Paula, Jerome David Salinger

1941 Mayısının dördünde Bay Hincher saat 18.30’da işten eve döndüğünde karısını yatakta oturmuş kitap okurken buldu. Ona nazikçe sordu:

“Canım, neyin var? Keyfin mi yok?”

“Sayılır,” dedi Bayan Hincher, kitabını yatağa koyarak.

“Yemek hazırlamaya mı?” dedi Hincher. “Kalkıyor musun?”

“Hayır sevgilim. Kızmazsın değil mi?”

“Aşk olsun, ne kızması? Keyfine bak sen, kitabına mı devam edeceksin?”

“Hı-hı,” diye onayladı Bayan Hincher.

Ertesi akşam, Bayan Hincher hâlâ yatağındaydı.

“Doktor Bohler’i aramamı ister misin?” diye sordu Hincher endişeyle.

Sıcak ve şuh gülüşüyle güldü Bayan Hincher. “Boşuna zahmet olur,” dedi. “Onun elinden bir şey geleceğini sanmam.”

“Nasıl yani, anlamadım? Ne demek şimdi bu?” Karısının yatağının ucuna oturdu Hincher.

“Şapşal!” dedi Bayan Hincher, keyifle. “Hamileyim.”

Hincher’in yüzüne önce bir şapşallık yayıldı, ardından saf bir coşku. Onu önce heyecanla, sonra da şefkatle öpmek için karısına doğru eğildi. Büyük sözler vermeye, geleceğe dair tahminler yapmaya başladı bir anda. Fakat aniden durdurdu kendini.

“O aptal herifin yanıldığını biliyordum,” diye bağırdı sevinçle. “Ne diyordu?”

“Kim, sevgilim?”

“Doktor Bohler.”

“Doktor Bohler!” diye küçültücü bir şekilde ünledi Bayan Hincher, fakat tatsızdı. “Sevdiğim, her kadın, bebeği olup olmayacağını bilir. En azından bu kadın bilir.”

“Fakat ben düşünmüştüm ki—”

“—Sevdiğim, biliyorum, Doktor Bohler’i ya da Doktor Bilmemkim’i görmek zorunda değilim. Biliyorum. Hep biliyordum bilebileceğimi.”

“Ben de şey düşünmüştüm—” dedi Hincher. “Doktor Bohler, çocuğumuz olamaz gibi bir şeyler söylemişti sanki. Öyle bir şey dememiş miydi?”

Şuh bir neşeyle güldü Bayan Hincher. İki elini uzatıp, kocasının yüzünü onların arasına aldı.

“Sevdiğim, endişelenme,” dedi yumuşacık gülerek. “Bebeğimiz olacak.”

Nihayet yatak odasından çıkıp, akşam yemeği için bulaşıkları yıkamaya koyulduğu sırada, Bay Hincher seslendi:

“Yemek mi hazırlıyorsun, canımın içi?”

 “Hayır, sevdiğim, hazırlamasam daha iyi.”

***

Haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı ama Bayan Hincher yatağından çıkmadı, sadece banyoya ve dolabına ve makyaj masasına küçük, kararlı gezintiler yapmıştı— Bir de öğleden sonra, Sophie -temizlikçi kadın-, dişçiye gidebilmek için ondan izin istemiş, o gidince Bayan Hincher da kestane rengi şalı ve tüylü terliğiyle, Cumartesi Akşamı Postası gelmiş mi diye bakmak için alt kata kadar inmeye cesaret edebilmişti. Onun bütün bu küçük gezilerini de doğrudan -ya da dolaylı olarak- hesaba katarsak, aşağı yukarı, günün 23 saati, haftanın 165 saati, ayın 644 saati boyunca yatak örtüsünün üzerindeydi. Kahvaltısını orada yaptı, öğlen ve akşam yemeklerini orada yedi. Evde ne kadar gazete ve dergi varsa hatmetti, torbalarca yün ve boy boy şişle örebildiği kadar dantel ördü. Komodininin üzerinde gümüş bir zili dururdu. İki defa salladığında, Sophie -temizlikçi kadın- ya acilen ellerini kuruluyor ya elektrikli süpürgeyi durduruyor ya da sigarasını söndürüyor ve koşa koşa Bayan Hincher’in odasına geliyordu. Aynı zamanda, maaşına zam yapan Bay Hincher’ın da talimatlarını dinliyordu.

