elifba
1
ağaçlar vardır, kayısı ağaçları
2
besbaye otu kâin; ve böğürtlenler de vardır;
brom vardır; ve dahi hidrojen, hidrojen
3
cırcırböcekleri vardır; çitlembik, cıva,
cırtlak narenciye; cırcırböcekleri vardır;
cırcırböcekleri, çıralı çamlar, cenaze servileri, cevher
4
dara kuşları vardır, düşkuranlar, ve dudu bebekler;
katiller mevcuttur hep, ve dara kuşları, ve dıvraklar;
duman, dioksin, ve dünler; ve günler
vardır, günler ve ölüm; ve şiirler
vardır; şiirler, günler, ölüm
5
erken gelen güz vardır; ağızda kalan tat, sonradan gelen akıl;
ervah ve dahi el ayak çekmeler vardır;
eşi ölenler ve elikler; en ince
ayrıntı vardır; eski günler, eski günlerin nuru;
efkârın dağılması vardır; ebonitler, eğri ağaçlar,
eğreltiler, eşitlik, elemli yalnızlık vardır;
eyder ördeği, eklembacaklılar, ve ekşi sirke
vardır, ve erişilicek günler, erişilecek günler
6
fanus gözlü balıkçıllar vardır, füme-mavi kavisli
sırtlarıyla, fırfırlı siyah tepelikleriyle ve frapan
parlak kuyruklarıyla vardır; faunalarda
vardırlar, farazi Eski Dünya’da;
falyanoslar da vardır, felik kuşları, fırtınakuşları,
falkonlar, fulya otları, ve fırçalanmış yapağılar;
frenkinciri ağaçları ve fisyon ürünleri vardır;
falsolar vardır, fiziksel, formel,
farklı; frekans kontrollü cihazlar vardır, ve familyalar;
ve fidanlar vardır, fidanlıkta ki orada
kayısı ağaçları vardır, kayısı ağaçları
farklı ülkelerde, ki sıcaklıkları fışkırtacak al kayısının
fevkalade rengini o fani etinde
7
gözle görülür hudutlar vardır, geniş caddeler, gaiplik
ve gümen ve gömeçler ve güdük keçiler ve geven otu,
gayret vardır, gözle görülür hudutlar
gövdenin dalları vardır, onları, kaldıran rüzgârlar var,
ve o dalların çizdiği garip bir resim
gürgen denen ağacın resmi vardır,
gövdesi kül ağacı denen, gümüş huş denen,
güzide bir sedir ağacı, o resim ki yinelenir durur
gıcırdayan çakıllı bahçe yolunda; gözyaşı
gözyaşı da vardır, gıvışgan otu ve güveyotu,
girdaba düşenler, gri yaban kazları, yavrularıyla gri kazlar;
ve gülleler vardır ve silahlar, gizemli bir arka avlu;
gömülmüş, gıdım gıdım kurumuş, gıpkırmızı frenküzümleriyle bezenmiş,
silahlar vardır; gözalıcı kimyasal
gettoların göbeğinde silahlar vardır
geleneksel, gamsız kesinlikleriyle
silahlar ve göğsünü döven kadınlar, tıpkı
gözü doymaz baykuşlar gibi gırla; günah mahalli vardır;
günah mahalli, gamsız, gündelik, garip,
gümüşi, gözden çıkarılmış bir ışıkta yıkanmış,
gaddar, grimsi, göçüp giden bu şiir
8
hışırtılar vardır, hışırtılar vardır
hasat, historya, ve Halley
kuyruklu yıldızı vardır; hınçlar vardır, hücum kıtaları
hâkim komutanlar, holler, ve hollerin içinde
hafif gölgeler, hafif gölgelerin içinde
hırçın tavşanlar, hafifçe sarkan yapraklar gölgeler o holü ki orada
besbaye otu vardır, ve böğürtlenler, böğürtlenler
hani bazen yaprakların altına saklanmış hırçın tavşanlar
ve hasbahçeler vardır, harika peyzajlar, hür ağacın
hafif soluk çiçekleri, huşu dolu bir ilahi gibi dingin;
hilâl vardır, has ipek, ve bütün
helyosantrik hale ki düşlemiştir
halisane beyinleri, onların talihlerini, ve dahi derilerini
insan derisi ve haneler vardır, Hades’in
has atı ve köpeği ve haşmetin
gölgelerini, hevesi; ve hınç nehrini
hanesine yeniden yerleştirmesiyle; hazeran göklerin
altında hışımlı dolu vardır, hortensiaların
