Zaman, çarkların arasında öğütülen, kadrana hapsedilen ve 24 eşit parçaya bölünerek alınıp satılan sentetik bir mefhum değildir. Kapitalizmin kokuşmuş lügatinde “vakit nakittir” yalanı yazar; bu yalan, insanı ömrünün her saniyesini dünya için bir şeyler üreterek, tüketerek yahut biriktirerek geçirmeye zorlar. Hâlbuki İslam’ın nizamında vakit nakit değildir; vakit mühlettir, emanettir ve insanın elindeki en telafisi imkânsız sermayedir.
Eskiden atalarımız vakti yaşardı; biz ise bugün vakti harcıyor, vaktin peşinden koşuyor, saate bakarak nefes alıyoruz. Bileğimizdeki demir yahut dijital kelepçeler, bize güneşin nerede olduğunu değil, fabrikanın yahut mesainin neresinde olduğumuzu söylüyor. Kışın o kısacık, bereketi içine çekilmiş gününü de, yazın o uzun ve harlı gününü de aynı “24 saat” kalıbına döküp, insanı tabiatın esnek, geniş ve canlı ritminden kopardılar.
Bunun en büyük delili, günün başlangıç anıdır. Gece 12’de, karanlığın en koyu, tabiatın en dilsiz ve fıtratın en ölü anında yeni bir gün başlatmak; şeytani bir aklın, insanı kâinatın nizamından koparma tasavvurudur. Gecenin o zifiri körlüğünde, gökyüzünde hiçbir alamet yokken, sadece bir çark “tık” etti diye gün mü döner? Fıtrata kör, kâinata sağır olanların takvimidir bu. Atalarımız asırlar boyu günün başlangıcını o ruhsuz gece yarısıyla değil, akşam ezanıyla (gurûb ile) tayin ettiler. Güneşin usulca batışı, ufkun kızıla boyanması; hem biten bir günün gözle görülen ölümü hem de taze bir günün, karanlık bir rahimden doğuşuydu. Müslüman’ın günü akşamdan başlar; evvela karanlığın inzivasına, tefekküre çekilir, sonra sabahın nuruyla fiiliyata geçerdi.
Bugün, merhum Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” dediği ağırbaşlı, sükûnet dolu ve fıtrata mutlak itaat eden takvimden koptuğumuz için; ne sabahın o keskin bereketini görebiliyoruz ne de ikindinin o sararan, ömrün bitişini hatırlatan hüznünü. Vakti kaybettiğimiz için, ibadeti de vaktin dışına ittik. Namazları, modern mesai saatlerinin arasına sıkıştırılmış birer “mola” yahut Batılıların kilisede yaptığı gibi bir “günah çıkarma” seansına dönüştürdük. O plaza odalarında, o toplantı aralarında “Şu farzı hemen kılıvereyim de işime döneyim.” telaşı, aslında vaktin efendisinin Allah değil, patronlar ve sistem olduğunun acı bir itirafıdır.
Hâlbuki nizam tam tersi olmalıydı: Hayat, mesaiye göre değil; mesai, namaz vakitlerine göre tanzim edilmeliydi. Onca işin gücün arasında aradan çıksın diye namazı kılmak değil, namazların arasında, aradan çıksın diye çalışmak, yaşamaktır aslolan. Asıl meşgale, asıl mesai o mukaddes huzura durmaktır; dünyevi işler, tarladaki çapa, dükkândaki hesap ise sadece iki ezan arasındaki o boşluğu dolduran, aradan çıkarılması gereken fuzuli teferruatlardır.
Beş vakit; kâinatın boşluğuna atılmış beş sağlam kancadır. Sabah, insanın doğumunu; öğle, kibrin ve gençliğin zirvesini; ikindi, ihtiyarlığı ve sararan ömrü; akşam, kabre girişi; yatsı ise kıyameti ve defterin dürülüşünü sembolize eder. Allah bu beş vakti tayin ederek, insanın dünya hayatına dalıp gitmesine, “Ben ebediyim.” gafletine düşmesine mani olmuştur. Sen tam dünyaya dalmış, paraya, kibre yahut hırsa kapılmışken bir ezan okunur; güneşin zaviyesi değişmiş, gölge uzamış yahut ufuk kararmıştır. O ses sana mühletinin daraldığını, asıl sahibine dönmen gerektiğini yüzüne çarpar. Namaz, dünyanın o boğucu fasit dairesini her gün beş defa parçalayan bir devrimdir.
Bu rehber; zamanın efendisi olan o suni rakamlara isyan etmen ve hayatını yeniden kâinatın, gölgelerin ve ezanın sarsılmaz nizamına göre kurman için yazıldı. Güneşe ve gölgelere bakmayı unutan bir neslin, hakikati görmesi beklenemez. Şimdi saatleri durdur. Gökyüzüne bak. Asıl vaktin nizamına, fıtratın takvimine dönüyoruz.
Neden Beş Vakit?
İslam’da vakit, kâinatla kurulan müşahhas, göze batan ve kaskatı bir temasa dayanır. Neden beş vakit? Çünkü beş vakit, hem güneşin gökyüzündeki seyrinin en keskin duraklarıdır hem de bir insanın anne rahmine düşüşünden kabre girişine kadar olan o fani ömrünün günlük bir ‘simülasyon’udur.
Her gün, insanın bütün bir ömrünün küçük bir kopyası olarak yeniden yaşanır ve ölür.
Şafak ve Yatsı (İşâ): Defterin Kapanışı ve Ölüm Ufuktaki o son kanlı kızıllık da yitip gidip gökyüzü mutlak bir zifiri karanlığa, kaskatı bir sükûnete teslim olduğunda yatsı vakti girer. Bu; kıyamet kopmuş, kabir hayatı tam manasıyla başlamış, arzın ve insanın üzeri kapkara bir kefenle örtülmüş demektir. Yatsı namazı, biten günün hesabının kapatıldığı, sağ ve sol omuzlardaki defterlerin dürüldüğü o nihai mühürdür.
Fıkıh, yatsıdan sonra lüzumsuz yere uyanık kalmayı, lafazanlık yapmayı, malayani ile meşgul olmayı mekruh görür. Zira fıtrat; yatsının mutlak karanlığından sonra hücrelerin yenilenmesini, tefekküre dalmayı ve insanın “küçük ölüm” olan uykuya teslimiyetini emreder. Kâinat dükkânı kapatmış, şalteri indirmiştir; artık konuşulacak bir şey kalmamıştır. Bugün gece 1’lere, 2’lere kadar televizyon, internet yahut bitmeyen mesailerle suni ışıklara maruz kalarak direnen modern insan, aslında yatsının kaskatı “kapanış” nizamına ve bizzat kendi fani tabiatına küstahça isyan etmektedir. Ve insan bu ahmakça isyanının bedelini, ertesi sabah o mukaddes fecir vaktinde uyanamayarak, dirilişi kaçırarak, o günü bir ölü gibi yaşayarak ödemektedir.
Fecr-i Sâdık (Sabah): Diriliş ve Rahmin Yırtılışı Sabah vakti, zifiri karanlığın doğu ufkunda incecik, beyaz bir iplik gibi enlemesine yırtıldığı (fecr-i sâdık) anla başlar. Bu, insanın doğumudur. Tabiatın, kuşların, ağaçların ve arzın uykudan, yani o ‘küçük ölümden’ uyanıp hayatta ilk nefesini alışıdır.
Müslüman, güneş doğmadan evvel, o koyu karanlık henüz yırtılırken yatağını terk edip ayakta olan âdemdir. Rızıkların kâinata taksim edildiği, feyzin ve merhametin yeryüzüne sağanak gibi indiği o mukaddes sükûnet anını, sıcak yatağında uyuyarak geçiren kimesne; günün istiklâlini en baştan şeytana teslim etmiş demektir. Suyu soğuk bulup nefsine yenilen, fecri kaçıran adamın ruhu gün boyu uyuşuk, bereketi kesik olur. Zira güneş, ancak mülkün gerçek sahiplerinin üzerine doğarsa gün aydınlanır; güneşi yatakta karşılamak, pasif bir köleliktir. Fecr, kâinatın insana “Ayağa kalk ve diril!” emridir.
Zevâl ve Öğle: Kibrin Zirvesi ve Gençliğin Hükmü Güneş, gökyüzünün en tepesine (meridyene) tırmanıp bütün gölgeleri ayaklar altına aldığı o an, “zevâl” vaktidir. Bu an, insan ömründeki gençliğin, şehvetin, gücün ve kibrin zirvesidir. Fıkıh, tam bu tepe noktasında, güneşin en dik ve pervasız olduğu o anda (vakt-i kerahatte) namaz kılmayı kesin bir dille yasaklar. Neden? Çünkü güneşin tanrılık taslar gibi en kibirli, en tahakküm edici olduğu o an; yıldıza, güneşe ve ateşe tapınanların (Mecusilerin) secde vaktidir. Müslüman, kâinatın bu görünür kibrini elinin tersiyle iter, güneşin o mağrur duruşuna secde etmez.
Lakin güneş, o kibirli zevâl noktasını bir milim geçip de, o yok olmuş gölge usulca doğuya doğru ufacık bir meyil yaptığında (Fey-i Zevâl) öğle vakti giriverir. Bu, ömrün kemâlinden zevaline geçişidir; “dünyanın geçiciliğinin” tabiata kazınmış ilk işaretidir. O sarsılmaz sandığın gençlik bitmiş, pörsüme ve iniş başlamıştır. İşte öğle namazı, o bitmek bilmeyen dünyevi mesainin, o hırsın, o “daha çok kazanmalıyım” telaşının tam omurgasına inen merhametli bir baltadır. “Dur!” der ezan, “Bu dünya senin sandığın kadar ebedî değil. Güneş devrildi, gölge uzamaya başladı. Bırak elindeki o kâğıtları, kapat o dükkânın kasasını ve asıl sahibinin huzurunda kibrini secdeyle ez.”
Asr (İkindi): Gölgelerin Uzayışı, İhtiyarlık ve Hüzün Allah, Kur’an’da “Asr’a yemin olsun ki…” diyerek insanlığı uyarır. Asr; cenderede sıkışmış, mengenede ezilmiş, suyu çıkarılmış zaman demektir. İkindi vakti; güneşin sararıp solduğu, hararetini kaybedip ferinin söndüğü ve gölgelerin insan boyunu fersah fersah aştığı o melankolik, ağır, insanın içine oturan vakittir. Bu, insan ömründeki ihtiyarlığa denk gelir. Gölgeler (yani mazi ve günahlar) aslından daha büyük hâle gelmiştir.
Fıkıhta ikindinin girişi o muazzam gölge hesabıyla tayin edilir. Her şeyin gölgesi kendisi kadar yahut iki katı olduğunda ikindi başlar. İkindi, günün sermayesinin tükenmekte olduğunun, ömrün hızla avuçlardan kayıp gittiğinin telaşıdır. Pazar yerleri toplanır, iş yavaşlar, göç hazırlığı başlar. Modern sistem, seni akşamın 6’sına, 7’sine kadar floresan ışıklı plazalara, penceresiz ofislere hapsederek bu ilahi hüznü, bu fıtri telaşı hissetmene mani olur. Seni “hâlâ vaktin var” yalanıyla uyuşturur. Hâlbuki ikindi namazı, ölmeden evvelki son silkiniş, son tövbe kapısıdır. Bu vakti, dışarıdaki gölgelerin uzayışını görmeden, o sararan güneşi yüzünde hissetmeden ekran başında geçiren nesiller; kendi ihtiyarlıklarını ve kapıdaki ölümlerini de idrak edemezler.
Gurûb (Akşam): Günün Ölümü ve Berzah Güneşin ufkun ardına usulca devrilip kaybolduğu an. Gökyüzünde o kanlı kızıllık (şafak) henüz asılıdır lakin ışık kaynağı ölmüştür, can çıkmıştır. İnsan ömründeki o son nefesin verilişi, toprağın altına ilk giriş vaktidir. Müslüman için gün, o ruhsuz gece yarısı çarkıyla değil, işte tam bu an biter ve taze gün başlar. Akşam kısadır; fıkhi olarak en dar, en acil, en telaşlı vakittir. Tıpkı ölümün aniliği, ölüm meleğinin pazarlıksız gelişi gibi.
Gâvurun sistemi tam bu saatlerde “gece hayatı”, “mesai sonrası stres atma” diyerek insanı neon ışıklarının altına, sokağa, israfa ve kendini unutmaya çağırırken; Müslüman saati insanı derhâl evine, yuvasına, iç muhasebesine ve sükûtun inzivasına davet eder. Gündüzün şamatası, pazarın kavgası bitmiş, hakikat perdesi inmiştir. Akşam, ölen bir günün ardından tutulan vakur bir yastır.
Kerahat Vakitleri
Zamanın sadece ibadet edilen anları değil, fıkhen ibadet etmenin yasaklandığı (kerahat) anları da derin bir felsefi ve itikadi ceht barındırır. Üç vakitte namaz kılınmaz:
– Güneş doğarken (Tulû) – Güneş tam tepedeyken (İstiva/Zevâl) – Güneş batarken (Gurûb)
Modern akıl bunu anlayamaz. “Ne güzel, her an ibadet etsek ya!” der. Lakin fıkıh, tevhidi koruyan muazzam bir kalkandır. Güneşe tapanlar, ateşi kutsayanlar tam da güneşin doğduğu, en yüceldiği ve battığı bu anlarda ona tazim eder, ayin yaparlar. İslam ise der ki: “Güneş de dâhil olmak üzere hiçbir mahluk, en parlak ve heybetli anında bile secde edilmeye, önünde eğilinmeye layık değildir.” Kerahat vaktinde secdeyi haram kılmak; tabiata, kâinata, yıldıza ve gezegene çekilmiş bir resttir. “Ben kâinatın dönüşüne, güneşin azametine değil, o güneşi yaratan ve döndüren iradeye boyun eğerim.” demektir. Bu, zamanın ve tabiatın putlaştırılmasına vurulmuş en ağır darbedir.
Hatime
Atalarımız asırlar boyu saati bilmezlerdi, zira saate ihtiyaçları yoktu. Onların saati ufuk çizgisiydi, avluya vuran gölgenin boyuydu, minareden yükselen sesti. Bir esnafa “Ne zaman görüşelim?” denildiğinde, “Öğleden sonra saat 14:30’da.” gibi ruhsuz, kesin ve dikte edici rakamları kullanmazlardı. “İkindi sularında.”, “Kuşluk vakti.”, “Akşamla yatsı arası.” derlerdi. Zamanı kesin hudutlarla bıçak gibi kesmez, onu Allah’ın bir lütfu olarak, esnek ve bereketli bir genişlik içinde yaşarlardı.
Bugün sen, fabrikaların, bankaların ve o 8-5 mesailerin sana dayattığı rakamlardan ibaret olan sentetik saate boyun eğdikçe istiklâlinden vazgeçiyorsun. Çalışma saatlerini, toplantılarını, uykunu ve yemeğini o rakamlara göre değil; sabahın bereketine, öğlenin zevâline, ikindinin gölgesine göre tanzim edeceksin.
İşini gücünü öğle ezanında bırakabilme kudreti; o işverenin, o müşterinin sana vurduğu prangayı koparıp atmaktır. Akşam ezanıyla eve kapanmak, gece hayatının israf ve hayasızlık çarkına çomak sokmaktır. Yatsıdan sonra uyumak ve sabah fecirde dirilmek, endüstrilerin sana satacağı haplara, antidepresanlara ihtiyaç bırakmayan en muazzam fıtri şifadır.
Şimdi gölgenin boyunu ölç. Sen kâinatın bir parçasısın; fabrikanın bir dişlisi, sistemin bir pili değil. Hayatını o beş vakte, o güneşin inzibatına göre hizala.
yahut Sükûta İndirilen Kesin Bir Darbe Olarak “Kelam”
I. Kelimenin Tecessümü
Evvelki bapta izah ettiğimiz “söz” (kelam); hudutsuz, biçimsiz ve kâinatı çepeçevre saran o Nefes-i Rahmani’nin ta kendisidir. Söz, ummandır; başı ve sonu yoktur. Lakin bu ilahi umman, fani olan insanın dudaklarına, diline ve dimağına çarptığında parçalanmak, hudutlandırılmak ve kaskatı kesilmek mecburiyetindedir. İşte “söz”ün, insanın daracık gırtlağından geçerken kaskatı kesildiği, bir kütle, bir hacim ve bir şekil kazandığı o fiziki cisme “kelime” denir.
Söz söylemek, ilahi bir ameldir; ancak bir “kelime” kurmak, o ilahi olanı insanın dünyevi hudutlarına, etine ve kanına hapsetmektir. Modern edebiyat, kelimeyi cümlenin içinde eriyip giden zararsız bir yapı taşı, bir lego parçası zanneder. Oysa hakiki bir mütekellimin (şairin) elinde söz; sonsuzluktan koparılıp soğutulmuş, ağırlaştırılmış, örste dövülüp kızıla kesmiş bir kılınç; kelime ise en nihayetinde okurun zihnine basılacak ateşten bir mühür (yara) hükmündedir.
II. Kelime Bir Yaradır
Kelimenin ontolojik ciddiyetini ve bizim poetikamızdaki yerini idrak etmek için, Arapçanın matematiğine, yani kelimenin etimolojik köküne (K-L-M) inmek mecburiyetindeyiz.
Arapçada “kelime” mefhumu, “kelm” (كَلْم) kökünden türer. “Kelm”, lügatte “yaralamak, kesmek, bedende derin bir iz bırakmak” demektir. “Kelim” ise yaralı manasına gelir. Tesadüf değildir ki; Tur Dağı’nda Allah’ın hitabına muhatap olan Hazreti Musa’nın sıfatı “Kelimullah”tır. Avam bu sıfatı “Allah ile konuşan” diye çevirir; oysa hakikatte Kelimullah, Allah’ın dehşetli ve ağır kelamıyla “yaralanmış”, sarsılmış ve fani hudutları parçalanmış âdem demektir. Tur Dağı’nı un ufak eden o ilahi hitap, Hazreti Musa’nın ruhunda kapanmaz bir ontolojik yara açmıştır.
İşte bu korelasyon, İslam’ın lisan felsefesinin tam kalbidir: Kelime, bir yaradır ve söz, o yarayı açan kılıncın ta kendisidir. İnsanın tabiatı sükûnettir, hiçliktir, sessizliktir. Bir şair kılıncını savurup kâğıda bir “kelime” (yara) düşürdüğünde yahut dudaklarından bir kelam döküldüğünde; o hiçliği, o pürüzsüz sessizliği yaralamış, okurun o konforlu zihnine bir çizik atmış olur. Söylenen her kelime, muhatabın şuurunda açılan fizyolojik bir kesiktir. Kelime (kelm), tabiatı gereği manzarayı izletmek için bir vasıta değil; kılıncın (sözün) muhatabın teninde açtığı, kanayan ve sızlayan bir yarıktır.
Bizim metinlerimizde kelimeler, okuru ehlileştirmek veya ona pembe rüyalar tasvir etmek için yan yana gelmez. Bizim sözümüz (kılıncımız) kurbanın zihnine saplanır, aklını keser; kelimelerimiz ise o kesilen akılda felsefeyi kanatan derin yaralardır. Dolayısıyla da şiir okumak, sayfalar dolusu yara almak demektir. Lakin bu yara, kurbanın can verdiği kof bir cinayet mahalli değildir; bilakis, hakikatin o uyuşmuş şuura sızabilmesi için okurun etinde açılmış ontolojik bir kapı, birer ‘ikra’ yarığıdır bu yaralar.
Mademki kelime bir yara, söz bir kılınç ve bembeyaz kâğıt da okurun masum tenidir; o hâlde metindeki siyah mürekkep de yazmak amelinin değil, doğrudan doğruya o ontolojik ‘kanamanın’ kendisidir diyelim. Yani şair kâğıda mürekkep damlatmaz; o, harfleri kullanarak sükûtun damarını keser ve hakikatin siyah kanını akıtır.
III. Kelimetullah
Kelimenin salt bir “ses” veya “mücerret bir mana” olmadığını, aksine kanlı canlı bir fizyolojisi olduğunu ispatlayan en devasa hakikat, Kur’an’ın Hazreti İsa’yı tarif etme şeklidir. Kur’an, İsa peygamberden bahsederken ona “Kelimetullah” (Allah’ın Kelimesi) der. (Nisâ, 171).