***

“Canım. Bir dakika gelebilir misin?”

Hincher tekrardan karısının odasına girdi.

“Canım, garip bir şey soracağım sana. Muhtemelen düpedüz delirdiğimi filân düşüneceksin.”

Hincher gülümsedi, “Söyle bakalım, küçük kızım benim.”

“Yatakta kalmak istiyorum, tatlım. Yani bütün zamanım boyunca yataktan çıkmamak istiyorum.” “Dokuz ay boyunca mı?” diye kuşkuyla sordu Hincher.

“Hı-hı. Canım öyle istiyor. Bana kızdın, değil mi? Evet, kızdın. Anladım. Yüzünden okunuyor o sert bakışın.” Bayan Hincher kocasına mahcup bir tebessümle baktı, hafifçe büktü dudağını ve başını öne eğdi.

“Yo, hayır,” diye hemen itiraz etti kocası. “Tabii ki de kızgın filân değilim. Fakat neden yataktan çıkmak istemiyorsun ki? Yani gerçekten neden yataktan çıkmak istemiyorsun?”

Hincher bekledi.

“Güleceksin,” diye suçladı Bayan Hincher uysalca.

“Gülmeyeceğim.”

“Güleceksin.”

“Sevdiğim,” dedi Hincher, tekrar yatağın ucuna oturarak. “Gülünecek bir şey yok.”

Bayan Hincher kocasının elini sıkıca kavradı, söyleyeceği şeyleri dile getirebilmesi için ondan güç alıyordu sanki. Sesi ağır ve gözü pek bir tınıyla, yavaşça konuştu. Ve nihayet Hincher, karısının sesinin ta içinde o baygınlığı hissetti; korkudan doğan bir baygınlıktı bu.

“Bebeğimizin doğmasını o kadar çok istiyorum ki, sevdiğim. Onu düşürmekten korkuyorum. Binlerce şeyden korkuyorum.” Bayan Hincher duraksadı ve sanki gözlerinin önüne kan donduran bir sahne gelmiş gibi aniden kocasının elini sıktı. Devam etti, “Arabalar… tırlar… bir sürü şey. Öyle korkuyorum ki… Ama bu yataktan çıkmazsam, aklımda sadece sen ve bebeğimiz olacağı için kendimi hep güvende hissederim.”

“Bebek” kelimesi, ondan önce gelen tüm kelimeleri bir kenara atarak, Hincher’ın kalbini önce silahsız bırakmış, sonra da onu pusuya düşürmüştü. Karısına fazlasıyla boğuk bir sesle cevap verdi, şefkatli ama kesin bir buyruk vardı sesinde.

“Yatağında kal. Ne kadar istersen o kadar kal.”

Bayan Hincher’ın cevabı, kısaydı, özdü, ama Hincher için o an sonsuzluğun ta kendisiydi.

“Sevdiğim,” diye usulca döküldü bir ses Bayan Hincher’dan.

Hincher, karısının elini okşayarak tekrarladı, “Ne kadar istersen o kadar yatağında kal.”

İkisinin de içine işleyen bir anı paylaşıyorlar gibiydi. Bu anı bölen Bayan Hincher oldu, fakat anlaşılan o ki konuşurken epeyi isteksizdi.

“Sevgilim, bir şey daha var. Kimseye söyleme. Yani böyle yatağımda olduğumu kimseye söyleme. New York’a, kız kardeşimin yanına döndüğümü söyle. Kardeşimin hasta olduğunu söyle.”

“İyi de neden?” diye nazikçe sordu Hincher.

 “Gülerler,” dedi basitçe Bayan Hincher. “Hepsi güler. Biliyorum.”

“Hayır, gülmezler,” dedi Hincher biraz öfkeyle.

Düşünceli bir şekilde, “Gülerler. Biliyorum gülerler,” dedi karısı. “Ruth Simpkins güler. Şu an bile güldüğünü duyabiliyorum.”

Şu aptal kadın,” dedi Hincher.