halis beyazı, harıl harıl parlayanı, havai mavisi veya hafif yeşili
hülya sisleri, hani bazen hafif pembe, birkaç
halis leke vardır, ve altında
hatları kavisli semanın haşin Armagedon’u, haşere ilacı,
haşere ilacı helikopterinin hışırdayan harpları, hardal otunun,
hırka otunun, ve halat keteninin üzerinde, hardal otu, hırka otu
ve halat keteni; bu sonuncusu, hermetik bir yazı,
hususen sadece çocuklarca aksi yazılan; ve hasatlık buğday,
harmanlık tarlalarda hasatlık buğday vardır, o hayretengiz
harmanlıkların, hüzünlü yarı ömürlerin,
hasretliğin ve halis balın hudutsuz ilmi; ve kalbin ta hudutlarında,
her zamanki gibi sadece kalbin ta hudutlarında,
huş ağacının kökleri, o huş ağacı ki durur
kalbin harabesinde, haşin ve heybetli,
Hafaza meleklerinin birikmiş bir hafta içi günü;
hızlı, hüsranla çürüyüşünde sümbüli bir hayat,
cennette olduğu gibi şu hakir dünyada da
9
iklimler buzullar vardır, buzul çağları var,
kutupların buzulları ve iskelekuşunun buzulları;
ibibikler vardır, itüzümü, iridyum
ve iridyum sarısı iris, mai iris; oksijen
yerine; ilaveten arktik okyanustaki buz kütleleri,
iri kutup ayıları vardır, postuna işlenmiş
ismen bir numarayla vardır o, kendi hayatına icbar edilmiş;
& iskelekuşunun buz mavisi ırmaklarına inivermesi
mars’ın, ırmaklar varsa şayet;
ırmakların içinde oksijen varsa şayet, oksijen
yerine; vardır muhakkak ibibiklerin
içli şarkılarının olduğu yerde, muhakkak vardır o
cennet mavinin eridiği
ılgıt ılgıt sularda, iridyum sarısı güneşte, oksijen
yerine; muhakkak var olacaktır o, biz de
var olacağızdır muhakkak, içimize çektiğimiz o oksijen vardır,
ilahi ateşin gözü ateşin tacı vardır, ve gölün
ilahi içyüzü; hasırotlarıyla sarmalanmış
ince bir kulp var olacaktır, bir ibis kuşu vardır,
ve içe çekilen ruhun bulutlardaki ilhamlı hareketleri
vardır, Styx’in derinliklerindeki oksijen fırtınaları gibi
ve irfan manzarasının kalbindeki ışıklı buz,
ışıkla tıpatıp aynı o buz, ve ışıklı buzun
ıpıssız kalbinde, iddialı, capcanlı
incecik bir hayat gibi tıpkı senin yağmurdaki bakışın,
iri kristal kafeslerin incelikle dizildiği, o yedi
ışıltılı sistemin olduğu o yanardöner yağmur, senin bakışın benimkinde,
ve İkarus, iktidarsız İkarus vardır;
irim irim eriyen balmumu kanatlara kundaklanmış İkarus
vardır; sivil libaslar içinde bir ceset kadar
iskelete dönmüş bir İkarus vardır, ta aşağılarda
ibibiklerin olduğu yerde; idealistler, oyuncak bebekler
vardır; idealistlerin kanserli tutamlarla yolunmuş
iplik iplik saçları, bebeklerin çivilerle birbirine
iğnelenmiş tenleri, ilahi sırların çürüyen ahşabı; ve dahi tebessümler
vardır, İkarus’un kuzu gibi çocukları
is rengi gri ışıkta, muhakkak var olacaklardır, muhakkak
biz de var olacağızdır, ve oksijenin çarmıhındaki oksijen;
ince bir kırağı olarak var olacağızdır biz, ılık bir rüzgâr olarak,
incinmiş bir gökkuşağının irisi gibi, ipekotunun parlayan
sürgünlerinde, tundranın ılıman saplarında; incecik
var olacağızdır biz, turbadaki bir polen zerresi kadar ince,
iliklerdeki bir virüs zerresi kadar, bir bataklık karanfili gibi belki
belki bir tutam ak üçgül gibi, iğde, bir tutam papatya gibi
ihtişamını yitirmiş cennete sürgün edilen; lakin karanlık
bembeyazdır der çocuklar, o cennetin karanlığı bembeyazdır,
lakin bir tabutun beyazlığı kadar değildir o beyazlık,
