elifba, Inger Christensen

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

elifba

1
ağaçlar vardır, kayısı ağaçları

2
besbaye otu kâin; ve böğürtlenler de vardır;
brom vardır; ve dahi hidrojen, hidrojen

3
cırcırböcekleri vardır; çitlembik, cıva,
cırtlak narenciye; cırcırböcekleri vardır;
cırcırböcekleri, çıralı çamlar, cenaze servileri, cevher

4
dara kuşları vardır, düşkuranlar, ve dudu bebekler;
katiller mevcuttur hep, ve dara kuşları, ve dıvraklar;
duman, dioksin, ve dünler; ve günler
vardır, günler ve ölüm; ve şiirler
vardır; şiirler, günler, ölüm

5
erken gelen güz vardır; ağızda kalan tat, sonradan gelen akıl;
ervah ve dahi el ayak çekmeler vardır;
eşi ölenler ve elikler; en ince
ayrıntı vardır; eski günler, eski günlerin nuru;
efkârın dağılması vardır; ebonitler, eğri ağaçlar,
eğreltiler, eşitlik, elemli yalnızlık vardır;
eyder ördeği, eklembacaklılar, ve ekşi sirke
vardır, ve erişilicek günler, erişilecek günler

6
fanus gözlü balıkçıllar vardır, füme-mavi kavisli
sırtlarıyla, fırfırlı siyah tepelikleriyle ve frapan
parlak kuyruklarıyla vardır; faunalarda
vardırlar, farazi Eski Dünya’da;
falyanoslar da vardır, felik kuşları, fırtınakuşları,
falkonlar, fulya otları, ve fırçalanmış yapağılar;
frenkinciri ağaçları ve fisyon ürünleri vardır;
falsolar vardır, fiziksel, formel,
farklı; frekans kontrollü cihazlar vardır, ve familyalar;
ve fidanlar vardır, fidanlıkta ki orada
kayısı ağaçları vardır, kayısı ağaçları
farklı ülkelerde, ki sıcaklıkları fışkırtacak al kayısının
fevkalade rengini o fani etinde

7
gözle görülür hudutlar vardır, geniş caddeler, gaiplik

ve gümen ve gömeçler ve güdük keçiler ve geven otu,
gayret vardır, gözle görülür hudutlar

gövdenin dalları vardır, onları, kaldıran rüzgârlar var,
ve o dalların çizdiği garip bir resim

gürgen denen ağacın resmi vardır,
gövdesi kül ağacı denen, gümüş huş denen,
güzide bir sedir ağacı, o resim ki yinelenir durur

gıcırdayan çakıllı bahçe yolunda; gözyaşı
gözyaşı da vardır, gıvışgan otu ve güveyotu,
girdaba düşenler, gri yaban kazları, yavrularıyla gri kazlar;

ve gülleler vardır ve silahlar, gizemli bir arka avlu;
gömülmüş, gıdım gıdım kurumuş, gıpkırmızı frenküzümleriyle bezenmiş,
silahlar vardır; gözalıcı kimyasal
gettoların göbeğinde silahlar vardır
geleneksel, gamsız kesinlikleriyle

silahlar ve göğsünü döven kadınlar, tıpkı
gözü doymaz baykuşlar gibi gırla; günah mahalli vardır;
günah mahalli, gamsız, gündelik, garip,
gümüşi, gözden çıkarılmış bir ışıkta yıkanmış,
gaddar, grimsi, göçüp giden bu şiir