“Aynen, sevdiğim, ama güler. Hepsi güler. Biliyorum.—Sevdiğim, kardeşimin yanına New York’a gittiğimi söyle onlara. Evde olduğumu bilmesinler. Hafta sonları beni ziyarete geldiğine inandırabilirsin mesela onları. Cape’e gidebilirsin, balık tutmaya gidebilirsin. Aynen, balık tutmaya gidersin. Alışverişi Sophie yapabilir. O—“

Bay Hincher birdenbire elini kaldırdı, bir trafik polisini taklit ediyor gibi. “Şimdi bekle bir dakika. Dur orada. Dur, Nellie.”

Biraz afallamıştı. Bayan Hincher’ın sakin, sevecen sesine aniden bir heyecan sinmişti. Garipti bu durumu.

Birdenbire Bayan Hincher elini kocasının elinden çekti. Kaydırmadan, bükmeden, öylece çekti elini.

“Sen de bana gülüyorsun,” dedi kırgın bir sesle.

Hincher endişelendi. “Hayır, canım benim!” Yeminler etti. “Hayır, gülmüyorum. Sen yeter ki söyle, ne dersen yaparım, minik kızım.”

Hincher usulca karısının elini geri aldı. “Hayır, hayır, hayır, minik kızım benim,” Bayan Hincher’ın bu beklenmedik yüz ifadesinin karşısında yemin etti.

Ona doğru döndü karısı. Hincher suçsuzluğunun anlaşılması için bekledi, endişeli bir ifadesi vardı, ümitle, suçsuzluğunun anlaşıldığını ifade edecek herhangi bir söz bekliyordu. Bayan Hincher’ın yüzü hiçbir şey anlatmıyordu. Kocasına baktı, sonra da öteye.

“Nasıl istiyorsan öyle yapacağız,” dedi Hincher. “Nasıl istiyorsan öyle.”

Bayan Hincher’ın gözleri odaklanmaya başlamıştı.

“Anlayacağını biliyordum,” dedi.

***

Neredeyse her hafta sonu Cape Cod’a balık tutmaya gitti Bay Hincher. Genellikle bu hafta sonlarından keyif alıyor gibi görünüyordu, pazar geceleri, elinde koca bir gazete yığınıyla karısının odasının eşiğinde belirir, kadının o gazetelerin üzerinden kendini süzmesine izin verirdi. Bayan Hincher’ın komodin lambasının cılız ışığına vuran yüzü ise daima mutlu bir yüz olurdu.

Fakat hafta sonu gelmeden önce, atlatılması gereken koskoca bir beş gün vardır.

Hincher zavallı bir yalancıydı. Neyse ki yetenek pek gerekli değildi onun için. Otisville’deki hiç kimse, Bayan Hincher’ın New York’a, kız kardeşinin yanına gittiğinden şüphe etmedi. Yani ne zaman Hincher, garip bir ciddiyetle, baldızının durumu için Daha İyi, Aynı ya da Henüz Kesin Bir Şey Söyleyemiyorlar dese, her zamanki verilen cevap, Böyle Şeyler Zaman Alır ya da Paula’ya Sevgilerimizi İlet idi. Hincher’ın yalancılığı pratikte gelişmişti. Zamanla öğrendi ki yalanlarını kıkır kıkır gülerek söylediğinde, ciddi ve kasvetli bir şekilde söylediğinden daha emin hissediyordu kendini.

“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek,” diye yalan repertuvarını genişletirdi Hincher (kıkırdayarak).

“Yeni modeller gelene kadar niye beklemiyorsun,” diye fikir verdi Bud Montrose.

Daha sonra Hincher, Bud Montrose’un bu nüktesini de kullanmaya başladı. Klasik Hincher’ın Kıkırdak Yalanı şöyle bir hâl aldı:

“Galiba kendime yeni bir eş almam gerekecek.” (Kıkırdayış.) “Yeni modellerin çıkmasını bekliyorum.” (Kıkır, Kıkır.)

Fakat iş, kalabalık bir odada yalanını inandırıcı kılacak, onu çürütülmekten koruyacak ve alenen suçlanmasını önleyecek kadar ustaca yalan söylemeye geldiğinde, bunu hiçbir zaman başaramadı.

