Kara Kutu (Hikâye)

Dört kişi kurtulmuşuz. Elleriyle söyledi birisi bunu bana. Yo, dilini, dişlerini ve dudaklarını kullanarak çıkaracağı sesler bir işe yaramazdı. Çünkü iki kulağım da işitmiyordu artık. Bir kâğıda yazıp da göstermedi yahut bunu. Ya da dört parmağını bitiştirdiği elini suratıma doğru uzatmadı. Çünkü artık gözlerim de vazifelerini yerine getirmiyordu. Kazada kaybetmiştim bu dört organımı da. Kazadan bu yana kaç gün geçmişti bilmiyordum. İnsan, görmüyorken ve duymuyorken ve insanlardan izole bir yerde tutuluyorken günlerin nasıl geçtiğini anlayamıyor başlarda. Sonra anlayabiliyor ama başlarda anlayamıyor bunu. Ben de anlayamamıştım. Şimdi anlayabiliyordum ve “İki gün önce şöyle olmuştu.” diye düşünebiliyordum. Bazen düşüncemi dile de getirebiliyordum. Görmüyordum belki, belki duymuyordum da ama hâlâ konuşabiliyordum. Bu iyi bir şeydi. En azından hem göremiyor hem duyamıyor hem de konuşamıyor olmaktan iyiydi. Peki, ya ben göremiyor ve duyamıyorsam, kazadan dört kişi kurtulduğumuzu nasıl öğrenmiştim? Nasıl anlatılmıştı bu bana? Çok basit. Konuşabildiğime göre sorular sorabiliyor, bir şeyler söyleyebiliyordum. Kaç kişi kurtuldu, diye sormuştum. Soruyu yanıtlayanın kim olduğunu bilmiyordum. Ama böyle bir yöntemi düşünebildiğine göre epeydir benimle ilgilenen, vaziyetim hakkında bilgi sahibi olan, akıllı ve bu gibi konularda tecrübeli birisiydi belli ki. Yatağımın sol tarafına doğru oluşan eğimle yanıma oturduğunu fark ettiğim ve çok sonra bir psikolog olduğunu öğrenebildiğim kadın, sol elimi tutmuş ve dört parmağımı avucu içine almıştı. Bu, dört demekti, dört kişi kurtuldunuz. Onunla konuşabilmem için parmaklarım çok büyük bir öneme sahipti. Serçe parmağımı tutması “Evet.” demek oluyordu. Yüzük parmağımı tuttuğu vakit, sorduğum sorunun olumsuz bir şekilde cevaplandığını, “Hayır.” denildiğini anlıyordum. “Hayır” cevabı için orta parmağımı seçmesinin daha isabetli bir tercih olacağını söyledim ona. Ben gayet ciddiydim bunu söylerken ama o, gülmüştü ve güldüğünü anlatmak için elimi, avuçları içinde ovuşturmuş sonra da yanaklarında gezdirmişti. Bana karşı pozitif olması gerektiğine inanıyordu. Ayna nöronlarına itimat eden birisiydi anlaşılan. Ama ben artık kördüm. Neyse ki koku alma organım hâlâ canavar gibiydi. Güzel kokuyordu. Gerçekten çok güzel kokuyordu. Yanıma oturduğu zaman ilk fark ettiğim şey, poposunun oluşturduğu çukura doğru yatağımın eğilmesi oluyordu. Bunun hemen peşinden o güzel kokusunu duyuyordum. Popo, demeyi tercih ettiğime göre onu güzel bir kadın olarak tasavvur ediyordum kuşkusuz. Benim için hiçbir şey ifade etmiyor olsaydı “kıç” demeyi yeğlerdim. Ya da “göt” demeyi tercih etmiş olsaydım, onu yanımda hiç istemediğimi düşünebilirdiniz. Çünkü “göt” kelimesi diğer ikisine nazaran daha sert bir anlam alanını işgal ediyor. Ama aynı kelimeyi kendi kıçım için kullanmış olsam bunun anlamı, bambaşka bir şey oluyordu. İnsanlar, dışkılarını ve gazlarını tahliye etmek için kullandıkları deliklerin bulunduğu ve üzerine oturmak için kullandıkları bu kaba ete nasıl böyle anlamlar yükleyebiliyorlardı? Kelimeler gerçekten inanılmaz varlıklarıyla hayatımızda bir ruh gibi dolanmaktaydılar. Ama ondan bahsederken, onun kaba etinden bahsederken “popo” diyordum çünkü güzel kokuyordu. Yo, poposunun güzel koktuğunu söylemiyorum, poposunun nasıl koktuğundan bana ne, bedeninden yayılan o ferah, güzel kokudan söz ediyorum ben ve ayrıca teni, elleri yumuşacıktı. Aynı zamanda akıllı, sabırlı ve anlayışlı biriydi. Onu çirkin birisi olarak tasavvur edebilmem için hiçbir şey yoktu elimde. Bu durum öfkelendiriyordu beni. Zayıf hissettiriyordu bu beni. Gene de kim bilir ne hâlde olduğunu bilmediğim köpeğim hariç, hatırladığım kadarıyla, kimim kimsem olmadığı ve yattığım yerden kımıldayamamam, görememem ve duyamamam düşünülürse, bu hiç de anlaşılmaz bir şey değildi. Sorduğum kimi sorulara “Bilmiyorum.” diyordu. Orta parmağımı tutuyordu. Kara kutu bulundu mu, diye sormuştum mesela tanışmamızdan birkaç gün sonra. Yüzük parmağımla orta parmağımı aynı anda tutmuştu. Yorulmuştu sanırım. Yinelememiştim bu sorumu. Başım çok ağrıyordu. Orama burama ha bire iğneler batırılıyordu. İğnenin, kan almak için batırıldığını, etimde saplı kaldığı sürenin uzunluğuyla anlıyordum. Gerçi tıp alanındaki bilgim sınırlıydı, yanılıyor da olabilirdim. Belki de kimi iğneler vardır ve bunları yapmak kan almaktan daha uzun sürüyordur. Ya da kimi kısa serumlar vardır. Minik tüplerin içine makinaların her gün binlercesini doldurduğu serumlar.

Adam akıllı düşünmeye başladıktan sonra, mümkün olduğu kadar demek istiyorum, korkunç bir fikir, Enola Gay ismi verilen B-29 Superfortress modeli bombardıman uçağının, Hiroşima’nın üzerinde dolanması gibi kafamın içinde dolanmaya başladı. Aman Allah’ım, ben neler yaşıyordum böyle? Ben bir uçak kazasından sağ kurtulmuştum. Belki de çoktan ölmüştüm ve kabir azabı olarak bana şu anki durumum layık görülmüştü. Belki de kafayı yemiştim ve kendisini, bir uçak kazasından kör ve sağır olarak kurtulmuş zanneden kaçığın tekiydim. Bir üçüncüsü olmayan iki kulağımı ve iki gözümü kullanamıyordum. Artık kör, sağır, belki de kötürüm bir hâldeydim. Bunu nasıl olur da sormazdım? İki bacağımı da oynatamıyordum. Sağ kolum, dirseğimin biraz altından kesilmişti. Belki de damarlarıma enjekte ettikleri şey, içerisinde bakterilerin ve antikorların kulaç attığı damarlarımı bulandırdığı gibi zihnimi de bulandırıyordu. Bakteriler ve antikorlar sisli bir havada çarpışıyordu demek vücudumda. Soğuk soğuk terlemeye başladım bunları düşünürken. Bütün gücümü sarf etmeme rağmen yattığım yerden doğrulamadım. Soluksuz kalmıştım. Muhtemelen bir daha göremeyeceğim suratım kıpkırmızı kesilmişti. Bütün kuvvetimle bağırdım. Yardım edin, imdat! dedim. Kimse beni duymuyordu. Tekrar, tekrar bağırdım. Dakikalarca bağırdığıma yemin edebilirim. En sonunda, bir şeye ihtiyacım olduğu zaman sürekli bastığım şu tuşu hatırladım ve bastım ona, yumrukladım onu. Kimse gelmiyordu. Neredeydi bu insanlar? Ben neredeydim? Yıllar sonra, idrar torbamın boşaltılmasını istediğimi düşünen lanet birisi geldi. Bunu, şeyimin ucundan içeri doğru soktukları plastik borunun gerilmesiyle anlamıştım. Yo, onu oraya ne zaman, nasıl soktuklarını bilmiyordum neyse ki. Muhtemelen baygındım. Ama şimdi uyanıktım ve bu boruyu çekiştiren kişi beni dinlemiyordu bile. Sürekli bağırıyordum ona. Sesim iyice kısılmış olmalıydı. Boğazıma bir ağrı saplanmıştı çünkü. Tam çenemin altından, göğsüme doğru, soluk borumu yara yara aşağı inen bir bıçak gibi. O da mı sağırdı yoksa? Gerçi ben de ne dediğimi bilmiyordum pek. Belki de sesim hiç çıkmıyordu bile. Belki de başından beri konuşamıyordum hiç. İnsanlarla konuştuğumu sanıyordum. Yardım edin, kurtarın beni, buradan gitmek istiyorum, hayır, hayır diye bağırmaya devam ettim. Böğürüyordum boğazlanan bir damızlık gibi. Beni gerçekten dinlemiyordu ya da duymuyordu. Orospu çocuğu, sidik torbamı kontrol etmekle kalmayıp kıçımdaki bezi de yoklamıştı. Meselenin bokla ilgili olabileceğini düşünüyordu. Olan hiçbir şeyin bunlarla alakalı olmadığını anlatabilmek için varlığını hâlâ koruyan sol kolumu deli gibi sallamaya başladım. Denk getirebilseydim gözünün tam üzerine bir tane patlatmak isterdim ama kafasıyla yetinmek zorunda kaldım. Bu çıldırmış hâlimle beni yalnız bıraktı. Muhtemelen birilerini çağırmaya gitti. Çünkü birkaç dakika kadar sonra vücudumun çeşitli yerlerinde gezinecek ve birden fazla kişiye ait olduğunu anlayabildiğim ellerle geri gelecekti. Hâlbuki tek istediğim şu psikolog idi. Ve güzel kokusu. Sormam gereken sorular vardı. Konuşup konuşamadığımı soracaktım ona. Peki, konuşamıyorsam nasıl olacaktı bu? Hav hav. Köpeğimin sesini duydum kafamın içinde. Yeliz’in kahkahasını. On küsur yıldır görmediğim babamın kalesizliğini. Dalgaların korkunç gürültüsünü. G3’ün patlamasını. Bir aracın havayı yırtan fren sesini. Gülüşmeler duydum. Uğultular. Birisi kafamı tuttu, koluma bir iğne saplandı ve zaten çok yıpranmış olan bedenim, yapılan uyuşturucunun etkisiyle kendisini karanlık bir uykuya bıraktı.

Tayvan’dan Los Angeles’a uçuyorduk. San Francisco’nun yaklaşık 500 km açığındaydık. 241 yolcu ve 14 mürettebat olmak üzere toplam 255 kişiydik. Bekleme salonundaki insanların bu kadar çok olduğunu asla anlayamazdınız. Kafamı bir kitaba gömmüş, bir şeyler okuyordum. Tahmin ettiğim gibi uçak rötar yapacaktı. Uçuşumuzun yarım saat gecikeceğini anons etmişti onları tercih ettiğimiz için biz değerli yolculara teşekkür eden bir ses. Havaalanına gereğinden çok önce gelmiştim. Bir sigorta şirketinde avukat olarak çalışıyordum. Ben Tyler Durden’ın Tyler Durden olmadan önceki hâliydim. Hehe. Trafik kazası sonucunda yaralanmış ya da ölmüş insanların tazminatlarının ödenmesini geciktirmek ve bundan da önemlisi, hak ettikleri paradan olabildiğince kesinti yapılmasını sağlamaktı işim. Ne yaparsınız, iş iştir. Bir kaza neticesinde birileri kolunu mu kaybetti, para alır. Birinin yüzünde, belirli bir mesafeden gözükebilecek kalıcı bir “scar” izi mi oluştu, para alır. Birinin orasında burasında platin mi var, soğukta sızlıyor mu, para alır. Birisi öldü mü, ölenin çocuğu, eşi ve hatta bazı durumlarda annesi ve babası para alır. Yo, kaza sonrası tutulan tutanakta açık aramak değildi benim işim. Benim işim, adli tıp doktorunun yahut engelli sağlık kurulunun ya da diğer ilgili yerlerin vermiş olduğu raporlara itiraz etmekti. Başvurunun tahkime götürülmesini sağlamaktı. Arabulucular, zıvananın ağzımızdaki kısmıydı zaten. Para, mağdura ne kadar geç ödenirse o kadar çok faiz geliri demekti. Ya da para ne kadar az ödenirse bu, pozitif sermaye kazancı demekti. Gerçi ölenler ve kesin bir şekilde bir uzvunu, organını kaybetmiş olanlar için rapora itiraz etmek işe yaramıyordu genelde, hak ettiği tazminat ne ise onu bir şekilde alıyordu vatandaş, o hâlde başka hukuki hak ve yöntemler devreye girebiliyordu süreci uzatmak için. Kanunları biz koymadık sonuçta, değil mi? Bu yüzden, çocukların hayal dünyasını zenginleştirmek denilen saçmalık tam da bizim işimize yarıyordu. Bu çocuklar büyüyüp de pratikle teorinin arasındaki boşluğu atlayarak geçemeyeceklerini anladıkları zaman kapıldıkları hayal kırıklıklarından sızılıyordu hayatın kalbine. Bir uçak kazası sonrası, dünyanın en büyük uçak inşa şirketi olan bir firmanın, kazanın uçakta bulunan teknik arızalardan dolayı değil de pilot hatasından kaynaklandığının resmîleştirilmesi için müthiş bir çaba sarf etmişti. Uçaktaki teknik eksikliklerin ve minimal hataların giderilmesine harcayacağı para, sigorta şirketine ödeyeceği miktarın altında olduğu için mevzuyu kendisi için en kârlı şekilde hallediyorsa, bu kimin hatasıydı? Sigorta şirketi de herhangi bir kaza sonucunda, yüzlerce milyon doları, tazminat olarak ödemek zorunda kalmak zorunda mıydı? Bir suçlu her zaman bulunurdu. Bazen sarhoş bir pilot, bazen hesap edilemeyen ve aniden değişen hava koşulları.