ihtimal ki tabutlar varsa şayet, ve dahi sütün
beyazlığı kadar da değildir o beyazlık,
ihtimal ki süt varsa şayet; ak aktır,
der çocuklar, karanlık aktır, lakin
ilk meyve ağaçları var olmadan
ilkin var olan o aklık kadar değil, onların bembeyaz çiçeklenmesi,
karanlık daha da aktır, eritiverir gözleri
10
jale düşmüş haziran gecesi vardır, jale gecesi vardır,
jüpiterin semavi yüksekliğine nihayet
kaldırılmış gibi ve eşzamanlı olarak rüyalar daha görülmeden
janjanlı bir şekilde belirginleştiği anki gibi nazikçe aşağı itilmiş bir gökyüzü; âdeta
jale yutmuş bir feza, beyazlığa doymuş gibi, zamansız bir
jale ve böcek çanı, ve bu incecik
örümcek ağında hiç kimse, hiç kimse idrak edemez ki
güzün olduğunu, ağızda kalan tat ve sonradan gelen akıl
vardır, sadece bu fantastik ultrasonların fantastik lakin huzursuz dizeleri
vardır ve yarasanın tıklayan sise dönük
yeşim kulağı vardır;
jeolojik meyli bu kürenin, hiç bu kadar güzel olmamıştı,
oksijenli o geceler hiç bu kadar beyaz olmamıştı,
öylesine hissizce çözülmüş, yavaşça iyonize olmuş bir
jale akı, ve görünmezliğin hududuna daha önce hiç bu kadar yakın
olunmamıştı; haziran, haziran, senin o yakup merdivenlerin
vardır, o uyuyan canavarların ve onların uyku rüyaları
vardır, çok dünyevi bu yeryüzü ile çok semavi şu gökyüzü arasındaki
jenerik galaktik mikropların uçuşu,
jale vadisinin sükûneti, o kadar sakin ve o jaleler
jeolojik bir yeraltı suyu gibi gerisin geri toprağın altına, hep altına
jale gibi süzüldü; dünya; güneş etrafındaki turunda
jeneratif dünya vardır; samanyolu içindeki güzergâhında
jeolojik dünya vardır; yollarında
jasmin yüküyle, jasper ve demir yüküyle,
demir perdeleriyle, sürur kehanetleriyle ve rastgele Judas
öpücükleriyle ve sokaklardaki
bakire öfkesiyle, tuzdan jezus; jakaranda ağacının
jale yüklü ırmak suları üzerindeki gölgesiyle, şahinler ve avcılarla
ve kalpteki ocak ayıyla, Siena’daki Japoto della Quercia’nın
jale kaynağı Fonte Gaia kuyusuyla ve bir bomba kadar ağır
temmuz ayı ile; evcilleştirilmiş dimağlarla,
jale kavanozları yahut yürek otları yahut yemişlerle,
tükenmiş şu yeryüzünde, o demirağaçlarının kökleriyle
Jayadeva’nın on ikinci asırdan kalma mistik
şiirinde şakıdığı yeryüzü; vicdanın jale yüklü kıyı şeridiyle,
masmavi ve dahi iri balıkçılların meskûn olduğu yuvalarıyla,
ki onların boynu mavi-gri kavislidir,
yahut o ufak balıkçıllar vardır, gizemli
ve ürkek, yahut gece balıkçılı, o kül renkli balıkçıl vardır
ve serçelerin, turnaların ve güvercinlerin kanat çırpışlarındaki
dereceyle ve ahenkle; Jullundur, Jabalpur ve
Jungfrau ile birlikte yeryüzü vardır, Jotunheim ve Jura
ile birlikte vardır, Jabron ve Jambo ile, Jogkarta
ile birlikte vardır, arzın girdapları ve dahi arzın dumanlarıyla birlikte vardır
su kütleleri, kara parçaları, zelzelelerle birlikte vardır,
Judenburg, Johannesburg ve Jerusalem’lerin yegâne Jerusalem’iyle birlikte vardır
atombombaları vardır
Hiroşima, Nagazaki
Hiroşima 6
ağustos 1945
Nagazaki 9
ağustos 1945
140.000 ölü ve
yaralı Hiroşima’da
takriben 60.000 ölü ve
yaralı Nagazaki’de
donup kalmış rakamlar
çok uzak ve sıradan
bir yazın bağrında bir yerlerde
o vakitten beri can verdi
yaralılar, ilkin pek çoğu, hatta
ekserisi, sonra daha azı, lakin nihayetinde
hepsi; nihayetinde
