Girizgâh
Bir karış toprağı yurt kılmak, o toprağın bağrına gülü dikmek ve helal rızkı ocağında mayalamak; istiklâl harbinin yalnızca ilk safhasıdır. Fıtratın nizamını kurmak marifettir lakin onu müdafaa edemiyorsan, o nizam sadece zalimin iştahını kabartan bir ziyafet sofrasına dönüşür. Dikeni olmayan gül nasıl sokağa düşüp ayaklar altında ezilmeye mahkûmsa; pusatı olmayan, çeliğin vakarını belinde taşımayan âdemin de ne kurduğu o bahçe kendisine kalır ne de haysiyeti.
Sana yıllarca televizyon ekranlarında, haber bültenlerinde, düğün derneklerde havaya kurşun sıkan şuursuzları, belindeki o ağır emaneti kendi aşağılık kompleksine meze yapan magandaları bilhassa gösterdiler. İsterler ki çelikten iğrenesin, barut kokusundan korkasın, silahın “lanet bir şey” olduğunu belleyip o fıtri müdafaa hakkını kendi ellerinle sisteme teslim edesin. Çünkü silahı olmayan, avret yerlerini ve hanesinin namusunu korumaktan aciz bırakılmış bir halk; güdülecek, korkutulacak ve her türlü zillete boyun eğdirilecek bir sürüdür.
Hâlbuki Türk’ün lügatinde pusat, adi bir asayiş meselesine yahut üç beş soysuzun uğursuzluğuna karşı tedarik edilmiş basit bir ‘nefsi müdafaa’ aracı değildir. Biz silahı, “Toplumdan biri gelip mülkümüze, ırzımıza kastederse yakamızı kurtaralım.” sığlığıyla evimizde tutmayız. Bizim için pusat; doğrudan doğruya cihattır. O beklenen harp gününün, küfrün o kokuşmuş sistemine karşı verilecek mutlak istiklâl mücadelesinin hazırlığıdır. Silahı temiz tutmak, atış talimini aksatmamak, o namlunun yivine setine her daim aşina olmak; vakti saati geldiğinde gâvurun karşısına eli boş, marifetsiz ve uyuşmuş bir köle olarak çıkmamak içindir. O çeliğin pasını silmek, kılıcı kınında, atı eyerinde o büyük muharebeye hazır bekleme cehdidir.
Lakin silahı satın alıp bir çekmecenin karanlığına yahut kılıfın içine hapsetmekle iş bitmez. O çelik, alaka ister, edep ister, inzibat ister. Silahının namlusunu barut isinden arındırmayan, yiv ve setlerin nizamını kendi vicdanı gibi pürüzsüz tutmayan, mekanizmanın ince tıkırtısına kulak vermeyen âdem, o alete hükmedemez. Günü geldiğinde o paslı çelik, sahibini yarı yolda bırakır, haysiyetini yere serer. Çeliğin pası, iradenin pasıdır. Namlunun içindeki o karanlık is, insanın ruhuna çöken kibrin ve tembelliğin ta kendisidir.
Şimdi o paslı zihniyetleri, o silahsızlanma yalanlarını bir kenara bırak. Önüne temiz bir bez ser. Çeliği, yağı ve harbiyi masaya çıkar. Zira pusatın namusunu o isin altından çıkarıp parlatmak; yalnızca bir metalin değil, kendi iradenin ve istiklâlinin de pasını silmektir.
Emniyetin Edebi ve Çeliğin Şuuru
Silah temizliğine geçmeden evvel, o aletin ruhunu ve nizamını kavrayacaksın. Silah, affetmez. Hatanın, şakanın, “Boş zannediyordum.” ahmaklığının faturası canla ödenir. Türk’ün pusatla kurduğu hukukun dört mukaddes kaidesi vardır:
Silah Daima Doludur: Eline aldığın her silah, şarjörü çıkmış dahi olsa, senin zihninde daima namlusunda mermi sürülü bir ejderha gibi kabul edilecek. O ciddiyetle tutulacak.