Her neyse, buraya bir seminer için gelmiştim ve bir başka seminerde konuşmak için başka bir yere gidecektim. Seminer bir saat kadar önce bitmiş, birkaç yöneticinin daveti üzerine yemek yemiştik. Bunlar hep prosedürdü. Kimsenin benimle yemek yemek istediği falan yoktu. Benim de kimseyle yemek yemek gibi bir arzum. Ama kanunlara uyduğumuz gibi iş etiğine de uymak icap ediyordu. Gene de yüzüme sırıtan şu adam bana içinden, hayvanoğluhayvan diyordu muhtemelen. Yanındaki karısı da bu kadar çok şey biliyor olmama, saygınlığıma ve şirket bünyesindeki pozisyonuma imreniyordu içten içe. İmrendiğini imlemek için ne kadar yakışıklı ve genç olduğumu söylemek ihtiyacı hissetmişti şirket asansöründe, kulağıma yaklaşarak ve fısıldayarak. Yemeği yedikten sonra şehir merkezinde yapacağım bir şey kalmıyordu. Yağmur yağacak gibiydi. Yemek arkadaşlarımın beni havaalanına bırakma tekliflerini kibarca reddedip biraz yürümek istediğimi söyledim onlara. Onların -ne kadar genç ve yakışıklı olduğumu söyleyen ve orta yaş sınırını neredeyse geçmiş şu kadın hariç- bana katlanmak zorunda olduklarını düşünmeye daha fazla katlanamıyordum. Biraz yürüdükten sonra bir taksi çevirmiştim. Taksi şoförünün ikram etmesiyle içtiğim sigaradan bu yana, yani yaklaşık iki saattir sigara içmemiştim. Başım ince ince sızlamaya başlamıştı bile. Üstüne bir de uçağın rötar yapacağı anonsunu işitince kalktım, bekleme salonumuzun camını temizleyen görevlinin yanına gittim. Affedersiniz, sigara içmem lazım fakat teras gözüme çok uzak görünüyor, yakınlarda içebileceğim bir yer var mı, diye sordum. Yaptığı işe odaklanmış olan oldukça uzun suratlı ve uzun boylu bu adam; beni şöyle bir süzdükten sonra ilerideki tuvaletin birkaç günlüğüne tadilata girdiğini, dilersem orada içebileceğimi söyledi. Pencereyi açmamın da iyi olacağını ilave etti. Teşekkür ettim. Rica etti. Üzerinde, “Tadilat nedeniyle kullanılamaz!” notunun yazılı olduğu kapıdan içeri girdim. Yerler kalın, naylon poşetlerle kaplıydı. Lavabo ve pisuvarlar da öyleydi. Burnuma keskin bir boya kokusu hücum ediyordu. Tuvalet kabinine girdim. El çantamı kabin kapısındaki askılığa astım. Biraz buruşmuş olan sigara paketini çıkardım ceketimin iç cebinden. Az kalsın pencereyi açmayı unutuyordum. Sızlayan başım ve yorgun gözlerimle bir nehir gibi göğe doğru kıvrıla kıvrıla yükselişini izledim ağzımdan çıkan dumanın. Biraz sonra biz de yükselecektik. Tıpkı bu duman gibi.

Tamamen yatırılabilen ve 193 cm uzunluğunda, yarı yatak hâline gelebilen koltuğuma beni buyur eden hostes, istersem el çantamı yukarı koyabileceğini söylemişti. Buna gerek olmadığını söyleyip teşekkür ettim. Koltuğumu biraz yatırıp gözlerimi yummuştum. Yo, uyumak değildi niyetim; biraz olsun dinlenmek ve uzun süre sigara içmediğim için baş gösterdiğini sandığım kafamdaki sızıyı azaltmak istemiştim. Geçiş kapısı açılıp da yolcular uçağa alınmaya başladıktan sonra bekleme salonunda oluşan uğultu, kafamdaki sızıyı bir kansere çevirmişti neredeyse. İnsanlar hiç susmuyorlardı. Her zaman birbirlerine anlatacakları bir şeyleri vardı. Eğer iyi bir gözlemciyseniz, çok tuhaf konuşmalara şâhit olabilir, inanılmaz garip yüzler ve ilginç olaylar görebilirdiniz havaalanlarının bekleme salonlarında. Her çeşit insan vardır buralarda. Öğrenci olduğunu tahmin ettiğim şu bir grup Filistinli genç gibi mesela. Gençlerden birinin sırt çantasında, üzerinde Filistin bayrağı basılı bir broş takılıydı. Az ötede, Asyalı, yaşlı bir çift vardı ve çok şirin görünüyorlardı. Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve gençler vardı. Bir çocuğun simasına sahip gözlüklü bir adam dikkatimi çekmişti sonra. Elinde bir kitap vardı. Gözlüklerinin arkasında, kelimeler üzerinde geziniyordu bakışları. Eğer siz de kitap okuyan biriyseniz dikkat edersiniz buna ve elinde kitap bulunan birini derhâl, sanki onu oraya siz koymuşsunuz gibi görürsünüz. Onu şöyle bir incelersiniz. Ben de incelemiştim. Kafasında bir İngiliz kasketi vardı. Gri renkliydi bu kasket. Güzel bir tercihti. Giyimiyle uyumluydu. Oturduğum sıranın iki önünde, tam karşımda, sırtı kontrol noktasına dönük oturuyordu. Hemen iki yanında epey iri yapılı bir adam vardı. Giyim ve kuşamından zengin birisi olduğu anlaşılıyordu. Gösterişi seviyordu bu beyaz, soluk tenli adam. Ve yanında, bronzlaşmış, epey genç bir kadın vardı. Boynunda gümüş bir haç sallanıyordu. Nereliler acaba, diye düşündüm. Bu sırada, ağzını sonuna kadar açmadan böyle gülemeyeceğini düşündüğüm birisi obur bir kahkaha attı. Peşinden başkalarına ait birkaç kahkaha daha duyuldu. İnsanlar ve ben dönüp o tarafa baktık. Birkaç adam. Bunlardan en az biri Tanzanyalıydı. “Mambo” deyişinden anladım bunu. Tanzanyalı bir arkadaşımız vardı üniversitede, ondan öğrenmiştim bu kelimeyi. Ya da o da birinden öğrendiği bu kelimeyi bize yutturmuştu, kendisi de Tanzanyalı filân değildi. Bizi de Tanzanyalı olduğuna inandırmıştı üstelik. Neden olmasın? Onu, başka bir Tanzanyalı ile konuşurken görmemiştik hiç. Kimliğini ya da pasaportunu kontrol etmeliydik. Her şey mümkündü. Yalan söylemek. Kanmak. Bir kafanın masallar uydurması. Kötülük ve çiçeklik mümkündü. Üniversite yılları güzeldi. Ferahtı. Kendine göre zorlukları da vardı elbet. Sonra eski bir düşünce olarak kaldı her şey. Görülen rüyayı hatırlama gayreti. Görülen, rüyayı hatırlama gayreti. Arkadaşlarla bir süre görüştük. Sonra numaralar filân değişti herhâlde. Uzaklaştık. Bölündük. Bölünmek mümkündü. Kıtalar mümkün. Coğrafya saçmalık. Kader bir seçim. Ya da değil. Size kalmış. Hürriyete inanmak ya da inanmamak. Bilinmezlik mümkün. Şu adamın ateist olmaması için bir sebep yok. Şunlar da Katolik’tirler ve İtalyan’dırlar. Egzistansiyalizmi seçmek ve aynı zamanda tanrıyı tanımak ya da egzistansiyalizmi seçmek ve tanrıyı tanımamak mümkün. Bir arkadaşım, “İnsanları birbirlerine yardım ediyorken görünce üzülüyorum.” demişti. Haklıydı. Haklı olmak mümkün. Haklı çıkmak mümkün. Tövbe etmek mümkün. Pişman olmak. Marksizm, biseksüellik, gazetecilik ya da mezar taşı oymacılığı, devlet başkanlığı ya da orospuluk… Neyin onurlu olduğuna siz karar verebilirsiniz. Bir liste yapmak hiç de zor olmaz. Kolombiya sokaklarını yazardım ben o listenin başına. Orada dolaşırken çok şaşırmıştım. Çok fazla orospu görmüştüm. Henüz yeniydim, acemiydim. Ne işimiz vardı oralarda? Orada olmak mümkündü ve orada olmamız başka türlü açıklanamazdı. Neydi? Kuzuların varlık sebepleri beyazlıkları mıydı? Burada olmak mümkün. O yüzden buradayız. Olmamak da mümkün. Ve bu yüzden. Bir ihtimalden daha bahis açmak mümkün. Bir hayat yaşamak. Kendini adayacak bir şey bulmak ve ona hayatını adamak mümkün. Bağlı olduğumuz şeye hiçbir şeyimizi vermemek de mümkün. Bağlarımızı sürekli sürekli çözüp tekrar tekrar bağlamak mümkün. Sağcılar ve solcular var. Orta yolcular var. Salonda bir sürü insan var ya hu. Hayır, bunlar henüz yolcu değiller. Henüz adaylar. Uçağın kalkmasına daha vakit var. Belki de kalkmaz, ne dersin? Mümkün. Ya burada bir Yahudi varsa… Eee, ne olmuş? Yahudi olmak da mı mümkün? Bir kadının Yahudi ve senin annen olması ve senin bu ikisini de kabul etmen kadar. Kabul etmesen de fark etmez gerçi. Kime göre? Tarafların tümünü hesaba katar hayat. Sanıyorum Bektaşiler için de geçerliymiş demin dediğin. Gibi. Hem ne olmuş yani, kim karşı koyabilir buna? İki kokona var şurada. Mümkün. Beş on nonoş… Yedisekiz Hasan Paşa… İşte o değil. Osmanlı mümkün ama. Ona inanmak. Yok mu? Her şey mümkün. Cumhuriyet mümkün. “Ben ileriliği iş olsun diye sevdim/Siz tuttunuz ciddiye aldınız.” demiyor mu Eloğlu? İnsan, geleceği bilemez. Her koşul, kendisine şâhit olunduğu vakit, kendisi hakkında önceden yapılan tahminlerle alay eder. Dere artık değişmiştir. Senin onda yıkandığını ve kemiklerinin nasıl koktuğunu biliyordur. Gene de başka bir hayat, dünya filân mümkündür. Umursamamak mümkün. Tabii mümkün. Saçlarımı kazıtabilirim. Ya da boyayabilirim. Peki, şu kel adam ne yapsın? Basit sorular mümkün. Niçin bir şey yapması gereksin? İşte daha az basit bir soru. Her şey çok yakın. Bu yüzden imkânsız. Bir şeyin imkânsız olması mümkün. Saygı duyalım. Ya da tahammül edelim. İkisi de mümkün. Öyle ufak bir gezegende yaşamıyoruz efendim. Ve sayımız hiç de az değil. Gözlüklülerimiz var, kravatlılarımız, sinirlenmek için bahaneye gerek duymayanlarımız. Çirkin kadınlarımız var, çirkin erkeklerimiz. Özel günlerimiz. Dinî bayramlarımız. Tarihler. Şişmanlarımız var ve açlığı övenlerimiz. Kimisi et sever kimisi sevmez. Bir Hindu arar gözlerim şimdi ümitle. Ah Rabbim! Bu salonda bir Hindu olması gerekmez miydi? Bu yolculuğu bir Hindu ile paylaşacak olmak bana huzur verirdi. Bir vegana da razıyım. Hindu olmasına gerek yok. Agnostik bir vegan da olabilir. Panteist bir vegan da. Bir Hindu’yu… evet… belki seçebilirsin ama birinin vegan olduğuna dair bir ipucu bulmak oldukça güç. İnsanlara sorsak? Tek tek mi? Anons ettirsek? Pekâlâ mümkün. Yeterince deliysen ya da paran varsa. Gene de ben bir tane seçeceğim. Şu adam. Bilet kontrol noktasının hemen yanındaki. Camın önünde duran, dışarıyı seyreden. Kim bilebilir? Mümkün. Sade giyinmiş. Minimalizme inanıyordur belki de. Mümkün. İşte bu gördüğünüz benim, diyerek aynadaki görüntüsünü üzerine bürünüp gelen biriyle karşılaşman kadar mümkün. Sosyal medya onların toplanma mekânı. Yutub müthiş bir platform. Paylaşmak güzel şey. Barış Özcan’ı seviyoruz. Elon Musk’ı da. Bu uçak kaç kişi alır? 300’den fazladır bence. Derhâl girip gugılladım. Dil, hareket hâlindedir. Teknoloji bir harika. Bir sitede seni ne kadar uzun tutarlarsa o kadar iyi. Aradığın şey haricinde birçok bilgi orada seni bekler. Ve tekrar eder yazılar sürekli. Anlamakta güçlük çektiğini düşünüyorlar belki de. Haklı değiller mi sence de? Mümkün. İyisi ve kötüsü olmayan şey nedir? Ta ta ta taaa. Reklâm. Bu iyi bir şey mi? Sana kalmış. Boeing 777. Maksimum 13.140 metre uçuş yüksekliği. Seyir sürati ortalama 905 km/s. Birkaç farklı çeşidi var. 777-200ER modelinin 2017 yılı itibariyle en düşük fiyatı 283,4 milyon Amerikan doları. İyi para. Bizimki hangi model acaba? Bunu da bilmek mümkün. Şu görevlilerden birisi biliyordur. O bilmiyorsa host ya da hosteslerden birisi. Pardon? Buyurun efendim. Kalkış saatiyle ilgili bir gelişme var mı acaba, daha ne kadar bekleyeceğiz? Birazdan almaya başlayacağız uçağa. Anlayışınız için çok teşekkür ederiz. Öyleyimdir ve rica ederim.