Bu muazzam bir ontolojik işarettir. Allah, kendi kelimesini bir nefes (Ruhullah) olarak Hazreti Meryem’in rahmine üflemiş ve o “kelam”, orada ete, kemiğe, kana ve sinire bürünerek yeryüzünde yürüyen bir insana (Hazreti İsa’ya) dönüşmüştür. Demek ki kelam, havada kaybolup giden sığ bir titreşim değildir. Kelam; rahimde döllenen, et giyen, nefes alan ve dahi cüssesi olan diri bir organizmadır.
Mademki İlahi Kelam ete kemiğe bürünüp bir insana dönüşebilmektedir; o hâlde cüzi mütekellim olan şairin ağzından çıkan kelam da kâğıt üzerinde can bulmalı, etlenmeli ve bir cüsse kazanmalıdır. Bizim kelamımız, okurun ensesinde nefes alan, terleyen, kasılan ve onun üzerine yürüyen canlı mahluklardır. Şairin kaleminden dökülen her “kelam”, kâğıt üzerinde ete bürünmüş, tecessüm etmiş bir hezeyandır.
İşte şairin kelamı, tam da bu iki ilahi tecellinin (Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın) terkibidir: Şairin kelamı (kılıncı), okurun konforlu zihnini evvela tıpkı Tur Dağı’nın parçalandığı gibi paramparça eder, yaralar; kelime (kelm) ise o kanayan yarığın içine Hazreti İsa (Kelimetullah) gibi kanlı canlı, nefes alan bir hakikat olarak yerleşir ve orada dirilir. Kelimelerimiz hem açılan o derin yaradır hem de o yaranın içinde atan kalptir.
IV. Kök ve Hereke
İslam aklının ve Kur’an harflerinin mimarisinde kelime, iki farklı ontolojik katmandan oluşur: Sessiz harfler (kökler) ve sesli harfler (harekeler).
Sessiz Kökler: Kelimenin aslını oluşturan üç sessiz harf, tıpkı toprağın altındaki asırlık ağaç kökleri veya bedenin iskeleti gibidir. Değişmez, eğilmez ve zamanın ötesindedir. İlahi olanı, baki olanı temsil eder.
Harekeler/Sesliler: Bu sessiz köklerin etrafına giydirilen, onlara okunuş, zaman ve mekân veren sesli harfler (harekeler) ise insanın faniliğini, geçici nefesini ve etini temsil eder.
Bir şair (veya âlim) kelimeyi kâğıda raptettiğinde, aslında fani olanla baki olanı, zamanla sonsuzluğu aynı bedende çarpıştırmış olur. Biz, kelimeyi sadece bugünkü sığ manasıyla (harekesiyle/sesiyle) okumayız; biz kelimenin sükût içre olan, karanlık ve asırlık köküne (iskeletine) talibizdir. Fıtri bir çürümeyi anlatırken kâğıda fırlattığımız o kelimelerin köklerinde bile, okurun ruhunu titretecek kadim ve ilahi şifreler gizlidir. Manayı bu köklerden koparıp kelimeyi sadece bir ses yığınına çevirenler, şiirin haysiyetini ayaklar altına alır.
Bu anatomi bize gösterir ki; kâğıt üzerindeki metin, ruhu çekilmiş bir asırlar mezarlığıdır. Hakiki okur, o sessiz ve kaskatı köklerin üzerine kendi fani nefesini (harekesini/sesini) üfleyerek o iskeletleri ayağa kaldıran kimesnedir. Şair mezarı kazar ve iskeleti inşa eder; okur ise kanayarak o iskelete kendi canını verir.
V. Netice
Şair; rüzgârı, denizi, aşkı yahut hüznü anlatmak için kelime arayan aciz bir tercüman değildir. Şair; kâinatın sırrını, çürümeyi, vahşeti ve ilahi hakikati, kılıncıyla açtığı o kelimenin (yaranın) içine bir zehir gibi zerk eden mukaddes bir cellattır.
Söz, ilahi bir ummandır; o ummandan çekip çıkarılmış, ateşte dövülmüş ve okurun şuursuzluğunu parçalamak için kasten bilenmiş bir kılınçtır. Kelime (kelm) ise, o kılıncın kurbanda açtığı, et giydirilmiş ve nabız gibi atan yaranın ta kendisidir. Şiir okumak, kelamın açtığı bu yaranın (kelimenin) kanamasına müsaade etmektir. Bizim poetikamızda kelime asla mırıldanmaz; açılmış derin bir kesik olarak sızlar, kanar ve silinmez bir iz bırakır. Ne anlatır ne de gösterir, sadece o sarsıntıyı zerk eder.
Modern çağ, insanı kendi hakikatinden koparmak için onu iki hastalıklı uç arasında, devasa bir sarkaçta sallandırmaktadır. Bir yanda sahte tebessümlerin diktatörlüğü olan “Kut’lu Mutluluk”, diğer yanda ise kötülük problemini bahane ederek karanlığı ve ümidsizliği kutsayan “Mutsuz Kut’luluk”. Bizim davamız, insanın haysiyetini kemiren bu iki sahte dini de aynı acımasız neşterle deşifre etmektir.
Evvela birinci putun, “Kut’lu Mutluluk” denen yeryüzü cehenneminin yaldızlı maskesini indirelim. Öyle bir asrın içine fırlatıldık ki; mutlu olmak, gülmek ve hayata “pozitif” bakmak, basit bir hissiyat yahut fıtri bir hâl olmaktan çıkmış; herkesin iman etmesi gereken, aksine davrananın aforoz edildiği zalim bir put hâline getirilmiştir. Kapitalizmin ve onun sefil ruhban sınıfı olan “kişisel gelişim” şarlatanlarının insandan yegâne talebi, gözyaşlarını inkâr etmesi ve yüzüne plastik, riyakâr kahkaha maskesini geçirmesidir. Her şeyin kusursuzmuş gibi pazarlandığı, sosyal medyanın sırıtan yalan vitrinlerinde acının ve ölümün kadrajdan tamamen kovulduğu bu “plastik cennetler”, esasen insanın vicdanına yapılmış şeytani bir tecrittir. Zira kanın ve gözyaşının sel olup aktığı, her saniye binlerce haksızlığın yaşandığı bu yeryüzü mezarlığında “sürekli mutlu kalabilmek”; ancak idrak mahrumu bir delinin yahut kalbi kaskatı kesilmiş bir sosyopatın harcıdır. Biz, bu uyuşturulmuş, hissizleşmiş ve eşyalaşmış ahmaklığı elimizin tersiyle itiyoruz.
Lakin tam bu noktada, o sırıtan puttan kaçarken düşülen, çok daha karanlık ve sinsi olan o ikinci puta, yani “Mutsuz Kut’luluk” zehrine de aynı şiddetle isyan ediyoruz. Plastik mutluluğu reddeden modern insanın içine düştüğü en büyük tuzak, yeryüzündeki acıları, savaşları ve o meşhur “kötülük problemini” (teodise) merkeze alarak kendi ümidsizliğini, buhranını ve kibrini kutsileştirmesidir. Bugün koca bir nesil, dünyanın adaletsizliğine bakıp karanlık bir nihilizmin dibine vurmayı, “Her şey manasız, Tanrı adaletsiz, yaşamaya değmez.” diyerek ye’se kapılmayı derin bir felsefi asalet, bir entelektüel üstünlük zannetmektedir.
Bu, “Ben dünyanın acısını çekiyorum, o hâlde herkesten daha üstünüm.” diyen şeytani bir kibirdir. Kendi depresyonunun reklâmını yapan, melankoliyi boynunda bir şövalye nişanı gibi taşıyan bu güruh; aslında dünyanın acısını umursadığından değil, kendi eylemsizliğini, miskinliğini ve ilahi nizama olan isyanını meşrulaştırmak için o “kötülükleri” bir bahane, bir kalkan olarak kullanmaktadır. Onların o parlatılan, vitrine konan ve kutsanan mutsuzlukları; adaleti tesis etmek için kılıncını çeken asil bir feryat değil, karanlık bir köşede oturup Tanrı’yı ve kâinatı yargılamaya kalkan şımarık bir iflastır. Biz, umutsuzluğun din hâline getirildiği, ye’sin kutsandığı bu “Mutsuz Kut’luluk” putunu da paramparça ediyoruz. Zira itikadımızca ye’s, şeytanın ta kendisidir.
Bizim aradığımız ve müdafaa edeceğimiz hakikat; ne sırıtan ahmakların “Kut’lu Mutluluğu” ne de kof nihilistlerin “Mutsuz Kut’luluğu”dur. Bizim aradığımız; dünyanın acısı karşısında kalbi paramparça olan, hüzünlenen, vicdanı kanayan lakin en zifiri karanlıkta dahi Yaratıcısının merhametinden ve adaletin tecelli edeceğinden zerrece şüphe duymayan hüzün ve ümiddir.
Bu yazı; gecenin zifiri karanlığında göğsüne oturan o tarifsiz ağırlıkla boğuşan, dünyanın gürültüsüne ayak uyduramayıp köşesine çekilen, lakin içindeki o buhranı bir isyan bayrağına değil, bir yakarışa dönüştürmeye çabalayan yaralı ve güzel ruhlara yazılmış samimi bir mektuptur.
Şimdi bizi sahte kahkahalarla uyuşturmaya çalışanlarla, bizi dipsiz bir ümidsizliğe boğarak felç etmeye çalışan o iki güruhun da yaldızlı maskelerini indirelim. Kanayan vicdanımızın hakkını aramak ve hakiki ümidi o enkazın altından çıkarmak üzere, kötülüğün ve acının dehlizlerine doğru yürüyelim.
Birinci Kısım: Neden Acı Çekiyoruz?
İnsanoğlunun arz üzerindeki kadim serüvenini, etrafımıza örülmüş o yaldızlı ve uyuşturucu kahkaha ağlarını yırtarak, eşyanın tabiatına yakışır bir çıplaklıkta okumakla işe başlamalıyız. Evvela şu acı ve mutlak hakikati felsefi bir çivi gibi zihnimize çakmamız elzemdir: Bu dünya, fıtratı gereği eksiktir, fanidir ve kusurludur. Yeryüzü dediğimiz bu devasa sürgün yeri; adaletin her daim tecelli ettiği, çiçeklerin hiç solmadığı, tenin pörsümediği ve sevdiklerimizin elimizden kayıp gitmediği bir “Darü’l-Karar” (ebedî kalınacak yurt) yahut bir “Darü’l-Mükafat” (ödül yurdu) değildir. Burası, kelimenin tam manasıyla bir “Darü’l-Belâ”, bir imtihan ve meşakkat yurdudur. İnsan buraya “Belâ” diyerek gelmiştir. İnsan buraya belasını aramaya gelmiştir.
Modern insanın, ruhunu kemiren buhranı ve varoluşsal krizleri tam da bu fıtri hakikatin inkârıyla, yani hafıza kaybıyla başlamıştır. “Aydınlanma çağı”ndan bu yana Tanrı’yı vicdanından ve gökyüzünden kovan seküler akıl; ahireti ve ilahi mizanı reddettiği için, insanın fıtratında var olan “cennet tahayyülünü” zorla yeryüzüne indirmeye kalkmıştır. Madem ölümden ötesi yoktur, o hâlde kusursuz adalet, mutlak haz ve hudutsuz mutluluk bu dünyada, hem de hemen şimdi yaşanmalıdır! İşte bu hastalıklı, bu eşyanın tabiatına aykırı ve küstah beklenti; insanın yeryüzündeki en ufak bir acıyı, hastalığı, kaybı yahut adaletsizliği koskoca bir “ontolojik skandal” olarak görmesine sebep olmuştur. Cenneti dünyada kurmaya kalkanlar, kaçınılmaz olarak dünyayı bir cehenneme çevirmişlerdir.
Tam bu noktada, inançlı yahut inançsız her düşünen beynin göğsüne dağ gibi çöken o meşhur ve çetin felsefi meseleyle, “Kötülük Problemi” (Teodise) ile yüzleşiriz. Etrafımıza şöyle bir insaf nazarıyla baktığımızda ne görürüz? Kanın ve gözyaşının nehir olup aktığı coğrafyalar, üzerine göklerden ateş yağan masum yavrular, bir yudum temiz suya hasret kalarak can veren fukaralar ve beri yanda onların kanı üzerinden kuleler inşa edip altın kadehlerden şarap içen zalimler… Emeği sömürülen babalar, evladının tabutuna sarılan analar, riyanın ve yalanın başköşede itibar gördüğü liyakatsiz ve çürümüş meclisler…
“Madem Allah mutlak merhamet ve mutlak adalet sahibidir; bu zulme, bu acıya, bu orantısız kötülüğe neden müsaade etmektedir?” şeklindeki o sual, gecenin zifiri karanlığında birçoğumuzun kalbini sıkıştırmaz mı? Bu manzaraya bakıp da yutkunamayan, boğazına yumruk gibi oturan kederle nefesi kesilmeyen bir insanın “insanlığından” şüphe edilmez mi?
Lakin modern çağın ruhsuz nizamı ve o nizamın beyaz önlüklü rahipleri olan “seküler psikiyatri”, bu manzaraya bakıp acı çeken, uykuları kaçan ve dünyanın bu adaletsizliğinden ötürü derin bir melankoliye kapılan insana derhâl bir “hasta” teşhisi koyar. Ona uyuşturucu haplar verir, “kişisel gelişim” seanslarıyla zihnini formatlamaya çalışır. “Düşünme, âna odaklan, pozitif ol, sadece kendi hazzına bak!” diyerek o kanayan vicdanı susturmaya çabalar. Çünkü sistemin çarklarının dönmesi için, senin dünyadaki zulmü umursamadan sabah sekizde o plazadaki masana gülümseyerek oturman ve “tüketmeye” devam etmen gerekmektedir.
Hâlbuki derinden hasta olmuş, çürümüş ve her yanından adaletsizlik akan bir cemiyete “kusursuzca uyum sağlamak”, bir insanın sağlıklı olduğunun değil, ruhunun tamamen iflas ettiğinin ispatıdır.
Ey gece yastığa başını koyduğunda kalbinde o tarifsiz inkıbaz hâlini hisseden, dünyanın bu sahte kahkahalarına ve riyakâr maskelerine ayak uyduramadığı için kendini yalnız, eksik ve “depresif” sanan dost! İçindeki o keder, o yakıcı buhran senin bir hastalığın, bir eksikliğin yahut kimyevi bir dengesizliğin değildir. O hüzün; senin ruhunun henüz ölmediğinin, vicdanının çürümediğinin, kalbinin mühürlenmediğinin en mukaddes, en asil nişanesidir. Sen, bu fani ve kirli dünyanın oyununa kanmadığın için; ruhun o “Elest” bezmindeki mutlak güzelliği, mutlak adaleti ve hakikati hatırlayıp bu dünyanın kofluğuna isyan ettiği için acı çekiyorsun. Senin hastalığın (!) aslında senin en büyük faziletindir. Zira etrafındaki bu devasa yangına, masumların ahına ve ahlakın çöküşüne bakıp da iştahla yemeğini yiyebilen, kahkaha atabilen ve “çok mutlu” olabilen o kalabalıklar; aslında gafletin ve sosyopatlığın çukurundadırlar. Bu bağlamda hüzün, insanın yaratıcısına ve asıl yurduna olan o “bağlı ve yalnız” sadakatinin, dünyevileşmeye karşı direnişinin en sessiz lakin en soylu isyanıdır.
İslam’ın derin ve kâmil tasavvurunda hüzün, bir maraz değil, âdeta bir makamdır. Fahrikâinat Efendimizin, sallallhu aleyhi ve sellem, hayatını anlatan kadim siyer kitaplarında, onun muazzam ruh hâli “Müttevâzılü’l-ahzân” (Sürekli ve kesintisiz bir hüzün hâli içinde olan) kelimesiyle abideleştirilir. O, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, en sevgilisi olduğu hâlde; yeryüzünde fuzuli bir kahkaha atmamış, dünyanın acısını, ümmetin derdini ve ilahi haşyeti mübarek göğsünde daimî bir keder olarak taşımıştır. Zira “Allah, kalbi kırıklarla beraberdir.” hadisikutsisi, bize hakikatin kapısının ancak o “kanayan vicdan” ve o “kırık kalp” ile açılabileceğini müjdeler. İlahi tecelli, ancak dünyevi hazların, kibrin ve sahte neşelerin işgalinden kurtulup paramparça olmuş, aradan “benliğini” çıkarmış bir kalpten içeri sızabilir. Kırık bir kalp, içine dünyanın sığamadığı, dolayısıyla sadece ve sadece Allah’ın sığabileceği yegâne mukaddes boşluktur.
İlahi irade, en sevgilisinin hayatından acıyı, kaybı ve kederi sihirli bir değnekle silmemiş; bilakis ona eşini ve amcasını kaybettiği o en karanlık seneyi “Hüzün Yılı” (Senetü’l-Hüzn) olarak yaşatmış ve hüznü bizzat kendi katında meşrulaştırmıştır. Çünkü mutlak manada tok, müstağni ve sırıtan bir kalpte, kibrin (tuğyanın) yeşermesi kaçınılmazdır. İnsanı firavunlaşmaktan koruyan, onu kendi acziyetiyle yüzleştirip şefkatli kılan yegâne kalkan, kalbindeki o ince sızıdır.
Bizim arz üzerinde çektiğimiz acı ve kötülük problemi karşısındaki buhranımız; Tanrı’nın yokluğunun yahut merhametsizliğinin bir ispatı değil; aksine, bu dünyanın bir “imtihan meydanı” olduğunun, mutlak adaletin tecelli edeceği o din gününün kaçınılmaz bir zaruret olduğunun delilidir. Zira kalbimizde bu kadar muazzam bir adalet ve merhamet susuzluğu varken, o susuzluğu giderecek mutlak adaletin (ahiretin) var olmaması imkânsızdır. Yaratıcı, bize susuzluğu vermişse, suyu da yaratmıştır.
Bizim müdafaa ettiğimiz bu hüzün; insanı yatağa bağlayan, eylemsiz bırakan, karanlık ve hastalıklı bir depresyon (ye’s) değildir. Bu, dünyadaki adaletsizliğe ve zulme karşı vicdanı diri tutan, kalbi katılaşmaktan koruyan ve insanı “merhamet etmeye, nizam kurmaya ve hakkı müdafaa etmeye” sevk eden diriltici ve eylemci hüzündür. Sahte mutluluk putuna tapanlar, dünyanın acılarına gözlerini kapatıp kendi hazlarına gömülürken; kalbi kırıkların o asil hüznü, dünyayı değiştirecek olan hakiki devrimin de tek meşru itici gücüdür.
İkinci Kısım: Hürriyetin Trajik Bedeli (Kötülük Problemi)
İnsanın içindeki asil hüznü meşrulaştırdıktan sonra, şimdi o hüznün kaynağına, zihinleri paramparça eden ve asırlardır sayısız feylesofun, kelamcının ve aydının altında ezildiği o devasa enkaza girmek mecburiyetindeyiz. Zira modern insanın kalbini kemiren ve onu nihilizmin karanlığına iten asıl düğüm buradadır. Göklerden masumların üzerine yağan bombaları, adaletsizlikten kıvranan fukarayı, hastane köşelerinde eriyip giden yavruları ve zalimlerin bitmek bilmez saltanatını gördüğünde, insanın kanayan vicdanı gökyüzüne doğru o feryadı koparır: “Madem Yaratıcı mutlak kudret ve mutlak merhamet sahibidir; o hâlde yeryüzündeki bu orantısız acıya, bu fecaate, bu kötülüğe neden müsaade etmektedir?”
Bu, insanın nefesini kesen ve ucuz tesellileri reddeden devasa bir ontolojik krizdir. Kucağında evladının cansız bedeniyle feryat eden bir anaya, adaletsizliğin çarkları arasında eti kemiğinden ayrılan bir mazluma gidip de ezberci, sığ ve ruhsuz bir tonda “Kardeşim, burası imtihan dünyası, sabret geçer.” demek, o insanın acısına, fıtratına ve hatta hakikatin bizzat kendisine yapılmış bir hürmetsizliktir. İslam teolojisi ve kadim ahlak felsefesi, bu çetin meseleyi (teodise’yi) teselli broşürleriyle değil, kâinatın varoluş mekaniğini kökünden sarsan argümanlarla izah eder.
