sonucunda, yüzlerce milyon doları, tazminat olarak ödemek zorunda kalmak zorunda mıydı? Bir suçlu her zaman bulunurdu. Bazen sarhoş bir pilot, bazen hesap edilemeyen ve aniden değişen hava koşulları.
Her neyse, buraya bir seminer için gelmiştim ve bir başka seminerde konuşmak için başka bir yere gidecektim. Seminer bir saat kadar önce bitmiş, birkaç yöneticinin daveti üzerine yemek yemiştik. Bunlar hep prosedürdü. Kimsenin benimle yemek yemek istediği falan yoktu. Benim de kimseyle yemek yemek gibi bir arzum. Ama kanunlara uyduğumuz gibi iş etiğine de uymak icap ediyordu. Gene de yüzüme sırıtan şu adam bana içinden, hayvanoğluhayvan diyordu muhtemelen. Yanındaki karısı da bu kadar çok şey biliyor olmama, saygınlığıma ve şirket bünyesindeki pozisyonuma imreniyordu içten içe. İmrendiğini imlemek için ne kadar yakışıklı ve genç olduğumu söylemek ihtiyacı hissetmişti şirket asansöründe, kulağıma yaklaşarak ve fısıldayarak. Yemeği yedikten sonra şehir merkezinde yapacağım bir şey kalmıyordu. Yağmur yağacak gibiydi. Yemek arkadaşlarımın beni havaalanına bırakma tekliflerini kibarca reddedip biraz yürümek istediğimi söyledim onlara. Onların -ne kadar genç ve yakışıklı olduğumu söyleyen ve orta yaş sınırını neredeyse geçmiş şu kadın hariç- bana katlanmak zorunda olduklarını düşünmeye daha fazla katlanamıyordum. Biraz yürüdükten sonra bir taksi çevirmiştim. Taksi şoförünün ikram etmesiyle içtiğim sigaradan bu yana, yani yaklaşık iki saattir sigara içmemiştim. Başım ince ince sızlamaya başlamıştı bile. Üstüne bir de uçağın rötar yapacağı anonsunu işitince kalktım, bekleme salonumuzun camını temizleyen görevlinin yanına gittim. Affedersiniz, sigara içmem lazım fakat teras gözüme çok uzak görünüyor, yakınlarda içebileceğim bir yer var mı, diye sordum. Yaptığı işe odaklanmış olan oldukça uzun suratlı ve uzun boylu bu adam; beni şöyle bir süzdükten sonra ilerideki tuvaletin birkaç günlüğüne tadilata girdiğini, dilersem orada içebileceğimi söyledi. Pencereyi açmamın da iyi olacağını ilave etti. Teşekkür ettim. Rica etti. Üzerinde, “Tadilat nedeniyle kullanılamaz!” notunun yazılı olduğu kapıdan içeri girdim. Yerler kalın, naylon poşetlerle kaplıydı. Lavabo ve pisuvarlar da öyleydi. Burnuma keskin bir boya kokusu hücum ediyordu. Tuvalet kabinine girdim. El çantamı kabin kapısındaki askılığa astım. Biraz buruşmuş olan sigara paketini çıkardım ceketimin iç cebinden. Az kalsın pencereyi açmayı unutuyordum. Sızlayan başım ve yorgun gözlerimle bir nehir gibi göğe doğru kıvrıla kıvrıla yükselişini izledim ağzımdan çıkan dumanın. Biraz sonra biz de yükselecektik. Tıpkı bu duman gibi.