8
hışırtılar vardır, hışırtılar vardır
hasat, historya, ve Halley

kuyruklu yıldızı vardır; hınçlar vardır, hücum kıtaları
hâkim komutanlar, holler, ve hollerin içinde
hafif gölgeler, hafif gölgelerin içinde

hırçın tavşanlar, hafifçe sarkan yapraklar gölgeler o holü ki orada
besbaye otu vardır, ve böğürtlenler, böğürtlenler
hani bazen yaprakların altına saklanmış hırçın tavşanlar

ve hasbahçeler vardır, harika peyzajlar, hür ağacın
hafif soluk çiçekleri, huşu dolu bir ilahi gibi dingin;
hilâl vardır, has ipek, ve bütün
helyosantrik hale ki düşlemiştir
halisane beyinleri, onların talihlerini, ve dahi derilerini

insan derisi ve haneler vardır, Hades’in
has atı ve köpeği ve haşmetin
gölgelerini, hevesi; ve hınç nehrini
hanesine yeniden yerleştirmesiyle; hazeran göklerin
altında hışımlı dolu vardır, hortensiaların
halis beyazı, harıl harıl parlayanı, havai mavisi veya hafif yeşili

hülya sisleri, hani bazen hafif pembe, birkaç
halis leke vardır, ve altında
hatları kavisli semanın haşin Armagedon’u, haşere ilacı,
haşere ilacı helikopterinin hışırdayan harpları, hardal otunun,
hırka otunun, ve halat keteninin üzerinde, hardal otu, hırka otu
ve halat keteni; bu sonuncusu, hermetik bir yazı,
hususen sadece çocuklarca aksi yazılan; ve hasatlık buğday,
harmanlık tarlalarda hasatlık buğday vardır, o hayretengiz

harmanlıkların, hüzünlü yarı ömürlerin,
hasretliğin ve halis balın hudutsuz ilmi; ve kalbin ta hudutlarında,
her zamanki gibi sadece kalbin ta hudutlarında,
huş ağacının kökleri, o huş ağacı ki durur
kalbin harabesinde, haşin ve heybetli,
Hafaza meleklerinin birikmiş bir hafta içi günü;
hızlı, hüsranla çürüyüşünde sümbüli bir hayat,
cennette olduğu gibi şu hakir dünyada da

9
iklimler buzullar vardır, buzul çağları var,
kutupların buzulları ve iskelekuşunun buzulları;
ibibikler vardır, itüzümü, iridyum

ve iridyum sarısı iris, mai iris; oksijen
yerine; ilaveten arktik okyanustaki buz kütleleri,
iri kutup ayıları vardır, postuna işlenmiş
ismen bir numarayla vardır o, kendi hayatına icbar edilmiş;
& iskelekuşunun buz mavisi ırmaklarına inivermesi

mars’ın, ırmaklar varsa şayet;
ırmakların içinde oksijen varsa şayet, oksijen
yerine; vardır muhakkak ibibiklerin
içli şarkılarının olduğu yerde, muhakkak vardır o
cennet mavinin eridiği

ılgıt ılgıt sularda, iridyum sarısı güneşte, oksijen
yerine; muhakkak var olacaktır o, biz de
var olacağızdır muhakkak, içimize çektiğimiz o oksijen vardır,
ilahi ateşin gözü ateşin tacı vardır, ve gölün
ilahi içyüzü; hasırotlarıyla sarmalanmış
ince bir kulp var olacaktır, bir ibis kuşu vardır,
ve içe çekilen ruhun bulutlardaki ilhamlı hareketleri
vardır, Styx’in derinliklerindeki oksijen fırtınaları gibi
ve irfan manzarasının kalbindeki ışıklı buz,
ışıkla tıpatıp aynı o buz, ve ışıklı buzun
ıpıssız kalbinde, iddialı, capcanlı
incecik bir hayat gibi tıpkı senin yağmurdaki bakışın,
iri kristal kafeslerin incelikle dizildiği, o yedi
ışıltılı sistemin olduğu o yanardöner yağmur, senin bakışın benimkinde,
ve İkarus, iktidarsız İkarus vardır;