Evvela, insanın eşyayı algılayışındaki büyük yanılgıyı düzeltmeliyiz. Kötülük dediğimiz şey nedir? O, Tanrı tarafından yaratılmış, iyiliğin karşısına dikilmiş müstakil ve varlıksal bir töz müdür? Kadim İslam felsefesi (Meşşai geleneği) bu soruya hayır der. Onlara göre “kötülük, ontolojik manada bir ‘adem’dir”; yani bir yokluk, bir mahrumiyet ve bir eksiklik hâlidir. Tıpkı karanlığın başlı başına bir varlık olmayıp sadece “ışığın yokluğu” olması gibi; tıpkı körlüğün göze ait müstakil bir varlık değil, “görme yetisinin yokluğu” olması gibi. Kötülük de nizamın, adaletin ve iyiliğin yokluğudur. Yaratıcı, varlığı (vücudu) yaratmıştır ve varlık mutlak manada iyidir. Ateş, var olduğu için iyidir; ısıtır, pişirir, enerji verir. Fakat cüzi iradesini (seçme hürriyetini) yanlış kullanan bir insan, o ateşi masum birinin evini kundaklamak için kullandığında; buradaki kötülük, ateşin bizzat kendisinde yahut yaratılışında değil, o fiilin hikmetten ve merhametten mahrum kalışında (ademinde) gizlidir.
Fakat asıl mesele, “hürriyet” mefhumunda yatmaktadır. Neden bu kötülüklere, bu “yokluklara” mani olunmuyor? Çünkü Allah, melekler gibi iradesiz, sadece iyilik yapmaya mecbur ve mahkûm olan mahluklar korosuna bir yenisini eklemek istemedi. O, iyiliği ve marifeti “kendi hür iradesiyle” seçecek, muazzam bir risk taşıyan o eşsiz varlığı, insanı yarattı. Lakin hürriyet, kâinattaki en ağır bedeli olan mefhumdur. İnsanın melekleri dahi geçip “eşrefimahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) olabilme ihtimalinin felsefi şartı; aynı insanın esfeli safiline (aşağıların en aşağısına) inip hayvanlardan dahi daha zalim olabilme “potansiyeline” sahip olmasıdır.
Şayet Yaratıcı, yeryüzünde işlenen her cinayete anında müdahale etseydi, zalimin sıktığı kurşunu havada dondursaydı, her hırsızın elini o an felç etseydi, o vakit yeryüzünde “kötülük” kalmazdı evet, lakin “insan” da kalmazdı. Böyle bir dünyada iyilik yapmanın hiçbir ahlaki kıymeti, hiçbir asaleti olmazdı. Zira kötülük yapma imkânının mutlak manada elinden alındığı bir varlık, iyi bir insan değil, sadece iyi programlanmış bir robottur. Bizim yeryüzünde gördüğümüz ve kalbimizi parçalayan zulümler, savaşlar ve sömürüler; haşa Yaratıcı’nın zalimliği değil, O’nun insana bahşettiği mukaddes hürriyetin, insanoğlu tarafından korkunç bir cinnete, bir ihanete dönüştürülmesinin faturasıdır. Yeryüzü kan ağlıyorsa, bu gökyüzünün merhametsizliğinden değil, yeryüzü halifesi olan insanın o emanete hıyanet etmesindendir. Hürriyetin bedeli, trajiktir.
Buna ilaveten, eşyanın tabiatı ve sonlu bir kâinatta var olmanın diyalektiği de mevcuttur. İmam Gazzâlî’nin “Mümkün dünyaların en iyisi” (İmkân Delili) argümanı, sığ bir iyimserlik değil, derin bir matematiki ve felsefi hakikattir. Bu sonlu, maddi dünyada hiçbir fazilet, kendi zıttı olmaksızın tecelli edemez. Hastalık ve acı olmasaydı, tıp ilmi, merhamet ve şefkat gibi insanın en ulvi hisleri asla ortaya çıkamazdı. Tehlike ve korku olmasaydı, “cesaret” denen asalet asla bilinemezdi. Zalimlerin tahakkümü olmasaydı, adaleti tesis etmek için canını siper eden kahramanların destanı yazılamazdı. Mutlak kusursuzluk, çelişkisizlik ve acısızlık ancak ve ancak Yaratıcı’nın kendi zatına ve ebedî âleme (cennete) mahsustur. İçinde bulunduğumuz bu “oluş ve bozuluş” (kevn ve fesad) âleminin mimarisi, zıtların çatışması üzerine kuruludur.
Ve nihayet, bu felsefi müdafaanın gelip kilitlendiği o mühür: ahiret ve ebediyet ufkudur. Kötülük problemi, sadece ve sadece “Ölüm her şeyin mutlak sonudur.” diyen sığ ve seküler akıl için çözümsüz bir paradokstur. Eğer hikâye musalla taşında bitiyorsa; evet, bu dünya korkunç derecede adaletsiz, saçma ve zalim bir yerdir. Lakin insanın içindeki adalet susuzluğu, dünyadaki zulümlere karşı duyduğu isyan ve öfke; aslında mutlak adaletin tecelli edeceği din gününün varlığının en büyük, en fıtri ispatıdır. İnsan, kendi içinde var olmayan bir şeyin eksikliğini bu kadar şiddetle hissedemez. Dünyadaki acılara bakıp da “Bu böyle bitemez, zalimin yaptığı yanına kâr kalamaz!” diye bağıran vicdanımız; aslında ahiretin varlığını müjdeleyen fıtri bir peygamber gibi içimizde konuşmaktadır.
Bizler, dünyadaki bu kötülükleri, zulümleri ve acıları gördükçe “Mutsuz Kut’luluk” putuna tapıp, Tanrı’ya küserek nihilist bir ümidsizliğe gömülmeyeceğiz. Bizim hüznümüz, amelsiz bir ağlama krizi değildir. Bizim kederimiz; kâinatın trajik işleyişini anlayan, insanın hürriyet faturasını idrak eden ve o acının karşısında dimdik durup, “Madem Yaratıcı bana bu cüzi iradeyi verdi, o hâlde gücümün yettiği son ana kadar bu zulümle savaşacağım.” diyen o inançlı buhrandır.
Zira biz inanırız ki; yeryüzünde dökülen hiçbir masum kanı, gece yarıları sessizce yutkunulan hiçbir haksızlık ve çekilen hiçbir ıstırap, o Mutlak Merhamet ve Mutlak Adalet sahibinin kayıt defterinden silinmeyecektir. Kötülük problemi; bizi Allah’tan uzaklaştıran bir şüphe çukuru değil, aksine O’nun mutlak adaletine sığınmaya mecbur bırakan en gerçekçi felsefi insiyaktır.
Üçüncü Kısım: Ye’s Bataklığı ve Hakiki Ümid
Kötülük probleminin hakikatiyle yüzleşip, modern çağın sırıtkan “Kut’lu Mutluluk” putunu paramparça eden bir zihnin önünde; şimdi çok daha sinsi bir uçurum uzanmaktadır: ye’s bataklığı. Plastik cennetlerin yalan olduğunu idrak eden, dünyanın fıtri olarak bir “Darü’l-Belâ” (İmtihan Yurdu) olduğunu anlayan ve içindeki vicdanla baş başa kalan insan, şayet ruhunun dümenini sağlam tutamazsa, hızla o ikinci puta, yani kederi bir kibre dönüştüren “Mutsuz Kut’luluk” dinine savrulur. Zira acının ve hüznün asil ve ağırbaşlı vadisinden çıkıp, “Madem her şey bu kadar kötü, madem zalimler kazanıyor ve adalet yok; o hâlde hiçbir şeyin manası kalmamıştır.” diyerek karanlığa teslim olmak, şeytanın yeryüzündeki en ölümcül tuzağıdır.
İslam itikadında ye’s (ümidsizlik), sadece psikolojik bir buhran değil, doğrudan doğruya haram kılınmış, imanı kökünden zehirleyen ontolojik bir cinayettir. Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi’nde buyurur: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümid keser.” Neden böyledir? Çünkü ye’s, zımnen ve felsefi olarak şu kibri ihtiva eder: Ümidini kesen adam, aslında haşa Tanrı’ya dönüp “Senin kudretin bu düğümü çözmeye yetmez, Senin merhametin bu yarayı sarmaya kâfi gelmez, Senin adaletin bu hesabı sormaya muktedir değildir.” demektedir. Dünyanın kötülükleri karşısında Tanrı’yı yargılamaya kalkan ve miskinliğe gömülen şımarık nihilist, aslında merhametinden değil; kendi dar aklını ilahi hikmetin üstünde görme cüretinden ötürü ye’se düşmüştür. O, senaryoyu beğenmeyen ve “Ben daha iyisini yazardım.” diyerek isyan bayrağı açan asil görünümlü bir ahmaktır.
Bu noktada “Asil Hüzün” ile “Hastalıklı Ye’s” arasındaki kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprüsünü çok iyi tefrik etmek mecburiyetindeyiz. Hüzün, kalbi yumuşatır, insanı kendi acziyetiyle yüzleştirir ve en nihayetinde o kırık kalple Yaratıcı’nın kapısına, yani secdeye götürür. Hüzün, bir “iltica”dır. Ye’s ise tam aksine kalbi taşa çevirir, insanı secdeden koparır, onu eylemsizliğe ve karanlık bir kibre sürükler. Hüzün, “Dünya yanıyor, gücüm yetmiyor, yâ Rabbi imdat et!” diyen bir yakarıştır. Ye’s ise “Dünya yanıyor, yapacak hiçbir şey yok, bırakın her şey küle dönsün.” diyen iflastır. Hüzün ruhu diriltip amele sevk ederken, ye’s ruhu çürütüp yatağa bağlar.
Peki, bu zifiri karanlık bataklıktan çıkmamızı sağlayacak olan “hakiki ümid” nedir?
Modern dünyanın kişisel gelişim putları, ümidi kendi sığlıklarında iğdiş etmişlerdir. Onların lisanında ümid; “Evrene pozitif enerji yolla, sabah uyandığında her şey harika olacak.”, “Gülümse ki hayat da sana gülümsesin.” şeklindeki uyuşturucu, pespaye ve aptalca bir iyimserliktir (polyannacılıktır). Bizim inandığımız hakiki ümid, yarın sabah savaşların biteceğine, zalimlerin bir anda meleğe dönüşeceğine yahut bütün dertlerimizin sihirli bir değnekle çözüleceğine dair sahte bir avuntu asla değildir.
Hakiki ümid; dünyanın bütün orduları üzerine gelse, ateşler yakılsa ve mancınıklar kurulsa dahi, ateşe atılan İbrahim aleyhisselam gibi o alevlerin tam ortasında “Hasbunallah ve ni’mel vekil” diyebilme asaletidir. Hakiki ümid; yarın kıyametin kopacağını, güneşin dürüleceğini, her şeyin paramparça olacağını kesin olarak bilse dahi, elindeki son fidanı toprağa dikmekten vazgeçmeyen tavizsiz bir ahlaktır.
Ümid, sonucun “burada” ve “hemen şimdi” bizim arzu ettiğimiz gibi tecelli edeceğine inanmak değil; bizim elimizden gelenin en iyisini yaptıktan sonra, nihai zaferin, mutlak adaletin ve o büyük Mizan’ın ebedî âlemde kusursuzca kurulacağına olan o tavizsiz imandır. Her şey darmadağın olsa bile, “Ben hakikatin tarafında durdum, safımı belli ettim ve zalime boyun eğmedim.” diyebilmenin vakur huzurudur.
Velhasılıkelam; bizler ne yüzüne sahte kahkahalar yapıştırıp dünyanın acılarına körleşen o “Kut’lu Mutluluk” putunun sırıtan köleleri olacağız; ne de kötülüğü ve acıyı bahane edip karanlık köşelerde ümidsizlik türküleri söyleyen, isyanı marifet sanan “Mutsuz Kut’luluk” putunun miskin rahipleri olacağız. Bizim yolumuz; kalbi dünyanın acısıyla paramparça olsa da, gözünden yaşlar süzülse de, kılıcını, kalemini ve haysiyetini elinden bir saniye olsun bırakmayanların; “Hüzünlü ama sarsılmaz derecede ümidvar” olanların yoludur.
Hatime: Kırık Kalplere Mektup
Gecenin zifiri, dilsiz ve amansız saatlerinde; şehrin bütün sahte ışıkları sönüp de herkes o ağır uykusuna daldığında, tavanla göz göze geldiğin o anı bilirim. Göğsünün tam ortasına oturan, ne yutkunmakla geçen ne de ağlamakla hafifleyen o taşın ağırlığını, nefesini kesen tarifsiz daralma hâlini çok iyi biliyorum. Gündüzleri soğuk koridorlarda, fabrikaların ruhsuz duvarları arasında yahut sokakların uğultulu ve manasız kalabalığında yüzüne etten ve riyadan örülmüş “tebessüm” maskesini takmak için nasıl insanüstü bir gayret sarf ettiğini; sırf o çarkın dışında kalmamak, sırf “Bende bir sorun yok.” diyebilmek için o kof muhabbetlere, o pespaye kahkahalara katılırken içinden nasıl azar azar eksildiğini biliyorum.
Ey dünyanın bu çirkin gürültüsüne ayak uyduramayan yaralı ruh! Bu mektup, kelimelerin bittiği yerde, kalpten kalbe uzatılmış bir helalleşme, bir sırdaşlık köprüsüdür. Evvela şu mukaddes hakikati o yorgun zihnine bir mühür gibi kazıyasın: Sende hiçbir problem yok. Sen hasta değilsin. Senin ruhun arızalı değil. Tam aksine; merhametin rafa kaldırıldığı, insanın eşyalaştırıldığı, masumların ahının gökleri yırttığı bu “leş düzenin” işleyişine kusursuzca uyum sağlayamadığın için, o çarkın dişlileri arasına sıkışıp kanadığın için muazzam derecede sağlıklısın! Senin gece yarıları hissettiğin boğulma hissi; ölü bir dünyada, çürümüş bir cemiyette hâlâ nefes almaya çalışan, hâlâ hakikate aç olan o diri vicdanının çırpınışıdır. Ölüler acı çekmezler; acı, sadece hayatta olanların, fıtratı bozulmamış olanların taşıyabileceği asil bir yüktür.
Bizler, rayları başkaları tarafından döşenmiş, rotası meçhul bir tramvayın içine zorla bindirilmiş yolcular gibiyiz. Etrafımızdaki kalabalık, dışarıda akıp giden o korkunç yıkıma, o adaletsizliğe kör olmuşçasına vagonun içinde neşeyle şarkılar söylüyor, oyunlar oynuyor, sahte mutluluk pozları veriyor. Sen ise o vagonun camından dışarıya, hakikatin kanayan manzarasına bakıp dehşete düşüyorsun. İçerideki şımarık kalabalığa katılıp sırıtamadığın için seni “oyunbozan”, seni “melankolik”, seni “uyumsuz” olmakla suçluyorlar. Seni kendi yalnızlığına, kendi sükûtuna mahkûm ediyorlar.
Bırak, etsinler! O sahte cennetin bir parçası olmaktansa; hakikatin yamacında yapayalnız, dondurucu bir rüzgâra karşı tek başına durmak, yeryüzündeki en şerefli makamdır. İnsanın asıl haysiyeti, uyuşmuş kalabalıkların içinde Allah’a ve hakikate sımsıkı bağlı, lakin onların riyakâr neşelerinden fersah fersah uzak ve yalnız kalabilme cesaretinde gizlidir. Bu, peygamberlerin, sıddıkların ve hakiki mütefekkirlerin yürüdüğü o çileli ama nurlu yoldur.
Gel, bugün burada seninle, o yorgun ruhunla bir helalleşelim. Bugüne kadar sırf onları ürkütmemek, sırf göze batmamak için kendi acından utandığın, kendi gözyaşını onlardan gizlediğin her an için o asil kalbinden af dile. Kendi kederini, onların bayağı putlarına kurban ettiğin zamanlar için Rabbine sığın. Gözyaşı, ruhun abdestidir; onu tutma. Dünyanın bu acımasızlığına, bu faniliğine ve içindeki o derin gurbet hissine karşı ağlamaktan utanma. Bırak, o mukaddes sızı göğsünde bir kor gibi yansın. Çünkü o yangın, seni firavunlaşmaktan, dünyevileşmekten ve bu leş düzenin sessiz bir suç ortağı olmaktan koruyan yegâne ilahi kalkandır.
Bizim davamız, bu saatten sonra bir ümid tüccarlığı yapmak değildir. Her şeyin bir anda düzeleceğini vadeden sığ vaizlerin yalanlarına sığınacak kadar saf da değiliz. Biz, acının ve kötülüğün bu dünyada son nefesimize kadar yakamızı bırakmayacağını bilecek kadar gerçekçi; lakin o acıya rağmen, o hüznü bir isyan bayrağına değil, bir secdeye dönüştürecek kadar da inançlıyız.
Sen, ey kederiyle dünyayı omuzlarında taşıyan güzel insan! Eğmeyesin başını. Göğsündeki darlığı bir madalya gibi, bir şeref nişanı gibi taşıyasın. O sahte mutluluk putlarının önünde eğilmediğin, vicdanını onlara satmadığın için yalnızlığınla iftihar edesin. Bırak onlar kendi plastik cennetlerinde ebedî bir gaflet uykusuna dalsınlar. Biz, kalbimizin kırık dökük çeperlerinden sızan nurla, hüznün ağırbaşlı ve asil rahlesinde diz çökmeye devam edeceğiz. Ta ki din günü gelip de, kahkahaların hesabı soruluncaya ve hakiki sevinç, yeryüzünün o yorgun, kırık kalpli, asil gariplerine ebediyen bahşedilinceye dek.
Sükûtun, kederin ve haklı yalnızlığın mübarek ola.
Kâinatın en ağır yükü, toprağa düşen bir evladın tabutudur. Bugün beton koridorlarda kanı akıtılan sadece masum talebeler ve muallimler değildir; bugün o namludan çıkan saçmalar, insanlık iddiamızı, o çok övündüğümüz medeniyetimizi ve bütün o yalanlar üzerine kurduğumuz sahte nizamı delik deşik etmiştir.
Bir çocuk, elinde babasının mühimmatıyla, silahıyla kendi mektebini, kendi arkadaşlarını infaz ediyorsa; bu, sadece o çocuğun yahut o babanın cinneti değildir. Bu; bizim sabahları uykulu gözlerle işe gittiğimiz, faturalar ödediğimiz, vergi verdiğimiz, ekran başında uyuştuğumuz bu kokuşmuş sistemin ürettiği bir canavardır. Bizler devasa fabrikalarda çalışıp, mesailerde ömür tüketip, sözde bir “medeniyet” inşa ederken; aslında evlatlarımızı yutan bir kıyma makinesinin çarklarını döndürdüğümüzü bugün o koridorlarda gördük.
Bugün ağıt yakma, “vah vah” etme günü değildir. Bugün, o çarklara kan taşıyan bu nizamın yüzüne tükürme günüdür.
Bize iş bırakmayı, sadece parası eksik yatanların yahut sendikaların şatafatlı pankartlar ardında yaptığı bir pazarlık olarak yutturdular. Hâlbuki hakiki grev; maaş için değil, haysiyet için yapılır. Hakiki terk-i amel; doktorun, amelenin, muallimin, mühendisin teker teker değil; koca bir halkın, omuz omuza verip bu kanlı sisteme “Ben artık senin çarkını döndürmüyorum!” diye haykırmasıdır.
Bugün ekranları karartma, sanayinin makinelerini susturma, şalterleri indirme vaktidir. Madem ki bizim alın terimizle kurduğumuz bu nizam, bizim evlatlarımızı okul koridorlarında koruyamıyor; madem ki bu sistem bize emniyet yerine cinnet, ümid yerine kanlı bir namlu sunuyor, o hâlde bu sistemin işlemeye, bu çarkların dönmeye hakkı yoktur.
Bu, siyasi bir nida yahut bir fırka kavgası değildir. Sistemin bütün gürültüsünü ve telaşını tek bir hamlede, topyekûn iş bırakma eyleminin sükûnetiyle boğmaktır.
Yarın sabah, o alarmlar çaldığında kalkmayın. O fabrikaların kapılarından içeri girmeyin. O dükkânların kepenklerini kaldırmayın.
Durdurun çelik makineleri, sussun sağır edici motorlar. Bırakın sokaklar bomboş kalsın, bırakın caddeleri sessizlik esir alsın. Bizim sessizliğimiz, onların ruhsuz siyasetinden, ekranlardaki sahte taziye mesajlarından bin kat daha ağır, bin kat daha kahredici olacaktır.
Bu halkın “terk-i amel”i; “Biz canımızdan geçeriz lakin evlatlarımızın kanlı koridorlarda can vermesine alışmayız.” demesinin yegâne yoludur. Eğer bugün durmazsak, eğer yarın sabah hiçbir şey olmamış gibi o kravatları takıp, o ayakkabıları giyip çarkların başına dönersek; o canların kanları bizzat bizim yakamıza da sıçrayacaktır. Biz o kanları mesai saatlerinin içinde yıkayıp temizleyemeyiz. Muallim, talebesinin kanının aktığı o mektepte yarın derse giremez.