***

Akşamları Hincher, yemek odasında tek başına yemeğini bitirdikten sonra tekrar karısının yanına çıkardı ve genellikle birkaç el şans oyunu oynarlardı. Bay Hincher karısının yatağının kenarına otururdu; bacakları zarifçe iki yana açılmış hoş, beyaz bir yatak tepsisi de Bayan Hincher’ın bacaklarının arasında dururdu. Bu oyun genellikle 21.30’a veya 21.45’e, Bayan Hincher “Biraz bir şeyler mi okusak, sevdiğim?” diyene kadar sürerdi.

Çoğu kez Hincher, “Şahane,” der ve odanın köşesine gidip, Bayan Hincher’ın seçtiği kitabı getirirdi.

David Copperfield’la ilgili, Bayan Hincher, Bay Hincher’a şunları söylerdi:

“Bunu çok severim, her zaman sevmişimdir. Nasıl olur da okumazsın daha önce, sevgilim?”

“Bilmem,” dedi Hincher. “Hiç vaktim olmadı.”

“Ben çok severim,” dedi Bayan Hincher, “yalnız Murdstonelar’dan nefret ediyorum. Murdstonelar’la ilgili bütün bölümleri geçiyorum.”

“Onlar kim?” diye sordu Hincher.

“Davidciğimin üvey babası ve kız kardeşi. İğrençler, bekle ve gör. Yo, hayır, Murdstonelar’ın olduğu bölümleri geçeceğim.”

Bülbül gibi güldü Bayan Hincher.

Bay Hincher, [Bayan Hincher’ın yatağının] yanındaki rahat koltuğa kuruldu ve Murdstone’larla ilgili kısımları atlayarak David Copperfield‘ı okumaya başladı. Muhteşem okuyordu; sesi Dan Peggoty için boğuk ve sert, Steerforth için nazik, Uriah Heep için ise soğuk ve sevimsizdi. Dora’yı seslendirirken ise Dora’nın köpeği Jip gibi cıyaklıyordu. Bütün karakterleri mükemmel bir şekilde canlandırmıştı.

Genellikle gece yarısını bulduğunda, Bayan Hincher okumayı bırakırdı. Kitabı kapatır, sonra da kocasına bakıp gülümserdi.

“Uykun mu geldi?” diye sorardı Hincher, hiç beklemeden.

“Biraz, sevdiğim.”

“Hadi uyu sen. Bu gecelik bu kadar yeter.”

“Beğendin mi?

“Kitap iyiymiş, evet. Hadi, yorganın altına gir bakalım. İyice örteyim üstünü.” Hincher misafir odasında uyudu o ay boyunca.

***

Ruth ve Carl Perkins, Emily ve Bud Edmunson’daydılar. İlk başta, Bud konuşurken, Perkins elini çerez kasesinin içine daldırıp didik didik bir şeyler tarıyor, antep fıstığını bulunca alıyordu. Sonra Carl Perkins birden yemeyi kesti.

“Geçen cumartesi akşamı geldi buraya.

“Emily’yle ben sinemadan yeni gelmiştik. Baktım, Frank’in arabası evin önünde duruyor. Arkasına yanaşıp el fenerini çıkardım. Neler döndüğünü anlamak için etrafına bir göz attım. Frank arabanın içinde öylece oturuyordu.

“‘Frank! Ne yapıyorsun burada?’ dedim.

“’Seni görmem lazım.’ dedi.

“’Tamam, içeri gel,’ dedim.

“İçeri girdik. Paltosunu üzerinden almama izin vermedi. Benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi, öyle deyince Emily üst kata çıktı. Frank’le ben salonda oturduk. Hâlâ çıkarmıyordu paltosunu.

“’Salı günü geldim size,’ dedim. ‘Nasıl oluyor da telefonun çekmiyor? Hem neden hizmetçi kadın içeri girmeme izin vermedi? Neler oluyor cidden?’

“Ne oluyor lan yani. Ben onun ortağıyım. Adam bütün hafta ofise uğramamış, nerede olduğunu sormak en doğal hakkım. Anlatabiliyor muyum?