Dinlenmek ve başımdaki sızıyı azaltmak için yumduğum gözlerimin, ne kadar kapalı kaldığını hatırlamıyorum. Uyumuşum. Bir gürültüyle uyandığımı hatırlıyorum ama. Bir patlama sesi ile. Bir terslik olduğunu düşünmem, gözlerimi açmamla bir oldu. Gürültü sesiyle birlikte uçağın ışıkları sönmüştü. Acil ışıkları yanmakta idi. Çok kısa süren bir sessizlik oldu uçakta. Bir huzur anı. Birkaç saniye. Bana kalırsa herkesin korkulacak bir şey olmadığına kendini inandırmaya çalıştığı birkaç saniye. Bu birkaç saniyenin ardından uçağın arka taraflarından bir uğultu duyulmaya başlandı. İşte her şey o zaman yeniden hayata döndü. Nefesini tutan insanlar artık bağırıyorlar, kendi dillerinde bir şeyler söylüyorlardı. Ağlayanlar vardı. Alarm çalmaya başladı. Hosteslerden birisi, koltuklara tutunarak ön tarafa doğru ilerlemeye çalışıyordu. Geriye döndüğüm zaman ilk gördüğüm şey, yüzündeki ifadeydi. Yanılmıyorsam bir kez de düştü. “Yerlerinizden kalkmayın, kemerlerinizi kontrol edin, güvenli pozisyonda durun.” gibi bir şeyler söylüyordu. Birkaç kişi ayağa kalkmıştı bile. Ben de kalkmıştım. Fakat ayakta durabilmek oldukça güçtü. Şiddetle sarsılıyorduk. Pilotlardan birisi bir anons geçti. Bunu, birkaç anons daha takip etti. Gürültüden pek anlayamadım ama “Teknik bir arıza olduğu ve sakin olmamız gerektiğini.” söylüyordu anonsu yapan ses özetle. Henüz hava maskelerini takmamıştık. Kol saatime baktım, 02.44 idi. Uçağın alçaldığını hissediyordum. Neredeydik? Sol tarafımdaki sırada bayılan birisi vardı. Birisi bayıldı, yardım edin, diye bağırıyorlardı. Bir hostes oraya doğru gidiyordu. Her şey yanıp sönen ışıkların silik aydınlığı içinde korkunç görünmekte idi. İçinde vahşi hayvanların bulunduğu ve tepesinden yanmaya başlayan bir sirk çadırının içinde gibiydik. Uçağı indiriyorlar, indirmeleri gerek, diye düşünüyordum sürekli. Bir şey olmayacak, her şey yolunda, sakin olmalıyım, sakin olmalıyım diyordum sesli bir şekilde. Korkma, dedim yanımdaki adama, gürültüden bu yana birkaç dakika geçti. Uçağı minik bir açıyla indiriyorlar. Aynı hostes sürekli olarak “Kalkmayın… kemerler… başlarınızı elleriniz arasına…” diye bağırıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu. Bir patlama sesi daha duyuldu. İşte bu kez her şey çığırından çıkmıştı. Sarsılmanın şiddeti ile kafamı sert bir yere çarptım. Şakağımda bir sıcaklık hissediyordum. Hava maskeleri açılmıştı. Uçak sağ tarafa yatmıştı. Her şey allak bullak olmuştu. Bir rüyada gibiydim. Korkudan her yerim kasılmıştı. Sanırım altıma da kaçırmıştım. Ya da şakağımdaki kan, vücudumun her yerine yayılmakta idi. Geriye dönemiyordum. Müthiş bir uğultu vardı. Hiçbir şey duyamıyordum neredeyse. Uçak düz pozisyona geldi. Kısa süreliğine ışıklar yandı. Sağ gözümü açamıyordum. Sol gözüm de sisli görüyordu her şeyi. Ön sıralardan bir adam ayağa kalkmıştı. Koridorda dimdik ayakta duruyordu. Herkes susmuştu. Gürültü kesilmişti. Şimdi bir tabutun içindeki bir ölü kadar temiz, sessiz ve olgundu her şey. Kabin bagajlarının hepsi açılmış, bütün eşyalar sağa sola, insanların üzerine saçılmıştı. Sağıma baktım. Sakin bir şekilde oturuyordu sıra arkadaşlarım. Omzuma bir el dokundu. Bir hostes, ne içersiniz? diye soruyordu. Anlamaya çalışıyordum. Delirmiştim sanırım. Ayağa kalkan adam, çantasını havaya kaldırıp bir şeyler söyledi. Sadece “Bunu hak etmek için…” kısmını anlayabildim. Başım hâlâ ağrıyordu. Bu kez emindim, sigara içmem gerekiyordu. Adam konuşmasını bitirince başını yukarı kaldırıp ulumaya başladı. Yanımda duran hostes şimdi de başını omzuma sürtüyor ve garip sesler çıkarıyordu. Bir anda havlama sesleri yükselmeye başladı her taraftan. Herkes havlıyor, inliyor, hırlıyor, uluyordu. Başlarını kaşıyorlardı. Dillerini dışarıya çıkarıyorlardı. Bacağımda bir acı hissettim, yanımdaki adam, dişlerini etime geçirmişti. Puşt herif. Hostesin önündeki servis arabasından cam bir şişe kapıp tek vuruşta kafasında parçaladım. Parçalanan cam, tuz hâlinde havada süzülürken ışıklar tekrar söndü. Yüzüm yapış yapıştı. Kendimi bir anda tuvaletin içinde buldum. Kapıyı aralayıp kafamı uzattım. Hiçbir şey görünmüyordu. Sadece belli belirsiz, çok uzaktan gelen sesler vardı. Aptallar dedim. Kapıyı kapatıp bir sigara yaktım. Pencereyi açmam gerek, diye düşündüm, adama söz vermiştim. Fakat açılmıyordu. Klozet kapağını kaldırdım. Buradan çıkabilirdim. Mümkün. Dü.

Ersin A.

Asfalt Yol

-Bir köy öğretmeninin notlarından-

İstasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. İki adım bile atacak halim yoktu. Çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. Kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.

İçi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. Birdenbire duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına atmıştı. Şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye çalışıyordum.

Gideceğim köyü şoför göstermişti. Burası oturduğum yerden yarım saat kadar uzakta, külrengi bir kerpiç yığını idi. Bir kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada, ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.

Belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve sallanarak doğruldum. Küçük çantamı yerden alıp yürümeye başladım. Kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu. İlk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.

Akşam olmaya başlamıştı. Köye yaklaşınca ortalığı büsbütün bir kızıllık kapladı. Kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.

Köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma yanmakta olan tezek kokusu geldi. Gözümün önünde, saç üzerinde yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar canlandı.

Sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. Bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu.

Gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. Köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. Dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamdan birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.

Kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. Beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. Yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. İçlerinden biri muhtarmış. Benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi:

-Daha harmanların hepsi kaldırılmadı. Çocuklar okula falan gelmezler. Beş on gün oturup dinlenirsin!- dedi.

Çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı. Köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar. Şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. Yalnız bir yol meselesi var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum. İlk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer bütün vilayetin en büyük derdiymiş. Herkes mahsulünü, yolcusunu bunun üzerinden geçirmeye mecbur. Başka yol yok ve buna da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. İşin garibi, vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan yol da bu!.. Herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını bu kadar geri bırakmış. Ben, hem bizim köyden, hem de başka köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. Uzun istidaları hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim. Böylece hepsi okunmuş olacak. Yolun yapılmasında köylünün nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikirler ileri sürdüm.

Geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz tuhaf muamele etti. Kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay etmeyi tercih ediyor gibiydi. Neden diye merak ettim. Sonra laf arasında:

-Siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz galiba, talebeniz pek mi az?- dedi.

-Az değil ama, o da vazifem değil mi?- diye cevap verdim. Alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. Bir şey söylemedi. Sonra dışarıda, kahvede arkadaşlardan duydum. Maarif müdürü bana kızgınmış. Ben köylülere Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu (Anayasa) okumuş, anlatmıştım. Kadastro’da işi olan bir köylü bir istida vermiş, bir müddet sonra da cevap istemiş. Ne cevabı, denince: -Basbayağı cevap vereceksiniz! Mecbursunuz! Kanun var!- diye dayatmış. Sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.

Hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok. Bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. Benim öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir Rüstem Ağa var. Şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor. Bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler söylediğini duydum. Pek şaşmadım. Bütün teşebbüslerden henüz bir şey çıkmadı. Ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum. (Çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (Eskiden Nafıa (Bayındırlık) Vekaleti’nin kentteki yönetim birimi.) memurlar benimle açıktan açığa alay ediyorlar.) Fakat akşamları köyde, istasyondan dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini görünce içim acıyor. Kendi kendime: -Başladığın işi yarıda bırakma iki gözüm, sana yakışmaz!- diyorum.

Ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. Vilayet konağında bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. Köylüler bile benim bu gayretime şaşıyorlar. Onlarda da bu işin sonu çıkacağına dair bir ümit yok.

Hala bir şey çıkmadı… Galiba bu yolu yapmayacaklar. Köylü de bana yardım etmiyor. Pek ölü mahluklar… Belki de pek akıllı mahluklar da, boşuna yere uğraşmak istemiyorlar. İçimde hiç şevk kalmadı. İnsana birkaç kelime ile cevap verseler yine neyse, fakat ne evet, ne hayır!… Sanki bu istidaları ses vermez bir derin kuyuya atmışız…

Akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. Bazan tozdan bembeyaz olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor, bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor. Bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. Bazan koşup yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on metrelik bir yeri bir -yol- haline koyarak kendi hisseme düşen vazifeyi yapmış olmak istiyorum.

Bizim iş birdenbire canlandı. Geçenlerde şehre büyüklerimizden biri gelmiş. Otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan bahsetmiş, vali de hemen atılarak: -İlk düşündüğümüz şeylerden biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri hazırlanıyor. Hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyörüz… Acaba bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?- demiş.

O büyük zat da:

-Gelirim tabii…- diye cevap vermiş.

Bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. Ben meğer uykudaymışım, vali projelerden bahsediyor… Demek zannettiğim kadar bu işe lakayt değillermiş, yalnız gürültüsüz, şatafatsız bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.

Fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya verildi. Vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. Köyde de itibarım artar gibi oldu. Bizim köylülerin insana muamele edişleri zaten barometre gibi.

Bence bu yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu. Üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz bir şose yeterdi. Fakat belki başka bir düşündükleri var. Belki her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. Bu kadar büyük işlere aklım ermez. Bir yol olsun da, paramız varsa isterse halı da döşetilsin…

Vali Ankara’ya gitmiş. Tetkikat yapan mühendisler yolun yarım milyona çıkacağını söylemişler, halbuki vilayet bütçesi 350 bin lira… Bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş, onlar da Maliye Vekaleti’nin kefaleti olmadan para vermemişler, Maliye Vekaleti de Meclis’ten izin almadan kefil olamazmış, hulasa karışık işler vesselam. Vali bütün bunları yoluna koymak için gitmiş… Adamcağız bu yol meselesini kendine iş edindi. Meclisi Umumi’den tahsisat almak için bir nutuk vermiş, vilayet gazetesinde okudum. Bir belagat numunesi. Kendisini bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. Hakikaten büyüklerimiz her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar. Yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan hiç bahsetmiyor, yolun köylüye ne kadar faydası olacağını da söylemiyor. Belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun için. Her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa ne mutlu bana…

Yolun yapılmasına başlandı bile. Bankalardan borç alınmış, bilmem kaç senede ödenecekmiş. Borç taksitlerine karşılık olmak üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. İşin buraya varacağını hiç düşünmemiştim. Fakat daha ortada bir şey yok. Vakitsiz telaş etmeyelim. Para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek çok şeyler var. Mesela vali çok alakadar olduğu bu yol meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir…

Yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar var. Silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. Bu çalışma akşam geç vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar. Amelenin çoğu açıkta yatıyor. Müteahhit çadır yetiştirememiş. Şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. Bizim köyden de amele yazılanlar var. Beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler. Bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir halde. Müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için bile on dakika zor izin veriyormuş.

Bizim köylü önceleri pek lakayttı, fakat taş döşenip asfalt işi başlayınca hepsini bir merak sardı. Kocaman kazanlarda kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini, hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul edemiyorlar. Tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.

Yol bitti. Birkaç gün sonra açılış töreni olacak. Köyün yanındaki tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor. İki tarafına ağaç da dikeceklermiş. Enfes bir şey doğrusu. Bütün Vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde bir şey hopluyor. Yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var… Müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. Fakat herhalde dedikodudan ibaret. Bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.

Bugün ömrümün en mesut günü idi. Şehrin kenarında taklar kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler. Hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne silindir şapkayı oturtmuş, -1.55- boyu ile ön tarafta yer almış. Ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. Maarif müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden ayrılmakla kıyamet kopmaz ya… Bu yol bir parça benim eserim demektir… Halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım geliyor. Yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına gelmeleri için işaret ettim. Bu yol herkesten evvel onların demektir. Birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı, ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.

Vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi işitemedim, yalnız kulağıma: -Cumhuriyet, bayındırlık… Rehberlerimiz… Her şey halk için…- sözleri geldi. Birkaç kişi daha, kısa sözler söylediler. Kordele kesildi, önde valininki olmak üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. Arkasından memurlar beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır gibiydi. Köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak parlayan asfalta bakıyorlardı.

Her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.

Yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete bir rapor vermişler. Kağnıların ve öküz arabalarının, hatta diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler. Bunda yolun pek sağlam olmamasının de tesiri olacağını hiç ağızlarına almamışlar, halbuki yalnız kağnıların değil, biraz yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve yer yer bozukluklar görülüyordu.

Vilayetçe telaşa düşmüşler. Daha parası ödenmeyen yolun, o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini menetmeye karar vermişler.

Köyde bu havadise kimse inanmak istemedi, fakat birkaç köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince, herkes işin ciddi olduğunu anladı.

Bu yasak pek ağırdı. Yol iki dağ arasındaki bir boğazdan geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. Bir yere toplanıp bir çare düşündüler, fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.

Altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı…

Hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman gözlerle bakıyordu. Bir gün akşamüstü muhtar geldi:

-Oğlum- dedi, -biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol meselesi işi değiştirdi. Köylü başımıza gelen bu derdi senden biliyor ve söz dinlemiyor. Birkaç keredir seni dövmeye, hatta daha ileri gitmeye kalktılar, ben önüne zor geçtim… Başka köylerde de senin düşmanların çoğalıyor. Bir gün başına bir iş gelir. İyisi mi, güzellikle buradan git. Darılma, gücenme, hakkını helal et!-

Ben de bunu düşünmüyor değildim. Köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. Birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm.

Sabahattin Ali

Boğaziçi

Paula, Jerome David Salinger

1941 Mayısının dördünde Bay Hincher saat 18.30’da işten eve döndüğünde karısını yatakta oturmuş kitap okurken buldu. Ona nazikçe sordu:

“Canım, neyin var? Keyfin mi yok?”

“Sayılır,” dedi Bayan Hincher, kitabını yatağa koyarak.

“Yemek hazırlamaya mı?” dedi Hincher. “Kalkıyor musun?”

“Hayır sevgilim. Kızmazsın değil mi?”

“Aşk olsun, ne kızması? Keyfine bak sen, kitabına mı devam edeceksin?”

“Hı-hı,” diye onayladı Bayan Hincher.

Ertesi akşam, Bayan Hincher hâlâ yatağındaydı.

“Doktor Bohler’i aramamı ister misin?” diye sordu Hincher endişeyle.

Sıcak ve şuh gülüşüyle güldü Bayan Hincher. “Boşuna zahmet olur,” dedi. “Onun elinden bir şey geleceğini sanmam.”

“Nasıl yani, anlamadım? Ne demek şimdi bu?” Karısının yatağının ucuna oturdu Hincher.

“Şapşal!” dedi Bayan Hincher, keyifle. “Hamileyim.”

Hincher’in yüzüne önce bir şapşallık yayıldı, ardından saf bir coşku. Onu önce heyecanla, sonra da şefkatle öpmek için karısına doğru eğildi. Büyük sözler vermeye, geleceğe dair tahminler yapmaya başladı bir anda. Fakat aniden durdurdu kendini.

“O aptal herifin yanıldığını biliyordum,” diye bağırdı sevinçle. “Ne diyordu?”

“Kim, sevgilim?”

“Doktor Bohler.”

“Doktor Bohler!” diye küçültücü bir şekilde ünledi Bayan Hincher, fakat tatsızdı. “Sevdiğim, her kadın, bebeği olup olmayacağını bilir. En azından bu kadın bilir.”

“Fakat ben düşünmüştüm ki—”

“—Sevdiğim, biliyorum, Doktor Bohler’i ya da Doktor Bilmemkim’i görmek zorunda değilim. Biliyorum. Hep biliyordum bilebileceğimi.”

“Ben de şey düşünmüştüm—” dedi Hincher. “Doktor Bohler, çocuğumuz olamaz gibi bir şeyler söylemişti sanki. Öyle bir şey dememiş miydi?”

Şuh bir neşeyle güldü Bayan Hincher. İki elini uzatıp, kocasının yüzünü onların arasına aldı.

“Sevdiğim, endişelenme,” dedi yumuşacık gülerek. “Bebeğimiz olacak.”

Nihayet yatak odasından çıkıp, akşam yemeği için bulaşıkları yıkamaya koyulduğu sırada, Bay Hincher seslendi:

“Yemek mi hazırlıyorsun, canımın içi?”

 “Hayır, sevdiğim, hazırlamasam daha iyi.”