Bu nizam, bizim boyun eğişimizden besleniyor. Yarın, o zincirleri kırın. İşinizi, gücünüzü, makamınızı, o kâğıt parçalarını bir kenara fırlatın. Kâinata ve bu kokuşmuş sisteme, insanlığımızın henüz ölmediğini “sükût”umuzla ilan edelim.
Öğretmen, işçi, doktor grevi değil. Halk grevi başlamalı artık.
Bir karış toprağı yurt kılmak, o toprağın bağrına gülü dikmek ve helal rızkı ocağında mayalamak; istiklâl harbinin yalnızca ilk safhasıdır. Fıtratın nizamını kurmak marifettir lakin onu müdafaa edemiyorsan, o nizam sadece zalimin iştahını kabartan bir ziyafet sofrasına dönüşür. Dikeni olmayan gül nasıl sokağa düşüp ayaklar altında ezilmeye mahkûmsa; pusatı olmayan, çeliğin vakarını belinde taşımayan âdemin de ne kurduğu o bahçe kendisine kalır ne de haysiyeti.
Sana yıllarca televizyon ekranlarında, haber bültenlerinde, düğün derneklerde havaya kurşun sıkan şuursuzları, belindeki o ağır emaneti kendi aşağılık kompleksine meze yapan magandaları bilhassa gösterdiler. İsterler ki çelikten iğrenesin, barut kokusundan korkasın, silahın “lanet bir şey” olduğunu belleyip o fıtri müdafaa hakkını kendi ellerinle sisteme teslim edesin. Çünkü silahı olmayan, avret yerlerini ve hanesinin namusunu korumaktan aciz bırakılmış bir halk; güdülecek, korkutulacak ve her türlü zillete boyun eğdirilecek bir sürüdür.
Hâlbuki Türk’ün lügatinde pusat, adi bir asayiş meselesine yahut üç beş soysuzun uğursuzluğuna karşı tedarik edilmiş basit bir ‘nefsi müdafaa’ aracı değildir. Biz silahı, “Toplumdan biri gelip mülkümüze, ırzımıza kastederse yakamızı kurtaralım.” sığlığıyla evimizde tutmayız. Bizim için pusat; doğrudan doğruya cihattır. O beklenen harp gününün, küfrün o kokuşmuş sistemine karşı verilecek mutlak istiklâl mücadelesinin hazırlığıdır. Silahı temiz tutmak, atış talimini aksatmamak, o namlunun yivine setine her daim aşina olmak; vakti saati geldiğinde gâvurun karşısına eli boş, marifetsiz ve uyuşmuş bir köle olarak çıkmamak içindir. O çeliğin pasını silmek, kılıcı kınında, atı eyerinde o büyük muharebeye hazır bekleme cehdidir.
Lakin silahı satın alıp bir çekmecenin karanlığına yahut kılıfın içine hapsetmekle iş bitmez. O çelik, alaka ister, edep ister, inzibat ister. Silahının namlusunu barut isinden arındırmayan, yiv ve setlerin nizamını kendi vicdanı gibi pürüzsüz tutmayan, mekanizmanın ince tıkırtısına kulak vermeyen âdem, o alete hükmedemez. Günü geldiğinde o paslı çelik, sahibini yarı yolda bırakır, haysiyetini yere serer. Çeliğin pası, iradenin pasıdır. Namlunun içindeki o karanlık is, insanın ruhuna çöken kibrin ve tembelliğin ta kendisidir.
Şimdi o paslı zihniyetleri, o silahsızlanma yalanlarını bir kenara bırak. Önüne temiz bir bez ser. Çeliği, yağı ve harbiyi masaya çıkar. Zira pusatın namusunu o isin altından çıkarıp parlatmak; yalnızca bir metalin değil, kendi iradenin ve istiklâlinin de pasını silmektir.
Emniyetin Edebi ve Çeliğin Şuuru
Silah temizliğine geçmeden evvel, o aletin ruhunu ve nizamını kavrayacaksın. Silah, affetmez. Hatanın, şakanın, “Boş zannediyordum.” ahmaklığının faturası canla ödenir. Türk’ün pusatla kurduğu hukukun dört mukaddes kaidesi vardır:
Silah Daima Doludur: Eline aldığın her silah, şarjörü çıkmış dahi olsa, senin zihninde daima namlusunda mermi sürülü bir ejderha gibi kabul edilecek. O ciddiyetle tutulacak.
Namlunun Namusu: Silahın namlusu, senin niyetinin pusulasıdır. Namluyu, yok etmeyi göze almadığın hiçbir şeye, hiçbir canlıya çevirmeyeceksin. Namlunun yönü; namusundur. Temizlik yaparken dahi o namlu ya toprağa ya da emniyetli bir duvara bakacaktır.
Parmağın Terbiyesi: O tetik, senin iradenin son durağıdır. Namlu hedefe yönelmeden, zihnin o mukaddes kararı vermeden, işaret parmağın tetiğin üzerine asla gitmeyecek. O parmak, tetik korkuluğunun üzerinde, dümdüz, tetikte bekleyecek. Bu, bedenin inzibatıdır.
Haznenin Tahliyesi: Temizliğe başlarken evvela şarjörü ayıracaksın. Sonra sürgüyü (mekanizmayı) şiddetle geriye çekecek ve fişek yatağını (namlunun arkasını) hem gözünle hem de serçe parmağınla kontrol edeceksin. Çelik, çıplak ve boş olmalıdır.
Sahra Sökümü
Silahın dışını silmek temizlik değildir. O çeliğin bağrına, iç organlarına, barut isinin ciğerlerine kadar işlediği o karanlık noktalara ineceksin.
Sürgüyü geriye çekip sökme mandalını (yahut pimini) kurtaracaksın. Silahın üst gövdesiyle (sürgü) alt gövdesini (kabza) birbirinden ayıracaksın.
İcra yayını (geri tepmeyi emen o gergin yayı) ve en nihayetinde kalbi, yani “namluyu” yuvasından çıkaracaksın. Parçaları önüne, temiz bir bezin üzerine, söküş sırasına göre dizeceksin. Nizamı bozulan çelik, sahibini yolda bırakır.
Yiv, Set ve Kalbin Temizliği
Silahın en mühim uzvu, namlunun içidir. O karanlık borunun içinde, mermiye taklalar attırıp hedefe dümdüz gitmesini sağlayan o helezonik çizgilere yiv ve set denir. Eğer sen silahı ateşledikten sonra o namlunun içini temizlemezsen; yanan barutun isi, merminin gömleğinden sıyrılan bakır ve kurşun artıkları o yivlerin arasına dolar. O çizgiler kapanırsa, mermi istikametini kaybeder, hakikati şaşar.
Eline, ucunda bakır tel fırça olan o “harbi”yi alacaksın. Fırçayı namlu temizleyici solvente (yahut kaliteli bir silah yağına) bulayacaksın.
Fırçayı namluya asla merminin çıktığı uçtan (namlu ağzından) sokmayacaksın. Namlu ağzı silahın dudağıdır, çeliğin en hassas noktasıdır; orası zedelenirse silahın bütün isabeti biter. Fırçayı, merminin girdiği yerden (fişek yatağından) sokup, fıtrata uygun şekilde, çıkış yönüne doğru iteceksin.
Fırça uçtan çıkınca geri çekmeyeceksin. Çıktığı yerde fırçayı söküp harbi çubuğunu geri çekecek, fırçayı arkadan tekrar takıp bir daha iteceksin. Barut isini geldiği yere geri sürtmek, ahmaklıktır. Ardından ucuna temiz, tüy bırakmayan bir pamuklu bez takıp, o bez bembeyaz, pürüzsüz çıkana dek namlunun içini sileceksin. Çelik, ayna gibi parlayacak. Gözünü fişek yatağına dayayıp ışığa baktığında, o yivlerin ve setlerin tertemiz sarmalını, o kusursuz hizayı göreceksin.
Mekanizmanın Terbiyesi
Sadece namluyu temizlemek yetmez. Mermiyi ateşleyen, kovanı dışarı fırlatan o hareketli parçaların üzeri de her patlamada barut gazıyla kaplanır. Barut isi, insanın ruhuna çöken kibir gibidir; biriktikçe mekanizmayı ağırlaştırır, çarkları kilitler ve en lazım olduğu anda silah tutukluk yapar.
Naylon yahut pirinç bir diş fırçasıyla, sürgünün altındaki kızakları, gövdedeki yatakları ve tırnağın (boş kovanı tutup fırlatan o küçük kancanın) altını iyice fırçalayacaksın. Oraya yapışmış, taşlaşmış karbon kalıntılarını kazıyacaksın.
Tetiğe bastığında merminin kapsülüne vuran o ince iğnenin çıktığı deliğe (iğne yatağı) asla sıvı yağ sıkmayacaksın. Oraya dolan yağ, barut tozuyla birleşir, çamura döner ve soğuk havada donup iğneyi kilitler. Orayı kuru ve temiz bırakacaksın.
İtidal ile Yağlamak
Temizlik bittikten sonra çeliği korumak için yağlamak elzemdir. Pas, çeliğin en büyük düşmanı, zamanın o alete vurduğu en acımasız kelepçedir. Lakin yağlamada itidal şarttır.
Cahil adam, silahı daha iyi çalışsın diye vıcık vıcık yağa boğar, her deliğinden yağ damlatır. Bu, fıtratı boğmaktır. Fazla yağ, havada uçuşan tozu, cebindeki kumaş havını ve patlayan barutun isini bir mıknatıs gibi kendine çeker, katı bir çamura (zımpara macununa) dönüştürür. Yağa boğulmuş silah, muharebede sahibine ihanet eder.
Silah yağı (tercihen sentetik ince yağ), sadece metalin metale sürtündüğü o kızak noktalarına (raylara), icra yayına ve namlunun dış yüzeyine sadece “birer damla” damlatılır. Sonra temiz bir bezle o yağ iyice silinir. Çeliğin üzerinde gözle görülmeyen, sadece parmağını sürttüğünde hissedeceğin çok ince bir film tabakası kalmalıdır. Çelik, nefes almalı ama paslanmamalıdır.
Cem Etme ve Sınav
Sökülen parçaları, tertemiz ve kararınca yağlanmış hâlde geri birleştireceksin. Namlu yuvasına oturacak, yay gerilecek, sürgü yerine takılacaktır. Silahı topladıktan sonra, şarjör takılı olmadan, sürgüyü birkaç kez şiddetle geriye çekip bırakacaksın. Çeliğin o pürüzsüz “şlak şlak” sesini, o mekanik ve tok nizamı kulaklarınla duyacaksın. Sonra namluyu emniyetli bir yöne (toprağa yahut emniyetli bir duvara) çevirip tetiği düşüreceksin. O tok “tık” sesi, pusatın “Ben hazırım.” deme şeklidir.
Son olarak, silahın dışını, üzerinde kalan parmak izlerini ve terinin tuzunu hafif yağlı bir bezle silip pusatı kılıfına yahut yerine koyacaksın.
Hitam
Bir adamın belinde taşıdığı yahut yastığının altında sakladığı o temizlenmiş, bakımı yapılmış, içi mermi dolu çelik kütlesi, dışarıdan bakıldığında bir şiddet aleti gibi görünebilir. Hâlbuki pusat; şuur sahibi bir adamın elinde, onu vahşileştiren değil, tam aksine onu derin bir sükûnete ve tevazuya iten bir terbiye aracıdır.
Belinde ölümün ve yaşamın o kaskatı ağırlığını taşıyan bir adam; trafikte önüne kıran bir ahmak için kornaya basıp bağırmaz, sokaktaki lüzumsuz bir itiş kakışa girmez, sesini yükseltmez. Çünkü o adam, belindeki o gücün farkındadır. Bilir ki mesele bir kez o çeliğe intikal ederse, geri dönüşü yoktur. Bu yüzden pusat taşıyan Türk, en sabırlı, en ağırbaşlı, en mütebessim adam olmak mecburiyetindedir. Silah, adamı terbiye eder.
O magandaların düğünlerde, sokak aralarında havaya sıktığı şuursuz mermiler, silahın değil, sahibinin ruhundaki o ezikliğin, aşağılık kompleksinin ve marifetsizliğin dışa vurumudur. Sen onlardan değilsin. Sen, istiklâl harbinin daha bitmediğini bilen, “Ölmek istemeyen istiklâlini elde etsin.” düsturuyla toprağını, tarımını, gülünü müdafaa eden adamsın.
Senin namlun tertemiz, yiv ve setin pürüzsüz, namusun emniyette olsun. Barut isine karışan o makine yağı kokusunu içine çek; zira o koku, sana ait olanı korumanın kokusudur.
Modern bilim, kâinatın başlangıcını koca bir patlamaya, sağır, kör ve kaba bir fiziki reaksiyona bağlar. Modern edebiyat ise metni, bu fiziki dünyanın bir taklidi (mimesis) olarak tasavvur eder. Oysa hakikat, fiziki değil, bütünüyle linguistik bir esasa dayanır.
Kutsi metinlerin, kadim ananelerin ve dahi irfanın ittifakıyla biliriz ki: “Önce söz vardı.” İslam ontolojisinde bu, Mutlak İrade’nin “kûn” (ol) emridir. Allah, kâinatı elleriyle bir çamur gibi yoğurmamış; onu bir “kelam” (söz/hitap) fiiliyle var etmiştir. Demek ki madde dediğimiz şey; ağaçlar, gezegenler, akan kan ve çürüyen et, aslında katılaşmış, hacim kazanmış birer sesten ibarettir. Kâinat, Yaratıcı’nın dudaklarından dökülmüş, henüz noktası konmamış (en azından bizler için) ve sürekli olarak yeniden kurulan muazzam bir cümledir.
Eğer eşya ve tabiat, Mutlak Mütekellim’in kaskatı kesilmiş kelimelerinden ibaretse; bir şairin (arz üzerindeki cüzi mütekellimin) bu eşyayı sadece “göstermeye” çalışması acizliktir. Şairin vazifesi nesnelerin fotoğrafını çekmek değil; o nesnelerin içindeki donmuş “sözü” çözmek, o ilahi sentaksı kırıp okurun zihnine kelimenin asıl ateşini düşürmektir. Biz kâğıda kelimeler yazmıyoruz; biz, kâinatın genetiğini (DNA‘sını) oluşturan o asli malzemeyle, yani ‘kelam’ ile canımız pahasına oynuyoruz.
II. Âdem’in Üstünlüğü: İsimleri Bilmek ve Söz Denilen Şol Emanet
Melekler günahsızdırlar; sırf nurdan yaratılmış, isyana kapalı, muti mahlukattırlar. Peki, topraktan (çamurdan ve balçıktan) yaratılmış, kan dökmeye ve fesat çıkarmaya teşne olan Âdem, ne diye meleklerden üstün kılınmıştır? Ne diye melekler ona secde etmek mecburiyetinde kalmıştır?
Kur’an (Bakara Suresi, 31. ayet) bu ontolojik uçurumu şu sırla izah eder: “Ve Allah, Âdem’e bütün isimleri (Esma’yı) öğretti.” Dikkat ediniz; Allah, Âdem’e uçmayı, dağları delmeyi veya ölümsüzlüğü öğretmemiştir. Âdem’e “isimleri”, yani nesneleri çağırma, onlara hükmetme ve dahi kelam etme (konuşma) kudretini vermiştir. Melekler eşyaya bakıp sadece Yaratıcı’yı tespih ederler; ancak Âdem, eşyaya bakıp onu “isimlendirir”. İsimlendirmek, tahakküm etmektir. Bir şeye adını verdiğinizde, onu kendi zihnî cüssenizin içine hapsetmiş olursunuz.
İşte edebiyatın ve şiirin tehlikeli, boyun eğmez ciddiyeti buradan gelir. Bizim kâğıt üzerinde yaptığımız şey (söz söylemek, isim vermek, kelimeleri yan yana dizmek); Âdem’in melekleri dahi kendine secde ettiren ilahi silahını, yani “kelam” hürriyetini kullanmaktır. Söz söylemek, basit bir münasebet refleksi değil; insanın gökleri ve yeri titreten o devasa “emanet”i omuzlamasıdır.
III. “İkra”: Seyirciliğin Sona Erişi
İslam’ın ilk emri, Peygamber Efendimiz’e, sallallahu aleyhi ve sellem, Hira mağarasında inen o vahiy, “ikra” (oku) emridir. Bu son derece sarsıcı ve acayip bir korelasyonu ihtiva etmektedir. Allah, peygamberine; “Bak.” dememiştir. “Gör.”, “Hisset.”, “İzle.” veya “Göster.” de dememiştir. Doğrudan “Oku.” demiştir. Üstelik ortada henüz kâğıda yazılmış fiziki bir kitap dahi yokken.
Peki, kitap yoksa ne okunacaktır?
Okunacak olan, kâinatın bizzat kendisidir. Çünkü “okumak”, dışarıdan bakıp seyretmek (mimesis) değildir. Okumak; şifreyi çözmek, eşyanın derisine nüfuz etmek ve karşılaştığın o ağır hakikatin (vahyin) altında ezilmektir. “Bakmak” pasif bir ameldir; bir manzaraya bakar ve geçersiniz. “Okumak” ise aktif, sarsıcı ve yorucu bir fırtınadır; muhatap olmayı gerektirir.
İşte modern asır, “okumayı” iptal edip “izlemeyi” dayatan bir asırdır. Görsel diktatörlük (sinema, mevhum mecralar, sürekli akan imgeler) insanın elinden “ikra” kudretini almış, onu pasif bir seyirci (röntgenci) hâline getirmiştir.
Bizim poetikamızda ise metin bir ekran değil, bir “kripto”dur. Okur, Mine’l’in hezeyanlarına, çürüyen etin tasvirine veya bir taşkınlık anına “bakamaz”; onu tıpkı ilk vahyin sarsıntısındaki gibi, ezilerek ve titreyerek “okumak” mecburiyetindedir. Şairin metni “göstermeyip” doğrudan “dikte etmesi”, okuru o pasif seyirci koltuğundan cebr ile kaldırıp, “ikra” emrinin acımasız şuuruna fırlatmaktır.
IV. Nefes-i Rahmani
Tasavvufta kâinatın var oluşu ve devamlılığı “Nefes-i Rahmani”ye bağlanır. Bütün mevcudat, bu ilahi nefesin üflenmesiyle varlık bulur.
İnsan (mütekellim/şair) konuştuğunda veya kâğıda bir şiir döktüğünde, aslında bu ilahi fiiliyatın cüzi bir provasını yapar. Ses tellerimizi titreten ve ağzımızdan çıkıp kelimeye (harflere) dönüşen şey, ciğerlerimizden gelen nefestir. Kelime, sese bürünmüş nefestir. Şair, karanlık bir mısrayı kâğıda dikte ettiğinde, aslında kendi ciğerindeki “nefesi” kelimelere hapseder ve onu okurun zihnine fırlatır. Bu yüzden, kâğıt üzerindeki kelimeler cansız mürekkep lekeleri değildir; şairin nefesini (ruhunu) taşıyan canlı organizmalardır.
Harfler (Kur’an harflerindeki sessiz kökler), âdeta bedenin iskeletidir; sesli harfler (harekeler) ve nefes ise o iskelete giydirilen et ve ruhtur. Bir metni okuduğunuzda, o harflerin içindeki nefes serbest kalır ve sizin zihninize nüfuz eder. Eğer söz, hezeyan dolu, kanlı, dikte ihtiva eden sarsıcı bir “meydan okuma” ise; okur bu sözü yuttuğunda kelimenin fiziği onun bütün kimyasını altüst eder.
V. Lisanın Sürgünü ve dahi Kırık Hançere
İlahi mütekellim (Allah) “kûn” dediğinde, nida ile amel arasında hiçbir mesafe yoktur; söz, anında kusursuz bir hilkate dönüşüverir. Lakin cüzi mütekellim olan şair (Âdem’in varisi) söz söylediğinde, mana ile kelime arasında daima kanayan, derin bir uçurum vardır. Bu uçurum, insanın cennetten sürgün edilişinin dünyevi ve linguistik bedelidir. Zira asıl vatanda (cennette) kelam; harfe sürtünmeyen, muhatabını yaralamayan, “lağv”dan (boş gürültüden) bütünüyle münezzeh ve mutlak selam’a mebni kusursuz bir ahenktir. Orada söz kanatmaz, çünkü mana ile nida yekparedir.