Tamamen yatırılabilen ve 193 cm uzunluğunda, yarı yatak hâline gelebilen koltuğuma beni buyur eden hostes, istersem el çantamı yukarı koyabileceğini söylemişti. Buna gerek olmadığını söyleyip teşekkür ettim. Koltuğumu biraz yatırıp gözlerimi yummuştum. Yo, uyumak değildi niyetim; biraz olsun dinlenmek ve uzun süre sigara içmediğim için baş gösterdiğini sandığım kafamdaki sızıyı azaltmak istemiştim. Geçiş kapısı açılıp da yolcular uçağa alınmaya başladıktan sonra bekleme salonunda oluşan uğultu, kafamdaki sızıyı bir kansere çevirmişti neredeyse. İnsanlar hiç susmuyorlardı. Her zaman birbirlerine anlatacakları bir şeyleri vardı. Eğer iyi bir gözlemciyseniz, çok tuhaf konuşmalara şâhit olabilir, inanılmaz garip yüzler ve ilginç olaylar görebilirdiniz havaalanlarının bekleme salonlarında. Her çeşit insan vardır buralarda. Öğrenci olduğunu tahmin ettiğim şu bir grup Filistinli genç gibi mesela. Gençlerden birinin sırt çantasında, üzerinde Filistin bayrağı basılı bir broş takılıydı. Az ötede, Asyalı, yaşlı bir çift vardı ve çok şirin görünüyorlardı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve gençler vardı. Bir çocuğun simasına sahip gözlüklü bir adam dikkatimi çekmişti sonra. Elinde bir kitap vardı. Gözlüklerinin arkasında, kelimeler üzerinde geziniyordu bakışları. Eğer siz de kitap okuyan biriyseniz dikkat edersiniz buna ve elinde kitap bulunan birini derhâl, sanki onu oraya siz koymuşsunuz gibi görürsünüz. Onu şöyle bir incelersiniz. Ben de incelemiştim. Kafasında bir İngiliz kasketi vardı. Gri renkliydi bu kasket. Güzel bir tercihti. Giyimiyle uyumluydu. Oturduğum sıranın iki önünde, tam karşımda, sırtı kontrol noktasına dönük oturuyordu. Hemen iki yanında epey iri yapılı bir adam vardı. Giyim ve kuşamından zengin birisi olduğu anlaşılıyordu. Gösterişi seviyordu bu beyaz, soluk tenli adam. Ve yanında, bronzlaşmış, epey genç bir kadın vardı. Boynunda gümüş bir haç sallanıyordu. Nereliler acaba, diye düşündüm. Bu sırada, ağzını sonuna kadar açmadan böyle gülemeyeceğini düşündüğüm birisi obur bir kahkaha attı. Peşinden başkalarına ait birkaç kahkaha daha duyuldu. İnsanlar ve ben dönüp o tarafa baktık. Birkaç adam. Bunlardan en az biri Tanzanyalıydı. “Mambo” deyişinden anladım bunu. Tanzanyalı bir arkadaşımız vardı üniversitede, ondan öğrenmiştim bu kelimeyi. Ya da o da birinden öğrendiği bu kelimeyi bize yutturmuştu, kendisi de Tanzanyalı filân değildi. Bizi de Tanzanyalı olduğuna inandırmıştı üstelik. Neden olmasın? Onu, başka bir Tanzanyalı ile konuşurken görmemiştik hiç. Kimliğini ya da pasaportunu kontrol etmeliydik. Her şey mümkündü. Yalan söylemek. Kanmak. Bir kafanın masallar uydurması. Kötülük ve çiçeklik mümkündü. Üniversite yılları güzeldi. Ferahtı. Kendine göre zorlukları da vardı elbet. Sonra eski bir düşünce olarak kaldı her şey. Görülen rüyayı hatırlama gayreti. Görülen, rüyayı hatırlama gayreti. Arkadaşlarla bir süre görüştük. Sonra numaralar filân değişti herhâlde. Uzaklaştık. Bölündük. Bölünmek mümkündü. Kıtalar mümkün. Coğrafya saçmalık. Kader bir seçim. Ya da değil. Size