“Frank oralı bile olmadı, sanki bana tek kelime etmeye niyeti yokmuş gibi oturuyordu. Hatta piyanoyu incelemeye gelmiş gibi bir hâli vardı. Üstündeki paltoyu da çıkarmadı bir türlü; büyük ihtimalle altına ceket giymediği içindi. En azından kravatı falan yoktu, onu seçebiliyordum.

 “’Paula ile ilgili bir sorun mu var?’ dedim. ‘Kız kardeşiyle ilgili kötü bir haber filân mı aldın?’

“’Paula’nın kız kardeşi yok,’ dedi Frank.

“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Ziyaretindeki kardeşinden bahsetmiyor muyuz? Hani ölmek üzere olan… Kızın durumu ciddi değil miydi?’

Frank başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi. “Paula başından beri evdeydi. Yatağındaydı, bebeğini doğurmayı bekliyordu. Etrafta olup bitene karışmak istemedi, anlıyor musun? O yüzden de yatakta kalmayı tercih etti.

“’Ne zamandan beri yatağında?’ diye sordum.

“’Bilmem,’ dedi. ‘On aydır.’

“Bir yıldır ortalarda yok,’ dedim.

“’Sana diyorum bak, hiçbir yere gitmedi,’ dedi. ‘İki aydır yatağında değil. Ama odasında. Kapısı da kilitli.”

“’Kapısı mı kilitli!’ dedim. ‘Bebeği doğurdu mu?’

“’Öyle olduğunu söylüyor,’ dedi Frank. ‘Doğurduğunu söylüyor. Bilmiyorum.’

“Sesini duymalıydın. Zar zor duyabiliyordum Frank’i.

“’Ne demek istiyon?’ dedim. ‘Bebeği doğurduğunu mu söylüyor? Bilmiyor musun?’

“’Öyle diyor,’ dedi Frank. ‘Ama bilmiyorum. Birkaç hafta önce eve geldim ve kapı kilitliydi. Kapıya vurup, iyi olup olmadığını sordum. Bebeği doğurduğunu söyledi.’

“Doktor Bohler’i çağırayım mı diye sormuş Frank. Paula, hayır demiş, doktora ihtiyacı olmadığını söylemiş. Bir yerin acıyor mu diye sormuş. Kendisinin harika hissettiğini söylemiş Paula. Onun için yapmasını istediği tek bir şey varmış. Ne olduğunu sormuş Frank. Ne istemiş dersin?

“’Git bana bahçeden iki tane gül kopart.’ demiş. İhtiyacının olduğu tek şey buymuş.

“’Allah’ım! Sakın o gülleri kopardığını söyleme bana. Peki ya Doktor Bohler? Onu da mı aramadın?’ dedim Frank’e.

“’Çağırmamı istemedi,’ dedi Frank. ‘Ona ihtiyacının olmadığını söyledi.’

“Düşünebiliyor musun?

“’Peki,’ dedim. ‘Bahçeye gidip iki gül kopartmadın değil mi?’

“’Kopardım.’ dedi.

“’Niçin lan?’ diye sordum. ‘Öyle yapmamı istedi,’ dedi.

“Ve o da yapmış! Bahçeye gitmiş ve iki tane gül koparıp getirmiş. Sonra üst kata, yatak odasına koşmuş (kapı hâlâ kilitliymiş, dinle bak), ve Paula, ona, bebeğin doğduğunu söylemiş. Ama Frank’in içeri girmesine müsaade etmemiş. Bir süre yalnız kalmasının daha iyi olacağını söylemiş. Frank de sormuş tabii, kız mı erkek mi diye. Paula ‘kız’ demiş. Sarı saçlı, mavi gözlü, dünya güzeli bir kız.

“Frank herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş. Paula hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylemiş. Frank ondan kapıyı açmasını istemiş. Paula bunu yapmamış tabii. Frank’e dedim ki, ‘Vallahi o kapıyı kırardım.’

“Frank kafasını salladı. Paula’yı bilmediğimi söyledi. Onun çok hassas biri olduğunu söyledi.