Bizim metinlerimizdeki hezeyanın, kanın ve taşkınlığın ontolojik sebebi kaba bir estetik tercih yahut suni bir anarşizm değildir. Şair; o kusursuz, sonsuz ve ilahi olan “Nefes-i Rahmani”yi, topraktan, kandan ve balçıktan müteşekkil olan o dar “hançeresinden” dışarı üflemeye mahkûm edilmiş kimesnedir. Sonsuz olanı, sonlu ve çürüyen bir bedenin cihazıyla kâğıda dökmeye kalktığınızda; o nefes gırtlağı yırtar, harfleri kanatır, sentaksı parçalar ve ortaya feryat eden, inleyen bir metin çıkar. Şairin metnindeki hezeyan, ruhun et kafese (mananın harfe) sürtünmesinden çıkan kıvılcımlardır.
Bizim kelimelerimiz, cennetin yeryüzüne düşmüş kırık tuğlalarıdır. Şair, o kırık tuğlalarla aslına dönmeye çalışan, lakin her kelimede kendi faniliğine ve dahi acziyetine çarpan âdemdir. Söz bizim elimizde ilahi bir silahtır evet, lakin kabzası dikenlidir; her sıktığımızda evvela kendi avucumuzu kanatır.
VI. Netice: Mütekellimin Hududu
Bütün bu acayip ontolojik hakikatler ışığında; şiir yazmak, şarkı söylemek yahut bir kurgu inşa etmek, leblebi mahiyetinde birtakım meseleler olamaz.
Söz; yaratılışın ta kendisidir (Kûn). Söz; insanı meleklerden üstün kılan o kanlı emanettir (Esma). Söz; pasif seyirciliği parçalayan mutlak vahiydir (İkra).
Mütekellim (sözü söyleyen/şair), işte bu korkunç hudutta yürüyen kimesnedir. O, kelimelerle oynarken aslında eşyanın tabiatıyla, hayat ve ölümle oynamaktadır. Bu yüzden bizim metinlerimizde nezakete, yumuşak geçişlere, okuru pışpışlayan tasvirlere yer yoktur. Biz kelamı; insanın çamurdan yaratıldığını, etten ibaret bir fani olduğunu ve en nihayetinde o ilahi “söz”ün aslına döneceğini hatırlatan ağır, yutulması imkânsız bir lokma (bir hakikat) olarak kullanacağız.
Zira mütekellimin (şairin) nihai gayesi arzın kof ve seküler gürültüsüne yeni kelimeler eklemek değildir. Şairin nihai gayesi; öyle mutlak, öyle kanatıcı ve öyle ağır bir kelam etmektir ki, o söz kâinata çarptığında geriye sadece sağır edici, asil ve ilahi bir sükût kalsın. Bizler, kelamın kanlı kılıncını; en nihayetinde susmayı hak edebilmek için kınından çekiyoruz. Zira kâinattaki en ağır laf, söylenmesi gereken her şey söylendikten sonraki o sağır edici sessizliktir.
İnsanoğlu, asırlar evvel taştan, tahtadan ve helvadan yonttuğu iptidai putları devirmiş olmanın mağrur neşesiyle avunadursun; modern çağ, gözle görülmeyen fakat tahakkümü çok daha zalim olan putların etrafında dönen yeni ve korkunç bir paganizmin mabedi hâline gelmiştir. Bu meşum mabedin en mutlak, en sorgulanamaz ve kaidesi en sağlam putu şüphesiz “sermaye”, o putun arz üzerindeki dokunulmaz rahipleri ise “zenginler”dir. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Samiri’nin altından döktüğü böğüren buzağısı, bugün devasa plazaların en üst katlarında, lüks makam araçlarının arka koltuklarında yeniden can bulmuş ve bütün bir cemiyeti kendi önünde secdeye mecbur kılmıştır.
Toplumumuzda zenginlik, artık sadece iktisadi bir rahatlık yahut alım gücü meselesi olmaktan çoktan çıkmış; kişinin ahlakına, aklına, liyakatine ve hatta ontolojik üstünlüğüne dair mutlak bir delil olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Cüzdanı kabarık olanın, aklının ve irfanının da kabarık olduğu zannedilen bu kitlevi akıl tutulması, medeniyetimizin kalbine saplanmış en zehirli hançerdir. Bir “iş insanı” —ki bu ruhsuz tabir dahi insanın bütün şahsiyetini silip onu sadece bir ‘iş’e ve ‘sermayeye’ irca eden trajik bir isimlendirmedir— sırf banka hesabındaki sıfırların adedi kalabalık diye, cemiyetin en hikmetli, en sözü dinlenir, en isabetli fikirlere sahip şahsiyeti mertebesine yükseltilmektedir.
Eskilerin ağırbaşlı meclislerinde hürmet; ilme, irfana, edebe, çileyle yontulmuş bir tecrübeye yahut cephede dökülmüş bir kana gösterilirdi. Bugün ise hürmet, tamamen paranın tahakkümü altına girmiştir. Zengin bir adam cehalet kokan, estetikten fersah fersah uzak, deli saçması, sığ veya kof bir cümle kurduğunda dahi; etrafındaki o dalkavuk kalabalık, sanki Sokrat’ın yahut İbn Sina’nın dudaklarından dökülmüş ilahi bir hakikati dinliyormuşçasına o sözlerde bir derinlik, bir ‘iş zekâsı’ aramaya koyulur. Hâlbuki o kibrin, altın varaklı ceketlerin ve pahalı puroların yahut nargilelerin dumanı ardında gizlenen şey, çoğu zaman korkunç bir zihnî çoraklık, incelikten mahrum bir lisan, ticari bir oyun ve zevkiselimi iğdiş edilmiş bir ruh fukaralığıdır. Zenginlik, sahibinin tüm ahlaki ve fikrî defolarını örten sihirli ve sırmalı bir kaftan vetiresi görmektedir.
İşte bu putu paramparça etmek, o sırmalı kaftanı yırtıp altındaki çıplaklığı faş etmek için, bir balta misali zihinlerimize şu iki mukaddes suali çakmamız elzemdir: “Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış?”
Bu cümlenin ilk yarısı (“Ne yapmış da zengin olmuş?”), o servetin menşeini, meşruiyetini ve ahlaki temelini sorgulayan bir mahkemedir. Bir insanın zenginleşmesi, kendi başına bir fazilet beyanı olamaz. Sormalıyız: Bu servet nasıl birikmiştir? Bu kişi insanlığın kanayan bir yarasına merhem olacak bir icat mı bulmuştur? Tefekkürüyle, sanatıyla, dünyayı sarsacak ufkuyla, medeniyete ufuk açacak ticari dehasıyla mı o makama erişmiştir? Yoksa karanlık dehlizlerde dönen siyasi bir iltimasın, emeksiz bir rantın, batan geminin mallarına çökme fırsatçılığının, yahut üç kuruşa çalıştırdığı fukaranın kanını ve terini sömürmenin neticesinde mi o cüzdanı şişmiştir? Tarih şahittir ki, servetlerin büyük bir ekseriyeti terle ve zekâyla değil; imtiyazla, adam kayırmayla ve devletin malına musallat olmakla elde edilmiştir. Hâl böyleyken, haram yahut şaibeli temeller üzerine bina edilmiş bir zenginliğe sırf “güçlü” olduğu için hürmet etmek, hırsıza çaldığı malın büyüklüğünden ötürü hürmet etmek gibi sefil bir kölelik psikolojisidir.
Cümlenin ikinci yarısı (“Zengin olmuş da ne yapmış?”) ise, o servetin akıbetini, zenginin şahsiyetini ve medeniyet ufkunu test eden ahlak terazisidir. Farz edelim ki bir şekilde o parayı kazandı; peki sonra bu güçle ne yaptı? İnsanlık namına taş üstüne taş koyup bir mektep mi kurdu? Bir kütüphane mi vakfetti? Meziyetli ama fakir bir kimsenin elinden tutup onu cemiyete mi kazandırdı? Çorak bir araziyi yeşertip yüzlerce insana haysiyetli bir istihdam kapısı mı açtı? Hakiki ve asil bir zenginlik, parayı bir gaye değil, medeniyet inşa etmek için bir vasıta olarak gören asilzadelerin işidir.
Lakin karşımızdaki bu nevzuhur (yeni yetme), ve suni derebeylerine baktığımızda gördüğümüz tablo bir görgüsüzlükten ibarettir. Zengin olmuşlar; fakat o zenginlikle sadece daha pahalı beton yığınları dikmişler, daha gösterişli ve kaba saba yalılar satın almışlar, marka etiketlerini kör göze parmak sokarcasına üzerlerinde taşıyarak ruhlarındaki devasa boşluğu kapatmaya çalışmışlardır. Onların serveti dışarıya doğru taşan bir medeniyet nuru değil, sadece kendi kara deliklerinde kaybolan, etrafını da yutan bir tüketim cinnetidir. Ne bir icat, ne bir asalet, ne de bir zevkiselim… Geriye sadece cüzdanı şiştikçe şımaran, etrafındakileri böcek gibi gören ve gücünü sürekli zayıfların üzerinde sınayan bir mütegallibe kalmıştır.
Bu kölelik zincirini kırmak için meselenin tarihî köklerine ineceğiz.
Birinci Kısım: Akçe ve Kalp
Meseleyi karikatürize edilmiş, ucuz bir “zengin-fakir” çatışmasına yahut içi boşaltılmış bir sermaye düşmanlığına irca ettirmeden, zenginliğin ontolojik imkânını ve İslami tasavvurdaki yerini ayan etmek icap eder. Hakiki meselenin cüzdanın şişkinliği değil, kalbin işgali olduğunu bize öğreten İmam-ı Azam kıssasını hatırlayalım:
Ticaretle de iştigal eden İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri, bir gün talebelerine ders verirken adamın biri nefes nefese mescide girer ve telaşla haykırır: “Ya İmam, gemin battı!” Bütün ticari mallarını, koca servetini taşıyan geminin sulara gömüldüğü haberini alan İmam, şöyle bir durur ve gayet vakur bir sükûnetle, “Elhamdülillah.” der. Haberi getiren adam şaşkınlıkla çekip gider. Bir müddet sonra aynı adam mahcup bir edayla tekrar çıkagelir: “Ya İmam, bir yanlışlık olmuş, batan gemi senin değilmiş.” Ebû Hanife Hazretleri yine aynı sükûnet, aynı teslimiyetle mırıldanır: “Elhamdülillah.”
Haberi getiren adam hayrete düşer. Ortada biri zahiren felaket, diğeriyse büyük bir müjde olan iki zıt haber vardır lakin İmam’ın yüzünden ne bir teessür ne de bir sevinç okunmaktadır. Şaşkınlıkla sorar: “Yâ İmam, her iki habere de ‘Elhamdülillah.’ dedin. Bu nasıl hamd etmektir?” İmam-ı Azam’ın dudaklarından, asırlar boyu sermaye sahiplerinin yüzüne çarpacak olan şu sözler dökülür: “Sen gemin battı diye haber getirdiğinde kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının gitmesinden dolayı içeride en küçük bir sızı, bir hüzün yoktu. Bu hürriyet sebebiyle Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığını söyleyince de kalbimi tekrar yokladım; dünya malına kavuşmaktan, serveti muhafaza etmekten dolayı kalbimde fuzuli bir sevinç de yoktu. Bu müstağni (ihtiyaçsız) hâli bana bahşettiği için de Allah’a şükrettim.”
İşte zenginliğin, şayet mümkünse, yegâne ahlaki ve İslami meşruiyeti bu incecik, bu kıldan ince kılıçtan taze sırattan geçmektedir: Akçenin cebe girmesi lakin kalbe asla sızamaması.
Şimdi bu asil ve kâmil tasavvuru bir kenara koyup, günümüzün tapınılan, sözüne hikmet atfedilen, hürmet dilenilen modern “zengin” putuna dönelim. O suali soralım: Bugünün dünyasında, hele ki bizim coğrafyamızda, o devasa servetleri biriktirirken akçeyi kalbinden uzak tutabilmiş, ruhunu o kâğıt parçalarına rehin vermemiş kaç kişi olmuştur? Hakikati eğip bükmeden söylemek mecburiyetindeyiz: Devir, İmam-ı Azam devri değildir ve bugünün amansız kapitalist çarklarında o devasa zenginliklerin “masum” yollarla, salt bir ticari dehayla, kimsenin hakkına girmeden ve kalbi karartmadan elde edilebilmesi neredeyse nizamın tabiatına aykırıdır.
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” suali, bu putun kaidesini sarsacak asıl baltamızdır. Bizim cemiyetimizin zenginlerine, kibir kulelerinden halka tepeden bakan suni asilzadelere duyulan bu kölece hürmeti tarumar etmek için, o servetlerin tarihî menşeini masaya yatırmak elzemdir. Avrupa’nın burjuva sınıfı yahut soyluları, servetlerini asırlara yayılan bir sömürge mantığıyla, coğrafi keşiflerle, sanayi devrimiyle ve kanlı bir üretim ile inşa etmişlerdir. Bizdeki zengin sınıfının hikâyesi ise bir üretim yahut ticari deha destanı değil; düpedüz bir siyasi mühendislik, bir ganimet taksimatı ve bir “hükûmet eliyle” “devletin kendi aralarında dönüp durması” trajedisidir.
Osmanlı’nın son demlerini ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını insaflı ve dahi keskin bir tarih şuuruyla okuyan herkes şu hakikatle yüzleşir: Türkler Yemen’de çöllere gömülürken, Çanakkale’de toprağa düşerken, Sarıkamış’ta donarken; cephe gerisinde, İstanbul’un yahut taşranın emniyetli konaklarında harp zenginleri türüyordu. Bu türeyiş, efsane yahut mübalağa değildir; kanlı ve canlı bir tarihî hakikattir. Askerin erzakı, cephanesi ve yaralı bedeni taşınsın diye devlete tahsis edilen o kara tren vagonları; siyasi nüfuz sahibi madrabazlar ve onlarla iş tutan ‘tüccarlar’ tarafından şahsi ticaretler için kiralanmış, tarihe ‘Vagon İhtikârı’ (vagon vurgunculuğu) olarak geçen kara bir lekeyle devasa servetler oluşturulmuştur. Memleket kan kusarken, onlar vagonlarla cephe gerisine kaçırdıkları malları fahiş fiyatlarla satarak palazlanmışlardır. Bitmemiştir; İkinci Cihan Harbi’nin buhranlı yıllarında, ‘Millî Korunma Kanunu’nun gölgesinde millet yarım dilim ‘vesika ekmeğine’ muhtaçken; şekeri, unu, basmayı depolarında çürüterek karaborsada fahiş fiyatlara satan, halkın ıstırabından kendilerine altın kuleler inşa eden o meşhur ‘Hacıağalar’ zümresi türemiştir. Bugün soyluluk taslayan nice ‘köklü’ ailenin yahut köşk sahibinin servetinin ilk harcında, işte o vesika kuyruklarında bekleyen fukaranın çalınmış lokması ve cephede donan askerin hakkı yatmaktadır. Karaboraborsacılıkla, şeker ve un ihtikârıyla (stokçuluğuyla) milletin kanını emenler, o dönemin ilk büyük servetlerinin temellerini attılar. Buna bir de tehcirler, nüfus mübadeleleri ve memleketten gidenlerin ardında bıraktığı ’emval-i metruke’ (terk edilmiş mallar) eklendiğinde tablo tamamlanmış oldu. Rumlardan yahut Ermenilerden kalan konaklara, mümbit arazilere, zeytinliklere ve işleyen ticarethanelere kimler kondu zannediyorsunuz? Yetimler yahut cepheden dönen elsiz ayaksız gaziler mi? Hayır efendim. O mallara liyakatle ve hakkaniyetle değil; sadece devrin mahalli idarecileriyle ahbaplık kuran eşraf takımı, kasabanın uyanıkları ve siyasi rüzgârı arkasına alan zorbalar çöktü.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra da manzara pek değişmedi. “Millî bir burjuvazimiz olmalı, devleti ancak sermayedarlar marifetiyle ayağa kaldırırız.” şeklindeki sakat ve ithal hevesle; devletin kısıtlı imkânları, demiryolu yapım ihaleleri, şeker ve Sümerbank fabrikalarının müteahhitlik işleri, ithalat kotaları ve ilk kamu bankalarının sıfır faizli kredileri, liyakatli müteşebbislere değil, doğrudan Ankara’daki siyasi seçkinlerin yakın çevresine peşkeş çekildi. Tek parti devrinin meşhur ‘müteahhitleri’, bugün holdingleşen yapıların bizzat dedeleridir. Velhasıl bu topraklarda sermaye, tabandan tavana doğru terle yükselmemiş; her daim tavandan, yani bizzat devlet eliyle, tabandaki ‘seçilmiş ve itaatkâr’ kullara doğru bir ganimet gibi pay edilmiştir. O muazzam mülklere, arazilere ve ticarethanelere; liyakatle, terle, akılla değil, sadece dönemin siyasi rüzgârını arkasına alan açıkgözler ve iktidar dalkavukları çöktü. Tıpkı Suriye’deki mallara geçtiğimiz yıllarda çökenler gibi.
Cumhuriyet kurulduktan sonra da “Millî bir burjuvazimiz olmalı, yoksa muasır medeniyet olamayız.” şeklindeki ithal ve sakat sosyolojik hevesle, devletin kısıtlı imkânları, ihaleleri, ithalat kotaları ve kredileri belirli bir zümreye peşkeş çekildi, malum. Menderes döneminin meşhur “Her mahalleden bir milyoner yaratacağız.” politikası, liyakate dayalı bir üretim devrimi değil; devletin musluklarını siyasi yandaşlara bağlayarak suni bir zenginler sınıfı, yeni nesil bir “sermaye derebeyliği” ihdas etme projesiydi.
İşte bugün televizyonlarda, cemiyet hayatında yahut plazaların tepesinde “başarı hikâyesi” diye yutturulan, etrafında pervaneler gibi dönülen o zenginlerin şeceresini kazıdığınızda, karşınıza ekseriyetle bu çirkin manzara çıkar: Batan geminin mallarına çöküş, devlet ihalelerindeki kayırmacılık, siyasi ahbap-çavuş kapitalizmi ve imtiyazlı tahsisler… Ortada bir “Derenin Beyi” varmış gibi dursa da, o bey dereyi kendi tırnaklarıyla kazmamış, suyu kendi dehasıyla getirmemiştir; sadece devlet gücüyle o gürül gürül akan değirmenin suyu, zorla onun şahsi bahçesine yönlendirilmiştir. Bu yüzden de derenin beyi olmaz efendiler. Dereyi oraya siz getirmediniz. Dereyi oraya Allah getirmiştir.
Sadece ucuz arsa kapatarak, devletten ihale alarak, döviz kurundaki dalgalanmaları fırsata çevirerek zenginleşmiş bir adamın nesine, hangi asaletine hürmet edilecektir? Bu tarz bir servet birikimi, insanda asalet (noblesse oblige – soyluluk mecburiyeti) doğurmaz; tam aksine, haksız yoldan elde edildiği, akılla ve terle meşrulaştırılamadığı için derin bir aşağılık kompleksi, tahammül edilmez bir görgüsüzlük ve vahşi bir kibir doğurur. Çünkü o zengin, kalbinin derinliklerinde, o servetin aslında kendi liyakatinin değil, “şartların ve kayırılmanın” bir neticesi olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu korkunç yüzleşmeden kaçmak için de lüksün, şatafatın ve altından yontulmuş putların arkasına sığınır.
Bugün hiç kimse karşımıza çıkıp da “Ama alın teriyle, aklıyla, ticari dehasıyla zengin olanlar da var.” şeklindeki uzlaşmacılıkla gelmesin. Asrımızda ve bilhassa bu coğrafyada, İmam-ı Azam’ın müstağni (ihtiyaçsız ve tok) ahlakı çoktan kefenlenip toprağa verilmiştir. Zira bugünün amansız çarklarında, birilerinin hakkını gasp etmeden, devletin malına yahut fukaranın terine musallat olmadan devasa servet kulelerini inşa edebilmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Artık ‘alın teri’, ‘ticari zekâ’ ve ‘vizyon’ gibi ulvi kelimeler; sadece bu suni derebeylerinin kendi karanlık menşelerini, haksızca gasp ettikleri kanlı kazançları temize çekmek için kullandıkları pespaye birer halkla ilişkiler maskesidir. Bizim kavgamız; devletin ve milletin sırtından koca bir hortumla değirmenin suyunu kendi şahsi havuzuna bağlayıp, sonra da o havuzun kenarında oturarak susuzluktan kırılan halka küstahça ‘başarı, çok çalışmak ve ahlak’ dersi veren bu zorbaların ta kendisiyledir. Şerbetli bir riyakârlıkla örülmüş bu zenginlik putu, ‘istisnalar’ masalıyla aklanamayacak kadar çürümüştür.