o yaralıların evlatları,
ölü doğanlar, can verenler,
nicesi, mütemadiyen,
kimisi, ve nihayet o
en sonuncuları; mutfağımda
dikilir ve patates
soyarım ben; musluk
akar ve neredeyse
bastırır avludaki
çocukların velvelesini;
çocuklar bağrışır ve
neredeyse bastırırlar
ağaçlardaki kuşların
sesini; kuşlar
şakır ve neredeyse
bastırırlar rüzgârdaki
yaprakların hışırtısını;
yapraklar hışırdar
ve neredeyse bastırırlar
gökyüzünün sükûtunu,
o gökyüzü ki nurdur
ve o nur ki o vakitten
beridir neredeyse
andırır atom bombasının
ateşini
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
alphabet
1
apricot trees exist, apricot trees exist
2
bracken exists; and blackberries, blackberries;
bromine exists; and hydrogen, hydrogen
3
cicadas exist; chicory, chromium,
citrus trees; cicadas exist;
cicadas, cedars, cypresses, the cerebellum
4
doves exist, dreamers, and dolls;
killers exist, and doves, and doves;
haze, dioxin, and days; days
exist, days and death; and poems
exist; poems, days, death
5
early fall exists; aftertaste, afterthought;
seclusion and angels exist;
widows and elk exist; every
detail exists; memory, memory’s light;
afterglow exists; oaks, elms,
junipers, sameness, loneliness exist;
eider ducks, spiders, and vinegar
exist, and the future, the future
6
fisherbird herons exist, with their grey-blue arching
backs, with their black-feathered crests and their
bright-feathered tails they exist; in colonies
they exist, in the so-called Old World;
fish, too, exist, and ospreys, ptarmigans,
falcons, sweetgrass, and the fleeces of sheep;
fig trees and the products of fission exist;
errors exist, instrumental, systemic,
random; remote control exists, and birds;
and fruit trees exist, fruittherein the orchard where
apricot trees exist, apricot trees exist
in countries whose warmth will call forth the exact
colour of apricots in the flesh
7
given limits exist, streets, oblivion
and grass and gourds and goats and gorse,
eagerness exists, given limits
branches exist, wind lifting them exists,
and the lone drawing made by the branches
of the tree called an oak tree exists,
of the tree called an ash tree, a birch tree,
a cedar tree, the drawing repeated
in the gravel garden path; weeping
exists as well, fireweed and mugwort,
hostages, greylag geese, greylags and their young;
and guns exist, an enigmatic back yard;
overgrown, sere, gemmed just with red currants,
guns exist; in the midst of the lit-up
chemical ghetto guns exist
with their old-fashioned, peaceable precision
guns and wailing women, full as
greedy owls exist; the scene of the crime exists;
the scene of the crime, drowsy, normal, abstract,
bathed in a whitewashed, godforsaken light,
this poisonous, white, crumbling poem
8
whisperings exist, whisperings exist
harvest, history, and Halley’s
comet exist; hosts exist, hordes
high commanders, hollows, and within the hollows
half-shadows, within the half-shadows occasional
hares, occasional hanging leaves shading the hollow where
bracken exists, and blackberries, blackberries
occasional hares hidden under the leaves
and gardens exist, horticulture, the elder tree’s
pale flowers, still as a seething hymn;
the half-moon exists, half-silk, and the whole
heliocentric haze that has dreamed
these devoted brains, their luck, and human skin