“İşte, iki ay geçmiş üzerinden ve Paula hâlâ onun içeri girip ne onu ne de bebeğini görmesine izin vermiş. Hizmetçi kadının bile girmesine müsaade etmiyormuş. Kapı sadece yemek vakitlerinde aralanıyormuş, o da hizmetçinin tepsiyi içeri uzatabileceği kadar.

“Frank her akşam işten dönünce, kapalı kapının ardından karısıyla laflıyormuş. Paula ona bütün gün bebeğin neler yaptığını anlatıyormuş; yok ayağını ağzına sokmuş, yok bilmem ne yapmış… Frank bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını soruyormuş, ki bazen de oluyormuş. Bebeğe ya bir beşik, ya bir biberon, bir şeyler işte… Anlarsın ya, bebek eşyaları. Frank de gidip bütün bunları alıp eve getiriyormuş. Paula ise kapıyı sadece o eşyaların geçebileceği kadar aralayıp, ne kendini ne de bebeği göstermeden her şeyi içeri alıveriyormuş.

“Sonra bir gün Paula, bir oyun arkadaşına ihtiyaçları olduğunu söylemiş. Yani tam bir oyun arkadaşı sayılmazmış ama bebeğin etrafında birkaç çocuk olmalıymış. Çünkü ona göre bir çocuğun karakterinin temelleri bebekken atılırmış. Frank’e de, ‘Bana deli falan dediğini duyar gibiyim,’ demiş. Frank, ‘Hayır,’ dese de eklemiş: ‘Ama kendi çocuğumu görmeme izin verilmemesi artık canıma tak etti.’ Paula ise sadece gülmüş ve biraz daha sabretmesi için dil dökmüş.

“İşte, Frank de hizmetçinin yeğenini eve getirtmiş, oyun arkadaşı olarak. Çocuk üç yaşlarındaymış. Ve bebeği görmesine izin veriliyormuş.

“Frank, çocuk ne zaman yatak odasından çıksa, ‘Bebeği gördün mü?’ diye soruyormuş.

“Evet,” diyormuş çocuk da, kendinden gayet emin bir şekilde.

“Nasıl görünüyor? Minik bir kız, değil mi?’ diye soruyormuş Frank.

“’Minik bir bebek ve konuşamıyor.’

“Minik bir bebek ve konuşamıyor ve beşiğinde uyuyor filân demiş çocuk. Çocuklar nasıl konuşur bilirsin.

“Ve en sonunda, haftalar sonra, Frank kapıyı kırmış.

“Bak şimdi, anlatacağım şeye aklın hayalin duracak.

“Paula beşikteymiş. Evet, bildiğin beşiğin içinde. Frank’in dediğine göre, aynı bir bebek gibi bacaklarını karnına çekmiş, dizleri çenesine değecek halde duruyormuş. Saçlarını da iki örgü yapıp ucuna kocaman kırmızı bir kurdele takmış. O kurdelenin haricinde hiçbir şey yokmuş üzerinde. Bir ilmik bile. Anadan üryan, bir bebek gibi.

“Frank’e ne demiş dersin?

“Battaniyeyi üzerine örterek, ‘Bence çok kabasın. Hatta tanıştığım en kaba insansın sen.’ demiş.

“Onu odadan çıkarmış. Ondan sonra da Frank soluğu bizde almış. İşte o anlattığımda, bizim salonda oturuyordu.

“Ona, gitmesi gerektiğini söyledim. Onun ve Paula’nın iyi, uzun bir yolculuğa ihtiyaçları olduğunu söyledim.

“Bugün onlardan bir kartpostal aldım.—Emily, şu kartpostalı ne yaptın?”

***

Hincherlar Florida’ya gitti. Bay Hincher, Plaza Hotel’in lobisinde korkunç bir cinnet geçirdi. Bir müdür yardımcısı ve kıdemli bir komi tarafından sakinleştirildikten sonra Lakewood’da bir kliniğe yatırıldı.

Paula ise Otisville’e, birkaç ay sonra da kütüphanedeki görevine geri döndü. Bugün hâlâ orada ve harika bir iş çıkarıyor.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

tumblr_opqyynOMcg1us8tz0o1_1280

Bir Cevap Yazın