İkinci Kısım: Zengin Olmuş da Ne Yapmış?
Zenginlik putunu ayakta tutan en büyük yanılgı, avamın zenginleri ya efsanevi birer deha yahut kaba saba, karikatürize birer hırsız olarak tahayyül etmesidir. Oysa hakiki ve kök salmış modern servet, kendini altın varaklı görgüsüzlüklerle değil; son derece steril, hesaplanmış ve buz gibi bir “saygınlık” zırhıyla tahkim eder. Onların dünyasına dışarıdan baktığınızda vahşi bir görgüsüzlük değil; pahalı zevkler, minimalist tasarımlar, sanata duyulan sözde bir alaka ve nezaketle örülmüş bir duvar görürsünüz. Peki ama bu şık elbiselerin, sakin ve ölçülü diksiyonların, devasa holding binalarının ardındaki ruhun hakiki tabiatı nedir? Sahi, ne menem insanlardır bunlar?
Bu nevzuhur asilzadelerin ruh dünyasını zehirleyen en temel felsefi maraz, liyakat vehmidir (hak edilmişlik sanrısı). Onlar, elde ettikleri devasa serveti; kurdukları acımasız sömürü çarklarının, devletle kurdukları imtiyazlı münasebetlerin yahut basit bir konjonktürel tesadüfün neticesi olarak görmeyi reddederler. Kendi içlerinde öylesine sarsılmaz bir kibre sahiptirler ki, paranın kendi “üstün zekâlarının”, “farklı vizyonlarının” ve “çalışkanlıklarının” ilahi bir mükafatı olduğuna samimiyetle iman etmişlerdir. Bu liyakat vehmi, onlara korkunç bir ahlaki uyuşukluk bahşeder. Kendilerinden aşağıda olan, sabahın köründe yola düşüp asgari ücretle ömrünü tüketen kalabalıkları gördüklerinde zerrece haksızlık sancısı çekmezler; zira onların zihninde fakir adam, “yeterince akıllı olmadığı” yahut “yeterince vizyoner olamadığı” için o hâldedir. Kendi imtiyazlarını bir fazilet, başkalarının çaresizliğini ise bir liyakatsizlik olarak okuyan bu kibir, şeytanın arz üzerindeki en kusursuz manifestosudur.
Bu çarpık felsefe, onların insanla ve cemiyetle kurduğu münasebeti de kökünden zehirler. Bir modern zenginin dünyasında hiçbir şey, ama hiçbir şey “gaye” değildir; her şey ve herkes birer “vasıta”dır. İnsanlar birer can, birer şahsiyet değil; bilançolardaki birer maliyet kalemi, “insan kaynakları” denen soğuk makinenin dişlileri yahut pazar payını büyütecek tüketici sürüleridir. Dostluklar, evlilikler, ahbaplıklar dahi amansız bir “fayda-maliyet” süzgecinden geçirilir. Onlar kimseyle hizalanmaz, sadece kendi menfaat eksenlerine münasip düşenlerle geçici ittifaklar kurarlar. Çok nazik konuşabilir, lüks restoranlarda size hesabın lafını dahi ettirmeyebilirler; lakin bu nezaket asaletlerinden değil, sizin onlara sunacağınız potansiyel faydanın bir ön ödemesi olmasındandır. İşlerine yaramadığınız saniye, o şık nezaket yerini buz gibi bir yok saymaya bırakır. İnsanı “eşyalaştıran” bu pragmatizm, onların en belirgin kimliğidir.
En trajik riyakârlıkları ise “sanat, kültür ve sivil toplum” maskesi altında sahneledikleri o vicdan aklama tiyatrosudur. Görgüsüz değillerdir; zira zevki bizzat “satın alabileceklerini” bilecek kadar kurnazdırlar. Kendileri şiirden, felsefeden yahut resimden zerre kadar anlamasalar da; en iyi küratörleri, en iyi mimarları ve danışmanları maaşa bağlayarak kendilerine “rafine bir zevk” kiralarlar. Duvarlarına astıkları milyon dolarlık modern sanat eserleri yahut destekledikleri bienaller, sanata duydukları ulvi bir aşktan değil; entelektüel cemiyette “vahşi bir tüccar” olarak değil, “kültürlü bir hami” olarak anılmak içindir. Sanatı ehlileştirir, onu bir prestij nesnesine, bir yatırım aracına irca ettirirler.
Hele o kurdukları sözde “hayır vakıfları”, verdikleri şatafatlı davetler… Binlerce işçinin emeğini asgari ücretle sömürüp, taşeron şirketlerle insanların kanını emdikten sonra; sömürülenlerin hakkından çaldıkları paranın zekâtı dahi etmeyecek bir meblağla “sosyal sorumluluk projeleri” yaparlar. Işıltılı otel salonlarında, üzerlerinde milyonluk mücevherlerle “açlık”, “kadın hakları” yahut “küresel ısınma” için kadeh kaldırıp birbirlerine plaket takdim ederken sergiledikleri sahte hüzün, ahlak felsefesinin gördüğü en korkunç ironidir. Onlar bu sözde hayır işlerini fukaranın derdine derman olmak için değil; vergi matrahından düşmek, devlet nezdinde itibar kazanmak ve en önemlisi “Biz o kadar da kötü insanlar değiliz.” diyerek kendi vicdanlarına mastürbasyon yapmak için yaparlar. Hayırseverlik, bu suni derebeylerinin günah çıkardığı modern bir endüljans (kilisenin sattığı af belgesi) kâğıdıdır.
Bu vicdan aklama tiyatrosunun en hazin ve en cüretkâr sahnesi ise, şüphesiz onların İslam ile kurdukları pragmatist ve kof münasebettir. Onların dünyasında din, nefsin bitmek bilmez ihtiraslarına gem vuran, kibri törpüleyen ve adaleti emreden ilahi bir nizam değil; cemiyet nezdinde itibar tazelemeye ve ‘muhafazakâr’ erkle uyum sağlamaya yarayan sosyolojik bir aksesuardan ibarettir. Faiz çarklarıyla, merhametsiz rekabetle ve ince emek sömürüsüyle ördükleri devasa holdinglerin günahını; beş yıldızlı otellerin şatafatlı salonlarında, kuş sütü eksik olmayan gösterişli iftar sofraları kurarak yahut zekâtın gizli ve asil ruhuna taban tabana zıt bir kibrin eşliğinde yoksula koli dağıtarak temizleyeceklerini vehmederler. Kibirleri öylesine firavunlaşmıştır ki, milyonlarca liralık haksız vergi aflarından yahut şaibeli ihalelerden elde ettikleri kazancın cüzi bir kısmıyla devasa camiler inşa ettirip, o camilerin kapısına altın harflerle kendi isimlerini kazıtmayı bir ‘takva’ nişanesi zannederler. Hâlbuki o mermer duvarların ardında ihlas değil; Tanrı’yı ve mukaddesatı dahi kendi kurumsal PR (halkla ilişkiler) bütçelerinin, şahsi prestijlerinin bir enstrümanı gibi gören bir şirk psikolojisi yatmaktadır. İslam’ın emrettiği tavizsiz hakkaniyet, tevazu ve feragat ahlakı; onların steril dünyasında sadece kandil gecelerinde hatırlanan ve ertesi sabah holdingin soğuk kasalarına geri kilitlenen nostaljik bir masaldan ibarettir.
Bütün bu yaldızlı hayatın, kiralık zevklerin ve sırmalı vicdanların altında yatan asıl gerçek, korkunç bir ruhani çoraklıktır. Dünyadaki her şeyi satın alabileceklerini düşündükleri için, fiyatı olmayan hiçbir mefhumun (sadakatin, hakiki muhabbetin, hasbi bir dostluğun) varlığına inanamazlar. Onların dünyasında her şeyin bir ederi vardır; bu yüzden de hiç kimseye hiçbir zaman tam manasıyla güvenemezler. Yarattıkları devasa servet imparatorluğunun tam ortasında, satın aldıkları insanların sahte tebessümleriyle çevrili bir hâlde, kâinatın en kalabalık fakat en üşüten yalnızlığını yaşarlar.
Üçüncü Kısım: Asrın Çetin Suali
Meseleyi salt bir sosyolojik yahut iktisadi zeminde bırakıp ilahi mizanın terazisine vurmadığımız müddetçe, zenginlik putunun kalbine o nihai hançeri saplamış olamayız. Zira İslam, servetin bir “emanet” olmaktan çıkıp bir “ilah” hâline gelmesine, insanın eşyaya malik olması gerekirken eşyanın insana malik olmasına savaş açmıştır.
Kur’an-ı Kerim, insanlık tarihinin en büyük sermaye putunu Karun şahsında abideleştirir ve onun felsefesini tek bir ayetle paramparça eder. Karun, devasa hazinelerinin anahtarlarını dahi güçlü bir mangaya taşıtırken, kendisine “Allah’ın sana verdiğinden sen de ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme.” denildiğinde, modern çağın liyakat vehmiyle zehirlenmiş bütün zenginlerinin asırlardır tekrarladığı o meşum cevabı vermiştir: “Bu servet bana ancak kendimdeki bilgi ve kabiliyet sayesinde verildi.” (Kasas Suresi, 78).
Karunlaşmak; serveti Allah’ın bir imtihanı, bir emaneti olarak görmek yerine, kendi aklının, kendi liyakatinin ve ticari dehasının mutlak bir neticesi olarak görme kibridir. Bugün plazalarda, lüks ofislerde “Ben tırnaklarımla kazıdım.”, “Benim vizyonum.”, “Benim aklım.” diyerek dolaşan her suni derebeyi, aslında Karun’un lanetli felsefesinin günümüzdeki mümessilidir. Fahrikâinat Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, “Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” buyururken, tam da kalbi istila eden bu tekâsüre işaret etmiştir.
Peki, İslam’ın emrettiği o lekesiz ve adil, infak ahlakıyla yoğrulmuş ve kalbe girmeyen zenginlik tasavvuru; faizin (ribanın), acımasız rekabetin, sömürünün ve cihanşümul finans çarklarının dişlileri arasında ezilen bu modern devirde nasıl mümkün olacaktır? Bu sual, sıradan bir felsefi merak değil; nicelerinin altında ezilip can verdiği, nice “takva sahibi” müteşebbisin yola çıkıp yolda ahlakını kaybettiği, cevabı ateşten bir gömlek olan korkunç bir sualdir.
Hakikatin yüzüne acımasızca, hiçbir teselliye sığınmadan bakmak mecburiyetindeyiz. Bizler, esas felsefesi “daha fazla tüketim”, motoru “faiz”, kuralı ise “güçlünün zayıfı yutması” olan devasa bir kapitalist ejderhanın midesinde yaşıyoruz. Bir Müslümanın bu cihanşümul arenada, bu vahşi piyasada devasa bir sermaye biriktirip, bir holding inşa edip, cihanşümul markalarla rekabet ederken o sistemin çamuruna, ribanın tozuna ve sömürünün günahına hiç bulaşmadan, âdeta steril bir laboratuvar ortamındaymışçasına zengin kalabilmesi… Bu, yokuş yukarı akan bir nehir, eşyanın tabiatına aykırı bir fantezi gibi durmaktadır.
Bugün “Müslüman tüccar” yahut “İslami sermaye” etiketiyle ortaya çıkan niceleri, bu çetin sualin altında ezilmiş ve maalesef o kapitalist ejderhayı İslami kaidelerle terbiye etmek yerine, ejderhaya Arapça bir isim takarak meseleyi çözdüklerini vehmetmişlerdir. Batı’nın sömürü enstrümanlarına “kâr payı” yahut “finansman” kılıfları geçirerek, çalışanının emeğini “piyasa şartları böyle” diyerek en asgari seviyede sömürerek hakiki bir İslami servet inşa edilemez. Paranın parayı doğurduğu, bilançoların merhametin önüne geçtiği bir çarkın içine girip de “Ben sadece sistemin kurallarına uyuyorum ama kalbim temiz.” demek, bir nevi “Yeşil Kapitalizm” putuna secde etmektir. Dünyevi bir kudret elde etmek niyetiyle pazara inen o inançlı adamların pek çoğu, zamanla pazarın bizzat kendisine dönüşmüş; kudret kılıcını Allah yolunda sallamak için yola çıkıp, sonunda o kılıcın gönüllü köleleri olmuşlardır.
Peki, bu devirde o “İmam-ı Azam ahlakıyla” yoğrulmuş helal ve muktedir bir zenginlik külliyen imkânsız mıdır?
Hayır, imkânsız değildir; lakin bunun usulü, felsefesi ve inşası, modern iktisadın zehirli ezberlerini kökünden reddetmeyi, yepyeni ve asil bir “helal sermaye” mimarisi kurmayı gerektirir.
Evvela “nasıllık” (usul) meselesini halletmek icap eder. Bir Müslüman, bu çağda tek başına, kurtlar sofrasında diğerlerini parçalayarak, rakiplerinin iflası üzerine basıp yükselerek asil bir servet inşa edemez. Ferdî hırsın, “altta kalanın canı çıksın” felsefesinin şahlandırdığı o münferit ve müstekbir zenginlik modeli İslam’ın fıtratına aykırıdır. İslam’ın servet inşası, vahşi bir rekabete değil, asil bir “imeceye”, kadim ahilik şuuruna ve “müşareke” (ortaklık) ahlakına dayanmak mecburiyetindedir. O devasa sermaye; bankaların faizli kredileriyle, borsadaki spekülatif kâğıt oyunlarıyla yahut döviz kurlarındaki mevhum (sanal) dalgalanmalarla “yoktan var edilerek” değil; binlerce inançlı ferdin alın terinin, cüzi birikimlerinin ve omuz omuza vermiş gayretlerinin “Karz-ı Hasen” ve hakiki kâr-zarar ortaklıklarıyla bir araya getirilmesiyle inşa edilir.
Resulüekrem, sallallahu aleyhi ve sellem, devrinde Medine’de devasa bir sermaye birikimi yoktu. Lakin Hazreti Ömer, radıallahu anh, devrinde İran (Sasaniler) fethedilip Kisra’nın hazineleri, dağlar gibi altın ve gümüşler Medine sokaklarına döküldüğünde, İslam cemiyeti tarihindeki en büyük “sermaye” ile karşılaştı. Peki ne oldu? O altınlar sahabenin kalbini işgal mi etti? Kendilerine altından saraylar mı diktiler? Hayır. Hazreti Ömer, o devasa serveti devlette dahi tutmadı; devletin tekelleşmesinden korkarak anında “Ata” sistemiyle (düzenli tahsisat) tabana yaydı.
Lakin içlerinde şahsi ticari dehasıyla devasa bir servete kavuşanlar da vardı: Hazreti Osman ve Abdurrahman bin Avf, radıallahu anh, gibi… Medine pazarına cebinde tek bir dirhem olmadan giren Abdurrahman bin Avf, kısa sürede Medine’nin en büyük tüccarı oldu. Ona bu devasa zenginliğin sırrı sorulduğunda, bugün modern iktisadın dahi önünde diz çökeceği şu üç teknik sırrı fısıldadı: “1- Peşin sattım (veresiye ile sermayeyi bağlamadım), 2- Kusurlu malı asla gizlemedim, 3- Kârı küçük gördüm, sürümden kazandım (az kâra kanaat edip paranın devir hızını artırdım).” Bu, vahşi bir tekelcilik yahut sömürü değil; piyasaya bolluk getiren, parayı sürekli dolaşıma sokan muazzam bir ticari akıldı.
Peki bu servetle nasıl başa çıkılır? İşte modern çağın zengini ile hakiki Müslüman zengini birbirinden ayıran o fıkhi içtihatlar şunlardır:
1. “Kenz”in Haram Kılınması: İslam iktisadının en can alıcı teknik kurallarından biri “kenz”in (altını, gümüşü ve parayı yığıp hapsetmenin) Kur’an nassıyla (Tevbe Suresi 34. Ayet) haram kılınmasıdır. Modern kapitalizm parayı bankalarda istifleyip faizle büyütürken, İslam buna savaş açar. Parayı yastık altında yahut banka kasasında atıl (hareketsiz) tutamazsın. O para piyasaya, yatırıma, toprağa, tezgâha inmek mecburiyetindedir. Zekât müessesesi, salt bir yardım değil, aynı zamanda duran sermayeyi her yıl %2,5 eriten, dolayısıyla parayı mecburen yatırıma (üretime) sevk eden muazzam bir iktisadi kamçıdır. Müslüman zengin, parayı göllendiren değil, onu bir nehir gibi sürekli ekonomiye ve üretime akıtan adamdır.
2. “El-Haracu bi’d-daman” Prensibi (Zarar Riski Olmadan Kârın Haramlığı): Modern zengin, bankadan aldığı garantili faizle yahut risksiz rantiye düzeniyle parasını büyütür. Oysa İslam fıkhının sarsılmaz içtihadı “El-haracu bi’d-daman” (Nimet, külfet mukabilindedir/Kâr, zarara katlanma riski karşılığındadır) der. Yani bir ticarette batma riskini, zarar etme tehlikesini üstlenmiyorsan, oradan elde edeceğin kâr haramdır. Hakiki Müslüman zengin; garantili ihalelerin, faizli tahvillerin adamı olamaz. O, sermayesini “mudaraba” (emek-sermaye ortaklığı) ve “müşareka” (sermaye ortaklığı) usulleriyle riske atan, ter döken, şantiyenin yahut fabrikanın tozunu yutan hakiki bir müteşebbistir. Emekçinin alın terini faizle sömüren değil, risk alarak o emeğe ortak olandır.
3. “Vakıf” Şuuru: Bu devirde devasa bir servet inşa eden adam, o parayı ne yapacaktır? Osmanlı’da devlet ekonomiyi tekeline almamış; zenginlerin inşa ettiği devasa servetler, bir müddet sonra miras yoluyla bölünmesin, şımarık evlâtların elinde Karunlaşmasın diye vakıf müessesesine devredilmiştir. Vakıf, özel mülkiyetin “Allah’ın mülküne” devredilmesidir. Müslüman zengin, ferdî dehasıyla o imparatorluğu kurar, lakin o holdingin, o arsaların gelirini kendi zürriyetinin fuzuli şatafatına değil; şifahanelere, kütüphanelere, talebe yurtlarına vakfeder. Vakfedilen mal artık dokunulmazdır; satılamaz, devredilemez. İşte hakiki sivil toplum ve sivil kudret budur.
Müslümanın zenginleşme metodu, havadan para kazanmak, arsaya çöküp rant beklemek yahut paradan para doğurtmak olamaz. O, doğrudan toprağa, demire, tezgâha; yani “hakiki üretime ve ticarete” talip olmak mecburiyetindedir. Gâvurun kurduğu finansal illüzyonların içinde bir boşluk aramak yerine, terin ve aklın birleştiği o meşakkatli yolu seçer. Sermayeyi bir sömürü aracı olarak değil; yüzlerce, binlerce insana haysiyetli bir rızık kapısı açacak, memleketin ve ümmetin belini doğrultacak bir “üretim motoru” olarak kurar. Bir araya gelen inanmış kalplerin küçük sermayeleri, işte bu adil üretim çarkında devasa bir kudrete, bir medeniyet kalkanına dönüşür.
Peki, bu çetin usulle o meşakkatli yokuşu tırmanıp, o devasa sermayenin başına geçen hakiki Müslüman zengin “nasıl davranır”, ne menem bir şahsiyete bürünür?
O, bu koca servetin “maliki” değil, sadece ilahi bir imtihan için o makama oturtulmuş bir “yediemini” olduğu hakikatini beynine ateşten bir mühür gibi kazımıştır. Bu yediemin şuuru, onun bütün hayatını, tavrını ve ahlakını baştan aşağı şekillendirir.
Tevazu ve Zühd (Yaşayış Ahlakı): Onun evinde, üstünde başında “altın varaklı” görgüsüzlüğün, marka fetişizminin esamesi dahi okunmaz. Milyonlara hükmeder lakin Hazreti Ömer’in, Ömer bin Abdülaziz’in heybetli sadeliğini kuşanır. Şatafatın, kibrin ve lüksün bir asalet değil, bir ruh hastalığı olduğunu bilir. Yediği yemek, giydiği gömlek, bindiği binek israftan fersah fersah uzaktır; zira o, fazladan harcayacağı her kuruşun hesabının mahşerde yakasına yapışacak birer ateş parçası olduğuna samimiyetle iman etmiştir.