human skin and houses exist, with Hades
rehousing the horse and the dog and the shadows
of glory, hope; and the river of vengeance;
hail under stoneskies exists, the hydrangeas’
white, bright-shining, blue or greenish
fogs of sleep, occasionally pink, a few
sterile patches exist, and beneath
the angled Armageddon of the arching heavens, poison,
the poison helicopter’s humming harps above the henbane,
shepherd’s purse, and flax, henbane, shepherd’s purse
and flax; this last, hermetic writing,
written otherwise only by children; and wheat,
wheat in wheatfields exists, the head-spinning
horizontal knowledge of wheatfields, half-lives,
famine, and honey; and deepest in the heart,
otherwise as ever only deepest in the heart,
the roots of the hazel, the hazel that stands
on the hillslope of the heart, tough and hardy,
an accumulated weekday of Angelic orders;
high-speed, hyacinthic in its decay, life,
on earth as it is in heaven
9
ice ages exist, ice ages exist,
ice of the arctics and ice of the kingfisher;
cicadas exist, chicory, chrome
and the chrome yellow iris, the blue iris; oxygen
indeed; also ice floes in the arctic ocean,
polar bears exist, as fur inscribed
with an individual number he exists, condemned to his life;
& the kingfisher’s mini-drop into the ice-blue rivers
of mars exists, if the rivers exist;
if oxygen in the rivers exists, oxygen
indeed; exists indeed there where the cicadas’
i-songs exist, there indeed where chicory
heaven exists blue dissolved in
water, the chrome yellow sun, oxygen
indeed; it will exist for sure, we will
exist for sure, the oxygen we breathe exists,
eye of fire crown of fire exist, and the heavenly
inside of the lake; a handle infolded
with bulrushes will exist , an ibis exists,
and the movements of the soul inhaled into clouds
exist, like oxygen storms deep inside Styx
and in the heart of wisdom’s landscape ice-light,
ice identical with light, and in the inner
heart of the ice-light emptyness, live, intense
like your gaze in the rain, that fine life-
iridescent rain where gesture-like
the fourteen crystal lattices exist, the seven
crystalline systems, your gaze in mine,
and Icarus, impotent Icarus exists;
Icarus swaddled in melting waxwings
exists; Icarus pale as a corpse in
civvies exists, Icarus all the way down where
the pigeons exist; dreamers, dolls
exist; the dreamers’ hair with cancerous tufts
torn out, the dolls’ skin pinned together
with nails, rotting wood of the mysteries; and smiles
exist, Icarus’ children white as lambs
in the gray light, will indeed exist, indeed
we will exist, and oxygen on oxygen’s crucifix;
as hoar-frost we will exist, as wind we will exist,
as the rainbow’s iris, in the shining shoots of
mesembryanthenum, in the tundra’s straw; small
we will exist, as small as bits of pollen in peat,
as bits of virus in bones, as swamp pink maybe
maybe as a bit of white clover, vetch, a bit of chamomile
exiled to the lost again paradise; but darkness
is white say the children, the darkness of paradise is white,
but not white as a a coffin is white,
that is if coffins exist, and not
white as milk is white,
that is if milk exists; white is white,
the children say, darkness is white, but not
white as the white existing