kalmış. Hürriyete inanmak ya da inanmamak. Bilinmezlik mümkün. Şu adamın ateist olmaması için bir sebep yok. Şunlar da Katolik’tirler ve İtalyan’dırlar. Egzistansiyalizmi seçmek ve aynı zamanda tanrıyı tanımak ya da egzistansiyalizmi seçmek ve tanrıyı tanımamak mümkün. Bir arkadaşım, “İnsanları birbirlerine yardım ediyorken görünce üzülüyorum.” demişti. Haklıydı. Haklı olmak mümkün. Haklı çıkmak mümkün. Tövbe etmek mümkün. Pişman olmak. Marksizm, biseksüellik, gazetecilik ya da mezar taşı oymacılığı, devlet başkanlığı ya da orospuluk… Neyin onurlu olduğuna siz karar verebilirsiniz. Bir liste yapmak hiç de zor olmaz. Kolombiya sokaklarını yazardım ben o listenin başına. Orada dolaşırken çok şaşırmıştım. Çok fazla orospu görmüştüm. Henüz yeniydim, acemiydim. Ne işimiz vardı oralarda? Orada olmak mümkündü ve orada olmamız başka türlü açıklanamazdı. Neydi? Kuzuların varlık sebepleri beyazlıkları mıydı? Burada olmak mümkün. O yüzden buradayız. Olmamak da mümkün. Ve bu yüzden. Bir ihtimalden daha bahis açmak mümkün. Bir hayat yaşamak. Kendini adayacak bir şey bulmak ve ona hayatını adamak mümkün. Bağlı olduğumuz şeye hiçbir şeyimizi vermemek de mümkün. Bağlarımızı sürekli sürekli çözüp tekrar tekrar bağlamak mümkün. Sağcılar ve solcular var. Orta yolcular var. Salonda bir sürü insan var ya hu. Hayır, bunlar henüz yolcu değiller. Henüz adaylar. Uçağın kalkmasına daha vakit var. Belki de kalkmaz, ne dersin? Mümkün. Ya burada bir Yahudi varsa… Eee, ne olmuş? Yahudi olmak da mı mümkün? Bir kadının Yahudi ve senin annen olması ve senin bu ikisini de kabul etmen kadar. Kabul etmesen de fark etmez gerçi. Kime göre? Tarafların tümünü hesaba katar hayat. Sanıyorum Bektaşiler için de geçerliymiş demin dediğin. Gibi. Hem ne olmuş yani, kim karşı koyabilir buna? İki kokona var şurada. Mümkün. Beş on nonoş… Yedisekiz Hasan Paşa… İşte o değil. Osmanlı mümkün ama. Ona inanmak. Yok mu? Her şey mümkün. Cumhuriyet mümkün. “Ben ileriliği iş olsun diye sevdim/Siz tuttunuz ciddiye aldınız.” demiyor mu Eloğlu? İnsan, geleceği bilemez. Her koşul, kendisine şâhit olunduğu vakit, kendisi hakkında önceden yapılan tahminlerle alay eder. Dere artık değişmiştir. Senin onda yıkandığını ve kemiklerinin nasıl koktuğunu biliyordur. Gene de başka bir hayat, dünya filân mümkündür. Umursamamak mümkün. Tabii mümkün. Saçlarımı kazıtabilirim. Ya da boyayabilirim. Peki, şu kel adam ne yapsın? Basit sorular mümkün. Niçin bir şey yapması gereksin? İşte daha az basit bir soru. Her şey çok yakın. Bu yüzden imkânsız. Bir şeyin imkânsız olması mümkün. Saygı duyalım. Ya da tahammül edelim. İkisi de mümkün. Öyle ufak bir gezegende yaşamıyoruz efendim. Ve sayımız hiç de az değil. Gözlüklülerimiz var, kravatlılarımız, sinirlenmek için bahaneye gerek duymayanlarımız. Çirkin kadınlarımız var, çirkin erkeklerimiz. Özel günlerimiz. Dinî bayramlarımız. Tarihler. Şişmanlarımız var ve açlığı övenlerimiz. Kimisi et sever kimisi sevmez. Bir Hindu arar gözlerim şimdi ümitle. Ah Rabbim! Bu salonda bir Hindu olması gerekmez miydi? Bu yolculuğu bir Hindu ile