Namlunun Namusu: Silahın namlusu, senin niyetinin pusulasıdır. Namluyu, yok etmeyi göze almadığın hiçbir şeye, hiçbir canlıya çevirmeyeceksin. Namlunun yönü; namusundur. Temizlik yaparken dahi o namlu ya toprağa ya da emniyetli bir duvara bakacaktır.
Parmağın Terbiyesi: O tetik, senin iradenin son durağıdır. Namlu hedefe yönelmeden, zihnin o mukaddes kararı vermeden, işaret parmağın tetiğin üzerine asla gitmeyecek. O parmak, tetik korkuluğunun üzerinde, dümdüz, tetikte bekleyecek. Bu, bedenin inzibatıdır.
Haznenin Tahliyesi: Temizliğe başlarken evvela şarjörü ayıracaksın. Sonra sürgüyü (mekanizmayı) şiddetle geriye çekecek ve fişek yatağını (namlunun arkasını) hem gözünle hem de serçe parmağınla kontrol edeceksin. Çelik, çıplak ve boş olmalıdır.
Sahra Sökümü
Silahın dışını silmek temizlik değildir. O çeliğin bağrına, iç organlarına, barut isinin ciğerlerine kadar işlediği o karanlık noktalara ineceksin.
Sürgüyü geriye çekip sökme mandalını (yahut pimini) kurtaracaksın. Silahın üst gövdesiyle (sürgü) alt gövdesini (kabza) birbirinden ayıracaksın.
İcra yayını (geri tepmeyi emen o gergin yayı) ve en nihayetinde kalbi, yani “namluyu” yuvasından çıkaracaksın. Parçaları önüne, temiz bir bezin üzerine, söküş sırasına göre dizeceksin. Nizamı bozulan çelik, sahibini yolda bırakır.
Yiv, Set ve Kalbin Temizliği
Silahın en mühim uzvu, namlunun içidir. O karanlık borunun içinde, mermiye taklalar attırıp hedefe dümdüz gitmesini sağlayan o helezonik çizgilere yiv ve set denir. Eğer sen silahı ateşledikten sonra o namlunun içini temizlemezsen; yanan barutun isi, merminin gömleğinden sıyrılan bakır ve kurşun artıkları o yivlerin arasına dolar. O çizgiler kapanırsa, mermi istikametini kaybeder, hakikati şaşar.
Eline, ucunda bakır tel fırça olan o “harbi”yi alacaksın. Fırçayı namlu temizleyici solvente (yahut kaliteli bir silah yağına) bulayacaksın.
Fırçayı namluya asla merminin çıktığı uçtan (namlu ağzından) sokmayacaksın. Namlu ağzı silahın dudağıdır, çeliğin en hassas noktasıdır; orası zedelenirse silahın bütün isabeti biter. Fırçayı, merminin girdiği yerden (fişek yatağından) sokup, fıtrata uygun şekilde, çıkış yönüne doğru iteceksin.
Fırça uçtan çıkınca geri çekmeyeceksin. Çıktığı yerde fırçayı söküp harbi çubuğunu geri çekecek, fırçayı arkadan tekrar takıp bir daha iteceksin. Barut isini geldiği yere geri sürtmek, ahmaklıktır. Ardından ucuna temiz, tüy bırakmayan bir pamuklu bez takıp, o bez bembeyaz, pürüzsüz çıkana dek namlunun içini sileceksin. Çelik, ayna gibi parlayacak. Gözünü fişek yatağına dayayıp ışığa baktığında, o yivlerin ve setlerin tertemiz sarmalını, o kusursuz hizayı göreceksin.
Mekanizmanın Terbiyesi
Sadece namluyu temizlemek yetmez. Mermiyi ateşleyen, kovanı dışarı fırlatan o hareketli parçaların üzeri de her patlamada barut gazıyla kaplanır. Barut isi, insanın ruhuna çöken kibir gibidir; biriktikçe mekanizmayı ağırlaştırır, çarkları kilitler ve en lazım olduğu anda silah tutukluk yapar.
Naylon yahut pirinç bir diş fırçasıyla, sürgünün altındaki kızakları, gövdedeki yatakları ve tırnağın (boş kovanı tutup fırlatan o küçük kancanın) altını iyice fırçalayacaksın. Oraya yapışmış, taşlaşmış karbon kalıntılarını kazıyacaksın.