before fruit trees existed, their flowering so white,
darkness is whiter, eyes melt
10
june night exists, june night exists,
sky finally as if lifted up to celestial
heights and simultaneously pushed down as gently as when
dreams are visible before being dreamed; a space like
swooned, like saturated with whiteness, a timeless
knell of dew and insects, and nobody in this
gossamer, nobody understands that
autumn exists, that aftertaste and afterthought
exist, only these restless lines of fantastic
ultrasounds exist and the bat’s
jade-ear turned towards the ticking fog;
never was the globe’s inclination so beautiful,
never were the oxygenated nights so white,
so dispassionately dissolved, softly ionised
white, and never was the limit of invisibility so nearly
touched; june, june, your jacob’s ladders
exist your sleeping beasts and their dreams of sleep
exist, a flight of galactic germs between
the earth so earthy and heaven so heavenly,
the calm of the valley of tears, so calm and the tears
sunk back, sunk back in like groundwater again
underground; earth; the earth in its revolution
around the sun exists; the earth in its itinerary
through the milky way exists; the earth on its way
with its load of jasmin, and of jasper and iron,
with its curtains of iron, its portents of joy and random Judas
kisses and a virgin anger
in the streets, jesus of salt; with the jacaranda’s shadow
on the waters of the river, with falcons and hunters
and january in the heart, with the well of Japoto della Quercias
Fonte Gaia in Sienna and with july
as heavy as a bomb; with tame brains,
with heart jars or heart grass or berries,
with the roots of ironwood in the exhausted earth
the earth that Jayadeva sings in his mystic
12 century poem; the earth with its coastline
of conscience, blue and with nests
where the large heron exists, with its neck curved
blue-gray , or the small heron exists, mysterious
and shy, or the night heron, the ash-colored heron exist
and the degrees of wing beats of sparrows, of cranes
and pigeons; the earth with Jullundur, Jabalpur and
Jungfrau exists, with Jotunheim and the Jura
exists, with Jabron and Jambo, Jogkarta
exists, with earth-swirls and earth-smoke exists
with water masses, landmasses, earthquakes exists,
with Judenburg, Johannesburg and the Jerusalem of Jerusalems
atombombs exist
Hiroshima, Nagasaki
Hiroshima 6
august 1945
Nagasaki 9
august 1945
140.000 dead and
wounded in Hiroshima
about 60.000 dead and
wounded in Nagasaki
frozen numbers
somewhere in a distant
and ordinary summer
since then the wounded
have died, many at first, indeed
most, then fewer, but in the end
all; in the end
the children of the wounded,
stillborn, dying,
many, continuously,
some, finally the
last ones; in my kitchen
I stand and peel
potatoes; the faucet
runs and nearly
covers the noise of the
children in the yard;
the children yell and
nearly cover the noise
of the birds in
the trees; the birds
sing and nearly
cover the murmur
of the leaves in the wind;
the leaves murmur
and nearly cover
the silence of the sky,
the sky which is light
and the light which since
then has nearly
resembled the fire
of the atom bomb
Inger Christensen
translated by Susanna Nied (1-8) and Pierre Joris (9-end)