paylaşacak olmak bana huzur verirdi. Bir vegana da razıyım. Hindu olmasına gerek yok. Agnostik bir vegan da olabilir. Panteist bir vegan da. Bir Hindu’yu… evet… belki seçebilirsin ama birinin vegan olduğuna dair bir ipucu bulmak oldukça güç. İnsanlara sorsak? Tek tek mi? Anons ettirsek? Pekâlâ mümkün. Yeterince deliysen ya da paran varsa. Gene de ben bir tane seçeceğim. Şu adam. Bilet kontrol noktasının hemen yanındaki. Camın önünde duran, dışarıyı seyreden. Kim bilebilir? Mümkün. Sade giyinmiş. Minimalizme inanıyordur belki de. Mümkün. İşte bu gördüğünüz benim, diyerek aynadaki görüntüsünü üzerine bürünüp gelen biriyle karşılaşman kadar mümkün. Sosyal medya onların toplanma mekânı. Yutub müthiş bir platform. Paylaşmak güzel şey. Barış Özcan’ı seviyoruz. Elon Musk’ı da. Bu uçak kaç kişi alır? 300’den fazladır bence. Derhâl girip gugılladım. Dil, hareket hâlindedir. Teknoloji bir harika. Bir sitede seni ne kadar uzun tutarlarsa o kadar iyi. Aradığın şey haricinde birçok bilgi orada seni bekler. Ve tekrar eder yazılar sürekli. Anlamakta güçlük çektiğini düşünüyorlar belki de. Haklı değiller mi sence de? Mümkün. İyisi ve kötüsü olmayan şey nedir? Ta ta ta taaa. Reklâm. Bu iyi bir şey mi? Sana kalmış. Boeing 777. Maksimum 13.140 metre uçuş yüksekliği. Seyir sürati ortalama 905 km/s. Birkaç farklı çeşidi var. 777-200ER modelinin 2017 yılı itibariyle en düşük fiyatı 283,4 milyon Amerikan doları. İyi para. Bizimki hangi model acaba? Bunu da bilmek mümkün. Şu görevlilerden birisi biliyordur. O bilmiyorsa host ya da hosteslerden birisi. Pardon? Buyurun efendim. Kalkış saatiyle ilgili bir gelişme var mı acaba, daha ne kadar bekleyeceğiz? Birazdan almaya başlayacağız uçağa. Anlayışınız için çok teşekkür ederiz. Öyleyimdir ve rica ederim.
Dinlenmek ve başımdaki sızıyı azaltmak için yumduğum gözlerimin, ne kadar kapalı kaldığını hatırlamıyorum. Uyumuşum. Bir gürültüyle uyandığımı hatırlıyorum ama. Bir patlama sesi ile. Bir terslik olduğunu düşünmem, gözlerimi açmamla bir oldu. Gürültü sesiyle birlikte uçağın ışıkları sönmüştü. Acil ışıkları yanmakta idi. Çok kısa süren bir sessizlik oldu uçakta. Bir huzur anı. Birkaç saniye. Bana kalırsa herkesin korkulacak bir şey olmadığına kendini inandırmaya çalıştığı birkaç saniye. Bu birkaç saniyenin ardından uçağın arka taraflarından bir uğultu duyulmaya başlandı. İşte her şey o zaman yeniden hayata döndü. Nefesini tutan insanlar artık bağırıyorlar, kendi dillerinde bir şeyler söylüyorlardı. Ağlayanlar vardı. Alarm çalmaya başladı. Hosteslerden birisi, koltuklara tutunarak ön tarafa doğru ilerlemeye çalışıyordu. Geriye döndüğüm zaman ilk gördüğüm şey, yüzündeki ifadeydi. Yanılmıyorsam bir kez de düştü. “Yerlerinizden kalkmayın, kemerlerinizi kontrol edin, güvenli pozisyonda durun.” gibi bir şeyler söylüyordu. Birkaç kişi ayağa kalkmıştı bile. Ben de kalkmıştım. Fakat ayakta durabilmek oldukça güçtü. Şiddetle sarsılıyorduk. Pilotlardan birisi bir anons geçti. Bunu, birkaç anons daha takip etti. Gürültüden pek anlayamadım ama “Teknik bir arıza olduğu ve sakin olmamız