irim irim eriyen balmumu kanatlara kundaklanmış İkarus
vardır; sivil libaslar içinde bir ceset kadar
iskelete dönmüş bir İkarus vardır, ta aşağılarda
ibibiklerin olduğu yerde; idealistler, oyuncak bebekler
vardır; idealistlerin kanserli tutamlarla yolunmuş
iplik iplik saçları, bebeklerin çivilerle birbirine
iğnelenmiş tenleri, ilahi sırların çürüyen ahşabı; ve dahi tebessümler
vardır, İkarus’un kuzu gibi çocukları
is rengi gri ışıkta, muhakkak var olacaklardır, muhakkak
biz de var olacağızdır, ve oksijenin çarmıhındaki oksijen;
ince bir kırağı olarak var olacağızdır biz, ılık bir rüzgâr olarak,
incinmiş bir gökkuşağının irisi gibi, ipekotunun parlayan
sürgünlerinde, tundranın ılıman saplarında; incecik

var olacağızdır biz, turbadaki bir polen zerresi kadar ince,
iliklerdeki bir virüs zerresi kadar, bir bataklık karanfili gibi belki
belki bir tutam ak üçgül gibi, iğde, bir tutam papatya gibi
ihtişamını yitirmiş cennete sürgün edilen; lakin karanlık
bembeyazdır der çocuklar, o cennetin karanlığı bembeyazdır,
lakin bir tabutun beyazlığı kadar değildir o beyazlık,
ihtimal ki tabutlar varsa şayet, ve dahi sütün
beyazlığı kadar da değildir o beyazlık,
ihtimal ki süt varsa şayet; ak aktır,
der çocuklar, karanlık aktır, lakin
ilk meyve ağaçları var olmadan
ilkin var olan o aklık kadar değil, onların bembeyaz çiçeklenmesi,
karanlık daha da aktır, eritiverir gözleri

10
jale düşmüş haziran gecesi vardır, jale gecesi vardır,
jüpiterin semavi yüksekliğine nihayet
kaldırılmış gibi ve eşzamanlı olarak rüyalar daha görülmeden
janjanlı bir şekilde belirginleştiği anki gibi nazikçe aşağı itilmiş bir gökyüzü; âdeta
jale yutmuş bir feza, beyazlığa doymuş gibi, zamansız bir

jale ve böcek çanı, ve bu incecik
örümcek ağında hiç kimse, hiç kimse idrak edemez ki
güzün olduğunu, ağızda kalan tat ve sonradan gelen akıl
vardır, sadece bu fantastik ultrasonların fantastik lakin huzursuz dizeleri
vardır ve yarasanın tıklayan sise dönük
yeşim kulağı vardır;
jeolojik meyli bu kürenin, hiç bu kadar güzel olmamıştı,
oksijenli o geceler hiç bu kadar beyaz olmamıştı,

öylesine hissizce çözülmüş, yavaşça iyonize olmuş bir
jale akı, ve görünmezliğin hududuna daha önce hiç bu kadar yakın
olunmamıştı; haziran, haziran, senin o yakup merdivenlerin
vardır, o uyuyan canavarların ve onların uyku rüyaları
vardır, çok dünyevi bu yeryüzü ile çok semavi şu gökyüzü arasındaki
jenerik galaktik mikropların uçuşu,
jale vadisinin sükûneti, o kadar sakin ve o jaleler
jeolojik bir yeraltı suyu gibi gerisin geri toprağın altına, hep altına
jale gibi süzüldü; dünya; güneş etrafındaki turunda
jeneratif dünya vardır; samanyolu içindeki güzergâhında
jeolojik dünya vardır; yollarında
jasmin yüküyle, jasper ve demir yüküyle,
demir perdeleriyle, sürur kehanetleriyle ve rastgele Judas
öpücükleriyle ve sokaklardaki
bakire öfkesiyle, tuzdan jezus; jakaranda ağacının
jale yüklü ırmak suları üzerindeki gölgesiyle, şahinler ve avcılarla
ve kalpteki ocak ayıyla, Siena’daki Japoto della Quercia’nın
jale kaynağı Fonte Gaia kuyusuyla ve bir bomba kadar ağır
temmuz ayı ile; evcilleştirilmiş dimağlarla,
jale kavanozları yahut yürek otları yahut yemişlerle,
tükenmiş şu yeryüzünde, o demirağaçlarının kökleriyle