Kardeşlik Hukuku (İş ve Emek Ahlakı): Modern zengin için yanında çalışanlar bilançodaki birer “maliyet kalemi” ve “insan kaynağı”dır. Lakin Müslüman zengin için onun atölyesinde, fabrikasında yahut şirketinde ter döken işçi; sömürülecek bir köle değil, rızkını arayan bir kardeş, Allah’ın ona emanet ettiği bir yoldaştır. Ürettiği kârın aslan payını kendi kasasına kilitleyip, işçisine sadaka verir gibi asgari ücreti reva görmez. “İşçinin hakkını teri kurumadan veriniz.” hadisini şirketinin anayasası yapar. Kârı şahsileştirip, zararı ve krizi çalışanların sırtına yükleyen kapitalist ahlaksızlığı elinin tersiyle iter; bollukta da darlıkta da omuz omuza bölüşmeyi bilir.
İnfak ve Medeniyet İnşası (Harcama Ahlakı): Müslüman zenginin parası, banka kasalarında çürüyen ölü bir su değil; sürekli temizleyen, aktıkça yeşerten bir nehirdir. O, “sosyal sorumluluk projesi” adı altında gazetelere boy boy poz vererek, kameralar eşliğinde fakir fukaranın gururunu inciterek sahte bir hayırseverlik tiyatrosu oynamaz. Onun infakı sağ elin verdiğini sol elin görmediği, vakar ve gizlilik içinde yapılan hasbi bir ibadettir. Fakat mesele sadece yoksula erzak dağıtmak da değildir. O, elindeki kudreti (sermayeyi), Batı’nın kültürel ve teknolojik tahakkümünü kıracak vakıflara, ilim mekteplerine ve müstakil araştırma merkezlerine kanalize eder. Tıpkı Osmanlı’nın vakıf medeniyeti gibi; kendisi bu dünyadan göçüp gitse dahi asırlarca ümmete hizmet edecek, fakir ve zeki talebeleri okutacak kütüphaneler, şifahaneler ve aşevleri bırakır geriye.
Kudret ve Hesap Şuuru (Psikolojik Vaziyeti): Etrafında dalkavukların, “Efendim, çok haklısınız.” diye el pençe divan duran riyakârların birikmesine asla müsaade etmez. Kendi eksikliğini yüzüne haykıracak, “Ey Ömer, Allah’tan kork!” diyecek kadar haysiyetli, fakir ama dimdik duran dostlar edinir. Camide ön safı parasıyla satın almaya kalkan nobranlıktan iğrenir; secdeye gittiğinde en arka safta, üstü başı tozlu bir işçinin yanında omuz omuza durarak Allah karşısındaki acizliğini idrak eder.
Hasılıkelam, bugünün dünyasında hakiki bir Müslüman zengin olmak; altın varaklı koltuklarda oturup dalkavuklara ahkâm kesmek, holding kulelerinden dünyayı seyretmek değil, avuçlarının içinde her an harlanan kor bir ateş taşımaktır. Eğer bu çağda bir Müslüman devasa bir servete hükmediyorsa; onun uykuları kaçmalı, bilançolarından ziyade ahiret mizanının dehşetiyle tir tir titremelidir. O, “Büyümeliyim ve yutmalıyım.” diyen kapitalist hırsa karşı “Dağıtmalıyım ki çürümeyeyim.” diyen bir felsefeyle yaşar. Hayatı sürekli bir “istiğfar”, serveti ise bir “kefaret” şuuru üzerine kuruludur.
Eğer ortada böylesine uykuları kaçan, kibrini kırmış, servetinin altında ezilen bir “yediemin” yok da; “Bu benim vizyonum, benim aklım.” diyerek şatafat içinde yüzen, İslam’ı şirketinin PR (halkla ilişkiler) bütçesi gibi kullanan bir figür varsa; orada İslam’ın zenginlik tasavvuru değil, Karun’un modern bir şubesi vardır. Ve bizim bütün felsefi isyanımız, o şubelerin önünde “takva” zannedilerek saf tutulmasınadır.
Dördüncü Kısım: Kötülere Bahşedilen Servet
Bu suni derebeylerinin, hak yiyerek, sömürerek yahut devletin malına musallat olarak elde ettikleri devasa servetleri meşrulaştırmak için sığındıkları en sinsi, en tehlikeli ve en riyakâr barınak, şüphesiz ki işin “teolojik” kılıfıdır. Onlar, kazandıkları o kirli paranın, bankalarda istifledikleri o kanlı sıfırların bizzat “Allah tarafından kendilerine iyi oldukları için lütfedildiğini” iddia edecek kadar dehşetli bir kibrin, firavunvari bir cüretin içindedirler. Zihinlerinin gerisinde ve dalkavuk meclislerinde sürekli şu şeytani mantığı fısıldarlar: “Eğer benim yaptığım iş haram olsaydı, eğer ben kötü bir kul olsaydım, Allah bana bu kadar mülkü, bu kadar şatafatı ve kudreti ihsan eder miydi? Demek ki O’nun en sevgili kulu benim ki, bana ‘Yürü yâ kulum.’ dedi.”
İşte bu hezeyan, inançlı fukaranın ve haysiyetli gençlerin de zihnini kemiren o meşhur kötülük probleminin can evidir: “Madem Allah adildir, ne diye iyiler sıkıntı içinde kıvranırken, bu liyakatsiz ve merhametsiz zorbalara arzın hazinelerini sonuna kadar açmaktadır?”
Bu çetin sualin cevabı, İslam’ın, modern insanın anlamaktan korktuğu o kadim mefhumunda gizlidir: İstidrac.
İstidrac; kelime manasıyla birini “derece derece, adım adım felakete yaklaştırmak” demektir. Allah’ın, haddini aşan zalimlere ve kalbi kibre boğulmuşlara, tövbe etmelerine dahi fırsat vermeyecek derecede büyük nimetler, bitmek bilmez bir sıhhat ve devasa servetler vermesidir. İlahi mizan, o zalimin ipini aniden çekmez; bilakis onun ipini alabildiğine uzatır, önüne arzın bütün kapılarını açar ki, kibri iyice şahlansın, firavunluğu kemale ersin ve nihayetinde yuvarlanacağı cehennem çukuru alabildiğine derinleşsin. A’râf Suresi 182. Ayet, bu ilahi tuzağı şöyle beyan eder: “Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helaka götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm; şüphesiz Benim tuzağım çetindir.”
Demek ki bu zenginlere verilen o devasa holdingler, lüks yalılar ve gürül gürül akan ihaleler; Allah’ın onlardan razı olduğunun bir nişanesi değil, boyunlarına geçirilmiş ve ilmek ilmek daralan altından bir kordondur. Onlar, bindikleri lüks ciplerin deri koltuklarında “Allah beni seviyor.” diye kibirlenedursunlar; hakikatte ilahi bir mühletin, bir istidracın karanlık tünelinde son sürat duvara doğru koşmaktadırlar. İslam itikadı gayet nettir: “İmhal vardır, ihmal yoktur.” Yani Allah zalime mühlet verir, onun mühletini servetle süsler, lakin onu asla ihmal etmez. Bir hırsıza, bir sömürücüye bu dünyada ceza verilmemesi ve üstüne servetinin artırılması, onun ebedî felaketinin en kesin delilidir.
Peki servet, ne diye sadece kalbi temiz, ahlaklı ve adil insanlara verilmez?
Eğer yeryüzündeki zenginlik sadece ve sadece “iyi” insanlara verilseydi, bu cihan bir “Darü’l-İmtihan” olmaktan çıkar, anında bir “Darü’l-Mükafat”a dönüşürdü. Böyle bir nizamda, insanlar Allah’a ahlak, fazilet ve hakkaniyet için değil; sırf “zengin olmak” için, ticari bir sözleşme yapar gibi iman ederlerdi. Din, menfaatperestlerin en kârlı yatırım aracına dönüşür; ibadetler birer banka dekontu, camiler ise birer ticaret borsası hâlini alırdı. Hakiki mümin ile münafığı, asil ile sefili birbirinden ayıracak hiçbir mihenk taşı kalmazdı.
Allah, serveti şirret insanların, karaborsacıların ve sömürücülerin ellerine bırakarak; aslında altının, doların ve makamın Kendi nezdinde “bir sinek kanadı kadar dahi” kıymeti olmadığını kâinata ilan etmektedir. Eğer zenginlik, Allah’ın sevgisinin bir ölçüsü olsaydı; tarihin en zengin adamları Karun ve Firavun olmaz, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı o Kutlu Nebi, sallallahu aleyhi ve sellem, hasır üzerinde uyuyup, günlerce ocağı tütmeyen bir hanede yaşamazdı.
Dolayısıyla, bu haksız zenginlerin sahip oldukları o şatafata bakıp da “Allah bunlara neden veriyor?” diye iç geçirenlerin, yahut o zenginlerin “Bu bana ilahi bir lütuftur.” şeklindeki riyakârlıklarına kananların vay hâline! Onlara verilen o servet, arzı cennete çevirmeleri için değil; kalplerindeki sinsi karanlığı, nobranlığı ve kibri eksiksiz bir şekilde inşa edip kusmaları için onlara verilmiş ilahi bir mühletten, ipten ve tuzaktan ibarettir. Değirmenin suyu onlara akmaktadır, evet; lakin o değirmen, onların sadece buğdayını değil, bizzat ebediyetlerini ve haysiyetlerini un ufak ederek öğütmektedir.
Hatime: Altından Dokunmuş Kefenler
Bütün bu felsefi mahkemelerin, iktisadi buhranların ve şatafatlı hayatların gelip çarpacağı, paramparça olup aslına rücu edeceği yegâne ve mutlak hakikat, şüphesiz ki ölümdür. İnsanoğlunun arz üzerinde icat ettiği hiçbir kibir, inşa ettiği hiçbir holding kulesi, musalla taşının dondurucu ve eşitleyici soğukluğunu yenmeye muktedir değildir. Zenginlik putuna tapanların ve o putun bizzat kendisi olanların en büyük trajedisi, ölümü satın alamayacakları hakikatiyle yüzleştikleri o son nefestir.
Hayatları boyunca her şeyi; insanları, haysiyetleri, sanat eserlerini, basını ve dahi ‘dinî’ mefhumları birer fiyat etiketiyle kıymetlendirmeye alışmış bu çorak zihinler, ecel kapıyı çaldığında o devasa bilançoların, banka hesaplarının ve altın varaklı yalıların hiçbir işe yaramadığı o çaresizlikle baş başa kalırlar. Ne garip bir ontolojik iflastır ki; bir ömür boyu ruhlarını, vicdanlarını ve ebedî saadetlerini feda ederek biriktirdikleri o koca servetten, o karanlık çukura girerken yanlarında götürebilecekleri yegâne şey, fukaranınkiyle aynı tezgâhta dokunmuş, cebi olmayan birkaç metrelik ucuz bir bez parçasıdır. Onlar, hayatı bir mülkiyet yarışı zannederken; aslında ölümün, o sahte mülkiyeti asıl sahibine iade eden ilahi bir haciz memuru olduğunu çok geç idrak ederler. Zihinlerinin derinliklerinde hep “altından dokunmuş kefenler” tahayyül etmişlerdir lakin toprağın altı, kibriyle boğulmuş Karunların sessizliğiyle doludur.
Sahi, arkalarında ne bırakırlar? Asırlarca yaşayacak bir medeniyet ufku mu, dualarla anılacak bir vakıf mı, yoksa insanlığın yarasına merhem olmuş bir icat mı? Hayır. Hakiki bir “yediemin” olamayan, serveti kalbine sokan bu nevzuhur asilzadelerin arkalarında bıraktığı yegâne miras (tereke); kendi cenazeleri kalkar kalkmaz mahkeme salonlarında birbirlerinin gırtlağına sarılacak, o şirketli yapıları paramparça edecek şımarık ve muhteris bir zürriyettir. Haksızlık, iltimas ve sömürüyle biriktirilen, zekâtı verilmemiş, infakla temizlenmemiş o kanlı servet; mirasçıların kursağından aşağı inen zehirli bir yılan, aileyi içten içe kemiren ilahi bir lanet hâline dönüşür. Onlar, çocuklarına huzur ve kudret bıraktıklarını vehmederken; aslında onlara, uğruna kardeşin kardeşi vuracağı altından bir cehennem bırakmışlardır.
Tarih şahittir ki, şahsi menfaatinden başka hiçbir şeye inanmayan, cemiyetin derdiyle dertlenmeyen, fakirin terinden çalarak kuleler diken hiçbir zenginin ismi, arz üzerinde hürmetle yad edilmemiştir. Onların iktidarı, sadece cüzdanlarının dolu olduğu o fani zaman dilimiyle sınırlıdır. Tabutun kapağı kapandığı an, o sahte dalkavukların sahte tebessümleri buharlaşır; o çok korktukları, riyayla örtbas etmeye çalıştıkları hiçlikleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Dünyanın en pahalı arabalarına binip, en lüks sofralarında oturup da; tarihe, ahlaka ve insanlığa dair tek bir asil cümle bırakamadan göçüp gitmek, fakirliğin ve sefaletin en dip noktasıdır. Onlar zengin değil, hayatı sadece maddeden ibaret sanan fukara ruhlardır.
Bizim davamız; ne paraya düşmanlık ne de fukaralığı kutsamaktır. Bizim davamız; ahlakın, liyakatin ve haysiyetin yerini alan bu “kırılgan putları” zihinlerimizde paramparça etmektir. Bir adamın cüzdanının kalınlığı, onun sözünün hikmetini yahut ruhunun asaletini tayin edemez. Bizler, odaya bir “zengin” girdiğinde ceketinin düğmelerini ilikleyen, onun şatafatlı iftarlarında bir lokma için iki büklüm olan, onun cehaletini “üstün aklın tecellisi” sayan o gönüllü kölelikten yakamızı kurtarmak mecburiyetindeyiz.
Değirmenin suyu Allah’ındır, dere de O’nundur. Hakiki mülk sahibi, ezel ve ebed olan o mutlak Kudret’tir. Geçici bir süreliğine suyun başına oturtulmuş bu kof ve riyakâr derebeylerine kulluk etmeyi reddettiğimiz, haysiyetimizi onların banka hesaplarından daha aziz tuttuğumuz gün; o kırılgan putlar sarsılacak ve yeryüzüne hakiki asalet, hakiki adalet ve İmam-ı Azam’ın o sarsılmaz ahlakı yeniden hâkim olacaktır.
İnsanlık, sütün içindeki o gözle görülmeyen muazzam orduyu kaynatarak ve pastörize ederek öldürdüğü gün, midesinin ve rızkının da istiklâlini kaybetti. Bugün “UHT” yazılı karton kutularda aylarca bozulmadan duran beyaz sıvı, aslında zamanın ve tabiatın dışına itilmiş, ruhu çekilmiş bir posadır. Bozulmayan şey, yaşamıyor demektir. Yaşamayan bir şey ise sana ne şifa verebilir ne de dirilik.
Türk’ün mutfağı bir laboratuvar değil, bir simya odasıdır. Yoğurt mayalamak; çiğ, vahşi ve saf sütün içindeki canı, sabırla, hararetle ve kadim bir sırla ehlileştirip, onu kaskatı bir karaktere, muazzam bir şifaya dönüştürme sanatıdır. Sütü yoğurda çeviren şey sadece ısı ve bakteri değildir; o, insanın tabiatla kurduğu sessiz bir ahitleşmedir. Bir evde yoğurt mayalanmıyorsa, o evde zaman sentetik akıyor; rızık, beklenmemesi gereken yerlerden bekleniyor demektir.
Biz “maya çalmak” deriz. Zira o bir avuç eski yoğurttaki sırrı, o canlı mirası yeni süte usulca, hissettirmeden aşılarız. Bu bir aktarma işidir. Kökü asırlar öncesine, bir Türkmen çadırına, bir Yörük obasına dayanan ilk mayanın, elden ele, anadan kıza, komşudan komşuya bugüne dek hiç ölmeden, haysiyetini kaybetmeden süregelen sessiz yolculuğudur.
Eğer hazırsan, ellerini yıka, niyetini tut. Başlayalım.
İntihab: Sütün Haysiyetini Aramak (Çiğ Süt)
Mayalayacağın süt, fabrikanın çelik borularından geçmiş, yağı alınmış, homojenize edilerek parçalanmış bir sıvı olamaz. O süt, fıtratını kaybetmiştir; ondan yoğurt değil, ancak sümüksü bir zillet tutar.
Gideceksin, mahallendeki sütçüyü, köylüyü, hayvanını merada otlatan o kimseyi bulacaksın. Onunla tanışacaksın. Temizliğine kani olacaksın. Ahırın, toprağın ve hayvanın kokusunu taşıyan “çiğ süt”ü alacaksın.
Çiğ süt, dinlendiğinde sathında kalın, sarımtırak bir tabaka bırakır. O tabaka (kaymak), sütün vakar ve haysiyetidir. Market sütlerinde bu yağ, makinalarla parçalanıp sütün içine gizlenir yahut çekilip alınır ki kimse yağı alıp kaymak yapamasın. Çiğ süt ise yağıyla, canıyla ve içindeki o muazzam florasıyla bir fıtrat harikasıdır.
Kaynatma Nizamı
Çiğ süt alınır alınmaz ocağa konur. Lakin sütü kaynatmak, onu fokur fokur ateşte yakmak değildir. Ateş, sütün içindeki istenmeyen bakterileri temizlerken, sütün ruhunu (proteinini) muhafaza etmelidir.
Süt ateşe değdiği an, içine maden (çelik/demir kaşık) sokulmaz. Tahta bir kaşıkla (tahta, bakteri barındırır uzun vadede, bu yüzden de temizliğini güzelce yapmalısın), sütün tabana tutunup yanmasına mani olmak için nizamlı bir şekilde karıştıracaksın. Dibi tutan sütün rayihası yanar, mayası küser.
Süt kabarıp da ocağın dışına taşmaya meylettiğinde, ateşi usulca kısacaksın. Tahta kaşıkla sütü alttan alıp, yukarıdan aşağıya doğru süzerek dökeceksin. Buna “savurma” denir. Havayla temas eden sütün içindeki lüzumsuz su buharlaşıp uçar; süt koyulaşır, kıvam alır. Süt o harlı kabarmasından sonra kısık ateşte tam 10-15 dakika usulca tıkırdamalı, içindeki fazla suyu göğe teslim etmelidir.
Vaktin ve Hararetin Tayini
İşte yoğurt mayalamanın, o simyanın koptuğu yer burasıdır. Sütü kaynattın, şimdi soğumaya bırakacaksın. Lakin ne tam soğuyacak ne de el yakacak. Maya dediğimiz canlı ordu, ancak “kan sıcaklığında” (fıtri hararette) uyanır ve çoğalır.
Derecelere, termometrelere aldanma; insanın bedeni en kusursuz terazidir. Süt ılıdığında, elini yıkayıp serçe parmağının boğumunu sütün kenarından içine daldır. İçinden yediye kadar say (Yaklaşık 43-45 derece). Eğer parmağın o sıcaklığa dayanıyor lakin yedinci saniyede hafifçe “ısırılıyorsa”, işte o an sırrın vaktidir.
Eğer süt çok sıcakken (celâl) mayayı çalarsan, maya haşlanır, ölür; yoğurt ekşi, kesik kesik, suyu ayrışmış bir çökeleğe döner. Eğer süt çok soğukken (cemâl) mayayı çalarsan, maya uyanamaz, üşür; yoğurt tutmaz, sünmüş, yapışkan bir zillet hâlini alır. O ince hiza, o tatlı ısırma hissi, fıtratın tam merkezidir.
Mayanın Çalınması
Maya, marketten alınan o tozlar değildir. Maya, komşundan, anandan yahut evvelki haftadan ayırdığın, karakteri oturmuş, ekşiliği ve tatlılığı senin damak zevkine göre şekillenmiş, yaşayan, bir önceki yoğurdun hülasasıdır, özüdür.
Bir kâseye, bir litre süt için tepeleme bir tahta kaşık (silme değil, cömertçe) maya al. Maya, dolaptan yeni çıkmış kaskatı hâliyle sımsıcak sütün içine atılmaz; şoka girer. O kâsedeki mayanın üzerine, tenceredeki ideal sıcaklıktaki sütten üç-dört kaşık alıp usulca dök. Tahta kaşıkla o mayayı ez, pürüzsüz bir ayran kıvamına getir, sütün sıcaklığına alıştır.