***

Haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı ama Bayan Hincher yatağından çıkmadı, sadece banyoya ve dolabına ve makyaj masasına küçük, kararlı gezintiler yapmıştı— Bir de öğleden sonra, Sophie -temizlikçi kadın-, dişçiye gidebilmek için ondan izin istemiş, o gidince Bayan Hincher da kestane rengi şalı ve tüylü terliğiyle, Cumartesi Akşamı Postası gelmiş mi diye bakmak için alt kata kadar inmeye cesaret edebilmişti. Onun bütün bu küçük gezilerini de doğrudan -ya da dolaylı olarak- hesaba katarsak, aşağı yukarı, günün 23 saati, haftanın 165 saati, ayın 644 saati boyunca yatak örtüsünün üzerindeydi. Kahvaltısını orada yaptı, öğlen ve akşam yemeklerini orada yedi. Evde ne kadar gazete ve dergi varsa hatmetti, torbalarca yün ve boy boy şişle örebildiği kadar dantel ördü. Komodininin üzerinde gümüş bir zili dururdu. İki defa salladığında, Sophie -temizlikçi kadın- ya acilen ellerini kuruluyor ya elektrikli süpürgeyi durduruyor ya da sigarasını söndürüyor ve koşa koşa Bayan Hincher’in odasına geliyordu. Aynı zamanda, maaşına zam yapan Bay Hincher’ın da talimatlarını dinliyordu.

***

“Canım. Bir dakika gelebilir misin?”

Hincher tekrardan karısının odasına girdi.

“Canım, garip bir şey soracağım sana. Muhtemelen düpedüz delirdiğimi filân düşüneceksin.”

Hincher gülümsedi, “Söyle bakalım, küçük kızım benim.”

“Yatakta kalmak istiyorum, tatlım. Yani bütün zamanım boyunca yataktan çıkmamak istiyorum.” “Dokuz ay boyunca mı?” diye kuşkuyla sordu Hincher.

“Hı-hı. Canım öyle istiyor. Bana kızdın, değil mi? Evet, kızdın. Anladım. Yüzünden okunuyor o sert bakışın.” Bayan Hincher kocasına mahcup bir tebessümle baktı, hafifçe büktü dudağını ve başını öne eğdi.

“Yo, hayır,” diye hemen itiraz etti kocası. “Tabii ki de kızgın filân değilim. Fakat neden yataktan çıkmak istemiyorsun ki? Yani gerçekten neden yataktan çıkmak istemiyorsun?”

Hincher bekledi.

“Güleceksin,” diye suçladı Bayan Hincher uysalca.

“Gülmeyeceğim.”

“Güleceksin.”

“Sevdiğim,” dedi Hincher, tekrar yatağın ucuna oturarak. “Gülünecek bir şey yok.”

Bayan Hincher kocasının elini sıkıca kavradı, söyleyeceği şeyleri dile getirebilmesi için ondan güç alıyordu sanki. Sesi ağır ve gözü pek bir tınıyla, yavaşça konuştu. Ve nihayet Hincher, karısının sesinin ta içinde o baygınlığı hissetti; korkudan doğan bir baygınlıktı bu.

“Bebeğimizin doğmasını o kadar çok istiyorum ki, sevdiğim. Onu düşürmekten korkuyorum. Binlerce şeyden korkuyorum.” Bayan Hincher duraksadı ve sanki gözlerinin önüne kan donduran bir sahne gelmiş gibi aniden kocasının elini sıktı. Devam etti, “Arabalar… tırlar… bir sürü şey. Öyle korkuyorum ki… Ama bu yataktan çıkmazsam, aklımda sadece sen ve bebeğimiz olacağı için kendimi hep güvende hissederim.”

“Bebek” kelimesi, ondan önce gelen tüm kelimeleri bir kenara atarak, Hincher’ın kalbini önce silahsız bırakmış, sonra da onu pusuya düşürmüştü. Karısına fazlasıyla boğuk bir sesle cevap verdi, şefkatli ama kesin bir buyruk vardı sesinde.

“Yatağında kal. Ne kadar istersen o kadar kal.”

Bayan Hincher’ın cevabı, kısaydı, özdü, ama Hincher için o an sonsuzluğun ta kendisiydi.

“Sevdiğim,” diye usulca döküldü bir ses Bayan Hincher’dan.

Hincher, karısının elini okşayarak tekrarladı, “Ne kadar istersen o kadar yatağında kal.”

İkisinin de içine işleyen bir anı paylaşıyorlar gibiydi. Bu anı bölen Bayan Hincher oldu, fakat anlaşılan o ki konuşurken epeyi isteksizdi.

“Sevgilim, bir şey daha var. Kimseye söyleme. Yani böyle yatağımda olduğumu kimseye söyleme. New York’a, kız kardeşimin yanına döndüğümü söyle. Kardeşimin hasta olduğunu söyle.”

“İyi de neden?” diye nazikçe sordu Hincher.

 “Gülerler,” dedi basitçe Bayan Hincher. “Hepsi güler. Biliyorum.”

“Hayır, gülmezler,” dedi Hincher biraz öfkeyle.

Düşünceli bir şekilde, “Gülerler. Biliyorum gülerler,” dedi karısı. “Ruth Simpkins güler. Şu an bile güldüğünü duyabiliyorum.”

Şu aptal kadın,” dedi Hincher.

“Aynen, sevdiğim, ama güler. Hepsi güler. Biliyorum.—Sevdiğim, kardeşimin yanına New York’a gittiğimi söyle onlara. Evde olduğumu bilmesinler. Hafta sonları beni ziyarete geldiğine inandırabilirsin mesela onları. Cape’e gidebilirsin, balık tutmaya gidebilirsin. Aynen, balık tutmaya gidersin. Alışverişi Sophie yapabilir. O—“

Bay Hincher birdenbire elini kaldırdı, bir trafik polisini taklit ediyor gibi. “Şimdi bekle bir dakika. Dur orada. Dur, Nellie.”

Biraz afallamıştı. Bayan Hincher’ın sakin, sevecen sesine aniden bir heyecan sinmişti. Garipti bu durumu.

Birdenbire Bayan Hincher elini kocasının elinden çekti. Kaydırmadan, bükmeden, öylece çekti elini.

“Sen de bana gülüyorsun,” dedi kırgın bir sesle.

Hincher endişelendi. “Hayır, canım benim!” Yeminler etti. “Hayır, gülmüyorum. Sen yeter ki söyle, ne dersen yaparım, minik kızım.”

Hincher usulca karısının elini geri aldı. “Hayır, hayır, hayır, minik kızım benim,” Bayan Hincher’ın bu beklenmedik yüz ifadesinin karşısında yemin etti.

Ona doğru döndü karısı. Hincher suçsuzluğunun anlaşılması için bekledi, endişeli bir ifadesi vardı, ümitle, suçsuzluğunun anlaşıldığını ifade edecek herhangi bir söz bekliyordu. Bayan Hincher’ın yüzü hiçbir şey anlatmıyordu. Kocasına baktı, sonra da öteye.

“Nasıl istiyorsan öyle yapacağız,” dedi Hincher. “Nasıl istiyorsan öyle.”

Bayan Hincher’ın gözleri odaklanmaya başlamıştı.

“Anlayacağını biliyordum,” dedi.

***

Neredeyse her hafta sonu Cape Cod’a balık tutmaya gitti Bay Hincher. Genellikle bu hafta sonlarından keyif alıyor gibi görünüyordu, pazar geceleri, elinde koca bir gazete yığınıyla karısının odasının eşiğinde belirir, kadının o gazetelerin üzerinden kendini süzmesine izin verirdi. Bayan Hincher’ın komodin lambasının cılız ışığına vuran yüzü ise daima mutlu bir yüz olurdu.

Fakat hafta sonu gelmeden önce, atlatılması gereken koskoca bir beş gün vardır.

Hincher zavallı bir yalancıydı. Neyse ki yetenek pek gerekli değildi onun için. Otisville’deki hiç kimse, Bayan Hincher’ın New York’a, kız kardeşinin yanına gittiğinden şüphe etmedi. Yani ne zaman Hincher, garip bir ciddiyetle, baldızının durumu için Daha İyi, Aynı ya da Henüz Kesin Bir Şey Söyleyemiyorlar dese, her zamanki verilen cevap, Böyle Şeyler Zaman Alır ya da Paula’ya Sevgilerimizi İlet idi. Hincher’ın yalancılığı pratikte gelişmişti. Zamanla öğrendi ki yalanlarını kıkır kıkır gülerek söylediğinde, ciddi ve kasvetli bir şekilde söylediğinden daha emin hissediyordu kendini.

“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek,” diye yalan repertuvarını genişletirdi Hincher (kıkırdayarak).

“Yeni modeller gelene kadar niye beklemiyorsun,” diye fikir verdi Bud Montrose.

Daha sonra Hincher, Bud Montrose’un bu nüktesini de kullanmaya başladı. Klasik Hincher’ın Kıkırdak Yalanı şöyle bir hâl aldı:

“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek.” (Kıkırdayış.) “Yeni modellerin çıkmasını bekliyorum.” (Kıkır, Kıkır.)

Fakat iş, kalabalık bir odada yalanını inandırıcı kılacak, onu çürütülmekten koruyacak ve alenen suçlanmasını önleyecek kadar ustaca yalan söylemeye geldiğinde, bunu hiçbir zaman başaramadı.

***

Akşamları Hincher, yemek odasında tek başına yemeğini bitirdikten sonra tekrar karısının yanına çıkardı ve genellikle birkaç el şans oyunu oynarlardı. Bay Hincher karısının yatağının kenarına otururdu; bacakları zarifçe iki yana açılmış hoş, beyaz bir yatak tepsisi de Bayan Hincher’ın bacaklarının arasında dururdu. Bu oyun genellikle 21.30’a veya 21.45’e, Bayan Hincher “Biraz bir şeyler mi okusak, sevdiğim?” diyene kadar sürerdi.

Çoğu kez Hincher, “Şahane,” der ve odanın köşesine gidip, Bayan Hincher’ın seçtiği kitabı getirirdi.

David Copperfield’la ilgili, Bayan Hincher, Bay Hincher’a şunları söylerdi:

“Bunu çok severim, her zaman sevmişimdir. Nasıl olur da okumazsın daha önce, sevgilim?”

“Bilmem,” dedi Hincher. “Hiç vaktim olmadı.”

“Ben çok severim,” dedi Bayan Hincher, “yalnız Murdstonelar’dan nefret ediyorum. Murdstonelar’la ilgili bütün bölümleri geçiyorum.”

“Onlar kim?” diye sordu Hincher.

“Davidciğimin üvey babası ve kız kardeşi. İğrençler, bekle ve gör. Yo, hayır, Murdstonelar’ın olduğu bölümleri geçeceğim.”

Bülbül gibi güldü Bayan Hincher.

Bay Hincher, [Bayan Hincher’ın yatağının] yanındaki rahat koltuğa kuruldu ve Murdstone’larla ilgili kısımları atlayarak David Copperfield‘ı okumaya başladı. Muhteşem okuyordu; sesi Dan Peggoty için boğuk ve sert, Steerforth için nazik, Uriah Heep için ise soğuk ve sevimsizdi. Dora’yı seslendirirken ise Dora’nın köpeği Jip gibi cıyaklıyordu. Bütün karakterleri mükemmel bir şekilde canlandırmıştı.

Genellikle gece yarısını bulduğunda, Bayan Hincher okumayı bırakırdı. Kitabı kapatır, sonra da kocasına bakıp gülümserdi.

“Uykun mu geldi?” diye sorardı Hincher, hiç beklemeden.

“Biraz, sevdiğim.”

“Hadi uyu sen. Bu gecelik bu kadar yeter.”

“Beğendin mi?

“Kitap iyiymiş, evet. Hadi, yorganın altına gir bakalım. İyice örteyim üstünü.” Hincher misafir odasında uyudu o ay boyunca.

***

Ruth ve Carl Perkins, Emily ve Bud Edmunson’daydılar. İlk başta, Bud konuşurken, Perkins elini çerez kasesinin içine daldırıp didik didik bir şeyler tarıyor, antep fıstığını bulunca alıyordu. Sonra Carl Perkins birden yemeyi kesti.

“Geçen cumartesi akşamı geldi buraya.

“Emily’yle ben sinemadan yeni gelmiştik. Baktım, Frank’in arabası evin önünde duruyor. Arkasına yanaşıp el fenerini çıkardım. Neler döndüğünü anlamak için etrafına bir göz attım. Frank arabanın içinde öylece oturuyordu.

“‘Frank! Ne yapıyorsun burada?’ dedim.

“’Seni görmem lazım.’ dedi.

“’Tamam, içeri gel,’ dedim.

“İçeri girdik. Paltosunu üzerinden almama izin vermedi. Benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi, öyle deyince Emily üst kata çıktı. Frank’le ben salonda oturduk. Hâlâ çıkarmıyordu paltosunu.

“’Salı günü geldim size,’ dedim. ‘Nasıl oluyor da telefonun çekmiyor? Hem neden hizmetçi kadın içeri girmeme izin vermedi? Neler oluyor cidden?’

“Ne oluyor lan yani. Ben onun ortağıyım. Adam bütün hafta ofise uğramamış, nerede olduğunu sormak en doğal hakkım. Anlatabiliyor muyum?

“Frank oralı bile olmadı, sanki bana tek kelime etmeye niyeti yokmuş gibi oturuyordu. Hatta piyanoyu incelemeye gelmiş gibi bir hâli vardı. Üstündeki paltoyu da çıkarmadı bir türlü; büyük ihtimalle altına ceket giymediği içindi. En azından kravatı falan yoktu, onu seçebiliyordum.

 “’Paula ile ilgili bir sorun mu var?’ dedim. ‘Kız kardeşiyle ilgili kötü bir haber filân mı aldın?’

“’Paula’nın kız kardeşi yok,’ dedi Frank.

“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Ziyaretindeki kardeşinden bahsetmiyor muyuz? Hani ölmek üzere olan… Kızın durumu ciddi değil miydi?’

Frank başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Paula başından beri evdeydi. Yatağındaydı, bebeğini doğurmayı bekliyordu. Etrafta olup bitene karışmak istemedi, anlıyor musun? O yüzden de yatakta kalmayı tercih etti.

“’Ne zamandan beri yatağında?’ diye sordum.

“’Bilmem,’ dedi. ‘On aydır.’

“Bir yıldır ortalarda yok,’ dedim.

“’Sana diyorum bak, hiçbir yere gitmedi,’ dedi. ‘İki aydır yatağında değil. Ama odasında. Kapısı da kilitli.”

“’Kapısı mı kilitli!’ dedim. ‘Bebeği doğurdu mu?’

“’Öyle olduğunu söylüyor,’ dedi Frank. ‘Doğurduğunu söylüyor. Bilmiyorum.’

“Sesini duymalıydın. Zar zor duyabiliyordum Frank’i.

“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Bebeği doğurduğunu mu söylüyor? Bilmiyor musun?’

“’Öyle diyor,’ dedi Frank. ‘Ama bilmiyorum. Birkaç hafta önce eve geldim ve kapı kilitliydi. Kapıya vurup, iyi olup olmadığını sordum. Bebeği doğurduğunu söyledi.’

“Doktor Bohler’i çağırayım mı diye sormuş Frank. Paula, hayır demiş, doktora ihtiyacı olmadığını söylemiş. Bir yerin acıyor mu diye sormuş. Kendisinin harika hissettiğini söylemiş Paula. Onun için yapmasını istediği tek bir şey varmış. Ne olduğunu sormuş Frank. Ne istemiş dersin?

“’Git bana bahçeden iki tane gül kopart.’ demiş. İhtiyacının olduğu tek şey buymuş.