Jayadeva’nın on ikinci asırdan kalma mistik
şiirinde şakıdığı yeryüzü; vicdanın jale yüklü kıyı şeridiyle,
masmavi ve dahi iri balıkçılların meskûn olduğu yuvalarıyla,
ki onların boynu mavi-gri kavislidir,
yahut o ufak balıkçıllar vardır, gizemli
ve ürkek, yahut gece balıkçılı, o kül renkli balıkçıl vardır
ve serçelerin, turnaların ve güvercinlerin kanat çırpışlarındaki
dereceyle ve ahenkle; Jullundur, Jabalpur ve
Jungfrau ile birlikte yeryüzü vardır, Jotunheim ve Jura
ile birlikte vardır, Jabron ve Jambo ile, Jogkarta
ile birlikte vardır, arzın girdapları ve dahi arzın dumanlarıyla birlikte vardır
su kütleleri, kara parçaları, zelzelelerle birlikte vardır,
Judenburg, Johannesburg ve Jerusalem’lerin yegâne Jerusalem’iyle birlikte vardır

atombombaları vardır

Hiroşima, Nagazaki

Hiroşima 6
ağustos 1945

Nagazaki 9
ağustos 1945

140.000 ölü ve
yaralı Hiroşima’da

takriben 60.000 ölü ve
yaralı Nagazaki’de

donup kalmış rakamlar
çok uzak ve sıradan
bir yazın bağrında bir yerlerde

o vakitten beri can verdi
yaralılar, ilkin pek çoğu, hatta
ekserisi, sonra daha azı, lakin nihayetinde

hepsi; nihayetinde
o yaralıların evlatları,
ölü doğanlar, can verenler,

nicesi, mütemadiyen,
kimisi, ve nihayet o
en sonuncuları; mutfağımda

dikilir ve patates
soyarım ben; musluk
akar ve neredeyse
bastırır avludaki
çocukların velvelesini;

çocuklar bağrışır ve
neredeyse bastırırlar
ağaçlardaki kuşların
sesini; kuşlar
şakır ve neredeyse

bastırırlar rüzgârdaki
yaprakların hışırtısını;
yapraklar hışırdar
ve neredeyse bastırırlar
gökyüzünün sükûtunu,

o gökyüzü ki nurdur
ve o nur ki o vakitten
beridir neredeyse
andırır atom bombasının
ateşini

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

alphabet

1
apricot trees exist, apricot trees exist

2
bracken exists; and blackberries, blackberries;
bromine exists; and hydrogen, hydrogen

3
cicadas exist; chicory, chromium,
citrus trees; cicadas exist;
cicadas, cedars, cypresses, the cerebellum

4
doves exist, dreamers, and dolls;
killers exist, and doves, and doves;
haze, dioxin, and days; days
exist, days and death; and poems
exist; poems, days, death

5
early fall exists; aftertaste, afterthought;
seclusion and angels exist;
widows and elk exist; every
detail exists; memory, memory’s light;
afterglow exists; oaks, elms,
junipers, sameness, loneliness exist;
eider ducks, spiders, and vinegar
exist, and the future, the future

6
fisherbird herons exist, with their grey-blue arching
backs, with their black-feathered crests and their
bright-feathered tails they exist; in colonies
they exist, in the so-called Old World;
fish, too, exist, and ospreys, ptarmigans,
falcons, sweetgrass, and the fleeces of sheep;
fig trees and the products of fission exist;
errors exist, instrumental, systemic,
random; remote control exists, and birds;
and fruit trees exist, fruittherein the orchard where
apricot trees exist, apricot trees exist
in countries whose warmth will call forth the exact
colour of apricots in the flesh