Sütü tencerenin kenarından, kaymağını asla bozmadan, zedelemeden hafifçe arala. O hazırladığın ılık ve sıvı mayayı, sütün içine incecik bir ip gibi akıt. Kaymağın altından, tencerenin dibine doğru tahta kaşıkla sadece bir iki tur, usulca, incitmeden karıştır. Sütü çalkalama, kaymağı parçalama. Mayayı çalarken içinden duasını et, “Halil İbrahim bereketi olsun.” de. Bu, eski neslin yeni nesle el vermesidir.
Sırrın Muhafazası: Kundaklama ve İnziva
Maya süte karıştı, emir verildi. Şimdi o görünmez ordunun, o sıvı sütü kaskatı bir zırha çevirmesi için inzivaya ihtiyacı vardır. Can, karanlıkta ve sükûnette mayalanır.
Tencerenin kapağını sımsıkı kapatma. Mayalanan süt nefes alır, terler. Eğer kapağı kapatırsan, buharlaşan o su kapağa çarpar ve tekrar sütün içine damlar; yoğurdun sulu ve cıvık olur. Tencerenin ağzına bir tel süzgeç kapat yahut temiz, gözenekli bir pamuklu bez ger.
Tencereyi, sarsılmayacağı, ayak altında olmayan bir köşeye al. Etrafını bebek kundaklar gibi temiz sofra bezleriyle, yün battaniyelerle sıkıca sar. O içerideki “ısırgan” sıcaklığı dışarıya sızdırmayacak, mayanın uyuması için ona bir rahim sıcaklığı sunacaksın.
Kundaklandıktan sonra o tencereye dokunulmaz, tencere sarsılmaz, tencerenin yeri değiştirilmez. O tam 4 ila 5 saat boyunca orada, mutlak bir sükût içinde bekleyecektir. Merak edip de zırt pırt kapağını açan, o inzivayı bozan adamın yoğurdu yarım kalır, fıtratı bozulur.
Soğuma Safhası
Dört saatin sonunda kundağı yavaşça aç. Tencereyi hafifçe oynattığında, o cıvık sütün artık kaskatı, jöle gibi bir vakarla durduğunu göreceksin. Sır tamamlanmış, yoğurt tutmuştur. Lakin iş henüz bitmedi.
Yoğurdu sıcak kundaktan çıkardığın an yemeye kalkarsan, darmadağın olur. O yoğurdun dinlenmesi, kendini bulması, o kaskatı formunu mühürlemesi gerekir. Tencerenin ağzı açık (yahut sadece bir ince bez örtülü) şekilde, buzdolabının serin ve sarsılmaz bir köşesine koy.
En az 12 saat, ideali 24 saat boyunca o yoğurda kaşık vurmayacaksın. Dolabın o soğuğu, fermantasyonu yavaşça durdurur, yoğurdun içindeki suyu çeker, ona o bıçakla kesilecek kadar sert, kalıp gibi kıvamını verir.
Hitam
Bir tam günün ardından buzdolabının kapağını açıp da o tencereyi tezgâha koyduğunda; sathında o sapsarı, kalın kaymağıyla sana bakan şey sadece bir yiyecek değildir. O, kazandığın bir zaferdir.
Eline o kaşığı alıp da kaymağın gergin yüzeyini usulca yardığında, altından çıkan o bembeyaz, kaskatı ve hafif ekşimsi rayihayı duyduğunda anlarsın ki; istiklâl dediğimiz şey öyle mücerret, meclislerde konuşulan, havada asılı duran bir kelime değildir. İstiklâl; kendi ellerinle mayaladığın o tencerenin dibinde, komşundan aldığın o bir kaşık mayanın sırrında ve parmağının ucundaki o ısırgan sıcaklıktadır.
Sen o yoğurdu mayalamakla sadece karnını doyurmadın; sen, asırlardır bu topraklarda ateşi yakan, tencereyi kaynatan, fıtrata ve sabra hürmet eden o kadim silsilenin bir halkası oldun. Artık o market fişlerine, o “ömrü uzatılmış” yalanlara muhtaç değilsin. Sen rızkına el sürdürtmeyen, kendi boğazının fethini tamamlamış birisin.
Masan bereketli, mayan kavi, istiklâlin daim olsun.
I. İnsan ziyandadır. Bu, alelade bir bedbinlik beyanı yahut çağın getirdiklerine matuf romantik bir hayıflanma değildir; insanın ontolojik serüveninin, içine düştüğü mekân ve zamanla kurduğu münasebetin kesin bir teşhisidir. İki bin yirmi altı yılının dünyasında, bilhassa Türkiye’sinde, her şeyin aşırı derecede politize ve monetize olduğu, eşyanın tabiatının ticari bir mantıkla yeniden kodlandığı bu vasatta, ziyan, uzak illerde beridir olagelen vakalar olmaktan çıkmış, soluduğumuz havanın bizatihi kendisine dönüşmüştür. Bu metin, can çekişen Türk şiirinin başında tutulan mızmız bir ağıt değildir. Bu metin, ne dediğini bilmeyen, birbirini anlamayan ve anlamamakla da övünen şol asrın idraksiz göğsüne saplanmak üzre kınından sıyrılmış, suyu zehir ve çeliği alevden bir kılınçtır. İnsan ziyanda ve dahi onu kurtaracağı iddia edilen sanat, bu ziyanın en sefil suç ortağı hâline gelmiş durumda.
Bugün insan, kapitalizmin ve rakami (dijital) hızın çarkları arasında her şeye ulaşabilen ancak hiçbir şeye varamayan bir gölge hükmündedir. Enformasyon oburluğu, idraki hadım etmiştir. Her şeyden saniye saniye haberdar olan modern insan, ne yazık ki hiçbir şeyden habîr değildir. Bilgi birikmekte fakat irfana, idrake ve hikmete dönüşememektedir. Çünkü bilmek ile vakıf olmak arasındaki köprü yıkılmıştır. Bankaların, şirketlerin ve kâr marjlarının büyütüldüğü bu nizamda; insanın insanla, insanın tabiatla ve insanın Yaratıcı ile kurduğu bağdaki “eman” ve “iman” sessizce buharlaşmıştır. Emanet şuuru yerini mülkiyet hırsına, iman ise ritüelik bir itiyada terk etmiştir.
Lakin bu ziyanın yegâne faili kapitalizmin çarkları yahut rakami hızın oburluğu da değildir. Eşyanın ardındaki ilahi gölgeyi kovan, her sırrı kaba bir veriye ve laboratuvar nesnesine irca eden, modern insan için gayri tüm ‘esrar perdelerinin yırtılmış olması’ hususu da bu cinayetin faillerindendir. Çağın insanı, hakikatin yüzüyle değil; acının, ölümün ve çürümenin ekranlar ardında sterilize edildiği tehlikesiz kopyalarıyla muhataptır. İnsan yalnızca ‘şimdi’nin diktatörlüğüne mahkûm edilmiş; mazisiyle, ecdadıyla ve kadim lisanıyla olan o hayati bağı koparılarak devasa bir hafıza katliamına uğratılmıştır. İnsan, gayrı köksüz, mazisiz ve kopyalar arasında kaybolmuş bir siluettir.
Modern insanın ziyanı, yalnızca mazisini ve hafızasını yitirmesinden de ibaret değildir; ondan çok daha korkunç olanı, geleceğinin ve ihtimallerinin de iğdiş edilmesidir. Arzularımızın ve zaaflarımızın bizden evvel hesaplanıp önümüze sürüldüğü bu ‘algoritma’ ağında, gayb’ın mukaddes karanlığı rakamlara boğulmuştur. Hayretin ölümü tam da burada, sırrın bitişinde başlar. Dahası, var olmanın yegâne şartının aralıksız konuşmak ve “paylaşmak” olduğu bu çağda, sükût müsadere edilmiş, insani bir hak olan susmak, bir yok oluşa eşitlenmiştir. Kelimelerin hiperenflasyona uğradığı, herkesin çığlık attığı ama kimsenin dinlemediği bu gürültü cehenneminde, alelade şiirler yazmak gevezeliğe suç ortaklığı yapmaktır.
II. Bu ziyanın en korkunç tezahürü, insanın “hayret” makamından sürgün edilmesidir. Hayret ki, mevcudatın karşısında duyulan mukaddes sarsıntı; hayret ki, eşyanın perde arkasını sezmenin getirdiği ürpertici huşudur. İnsanı hakiki manada harekete geçiren, ona “gayret” aşılayan yegâne itici güç işte bu hayrettir. Fakat kapitalizm, insandaki bu asli hayreti öldürmüş, yerine suni bir telaş ikame etmiştir.
Bugün sokakları dolduran, ekranları işgal eden yığınlar, hayretsiz gayretlerin tahakkümü altındadır. Neye, niçin çabaladığını bilmeyen; sadece statü, para ve görünürlük uğruna, feragat ettiklerinin farkına dahi varmadan çırpınan birer zombiye dönüşmüşlerdir. Hayretin olmadığı yerde idrak, idrakin olmadığı yerde hürmet ve vefa barınmaz. Her şeyin aleladeleştiği, kutsi olanın ve derinliğin piyasa malzemesi yapıldığı bir devirdeyiz. Kadim dili, Kur’an harflerini ve o lisanın taşıdığı hafızayı bütünüyle yitirmenin eşiğine gelişimiz tesadüf değildir. İnsanlar artık ne dediklerini bilmemekte, karşılarındakinin ne dediğini de anlamamaktadırlar. Kelime, varlığın evi olmaktan çıkmış; günlük, ucuz bir tüketim nesnesine irca edilmiştir.
Vefanın ve ciddiyetin kaybolduğu bu vasatta, kanaat öncüsü maskesi takmış, konuştuğu lisanın köklerinden ve ağırlığından bihaber şahısların şiir aleyhinde fütursuzca ahkâm kesebilmesi bir sapma değil, çağın tabii bir neticesidir. Çünkü şiir, bu hayretsiz ve vefasız kalabalıklar için ya tamamen manasız bir kelime yığını ya da kendi sığ hislerini tatmin edecekleri ucuz bir terapi vasıtasıdır.
III. Peki, şiir bu ağır yaraya neden merhem olamamaktadır? Şiir niçin insandaki hayreti yeniden diriltip onu o suni gayretlerin pençesinden kurtaramamaktadır?
Çünkü şiirin kendisi de ziyandadır. Şiir, çağın bu ticari, seyirlik ve sathi mantığına teslim olmuş; kendi ontolojik ağırlığından, sarsıcı ve kural koyucu (mütekellim) tavrından feragat etmiştir. İnsanı efsunlayan, onu kendi karanlığıyla ve hakikatin yüzüyle çarpıştıran o edebî kudret; yalnızca yazarlık atölyelerinin ve sığ kuralların boyunduruğuna girmekle kalmamıştır. Şiir bugün, uykusu kaçan modern insana ninniler söyleyen, onun ruhi sancılarını dindirmeye memur edilmiş ucuz bir ‘teskin ve terapi’ vasıtasına irca edilmiştir. Oysa şiirin gayesi şifa vermek değil, neşteri en derine vurmaktır. Sözün mimari bütünlüğü, algoritmaların janjanlı aforizma oburluğuna peşkeş çekilirken; şiir, masada bir kadavra gibi kesilip biçilmekte ve ona ruhsuz bir laboratuvar faresi muamelesi yapan akademik otoritenin insafına terk edilmektedir. İşte bunlardır şiirin damarlarındaki kanı çeken sivri dişli vampirler.
IV. Hakiki şiir, kelimelerin zarifçe yan yana dizildiği bir istirahatgâh değil; varoluşun pürüzlerinin, çürümenin, bedenin, ölümün ve ağır buhranların okurun zihnine bir cerahat gibi zerk edildiği yerdir.
Benim poetikamda yazar aradan çekilmez; aksine, bütün cüssesiyle, bütün günahları ve felsefesiyle metnin tam kalbine dikilir. Şiir, bir “sezdirme” oyunu değil; mutlak bir “izah”, tavizsiz bir “dikte”, ağır bir “beyan” sanatıdır. Bir fikri, bir ölümü veya insanın kaba ve dünyevi basitliğini fiiliyatın arasına saklayıp okurun bulmasını ummak acizliktir. Onu çıplak, çiğ ve izahata muhtaç bırakmayacak kadar tavizsiz bir netlikle masaya vurmak, mütekellimin (şairin) asli vazifesidir.
Şiiri tasvirî bir tabiat belgeseline, şairi ise elinde kamerayla etrafı çeken sessiz bir gözlemciye dönüştürmeye çalışan bu estetik anlayış; şiirin damarlarındaki kanı çekmiştir. Kelimeler birer kamera değil; birer neşter, birer balyoz, yeri geldiğinde birer mezar taşıdır. Mine’l’in, Hira’nın veya Özgür Bağlıyalnız’ın ağzından dökülen her bir söz; bu çağın ehlileştirilmiş, konforlu ahlakına ve estetiğine yapılmış doğrudan bir taarruzdur. Biz, kurbanını avlarken bunu gizleyenlerden değil; avladığı canı gözünün içine baka baka, izah ve ilan edenlerdeniz.
V. Hasılı; hayretsiz gayretlerle çırpınan, her şeye ulaşıp hiçbir şeye varamayan bu çağın insanını, usulca yağan bir yağmur uyandıramaz. Edebiyat, hayatı bir sinema perdesi gibi izletmekten vazgeçip, kelamın asırlık ve kural koyucu tahtına geri dönmelidir.
Bu poetika, sözün ve beyanın mutlak tahakkümünü yeniden tesis etme gayretidir. Şiir, tabiatı taklit eden bir şaklaban, okuru oyalayan bir illüzyonist veya ona manzaralar çizen bir ressam değildir. İşte bu yüzden, “Bana yağmuru anlatma, yağmuru yağdır.” şeklindeki o meşhur vecize bir kudret beyanı değil; şiirin uysallaştırılmasının ve tehlikesiz bir his simülasyonuna irca edilmesinin manifestosudur. Zira hakikat şudur: Yağmuru anlatmak okuru camın ardında tutan pasif bir seyirciye dönüştürürken; okurun üzerine ‘yağmuru yağdırmak’, onu en fazla romantik bir melankoliyle ıslatan estetik bir illüzyondur. İster kelimelerle zarif manzaralar çizin, ister okurun üzerine suni sağanaklar boşaltın; idraki felç olmuş bir zihinde o mukaddes ürpertiyi yaratamazsınız.
Şiir ne yağmuru anlatmalıdır ne de yağmuru yağdırabilir. Şiir, yaklaşan tufanı müjdeler. Ancak buna muktedirdir. Tufanı koparacak olan eşyanın kendi tabiatı veya ilahi iradedir; lakin o mutlak ve yok edici dehşeti, kurbanın (okurun) kulaklarına bükülmez bir ferman gibi dikte edecek olan da bizzat mütekellimdir.
Hece Dergisi’nin Nisan 2026 (352.) sayısında “Şiir ve Rap” dosyası açıldı. Bu dosyanın soruşturma kısmı için bize de ulaşıp iki sual tevcih ettiler. Davete icabet edip kendi penceremizden cevaplarımızı ilettik.
Dergiyi edinme imkânı bulamayanlar için, cevaplarımızın tam metnini aşağıya bırakıyoruz.
Bizim niyetimiz hep şair kalmaktı.
KvL
1. Türkçe Rap ve Türk Şiiri Münasebeti Üzerine
Sual: Türkçe rap ile Türk şiiri arasında nasıl bir ilişki var sizce? Sözün tarihsel serüveni içinde rap’i şiir geleneğinin bir devamı olarak mı, köklerden bir kopuş olarak mı, yoksa ‘ses’in ritim değiştirmesi olarak mı okumalıyız? Hangi bağlamlarda değerlendirilebilir sizce bu ilişki?
Türkçe rap ve Türk şiirinin münasebetini; “geleneğin devamı” yahut “modern ozanlık” gibi romantik ve sığ mefhumlarla geçiştirmek, asrın getirdiği felaketi görememek demektir. Rap müzik; Türk şiiri ve ananesi nazara alındığında, bir tekâmül değil, trajik bir “irtifa kaybı”dır.
Bu farkı şöyle izah edeyim: Şair; önce sözü, yani manayı yazar. Müzik, o sözün içindeki ahenktir (Aruz/Hece). Söz, kendi müziğini kendi yaratır; mısra, kendi musikisiyle birlikte zuhur eder. Bunun aksini yapana zaten şair değil, manzumeci diyoruz.
Rapçi ise; önce beat‘i duyar. Sözü, o ritmin boşluklarına “doldurur”. Söz, müziğe uymak mecburiyetindedir. Tıpkı manzumeciler gibi. Şiirde müzik sözün hizmetindeyken, rap’te söz müziğin kölesidir.
Ayrıca, Divan’ın aruzu yahut Halk’ın hecesi; insanın kalp atışına, nefes alıp verişine, yani biyolojik ve ruhani ritmine ayarlıydı. O şiirler “insan hızıyla” akar, durur ve demlenirdi. Türkçenin Türkçe olmasını, bu kadar ahenkli bir kıvam almasını sağlayan şeylerdi bunlar.
Rap’in ritmi (4/4’lük loop‘lar) ise Sanayi Devrimi’nin, makinenin sesidir; dijital saati (BPM) esas alır. Velhasıl Türkçeyi bozmakta; onu, yanlış telaffuzlara ve yapısı dahi olmayan cümlelere hapsetmektedir.
Gelgelelim, her gün otobanda 150 km/sa hızla işe gidip gelen, keşmekeşin içinde savrulan bir insanın, arabasında saz semaisi dinlemesini de bekleyemeyiz. Hayat bir bütündür ve paketler hâlinde gelir. Modern hayatın paketi; kaos, hız ve unutuş’tur. Rap müzik, işte bu “hasarlı paketin” ambalaj kâğıtlarından biridir.
Bu yüzdendir ki; rap asla ozanlık ile, “diss” hiciv ile, protest rap koçaklama ile bir tutulamaz. Bunlar farklı medeniyet paketlerinin ürünleridir.
Bizim yaptığımız işe gelince… Bu bahse şuradan dâhil olmalıyız: Ecnebilerin “rapping” dediği şey; esasında bir müzik türünden ziyade, kendine has ritmi olan bir terennüm etme şeklidir. İsmet Özel’in Otoyoldaki Kavşakta Kavrulmuş Ruh Satıcısı şiiri, münasip bir ritimle okunduğunda pekâlâ bir rap parçasına dönüşebilir; fakat bu işe “cevaz verilmeli midir”, işte orasını biz bilmeyiz.
Biz niyet olarak şairiz, ama teknik olarak rapçiyiz. Yani biz, bir şiiri, cebren bir ritmin üzerine giydirmeye çalışıyoruz, az evvel verdiğim İsmet Özel misalindeki gibi. Bu yüzden de yaptığımız işler ekseriyetle “teknik” anlamda kusurlu işler oluyor. Çünkü mana o kalıba sığmıyor, taşıyor.
İsmet Özel’in şiirinin rap olarak okunup okunamayacağı hususuna cevaz verecek kişi kimdir bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz şey şu ki, biz şu an, bir nevi “hile-i şeriyye”ye başvurarak, bu formu (rap formunu) kullanmaktayız. Yaptığımız iş, başkaca bir şey değildir. Hatta diyebiliriz ki; bizler KvL olarak, düşen bir uçakta, yolculara son dualarını hatırlatmaya çalışmaktan başkaca bir iş yapmıyoruz.
2. İlham Kaynakları ve Şairler Üzerine
Sual: Şarkılarınıza, müziğinize etkisi bağlamında ilham aldığınız, okuduğunuz, sevdiğiniz şairler var mı? (Bahse konu isimlerin, sizdeki karşılıkları bağlamında hangi hususiyetleriyle öne çıktıklarını da duymak isteriz.)
Bu sualinize icabet etmemeyi, sükût etmeyi tercih ederiz.
Zira gönlümüzde taht kurmuş o devasa isimleri; içinde debelendiğimiz bu “modern gürültü”ye, bu “hız ve tüketim” panayırına meze etmek istemeyiz.
Onları kendi yüksek irtifalarında, fildişi kulelerinde ve o muazzam sessizliklerinde bırakmak, onlara duyduğumuz hürmetin ve haddini bilmenin bir gereğidir.
Bizim ilhamımız şairlerden ziyade, şiirin o “kayıp gitmiş” heybetine ve “kelimenin sessizliğine” duyduğumuz yakıcı hasrettir.