“’Allah’ım! Sakın o gülleri kopardığını söyleme bana. Peki ya Doktor Bohler? Onu da mı aramadın?’ dedim Frank’e.

“’Çağırmamı istemedi,’ dedi Frank. ‘Ona ihtiyacının olmadığını söyledi.’

“Düşünebiliyor musun?

“’Peki,’ dedim. ‘Bahçeye gidip iki gül kopartmadın değil mi?’

“’Kopardım.’ dedi.

“’Niçin lan?’ diye sordum. ‘Öyle yapmamı istedi,’ dedi.

“Ve o da yapmış! Bahçeye gitmiş ve iki tane gül koparıp getirmiş. Sonra üst kata, yatak odasına koşmuş (kapı hâlâ kilitliymiş, dinle bak), ve Paula, ona, bebeğin doğduğunu söylemiş. Ama Frank’in içeri girmesine müsaade etmemiş. Bir süre yalnız kalmasının daha iyi olacağını söylemiş. Frank de sormuş tabii, kız mı erkek mi diye. Paula ‘kız’ demiş. Sarı saçlı, mavi gözlü, dünya güzeli bir kız.

“Frank herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş. Paula hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylemiş. Frank ondan kapıyı açmasını istemiş. Paula bunu yapmamış tabii. Frank’e dedim ki, ‘Vallahi o kapıyı kırardım.’

“Frank kafasını salladı. Paula’yı bilmediğimi söyledi. Onun çok hassas biri olduğunu söyledi.

“İşte, iki ay geçmiş üzerinden ve Paula hâlâ onun içeri girip ne onu ne de bebeğini görmesine izin vermiş. Hizmetçi kadının bile girmesine müsaade etmiyormuş. Kapı sadece yemek vakitlerinde aralanıyormuş, o da hizmetçinin tepsiyi içeri uzatabileceği kadar.

“Frank her akşam işten dönünce, kapalı kapının ardından karısıyla laflıyormuş. Paula ona bütün gün bebeğin neler yaptığını anlatıyormuş; yok ayağını ağzına sokmuş, yok bilmem ne yapmış… Frank bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını soruyormuş, ki bazen de oluyormuş. Bebeğe ya bir beşik, ya bir biberon, bir şeyler işte… Anlarsın ya, bebek eşyaları. Frank de gidip bütün bunları alıp eve getiriyormuş. Paula ise kapıyı sadece o eşyaların geçebileceği kadar aralayıp, ne kendini ne de bebeği göstermeden her şeyi içeri alıveriyormuş.

“Sonra bir gün Paula, bir oyun arkadaşına ihtiyaçları olduğunu söylemiş. Yani tam bir oyun arkadaşı sayılmazmış ama bebeğin etrafında birkaç çocuk olmalıymış. Çünkü ona göre bir çocuğun karakterinin temelleri bebekken atılırmış. Frank’e de, ‘Bana deli falan dediğini duyar gibiyim,’ demiş. Frank, ‘Hayır,’ dese de eklemiş: ‘Ama kendi çocuğumu görmeme izin verilmemesi artık canıma tak etti.’ Paula ise sadece gülmüş ve biraz daha sabretmesi için dil dökmüş.

“İşte, Frank de hizmetçinin yeğenini eve getirtmiş, oyun arkadaşı olarak. Çocuk üç yaşlarındaymış. Ve bebeği görmesine izin veriliyormuş.

“Frank, çocuk ne zaman yatak odasından çıksa, ‘Bebeği gördün mü?’ diye soruyormuş.

“Evet,” diyormuş çocuk da, kendinden gayet emin bir şekilde.

“Nasıl görünüyor? Minik bir kız, değil mi?’ diye soruyormuş Frank.

“’Minik bir bebek ve konuşamıyor.’

“Minik bir bebek ve konuşamıyor ve beşiğinde uyuyor filân demiş çocuk. Çocuklar nasıl konuşur bilirsin.

“Ve en sonunda, haftalar sonra, Frank kapıyı kırmış.

“Bak şimdi, anlatacağım şeye aklın hayalin duracak.

“Paula beşikteymiş. Evet, bildiğin beşiğin içinde. Frank’in dediğine göre, aynı bir bebek gibi bacaklarını karnına çekmiş, dizleri çenesine değecek halde duruyormuş. Saçlarını da iki örgü yapıp ucuna kocaman kırmızı bir kurdele takmış. O kurdelenin haricinde hiçbir şey yokmuş üzerinde. Bir ilmik bile. Anadan üryan, bir bebek gibi.

“Frank’e ne demiş dersin?

“Battaniyeyi üzerine örterek, ‘Bence çok kabasın. Hatta tanıştığım en kaba insansın sen.’ demiş.

“Onu odadan çıkarmış. Ondan sonra da Frank soluğu bizde almış. İşte o anlattığımda, bizim salonda oturuyordu.

“Ona, gitmesi gerektiğini söyledim. Onun ve Paula’nın iyi, uzun bir yolculuğa ihtiyaçları olduğunu söyledim.

“Bugün onlardan bir kartpostal aldım.—Emily, şu kartpostalı ne yaptın?”

***

Hincherlar Florida’ya gitti. Bay Hincher, Plaza Hotel’in lobisinde korkunç bir cinnet geçirdi. Bir müdür yardımcısı ve kıdemli bir komi tarafından sakinleştirildikten sonra Lakewood’da bir kliniğe yatırıldı.

Paula ise Otisville’e, birkaç ay sonra da kütüphanedeki görevine geri döndü. Bugün hâlâ orada ve harika bir iş çıkarıyor.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

tumblr_opqyynOMcg1us8tz0o1_1280

Doğum Günü Çocuğu, Jerome David Salinger

DOĞUM GÜNÜ ÇOCUĞU

Collins Hanım odadan çıkıyordu; elindeki yemek artıklarıyla dolu tepsiye rağmen, arkasındaki çift kanatlı kapıyı kapatmakta hiç zorlanmıyor gibiydi. Odaya doğru ilerleyen Ethel, ne zaman gelse, Collins hanım’ı hep o odadan çıkarken görüyordu.

“Bugün nasıl bakalım?” diye hastane fısıltısıyla sordu Ethel.

“Ah, Bayan Nicolson!” diye şakıdı Collins Hanım; sesi o kadar gürdü ki, sanki yirmi yıldır öldü sanılan bir akrabasını selamlıyordu. “Çok, çok daha iyi.” Hep çok daha iyi olurdu zaten. Collins Hanım, damarlı, hamarat eliyle en büyük tabağın kapağını kaldırdı. “Öğle yemeğini daha yeni yedi; pirzolasını bitirdi, patatesini yedi ama havuçlara dokunmadı.” Hep bir şeye dokunmamış olurdu zaten.

“Bir dakikalığına girebilir miyim?” diye sordu Ethel. “Yani, uyumuyor değil mi?” “Uyumak mı?” dedi Collins Hanım. “O mu?”

Ethel parmak uçlarına basarak odaya süzüldü. Ray’in yatağının baş tarafı, onu oturur pozisyona getirecek şekilde dikleştirilmişti. Ray oturuyordu. Açık kumral saçları -sanki annesi taramış gibi- özenliydi; puantiyeli sabahlığının yakaları, sakalsız boğazına kadar sıkı sıkıya çekilmişti.

Ethel’a baktı, yüzündeki o donuk ifade hiç değişmemişti. Sanki orada öylece durmak onun mesleğiymiş gibi bir hâli vardı.

“Bak, Ethel geldi. Selam tatlım.” Bunu söylerken içerideki çift kanatlı kapıyı kapatıyordu. “Benim oturaklı sevgilim.” Yanına gitti, eğildi ve MMmm diye bir ses çıkararak dudaklarının tam ortasına şap diye ıslak bir öpücük kondurdu; öyle bir hareketti ki bu, dükkândaki Bay Pierce olsa, bunun hatırına Ethel’a 50’lerde bir daire bağışlardı. “İyi ki doğdun sevgilim. İyi ki, iyi ki, iyi ki, iyi ki doğdun.”

“Sağ ol. Hey. Karnıma bastırıyorsun.”

Ethel, yatağın sağındaki sandalyeye ilişip Ray’in elini avuçlarının arasına aldı.

“Doğum günü çocuğum benim.”

“Hıh.”

“Havuçlarını niye yemedin? Söyler misin lütfen?”

“Bana gelmeden önce biri çiğnemiş çünkü.” Ethel kıkırdadı; bu kıkırdama işini de pek iyi becerirdi.

“Collins Hanım’dır belki. Tipi de müsait zaten, milletin havucunu yiyecek bir hali var. Bilhassa yirmi iki yaşına basan doğum günü çocuklarının havuçlarını.”

Ray homurdandı.

“Tatlım, yemelisin,” dedi Ethel.

Ray elini onunkinden kurtarıp solundaki pencereden dışarı baktı. Binanın öbür kanadından başka görülecek bir şey yoktu.

“Bana bak,” diye emretti Ethel. “Yirmi iki. Adam resmen bana yetişiyor.” Başının arkasındaki o inatçı saç tutamı kafasına yapıştırılmıştı. “Hey, bana bak,” dedi Ethel.

“Of, Allah aşkına ya.”

“Hayır, Ray. Bana bak.”

Ray birden ona döndü, ağzını yayarak sahte, abartılı bir gülücük fırlattı. Ethel kıkırdadı. Sonra Ray, gözlerini sersemce yatağın ayak ucuna dikip öylece daldı.

“Şu Collins Hanım’ın bana ‘Bayan Nicolson’ deyişini bir duymalısın. Bitiyorum her seferinde.”

“Nefret ediyorum kadından,” dedi Ray, o aynı tekdüze sesiyle. “İliklerime kadar nefret ediyorum hem de.”

“Çilleri var ama. Benimkiler gibi.”

Ray bunu biraz düşünür gibi oldu. Sonra elini yatağın kenarından aşağı bırakıp Ethel’ın sol elini sıktı.

“Baban geldi mi bugün?” diye sordu Ethel.

“He. Beni neşelendirmeye uğramış. Bu ay ne kadar zarar ettiğini anlattı durdu.”

“Sana kitap getirdim,” dedi Ethel. “Ama esas hediyen bu değil. O daha gelmedi. Bir gelse, görünce bayılacaksın. Harika bir şey. Keşke benim de olsa.”

“İyi. Sakın kol saati falan verme de. Üç tane saatim var zaten.”

“Kol saati değil canım. Baban ne aldı peki?”

“Hiç. Doğum günüm olduğunu bilmiyordu ki. Elindeki ne kitabı?”

“Söylemedin mi? Bari sekreteri bilseydi!”

“Ne kitabı o?” dedi Ray.

Kucağındaki kitaba baktı Ethel.

Cennetim Sensin. Phyllis ödünç verdi. Öve öve bitiremedi kitabı. Okumamı ister misin?”

“Müstehcen mi?”

“Sormadım,” dedi Ethel ve diyalog bulmak için sayfaları şöyle bir karıştırdı.

“Müstehcen yerlerinden birini oku.”

“Başından başlayacağım.”

Ethel sesli okumaya başladı; okuması ne kötüydü ne de iyi. İlk bölüm şöyleydi:

Stephen Dwight, kusursuz güderi eldivenlerini eline geçirdi ve durması için bir taksiye işaret etti. “Nereye beyefendi?” diye sordu pasaklı şoför. “Kule Apartmanları’na, olabildiğince çabuk,” diye talimat verdi Stephen Dwight, o otoriter, gür sesiyle.

 

“Dinle,” diye lafı ağzına tıktı Ray. “Steven Dwight’ı da eldivenlerini de ne yapabilirsin biliyorsun, değil mi?”

Ethel yalandan bir iç çekip kitabı kapattı. “Bu sabah terasa çıktın mı?” diye sordu.

“Yok. Yani evet.”

“Çıktın mı çıkmadın mı?

“Çıktım işte. Beni yaşlı bir adamın yanına sürdüler, adam kafamı ütüledi resmen.”

“Neden bahsetti peki? Nesi varmış adamın?”

“Ne bileyim. Safra kesesi taşı herhâlde. Yale’de okuyan bir oğlu varmış, bana benziyormuş. Sadece çocuk daha iriymiş, kalıplıymış falan. Yok kaç yaşındayım, ne iş yapıyorum, hastalığım ne… Hey yarabbim.”

“Sen ne dedin peki?” diye üsteledi Ethel.

“Ne dediğimin ne önemi var Allah aşkına?”

“Seni tanıyan olmadı mı? Bizim Fotoroman Kralı’nı.”

“Yok. Bir sigara versene,” dedi Ray.

Ethel el çantasındaki deri tabakadan bir sigara çıkardı; rujunu bozmamaya dikkat ederek yaktı. Kalkıp yatağın ucuna ilişti, sigarayı Ray’in dudaklarının arasına yerleştirdi. Ray gözlerini sımsıkı kapatıp iki derin nefes çekti, ciğerlerini doldurdu; sonra pencereden dışarı bakarak normal bir şekilde içmeye devam etti. Sonunda ağır ağır Ethel’a döndü. Ağzındaki o uyuşuk, cansız ifade değişmemişti ama gözlerine bir sıcaklık gelmişti.

“İn şu yataktan aşağı, Collins. Defol git.”

“Yoo.”

“Ya in ya da gir yatağa.”

“Yoo.”

  “Gel bakayım şöyle bir.”

“Hayır. Biri gelebilir. Ray, yapma.”

“Kimse gelmez.”

“Gelir diyorum. Bıraksana.”

Uzun bir öpüşme oldu ama tutku bu işin semtine bile uğramamıştı. Sonra Ethel kendini geri çekti, o tahta sandalyeye döndü. Ray öpüşürken ağlamaya başlamıştı. Dudaklarının titremesi Ethel için bir işaretti.

“Ray,” dedi Ethel oturduğu yerden. “Ray, bugün kimi gördüm sence?” Ray’in cevap vermeye çalışırken çıkardığı ses, “…kimi gördüğün umurumda değil,” gibi bir şeydi.

“Helen Masterson.” Ethel öne doğru iyice eğilmişti. “Elbise bakmaya gelmiş. Kürklerin içine gömülmüş kadın. O girdiğinde Phyllis kapıdaydı. Dediğine göre Masterson doğrudan Pierce’e gitmiş, Vogue’daki şu mavi parçayı göstermemi istemiş —sana göstermiştim hani? Hatırladın mı?”

Ray ellerini saçlarına geçiriyordu; sanki parmaklarının baskısıyla her şeyi, tüm bu durumu yok edebilirmiş gibi.

“Göstermek zorunda kaldım ben de. İlk söylediği şey ne oldu biliyor musun? Ama lafa girer girmez. ‘Ray nasıl?’ İyi olduğunu söyledim. Sonra bana ne zaman evleneceğimizi sordu. Chicago’dan döner dönmez, dedim.”

Ray her nefes alışında alt dudağı içeri çekiliyor, thhhttttt diye bir ses çıkıyordu.

“Neden Chicago dedim bilmiyorum; aklıma gelen en uzak yer orasıydı, California hariç tabii, o da fazla uzak kaçardı.”

Ray, yastığın ucuyla ıslak yüzünü siliyordu.

“Mavi olanı aldı, iki tane daha aldı yanına. Biri şahaneydi.” Ethel kalktı, pencereye gidip sırtını Ray’e döndü. O thhhttttt sesi arkasında devam ediyordu. Sonunda ses kesildi, sanki Ray dudağına hakim olabilmişti; geriye sadece boğazından gelen o hırıltılı yutkunma sesi kaldı.