Tetiğe bastığında merminin kapsülüne vuran o ince iğnenin çıktığı deliğe (iğne yatağı) asla sıvı yağ sıkmayacaksın. Oraya dolan yağ, barut tozuyla birleşir, çamura döner ve soğuk havada donup iğneyi kilitler. Orayı kuru ve temiz bırakacaksın.
İtidal ile Yağlamak
Temizlik bittikten sonra çeliği korumak için yağlamak elzemdir. Pas, çeliğin en büyük düşmanı, zamanın o alete vurduğu en acımasız kelepçedir. Lakin yağlamada itidal şarttır.
Cahil adam, silahı daha iyi çalışsın diye vıcık vıcık yağa boğar, her deliğinden yağ damlatır. Bu, fıtratı boğmaktır. Fazla yağ, havada uçuşan tozu, cebindeki kumaş havını ve patlayan barutun isini bir mıknatıs gibi kendine çeker, katı bir çamura (zımpara macununa) dönüştürür. Yağa boğulmuş silah, muharebede sahibine ihanet eder.
Silah yağı (tercihen sentetik ince yağ), sadece metalin metale sürtündüğü o kızak noktalarına (raylara), icra yayına ve namlunun dış yüzeyine sadece “birer damla” damlatılır. Sonra temiz bir bezle o yağ iyice silinir. Çeliğin üzerinde gözle görülmeyen, sadece parmağını sürttüğünde hissedeceğin çok ince bir film tabakası kalmalıdır. Çelik, nefes almalı ama paslanmamalıdır.
Cem Etme ve Sınav
Sökülen parçaları, tertemiz ve kararınca yağlanmış hâlde geri birleştireceksin. Namlu yuvasına oturacak, yay gerilecek, sürgü yerine takılacaktır. Silahı topladıktan sonra, şarjör takılı olmadan, sürgüyü birkaç kez şiddetle geriye çekip bırakacaksın. Çeliğin o pürüzsüz “şlak şlak” sesini, o mekanik ve tok nizamı kulaklarınla duyacaksın. Sonra namluyu emniyetli bir yöne (toprağa yahut emniyetli bir duvara) çevirip tetiği düşüreceksin. O tok “tık” sesi, pusatın “Ben hazırım.” deme şeklidir.
Son olarak, silahın dışını, üzerinde kalan parmak izlerini ve terinin tuzunu hafif yağlı bir bezle silip pusatı kılıfına yahut yerine koyacaksın.
Hitam
Bir adamın belinde taşıdığı yahut yastığının altında sakladığı o temizlenmiş, bakımı yapılmış, içi mermi dolu çelik kütlesi, dışarıdan bakıldığında bir şiddet aleti gibi görünebilir. Hâlbuki pusat; şuur sahibi bir adamın elinde, onu vahşileştiren değil, tam aksine onu derin bir sükûnete ve tevazuya iten bir terbiye aracıdır.
Belinde ölümün ve yaşamın o kaskatı ağırlığını taşıyan bir adam; trafikte önüne kıran bir ahmak için kornaya basıp bağırmaz, sokaktaki lüzumsuz bir itiş kakışa girmez, sesini yükseltmez. Çünkü o adam, belindeki o gücün farkındadır. Bilir ki mesele bir kez o çeliğe intikal ederse, geri dönüşü yoktur. Bu yüzden pusat taşıyan Türk, en sabırlı, en ağırbaşlı, en mütebessim adam olmak mecburiyetindedir. Silah, adamı terbiye eder.
O magandaların düğünlerde, sokak aralarında havaya sıktığı şuursuz mermiler, silahın değil, sahibinin ruhundaki o ezikliğin, aşağılık kompleksinin ve marifetsizliğin dışa vurumudur. Sen onlardan değilsin. Sen, istiklâl harbinin daha bitmediğini bilen, “Ölmek istemeyen istiklâlini elde etsin.” düsturuyla toprağını, tarımını, gülünü müdafaa eden adamsın.
Senin namlun tertemiz, yiv ve setin pürüzsüz, namusun emniyette olsun. Barut isine karışan o makine yağı kokusunu içine çek; zira o koku, sana ait olanı korumanın kokusudur.