gerektiğini.” söylüyordu anonsu yapan ses özetle. Henüz hava maskelerini takmamıştık. Kol saatime baktım, 02.44 idi. Uçağın alçaldığını hissediyordum. Neredeydik? Sol tarafımdaki sırada bayılan birisi vardı. Birisi bayıldı, yardım edin, diye bağırıyorlardı. Bir hostes oraya doğru gidiyordu. Her şey yanıp sönen ışıkların silik aydınlığı içinde korkunç görünmekte idi. İçinde vahşi hayvanların bulunduğu ve tepesinden yanmaya başlayan bir sirk çadırının içinde gibiydik. Uçağı indiriyorlar, indirmeleri gerek, diye düşünüyordum sürekli. Bir şey olmayacak, her şey yolunda, sakin olmalıyım, sakin olmalıyım diyordum sesli bir şekilde. Korkma, dedim yanımdaki adama, gürültüden bu yana birkaç dakika geçti. Uçağı minik bir açıyla indiriyorlar. Aynı hostes sürekli olarak “Kalkmayın… kemerler… başlarınızı elleriniz arasına…” diye bağırıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu. Bir patlama sesi daha duyuldu. İşte bu kez her şey çığırından çıkmıştı. Sarsılmanın şiddeti ile kafamı sert bir yere çarptım. Şakağımda bir sıcaklık hissediyordum. Hava maskeleri açılmıştı. Uçak sağ tarafa yatmıştı. Her şey allak bullak olmuştu. Bir rüyada gibiydim. Korkudan her yerim kasılmıştı. Sanırım altıma da kaçırmıştım. Ya da şakağımdaki kan, vücudumun her yerine yayılmakta idi. Geriye dönemiyordum. Müthiş bir uğultu vardı. Hiçbir şey duyamıyordum neredeyse. Uçak düz pozisyona geldi. Kısa süreliğine ışıklar yandı. Sağ gözümü açamıyordum. Sol gözüm de sisli görüyordu her şeyi. Ön sıralardan bir adam ayağa kalkmıştı. Koridorda dimdik ayakta duruyordu. Herkes susmuştu. Gürültü kesilmişti. Şimdi bir tabutun içindeki bir ölü kadar temiz, sessiz ve olgundu her şey. Kabin bagajlarının hepsi açılmış, bütün eşyalar sağa sola, insanların üzerine saçılmıştı. Sağıma baktım. Sakin bir şekilde oturuyordu sıra arkadaşlarım. Omzuma bir el dokundu. Bir hostes, ne içersiniz? diye soruyordu. Anlamaya çalışıyordum. Delirmiştim sanırım. Ayağa kalkan adam, çantasını havaya kaldırıp bir şeyler söyledi. Sadece “Bunu hak etmek için…” kısmını anlayabildim. Başım hâlâ ağrıyordu. Bu kez emindim, sigara içmem gerekiyordu. Adam konuşmasını bitirince başını yukarı kaldırıp ulumaya başladı. Yanımda duran hostes şimdi de başını omzuma sürtüyor ve garip sesler çıkarıyordu. Bir anda havlama sesleri yükselmeye başladı her taraftan. Herkes havlıyor, inliyor, hırlıyor, uluyordu. Başlarını kaşıyorlardı. Dillerini dışarıya çıkarıyorlardı. Bacağımda bir acı hissettim, yanımdaki adam, dişlerini etime geçirmişti. Puşt herif. Hostesin önündeki servis arabasından cam bir şişe kapıp tek vuruşta kafasında parçaladım. Parçalanan cam, tuz hâlinde havada süzülürken ışıklar tekrar söndü. Yüzüm yapış yapıştı. Kendimi bir anda tuvaletin içinde buldum. Kapıyı aralayıp kafamı uzattım. Hiçbir şey görünmüyordu. Sadece belli belirsiz, çok uzaktan gelen sesler vardı. Aptallar dedim. Kapıyı kapatıp bir sigara yaktım. Pencereyi açmam gerek, diye düşündüm, adama söz vermiştim. Fakat açılmıyordu. Klozet kapağını kaldırdım. Buradan çıkabilirdim. Mümkün. Dü.
Ersin A.