“Ethel—“

“Efendim?”—arkasını dönmeden.

“Gel buraya.”

“Burada iyiyim.”

“Hayır, buraya gel.”

“Burada iyiyim. Duvardaki tuğlaları sayıyorum.”

“Ethel. Dinle. Bana bir damla bir şey bul. Tek istediğim bu. Alt tarafı bir damla. Ethel. Allah aşkına.”

“Bunu yapmayacaktın hani?”

“Dinle bir. Tek isteğim bir damla. Sadece kendimi sınamak istiyorum. Hepsi bu. Ethel. Adın gibi biliyorsun ki bir damlacık bana zarar vermez. Ethel. Çevir şu lanet yüzünü bana!”

Ethel döndü. “Yapamam Ray. Yapamayacağımı biliyorsun. Neden istiyorsun?”

“Yaparsın! Bal gibi yaparsın, biliyorsun. Bana o lanet damlayı getirebilirsin. Tek istediğim bu. Şerefim üzerine yemin ederim. Kendimi sınamamı istemez misin? İyileşmemi istemez misin? Yüzüme bak!”

“Lütfen. Yere düşeceksin bak.” Ethel ona doğru yönelince, Ray, onu kolundan yakalayıverdi.

“Ethel. Aşkım, lütfen. Bir koklatımlık, lanet bir damla. Bak. Aklımda bir fikir var. Duyunca hak vereceksin. Kolonya şişesine koyabilirsin. Ve şu lanet masanın üzerinde durur. Kimse fark etmez. Kendimi test edebilirim. Duyuyor musun?”

“Duyuyorum.”

“—Ama yapacak mısın? Yapacak mısın? Aşkım?”

“Hayıııır! Lütfen.” Kolunu çekip kurtardı. Ray’in tutacak dermanı kalmamıştı. Darmadağın olmuş başını yastığa gömdü; o deminki öpücükte titreyen dudaklarını büzüp inceltti, gözlerini kıstı. Nefes nefeseydi. “Pekâlâ,” dedi Ethel’a, nefes nefese. “orospu.”

Ethel tekrar pencerenin başındaydı.

  ““Beni seviyorsun ha. Yaaa, seviyorsun beni! Ölüyorsun benim için, seviyorsun. Seni yalancı. Ne iğrenç küçük yalancısın ama sen. Hadi. İkile. Defol git buradan. Hadi. Duydun beni. Yıkıl karşımdan.”

İkisi de kapının tıklandığını duydu. Dr. Stone içeri girdi; ufacık tefecik, steril bir adamdı.

“Ooo!” dedi Dr. Stone. “Neyimiz varmış burada? Ziyaretçimiz mi?” Ethel’a gülümsedi.

“Ben de tam çıkıyordum,” dedi Ethel. Yürürken eteğini düzelterek gidip Phyllis’in kitabını aldı.

“Peki bizim büyük numaracı nasıl bakalım bugün?” diye sordu Dr. Stone. “Nasıl hissediyorsun evlât?” Ray cevap vermek yerine yan döndü. “Yarın görüşürüz Ray,” dedi Ethel.

Ray yüzünü yastığa gömmüştü. “Bir daha buraya gelirsen seni gebertirim. Defol.”

“Hooop!” dedi Dr. Stone. “Hop bakalım! Yavaş ol Bessie kızım.”

Dr. Stone çift kanatlı kapıyı tutarak ona yol verdi, sonra koridorda Ethel’ın yanına katıldı.

“Muhtemelen bu öğlenden sonra böbreklerini yıkayacağız Ray’in,” dedi Dr. Stone.

“Evet,” dedi Ethel.

“İnsan vücudu, makine gibi, bilirsin. Temiz tutmak lazım.”

“Evet,” diye tekrarladı Ethel.

Dr. Stone burnunu çekip hafifçe hırıldadı, genzini tıkayan o şey her neyse ondan kurtuldu.

“Bugün onun doğum günü,” dedi Ethel.

“Yaa!” dedi Dr. Stone. “Bak bunu bilmiyordum!”

“Yirmi iki yaşına bastı.”

Derken asansör geldi; içi dolu olduğu için Ethel’ın binmekten başka çaresi kalmamıştı.

“Hoşça kalın,” dedi Ethel.

“Güle güle!” dedi Dr. Stone, kelebek gözlüğünü burnundan çıkararak. Asansör aşağı doğru süzüldü; yarattığı o cereyan, Ethel’ın terden ıslak kalan her yanını ürpertmişti.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Hamza

Bayram Sabahı İntiharı

İnanılmaz derecede tuhaf bir gündü. Bir bayram sabahı. Kurban Bayramı. Erken uyanıp namaza gitmiştim tek başıma. Bizim ailede bu gibi şeylere pek ehemmiyet verilmezdi. Bir tek annem vardı. O da camiye gitmezdi. Peder bey ise “Bir güç var ama ben bu dinlere inanmıyorum” deyip adını bilmediği hâlde deist olmuştu. Kardeşimin ise camideki halılara alerjisi vardı. Bir secdeden sonra saatlerce aksırıyor, kendine gelemiyordu.

Velhasıl tek başına bayram namazını kıldıktan sonra cemaatle bayramlaştık üstünkörü. Hep sevmişimdir bu tokalaşma şeklini. Muhtemelen sünnet filandır. Gidenler bilir. Karşılıklı iki el –toplamda dört el– birden iç içe geçirilerek hafifçe sallanır. “Bayramın mübarek olsun.” Genelde yaşlılarla tokalaştıktan sonra camiden çıkıp eve gelmiştim. Bizimkiler henüz uyanmışlardı. Onlarla da topluca dört çarpı üç defa tokalaştıktan sonra bayramımızı tebrik ettik. İşte tam o sırada annem rahatsızlanıverdi.

Kendisi elli yaşını geçik, kısa boylu ve kilolu biri. Kilolu olması sebebiyle birçok hastalığı çıktı yaşı ilerledikçe. Bu da o hastalıklarından birisiydi işte. Derhal kalkıp otobüsle hastaneye gittik. Acilden giriş yaptık ve annemi görünmez bir odaya aldılar. Biz de sıkıntıyla beklemeye başladık.

Fakat benim dikkatimi oraya durmadan gelen insanlar çekiyordu. Merdivenden düşüp kolu bacağı kırılanlar, kurbanlık koyunu keserken kendini bıçaklayanlar, yirmi yıldır birbirine dargın olup, bayramda düşmanlık olmaz diye barıştırılmaya çalışılınca kavga edip birbirini yumruklayan akrabalar vesaire.

Ben bunları izliyorken çok dikkatimi çeken genç bir çocuk girdi acile. Yanında da babası ve kardeşi vardı. Çocuğun sol eli cebindeydi, sağ elinin bileğinde ise acemice sarılmış, kanlı bir sargı bezi vardı. Çocuğun bakışları acayipti. Yorgunca ve korkunç bir karanlık içinde gibiydi. Gözleri, öbür dünyadan burayı seçmeye çalışır gibi bakıyordu. Sanki bir perdenin gerisinden, tülün arkasından görüyordu etrafını. Bir çeşit ermişlik, yahut hakikat sinmişti yüzüne.

Yanında duran baba ve kardeş ise telaşlı ve bir şeyleri toparlamaya çalışır gibi hareket ediyor, bir yandan oğluna kol kanat gerdiğini belli etmeye, diğer yandan da bir an önce kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Baştaki, hasta kayıt bölümünden bu şekilde geçtiler. O bölümdeki adam da telaşlanmış, derhal doktora haber vermişti. Oraya doğru aceleyle giderken bu üç kişi, bizimkilere, gidip su filan alacağımı söyleyerek çocuğu takibe koyuldum.

Önce doktora gittiler. Doktor, çocuğun gözlerine bakınca ürkmüş gözüktü. Sargı bezini açıp bileğindeki kesik izlerine baktı. Parmaklarını çekip çekip bıraktı. “Damarı kesmişsin” dedi. Durum vahim der gibi büzdü dudaklarını. Hızlı bir şekilde başka odaya aldılar çocuğu. Ben kapıda bekledim. Babası ve kardeşi de orada beklemeye başladı. Onların konuşmalarına kulak misafiri oldum.

“Allah kahretsin,” diyordu babası. Ağlayacak gibiydi. “Anneni ara. Haber ver. Önemli bir şey yok, de. Dikiş atıp yollayacaklar. Telaş yapmasın. Ama daha belli değil. Bu gece kalabilir, de. Sakın endişelendirme kadını. Aklı çıkar.”

Telefonundaki tuşlara basmaya başladı kardeşi. “Tamam,” diyordu bu arada da babasına, “sence kötü bir şey olur mu?”

“Bilmiyorum. İnşallah olmaz. Of…”

Bu arada annesini aramıştı çocuk. “Anne,” diye açtı telefonu. “Dur, dur bir dakika. Sakin ol. Doktor baktı. Damarı kesmiş. Ama kötü bir şey yok. Dikiş atacaklar. Sonra belki müşahede altında tutarlar. Bu gece kalabilir yani, belli olmaz.” Biraz karşı tarafı dinledikten sonra konuşmaya devam etti: “Tamam, haber vereceğim yine. Hele bir belli olsun. Dikiş atılıyor şu an. Çıkınca yine ararım seni. Bekliyoruz.” Telefonu kapattı sonra. Ardından kapıya yakın bir yere gidip oturdular.

Biraz sonra bir kan bağışı anonsu yaptılar. B RH pozitif. Bu benim kan grubumdu. Bir hemşire gidip baba ve kardeşe bir şeyler söyledi. Ardından telaşlandı ikisi de. Yakınlarına gidip dinledim.

“Anneni ara,” diyordu baba. “Ara, bana ver. Sonra sen hazırlan, git.”

Kan anonsu, bileğini kesen o çocuk için yapılmıştı. Kardeşi verecekti kanı. Gizli bir telaş vardı hastanede. Şimdiye kadar belki binlerce kişi ölmüştür bu odalarda. Muhtemelen buna benzer bir telaşla gitmiştir hepsi de. Diğer hastaların çoğu zaman haberi bile olmamıştır.

Ayakta ve bir eli cebinde hastaneye giriş yapan biri nasıl bu kadar ağırbaşlı olabilirdi ki? Yüzünde acıya dair hiçbir ifade yoktu. Hayatî damarlardan biri olan bilek damarını kesmiş birisi nasıl dayanabiliyordu ki böyle bir acıya? Acı mutlaka olmalıdır. Can vermek isteyen biri bunu elbette bilir. Bu yüzden biraz da hazırlıklıdır bu duruma. Ama bu kadarı fazlaydı. Kendisini canlı canlı aleve verdiği hâlde hiç kıpırdamadan ölen bir keşiş gibi. Akıl almaz bir şey bu.

Biraz sonra bizimkiler yanıma geldi. Niye kaybolduğumu filan sordular. Bir bahane uydurdum. Gidip, adamın yanındaki boş yere oturdu babam. Muhabbet etmeye çalıştı.

“Geçmiş olsun. Hastanızın durumu nasıl?” diye sordu babam, intihar eden çocuğun babasına. Kısa cümlelerle anlattı adam. Üzerine gitmedi babam. Yüzü sararmıştı. Annemin nasıl olduğunu sordum. Safra kesesinde otuz milimlik bir taş varmış. Ameliyat demiş doktor. Zararsız bir şey ama ağrılardan dolayı mecburî. Bayram günü ameliyata alınacaktı annem. Uzun bir süre buradaydık yani. Ben ve ağbimin eve gitmesini söyledi babam. Ben gitmeyeceğimi söyleyince ağbim de gitmemeye karar verdi. Bekliyorduk.

Yarım saat sonra kan vermeye giden çocuk geri döndü. Babası hemen ayaklanıp yanına gitti. Ardından çocuğu oturttu kalktığı yere.

“Yorgunluk çöker şimdi sana” dedi. “Otur, oğlum. Bir şey dediler mi doktorlar filan?”

“Bir şeyi yokmuş. Kan verecekler. Ama bu gece burada kalacak. Kesin. Sen gidersin daha sonra, baba. Annem yalnız kalmasın. Ben beklerim. Gerçi o da ister şimdi buraya gelmeyi.”

“Arasana anneni. Bir konuşayım.”

Bir saat sonra durumu hakkında bilgi verdiler babasıyla kardeşine. Bu arada da doktor, annemin ameliyat olacağı saati belirledi. Neyse ki, gün içinde yapılacaktı ameliyat. Öğleden sonra. Bunu öğrenince ağbimle babam, hastanenin avlusundaki çay bahçesine gidip oturdular. Ben gitmedim.

İki saat sonra babayla kardeşin, çocuğun yanına girmesine müsaade edildi. Daha sonra, az önceki gizli telaş kayboluverdi. Bir süre sonra ise üçü birden çıktı sürekli kapalı olan kapıdan. Hava almak için çıkmışlardı. Hastanenin giriş kapısının hemen dibindeki bir banka oturdular. Ben de gidip yanlarındaki banka oturdum.

“İyi misin?” diye soruyordu babası.

“Yok” diye mırıldandı genç adam. Çocuğun hiç öyle küstahça cevap vermek gibi bir kastı yoktu. Onun ruh hâlini ve yaşadıklarını düşününce gerçekten gayet makul bir cevap olduğu anlaşılıyordu.

Ardından baba, oğluna nasihat vermek niyetiyle konuşmaya başladı. Fakat söyledikleri nasihatten çok, bu intihar girişimini anlamlandıramıyor olmanın getirdiği şaşkınlıktı. Çocuk konuşmuyordu. Dinliyormuş gibi de değildi. Susup durdu.

Bir müddet sonra tekrar ayaklandı babası. Vak’a, intihar olunca adlî bir hâl alıyordu. Bu yüzden de polislere ifade vermesi gerekiyordu. Bu gibi durumlarda çocuğun, ailesinin evinde kötü şartlarda olduğu filan tespit edilirse çocuğu ailesinden bile alabiliyorlar. Bu yüzden ilk olarak intiharı bir sebebe dayandırma mecburiyetine giriyorlar. Babanın arkasından kardeşi de gitti. Genç adam yalnız başına kaldı bankta.

“Birlikte olduğun hakikat nedir?” diye sordum yan banktan. Şöyle bir baktı bana dönüp. Birden huşu içinde kaldım. Bu genç adamın bakışları ürküttü beni. Sorumu tekrar etmeye çalıştım: “Bi… birlikte olduğun hakikat nedir?” Tekrar ettiğim anda bu soruyu inanılmaz züppece buldum. Sağlam bir azarlamalıydı beni bu çocuk. Ya da def olup gitmemi söylemeliydi. Bunu hak etmiştim.

“Hakikat filan yok. Herkes gibi ben de sıramı savmak istedim sadece” diyor genç adam. Cevap vermesine hayret ediyorum. Fakat cevabına daha da hayret ediyorum. Hakikatin kucağındaki bu genç nasıl oluyordu da, “Hakikat filan yok” diyordu. Fakat sırasını savmak istediği gibi beni de savmak istediği için söylemiş olabilirdi.

“Hakikat yok mu?” dedim.

“Elbette var. Ama biz bilemeyeceğiz.” Gayet sade konuşuyordu. İnsan bu buğulu bakışların sahibinden efsunlu laflar bekliyordu. Fakat böyle konuşması ona daha çok yakışıyordu.

“Bildiğin şey ne?” dedim. “Ne biliyordun da bileklerini kestin, söyler misin?” Biraz hiddetliydi bu söylediğim.

“Karac’oğlan’ı biliyorum,” dedi. “Mayakovski’yi, David Foster Wallace’ı, Werther’i, Sâdık Hidâyet’i, Hemingway’i, tüm bunları biliyorum. Tüm bunlar insanlığa ihanet edilen yerlerde yaşıyorlardı. Karac’oğlan içinde bulunduğu aşiretten bir kıza âşıktı. Bir gün aşiretin kodamanlarından biri, bu kızı kendi çadırına kapattı. Bunu duyan Karac’oğlan da dağa çıktı, bir mağaraya girdi ve bir daha da çıktığını gören olmadı. İntihar etmişti. Foster Wallace insanların yozlaşmışlıklarını yazıyordu. Sanayi Devriminden sonra insanların ne kadar ucuz hayatlar yaşadıklarını anlatıyordu. Bir gün yarım kalan romanını düzenledikten sonra intihar etti. Sâdık Hidâyet kendi ülkesi İran’da dışlanmaya başlamıştı. Avrupa’daki Müslümanlar da ona öfkeyle bakıyordu. Bir gün tüm müsveddelerini yakıp intihar etti. Tüm bunlar ihanet kültürüydü işte. Onların şahit oldukları, gördükleri şey buydu. Katliamlar, ihanetler, yalanlar, riya içerisindeydiler. Osmanlı, Alman İmparatorluğu, ABD, İran, Sovyetler Birliği, Küba. Şimdi de Türkiye. Burası cehennem. Burası, bize karşı işlenmiş bir suç, yapılmış bir ihanet.” Konuşması bittiğinde yüreğim hızla çarpıyordu. Durup sustu bir süre. Daha sonra da babası ve kardeşi geldi. Hep birlikte içeriye girdiler. Müşahede altında tutulacaktı. Girmeden önce, eğer buradaysam içeriye gelip onunla sohbet etmemi istemişti. Birkaç saat sonra dediğini yaptım. Fakat yanına gitmeden önce onun hakkında biraz düşündüm.

Söyledikleri mantıklıydı. Topraklar fethetmiş, devrimler yapmış, milyonlarca insanı mes’uliyeti altına almış o ülkelerde tam bir ihanet yaşatılıyordu. Hepsinde de insan onuruyla oynanıyor, haksız kazanç sağlanıyor ve adaletsiz kararlar alınıyordu. Buna tam bir gerçeklikle şahit olan insanlar da daha fazla tahammül edemeyip canlarına kıyıyorlardı. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Onun intiharı da bu sebeptendi. Şahit olduğuna tahammül edememiş, bir Kurban Bayramı sabahında bilek damarlarını kesmişti. Belki de kendini kurban etmek istemişti. O zamanlar ben dindar biri sayılırdım. İntihar bana çok uzak ve manasız geliyordu. Fakat şimdi gerçek anlamını kavramaya başlamıştım. Derler ki, hakikati bulan derviş artık ya ikiyüzlü olmak ya da buralardan çekip gitmek zorundadır. O, çekip gitmeyi tercih etmişti. Çünkü ikiyüzlü olduğu takdirde, bu da bir ihanet olacaktı ve kendini daha da rezil hissedecekti.

Annem içeride ameliyat olurken, ben de babam ve ağbimle birlikte dışarıda bekliyordum. Babam biraz sıkıntılı görünüyordu. Doğal karşılıyordum bu durumu. Çünkü annemden başka arkadaşı yoktu koca dünyada. Yirmi beş senedir birbirlerine yârenlik ediyorlardı. Onun başına gelecek en ufak bir şeyde endişelenir, tepesi atardı. Ama onunla konuşurken bunu hiç belli etmez, hatta çok umursamıyormuş gibi davranırdı. Bunu, çocuksuluğuna yorardım.

Biz orada beklerken, başka bir odada gizli telaşlardan birinin başladığını fark ettim. Beyaz üniformalı kişiler girip çıkıyor, içeriye çeşitli aletler götürülüyordu. Biri daha ölüm kalım savaşı veriyordu işte. Kimsenin ruhu bile duymuyordu. Olayı fark eden benim gibi birkaç kişi ise büyük bir soğukkanlılıkla seyre dalıyorlardı. Yapabileceğim bir şey var mı? diyen gözlerle doktorlara ve hemşirelere bakıyorlardı.

Bir saat sonra bizimkilerin yanından ayrılıp, genç adamın kaldığı yere doğru yürüdüm. Onunla sohbet edecek olmak beni heyecanlandırdı. Bütün gece onunla konuşabilirdim. Hatta daha sonra da kesinlikle beni aydınlatmasını isteyecektim ondan.

Girdiğimde odada bulamadım. Birçok hasta vardı çevrede fakat onu bir türlü göremedim. Onunla birlikte babası ve kardeşi de yoktu ortalıkta. Başka odalara filan baktım, oralarda da yoklardı. Gidip, beyaz üniformalı birine sordum:

“Bileğini kesen bir hasta vardı. Müşahede altında tutulacaktı. Nerede acaba?”

“Kardeşi misiniz?” diye sordu hemşire. Gözlerinden, ‘kurallar’ ifadesini okudum. Eğer yakını değilsem bana bilgi filan vermeyecekti.

“Evet, kardeşiyim” dedim. Elini omzuma koydu. Samimiydi.

“Bir saat önce kendisini kaybettik” dedi. Bakakaldım. Sanki bir an şaka yapıyormuş gibi geldi. Bir an her şeyin bir şaka olduğu hissine kapıldım. Karşımdaki kadın oyuncu, bu hastane bir set ve herkes birer figürandı. Yahut bu sadece, perdedeki bir oyundu. Her şey illüzyondu. Yanıltan, fakat yanlışlanamaz bir illüzyondu dünya. Takatimin son damlasıyla, hayal dünyasının gerçek olma ihtimaline son kez tutunarak sordum:

“Nasıl?”

“Kendisi tekrardan bileklerini kesti. Bu sefer kurtaramadık. Neredeyse tüm kolu paramparça olmuştu.”

Düşüp bayıldım. Ardından ayıldım ama bu kez de gözümü açmadım. Uykuya daldım. Nerede olduğum, ne olduğu umurumda bile değildi. Fakat yine de bu, ‘gerçeklik’ denen şey peşimi bırakmıyordu. Muhtemelen hastanenin bir yatağında yatırılmıştım. Fakat bunun gerçek olamayacağını düşündüm. Bir boşlukta süzüldüğümü hissettim. Yatak yoktu, dünya yoktu. Hakikat, insana bunu yapıyordu. Hakikatin kucağındayken her şey illüzyondu. O gün rüyamda o çocuğu gördüm. Bana şöyle söyledi:

“Hiçbir şey gerçek değil. Her şeye izin vardır.”

L.

Suicide, 1881 (oil on canvas)

Karaferye’de Son Ezan

Müezzin İsmail Efendi yıllardır her gün beş defa çıktığı minareye bu defa adımlarını zorlukla atarak yavaş yavaş çıktı. Gecenin sessizliği ve serinliği içinde ovanın karanlığına, aşağıdaki evlerdeki zayıf ışıklara baktı. Daha önce yüzlerce defa okuduğu ezânın, atalarının yüzyıllardır yaşadığı bu küçük kasabada son defa yankılanacağını düşünerek ellerini kulaklarına götürdü. Derin bir iç geçirerek gözlerini kapattı. Sicim gibi yaşlar kır düşmüş sakallarına doğru süzülürken ağır, yanık bir sesle yatsı ezânını okumaya başladı.

Yağ kandilleri ile aydınlatılmış camide imam efendi ve cemaat, başları öne eğilmiş, gözlerinden süzülen yaşlarla İsmail Efendinin okuduğu yatsı ezânını son defa dinlediler. Kasabanın en uçtaki evlerine kadar bütün kasabalılar aynı hüzün ve sessizlikle başları önlerinde ezânın bitmesini beklediler.

İmam Şefik Efendi son rekâtı kıldırıp selam verdiğinde cemaatin hıçkırıkları sessizliğin içinde yankılanırken, sanki yarın her biri bir tarafa dağılmayacak, belki de birbirlerini bir daha hiç görmeyeceklerini düşünmeden, herkes başı önde, kafalarında binbir düşünce evinin yolunu tuttu.

Cemaatin tamamı dağılınca Şefik Efendi, kapıda dikilen Müezzin İsmail Efendi’den başka kimsenin kalmadığını gördü. “Sen de gidebilirsin İsmail Efendi” dedi. “Kapıyı ben kapatırım.” İsmail Efendi boğazına düğümlenen acıyla hiç bir şey diyemeden ağır adımlarla çıktı.

İmam Şefik Efendi, cübbesi ile olduğu yere çöktü, sarığını çıkardı. Küçücük bir çocukken dedesi ile bu camiye geldiklerini, camide kılınan bayram namazlarını, avludaki bayramlaşmaları, cami hocasından gördüğü dersleri aklından geçirdi. Birisi bu tarihî camide son namazı kendisinin kıldıracağını söylese idi herhalde kötü bir rüya diye düşünürdü. Ama işte; önce söylenti şeklinde duydukları, sonra jandarma kumandanı ve cemaat liderleri tarafından da resmen bildirilen o gün gelmişti. Yüzyıllardır yaşadıkları, bütün atalarının gömülü olduğu bu toprakları yarın terk edeceklerdi. Bu tarihî camide son namazı kıldırmak da ona düşmüştü.

Çöktüğü yerden yavaşça kalktı. Kandilleri tek tek söndürdü. Son kalan kandilin titrek ışığında minbere çıktı. Bohçanın içinde sarılı Kur’an’ı öpüp başına koyduktan sonra koynuna soktu. Ağır adımlarla dışarı çıkarak halının altındaki kocaman anahtarla kapıyı her zamanki gibi iki kere kilitledi. Gecenin serinliğinde içinden, ”Allah yardımcımız olsun, camimiz de atalarımızın ruhlarına emanet olsun” diyerek gözlerinden süzülen yaşlarla, ağır adımlarla karanlığın içinde kayboldu.

Erol Uzsoy

95028035_2540547612854268_7819318649079988224_n95249045_2540547752854254_9034026715688468480_n

Ömer Seyfettin

PEMBE İNCİLİ KAFTAN

Büyük kubbeli serin divan bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincâbî, bahar ziyaları, çinilerinin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyordu. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar, uzun, beyaz sakalını zayıf eliyle tutan ihtiyar sadrazamın sönük gözleri gayet uzak, gayet karanlık şeyler düşünüyor gibi mevcut olmayan noktalara dalıyordu.

– Cesur bir adam lazım, paşalar… dedi. Biz onun, sırmalara, altınlara, elmaslara gark ederek gönderdiği elçisine el öptürmedik; ancak diz öpmesine müsaade ettik. Şüphesiz o da mukâbele etmeye kalkacak.

– Şüphesiz.

– Hiç şüphesiz.

– Mutlaka.

Kubbe altı vezirlerinin tamamıyla kendi fikirlerinde olduğunu anlayan sadrazam, düşündüğünü daha açık söyledi:

– O halde bizden elçi gidecek adamın çok cesur olması lazım! Öyle bir adam ki ölümden korkmasın. Devletin şânına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusuyla, uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin.

– Evet!

– Hay, hay.

– Çok doğru…

Sadrazam, sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı:

– Haydi öyle ise… Bir cesur adam bulun, dedi. Hâcegândan, Enderun’dan, divandan benim aklıma böyle gözü pek bir adam gelmiyor. Siz de düşünün bakalım.

Koca devlete sessiz, küçük bir dimağ olan divan, düşünmeye başladı.

***

Bu elçi, yedi sene sonra takdirin << Yavuz >> namındaki yaman sillesiyle gururunun cezasını bir anda gören İsmail Safevi’ye gönderilecekti. Bütün şarkta cihangirliği kuran bu serseri karşısında devleti temsil edecek adama karşı şüphesiz birçok münasebetsizlikler yapmaya kalkışacak münasebetsizliklerine mükâbele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki, deminden beri bir mezar taşı gibi hareketsiz duran, kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü.

– Ben tam bu elçiliğe münasib bir adam biliyorum, dedi. Babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memuriyetini kabul etmez.

– Kim?

– Muhsin Çelebi.

Sadrazam bu adamı tanımıyordu. Sordu:

– Burada mı oturuyor?

– Evet.

– Ne iş yapıyor?

– Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ülfet etmez. İkbal istemez.

– Niye?

– Bilmem ama, belki << zeval var >> diye.

– Tuhaf…

– Fakat çok cesurdur: doğrudan ayrılmaz, ölümden çekinmez, birçok defa gazâ etmiştir, yüzünde kılıç yaraları vardır.

– Bize elçi olmaz mı?

– Bilmem.

– Bir kere kendisini görsek…

– Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

– Nasıl gelmez?

– Gelmez işte… Dünyaya minneti yoktur. Şahla gedâ nazarında birdir.

– Devletini sevmez mi?

– Sever sanırım.

– O halde biz de kendimiz için değil, devletine hizmet için çağırırız.

– Tecrübe buyurun efendim…

Sadrazam, o akşam kethüdâsını, Muhsin Çelebi’nin Üsküdar’daki evine gönderdi. Devlete, millete dair bir iş için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka tereddüt etmeyip gelmesini yazıyordu.

***

Sabah namazından sonra sarayının selamlığında Hint kumaşından ağır perdeli, küçük, loş bir odada kâtibinin bıraktığı kağıtları okurken, sadrazama Muhsin Çelebi’nin geldiğini haber verdiler.

– Getirin buraya… dedi.

İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı, ceviz kapısından pala bıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kulların tekâpusuna, secdesine alışan sadrazam, bir an, eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin daima öpülen ağır sırma saçağındaki yumak, altından içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam, söyleyecek bir şeyi bulamadı. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm dururlardı.

Muhsin Çelebi, gayet tabii bir sesle sordu:

– Beni istetmişsiniz; ne söyleyeceksiniz efendim?

– Şey…

– Buyurunuz efendim.

– Buyur oğlum, şöyle bir otur da…

Muhsin Çelebi çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden gayet tabii bir hareketle, kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam, hala elinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden, << Ne biçim adam? Acaba deli mi? >> diyordu. Halbuki… Hayır bu Çelebi gayet akıllı bir insandı! Merde, namerde muhtaç olmayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca Ormanı’nın arkasındaki büyük mandıra ile büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Fukaraya, zayıflara, gariplere bakar, sofrasında hiç misafir eksik olmazdı. Dindardı. Ama mutaassıp değildi. Din, millet aşkını kalbinde duyanlardandı. Devletinin büyüklüğünü, kudsîliğini anlardı. Yegane mefkûresi: << Allah’tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamak >>tı… İlmi, kemâli, herkesçe mâlûmdu. İbn-i Kemal, ondan bahsederken << Beni okutur…>> derdi. Şairdi. Lâkin ömründe daha bir kaside yazmamıştı. Hatta böyle methiyeleri okumazdı bile… Yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan ikbâl yollarından daha hiç birine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı mina çiçekli, cenneti andıran nûrânî yolların nihayetinde daima << Kirli bir etek mihrabı>> bulunduğunu bilirdi. İnsanlık onun nazarında çok yüksek, çok büyüktü. İnsan arzın üzerinde Allah’ın bir halefiydi. Allah, insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her mevcudun fevkinde idi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin papuçlarını yalayan köpeğe tabasbus pek yakışırdı; ama insana… Muhsin Çelebi, her türlü zilleti hazmederek ikbâl tepelerine iki büklüm tırmanan maskara harislerden, izzet-i nefissiz kölelerden, zahifeler gibi yerlerde sürünen mülevves esirlerden nefret ederdi. Hatta bunları görmemek için merdümgiriz olmuştu. Yalnız muharebe zamanları gureba bölüklerine kumandanlık için meydana çıkardı.

Huzurda serbest, tabii oturuşu, sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

– Tebrize bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin oğlum?

– Ben mi?

– Evet.

– Ne münasebet?

– Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…

– Ben şimdiye kadar devlet mansıbına giremedim.

– Niçin giremedin?

Muhsin Çelebi, biraz durdu, yutkundu, gülümsedi:

– Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Halbuki zamanın devletlileri, mevkilerine hep boyun eğip, el etek, hatta ayak öpüp, bin türlü tabasbusla, riyâ(y)la, tekâpû(y)la çıktıklarından etraflarına daima hep bu zelil mazilerinin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimleri himaye ettikleri, hep denî riyakarlar, ahlaksız müdahinler, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır! Merd, doğru, izzet-i nefis sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi hemen garez olur, mahvına çalışırlar. Gedik Ahmet Pala niçin hançerlendi, paşam?

– …

Sadrazam, yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kağıdı buruşturdu. Hiddetlenemiyordu. Ama hiddetlendiği zamanlarda olduğu gibi yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyi iken bile karşısında akranlarından kimse böyle dümdüz laf söylememişti. Tekrar << Acaba deli mi? >> diye düşündü. Deli değilse… Bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, nizam-ı aleme muhalif değil midir? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden << Şunun başını vurdursam…>> dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızın vicdanının -neresi olduğu bilinmeyen bir yerden gelen- derin sesini işitti: << İşte sen de tabasbus, riyâ, tekâpû yollarından yükselenler gibi serbest, düz bir lafı çekemiyorsun! Sen de karşında mert bir insan değil, ayaklarını yalayan bir köpek, zilletinin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun! >> Süzgün gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kağıdı yanına koydu. Tekrar Muhsin Çelebi’ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı… Al yanakları… Yeni traşlı beyaz, kalın boynu, biraz büyücek, eğri burnu, ince sarığı… Tıpkı Şehname sahifelerinde görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet bu, alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhuna akseden sesini gururunun karanlığıyla boğmadı. Tam bizim aradığımız adam işte… dedi. Bu kadar pervasız bir adam devletine, milletine yapılacak hakareti de çekemez, ölümden korkarak, gördüğü hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğunu hafifçe salladı:

– Seni tebrize elçi göndereceğiz.

Muhsin Çelebi sordu:

– Katınızda bu kadar nişancılar, kâtipler, hocalar var. Niçin onlardan intihap etmiyorsunuz?

– Sen Şah İsmail’in kim olduğunu biliyor musun?

– Biliyorum.

– Devletini seviyor musun?

– Seviyorum.

Hakim sadrazam doğruldu. Arkasına baktı.

– Pekâlâ öyle ise…  dedi. Bu adam << elçiye zeval yok >> kaidesini kabul etmez. Bizimle rekabet davasındadır. Er meydanında hakkımızda yapamadıklarını bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. İhtimal işkence ile adam eder. Çünkü Allah’tan korkusu yoktur. Halbuki elçimize yapılacak hakaret, devletimize demektir. Bize öyle bir adam lazım ki hakaret görünce başından korkmasın… Bu hakareti aynıyla iade etsin… Devletini seversen bu fedakarlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi, hiç düşünmedi:

– Ettim efendim, fakat bir şartla… dedi.

– Ne gibi?

– Madem ki bu fedakarlıktır, fedakarlık ücretle olmaz; hasbî olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakarlık, ne olursa olsun, hakikatte şahsî bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, mansıp, ücret falan istemem. Fahrî olarak bu hizmeti görürüm. Şartım budur!

– Fakat oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi ağır giyinmişti. Atları, hademeleri mükemmeldi. Bizim elçimizin atları, hademeleri, esvabı, daha muhteşem, daha ağır olmaz icab eder… Bunlar için mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz.

Muhsin Çelebi durdu. Önüne baktı, sonra başını kaldırdı:

– Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. İcab eden muhteşem takımlı atları, süslü hademeleri ben kendi paramla düzeceğim. Hatta… Sadrazam, gözlerini açtı. Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

– Ne giyeceksin?

– Sırmakeş Toroğlu’ndaki dibâsı Hint’ten, harcı Venedik’ten gelme << pembe incili kaftanı >> alacağım.

– Ne? … O kadar parayı nereden bulacaksın, oğlum?

Sadrazamın şaşmaya hakkı vardı. Bir ay evvel tamamlanan, üzeri en nadir pembe incilerle işlenen bu kaftanın namını İstanbul’da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler Toroğlu’na müracaat ettikçe o, fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi, bu meşhur kaftanı nasıl alacağını anlattı:

– Çiftliğimle, evimi, rehine vereceğim; tüccardan on bin altın borç toplayacağım. İki bin altın atlarla hademelere sarf edeceğim. Geriye kalan sekiz bin altına da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam bu hareketi mâkul bulmadı:

– Geldikten sonra bu kaftan, senin işine yaramaz. Yalnız bir debdebe aletidir. Mallarını elinden çıkaracaksın. Fakir düşeceksin.

– Hayır, sekiz bin altına alacağım kaftanı altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır, yedi bin altınla ben çiftliği rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem. Varsın babamın yadigâr bıraktığı mandıram devlete feda olsun… Devletten hep alınmaz ya… Biraz da verilir!

– …

Muhsin Çelebi’yle konuştukça sadrazamın hayreti büyüyordu. Kalbi rahatlandı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek tam bir adam bulunmuştu. Gülüyor, ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canları ile mallarını çok severlerdi. Bunlardan biri elçi gönderilse devletin haysiyetinden ziyade alacağı ihsanı düşünecek. Hakkında reva görülen her hakareti kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi’yi yemeğe alıkoymak istedi. Muvaffak olamadı. Giderken onu ta sofaya kadar teşyî etti.

Altı ay içinde Muhsin Çelebi, büyük çiftliğini, mandırasını, evini, dükkanlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccardan para topladı. Atlarını, hademelerini düzdü. Bunların hepsi hakikat emsali görülmedik derecede muhteşemdi. Dönüşte, yedi bin liraya iade etmek şartıyla, Toroğlu’ndan meşhur pembe incili kaftanı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra emirnâmesini koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin debdebesi, dâratı hele incili kaftanın şöhreti bütün Anadolu’dan geçerek Şah İsmail’in diyarına taşıyordu.

Muhsin Çelebi bir gün tebriz kalesine büyük bir ihtişamla girdi. Bu küçük pâyitahtın süse, dârata, renge, ziynete meftun halkı, İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdı. Şehir, saray, bütün encümenler, kaftanın hikayesiyle doldu. Şah İsmail pembe inciliyi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı nefsinde derin bir garez duydu. Onu hakareti altında ezmeye karar verdi. Huzuruna kabul etmeden evvel tahtının arkasına cellatlarını hazırlattırdı. Tahtının önündeki dibâ şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirler, solunda muharipleri duruyordu.

…  Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan serbest adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her vakitki gibi yukarıda, göğsü her vakitki gibi ileride idi. Koynundan çıkardığı mektubu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne – allı, yeşilli, mavili, morlu, ipek yığınlarına sarılmış, sırmalarla, tuğlarla, sancaklarla bağlanmış gibi- garip bir yırtıcı kuş sükûnuyla tüneyen şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen şah, gazabından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Nameyi aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir etrafa baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden: <<beni mecburen ayakta, hürmet vaziyetinde tutmak istiyorlar galiba…>> dedi. Bir an düşündü. Bu hakarete nasıl mukabele etmeliydi? Hemen sırtından pembe incili kaftanı çıkardı. Tahtın önüne yere serdi. Şah İsmail, vezirleri, kumandanları, aptallaşmışlar, hayretle bakıyorlardı. Sonra bu kıymettar kaftanın üzerine bağdaş kurdu. İnce dev, ejderha resimleri nakış olunmuş sivri kubbeyi yaldızlı kemerleri çınlatan gür sedasıyla:

– Namesini verdiğim büyük Türk milletinin devletidir, diye haykırdı. Dünya yaratıldığından beri onlardan kimse kul olmamıştır. Hilkatten itibaren hakim olan milletimizin elçisi, hiçbir ecnebi padişah karşısında divan durmaz. Çünkü kendileri kadar dünyada asil bir kimse yoktur. Çünkü…

Muhsin Çelebi, kaba Türkçe nutkunu bağırdıkça, Farsî bilmeyen şah kızarıyor, sararıyor, morarıyor, elindeki name, heyecanından tir tir titriyordu. Tahtın arkasındaki cellatlar kılıçlarını çekmişlerdi. Muhsin Çelebi, bağırdı, çağırdı. Mukarrebler, vezirler, cellatlar, muharipler hükümdarlarının sabrına, tahammülüne şaşırıyorlardı. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmaya, başlamıştı. Muhsin Çelebi, sözünü bitirince müsaade falan istemedi; kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail donmuş, taş kesilmişti. Çaldıran’da kırılacak gururu bugün, bu tek Türk’ün ateşli nazarı altında erimişti. Muhsin Çelebi, dışarıya çıkarken, kendisi gibi hayretten donan nedîmelerine:

– Şunun kaftanını veriniz dedi.

Muhariplerden biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

– Buyurun, kaftanınızı unutuyorsunuz.

Muhsin Çelebi durdu. Çıktığı kapıya doğru dönerek şahın işiteceği yüksek bir sesle:

– Hayır unutmuyorum, onu size bırakıyorum. Sarayınızda büyük bir milletin elçisini oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… dedi.

…. Geçtiği yollardan gece gündüz dört nala döndü. Üsküdar’a girdiği zaman Muhsin Çelebi’nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hademelerine dedi:

– Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki esvapları, belinizdeki murassa hançerleri size bağışlıyorum. Bana hakkınızı helal ediyor musunuz?

– Ediyoruz; ediyoruz. Ananızın ak sütü gibi.

Cevabını alınca onları başından savdı. Geniş bir nefes aldı. Evine uğramadan deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı. Sadrazamın konağına gitti. Nameyi şaha verdiğini, hiçbir hakarete uğramadığını, şahın müsaadesine tenezzül etmeden habersizce kalkıp İstanbul’a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun vazifesini hakkıyla îfâ edeceğinden son derece emindi. Yollara, derebeylerine, aşiretlere dair bazı şeyler sordu. Çelebi, kalkıp çekileceği zaman:

– Ben satın almak istiyorum oğlum kaftanın burada mı? dedi.

– Hayır getirmedim.

– Acemistan’da mı sattın?

– Hayır satmadım.

– Çaldırdın mı?

– Hayır.

– Ya, ne yaptın?

– Hiç!

– …

Sadrazam ısrar etti; tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi, yaptığı ile iftihar edecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar’a döndü. Ertesi günü yedi bin altına geri almak için kendisini bulan Sırmakeş Toroğlu’na da kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul’da hiç kimse meşhur pembe incili kaftanın << nasıl, nerede, niçin >> bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz sarayındaki macera tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Fakat eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip çiftliğini, mandırasını, îradlarını kurtaramadı.

Elçilikten yadigar kalan atıyla murassa takımını satıp Kuzguncuk’ta mini mini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı.

Ölünceye kadar Üsküdar pazarında sebzecilik etti. Pek fakir, pek acı, pek mahrum bir hayat geçirdi. Ama yine ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakarlığa dair gevezelikler yaparak boşu boşuna pohpohlandı.

Pembe İncili Kaftan

David Foster Wallace

İĞRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER

K.G. No: 14 08-96
ST. DAVIDS, PENNSYLVANIA

“Seks hayatıının içine etti. Neden yaptığımı bilmiyorum. Politik biri falan değilim. Önce Amerika diyenlerden, gazete okuyanlardan, Buchanan seçilecek mi diye kafa yoranlardan değilim. Kızın tekiyle iş tutmuşum, kimse kim. Tam boşalacağım sırada. Tam o zaman oluyor. Demokrat falan değilim. Oy bile vermem. Bir keresinde iyice korktum da radyo programlarından birini aradım, radyodaki doktorlardan birini, isim vermeden, herif küfürlü ya da müstehcen sözleri istemsiz ve kontrolsüzce
bağırma teşhisi koydu bana, bilimsel adı coprolalia’ymış. Fakat tam boşalırken bağırmaya başlamamda küfürlü bir şey yok, müstehcen falan da değil, üstelik hep aynı şey, hep çok tuhaf ama küfür değil. Sadece tuhaf işte. Tabii kontrolsüz. Meni nasıl fışkırıyorsa bu da öyle fışkırıyor, aynı onun gibi. Nereden geldiğine dair hiçbir fikrim yok, durduramıyorum üstelik.”

S.

‘”Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!’ Ama yüksek sesle. Hani bağırırkenki gibi. Kontrolsüzce. Ağzımdan çıkanı kulaklarımla duymadan önce aklımdan geçmiyor bile. ‘Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!’ Ama daha yüksek sesle: ‘ZAFER-*’

S.

“Tabii hepsinin ödü bakuna karışıyor. Doğal, değil mi? Ben de yerin dibine geçiyorum. Diyecek söz bulamıyorum. Sen ne derdin, “Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!” diye bağırsaydın tam boşaldığın sırada? “

S.

“Bu kadar tuhaf bir şey olmasa utanmam tabii. Yani ne olup bittiğini biraz olsun anlasam. Anlıyor musun? “

S.

“Tanrım, yerin yedi kat dibine geçtim şimdi.”

S.

“Ama zaten sadece bir defa oluyor. İçine etti derken kastettiğim de bu işte. Kızlar nasıl dehşete kapılıyorlar görüyorum, ben de utançtan aramıyorum onları tekrar. Açıklamaya çalışsam bile. Zaten beni en çok utandıranlar da hiç aldırmamış gibi, sorun yok-
muş gibi, anlıyormuş gibi yapıp önemli değil falan diyenler, çünkü çok tuhaf, saçma sapan bir şey ‘Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!’ diye bağırmak boşalırken, o yüzden deli gibi korktuklarını ama lütfedercesine anlamış gibi yaptıklarını görmek kolay ve zaten gerçekten, sonunda gerçekten öfkelendiklerim, araınıyorum ve görüşmüyorum diye utanmadıklarım da onlar, yani, “Sanırım seni yine de sevebilirim” diyenler.”

Mütercim: Sabri Gürses

b7df0319-bdfc-4cc3-97e7-30665310e26a

David Foster Wallace

SANAYİ SONRASI YAŞAMIN RADİKAL BİR ŞEKİLDE KISALTILMIŞ TARİHİ

Tanıştırıldıkları zaman, kendini beğendirme umuduyla, bir espri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra ikisi de eve arabalarıyla yalnız döndüler, dosdoğru ileri bakarak, suratlarında aynı çarpıklıkla.

Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever gibi davranır, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanırdı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri daha.

Mütercim: Sabri Gürses

10425155_291602274347494_1305449101644882956_n