7
given limits exist, streets, oblivion

and grass and gourds and goats and gorse,
eagerness exists, given limits

branches exist, wind lifting them exists,
and the lone drawing made by the branches

of the tree called an oak tree exists,
of the tree called an ash tree, a birch tree,
a cedar tree, the drawing repeated

in the gravel garden path; weeping
exists as well, fireweed and mugwort,
hostages, greylag geese, greylags and their young;

and guns exist, an enigmatic back yard;
overgrown, sere, gemmed just with red currants,
guns exist; in the midst of the lit-up
chemical ghetto guns exist
with their old-fashioned, peaceable precision

guns and wailing women, full as
greedy owls exist; the scene of the crime exists;
the scene of the crime, drowsy, normal, abstract,
bathed in a whitewashed, godforsaken light,
this poisonous, white, crumbling poem

8
whisperings exist, whisperings exist
harvest, history, and Halley’s

comet exist; hosts exist, hordes
high commanders, hollows, and within the hollows
half-shadows, within the half-shadows occasional

hares, occasional hanging leaves shading the hollow where
bracken exists, and blackberries, blackberries
occasional hares hidden under the leaves

and gardens exist, horticulture, the elder tree’s
pale flowers, still as a seething hymn;
the half-moon exists, half-silk, and the whole
heliocentric haze that has dreamed
these devoted brains, their luck, and human skin

human skin and houses exist, with Hades
rehousing the horse and the dog and the shadows
of glory, hope; and the river of vengeance;
hail under stoneskies exists, the hydrangeas’
white, bright-shining, blue or greenish

fogs of sleep, occasionally pink, a few
sterile patches exist, and beneath
the angled Armageddon of the arching heavens, poison,
the poison helicopter’s humming harps above the henbane,
shepherd’s purse, and flax, henbane, shepherd’s purse
and flax; this last, hermetic writing,
written otherwise only by children; and wheat,
wheat in wheatfields exists, the head-spinning

horizontal knowledge of wheatfields, half-lives,
famine, and honey; and deepest in the heart,
otherwise as ever only deepest in the heart,
the roots of the hazel, the hazel that stands
on the hillslope of the heart, tough and hardy,
an accumulated weekday of Angelic orders;
high-speed, hyacinthic in its decay, life,
on earth as it is in heaven

9
ice ages exist, ice ages exist,
ice of the arctics and ice of the kingfisher;
cicadas exist, chicory, chrome

and the chrome yellow iris, the blue iris; oxygen
indeed; also ice floes in the arctic ocean,
polar bears exist, as fur inscribed
with an individual number he exists, condemned to his life;
& the kingfisher’s mini-drop into the ice-blue rivers

of mars exists, if the rivers exist;
if oxygen in the rivers exists, oxygen
indeed; exists indeed there where the cicadas’
i-songs exist, there indeed where chicory
heaven exists blue dissolved in

water, the chrome yellow sun, oxygen
indeed; it will exist for sure, we will
exist for sure, the oxygen we breathe exists,
eye of fire crown of fire exist, and the heavenly
inside of the lake; a handle infolded
with bulrushes will exist , an ibis exists,
and the movements of the soul inhaled into clouds
exist, like oxygen storms deep inside Styx
and in the heart of wisdom’s landscape ice-light,
ice identical with light, and in the inner
heart of the ice-light emptyness, live, intense
like your gaze in the rain, that fine life-
iridescent rain where gesture-like
the fourteen crystal lattices exist, the seven
crystalline systems, your gaze in mine,
and Icarus, impotent Icarus exists;

Icarus swaddled in melting waxwings
exists; Icarus pale as a corpse in
civvies exists, Icarus all the way down where
the pigeons exist; dreamers, dolls
exist; the dreamers’ hair with cancerous tufts
torn out, the dolls’ skin pinned together
with nails, rotting wood of the mysteries; and smiles
exist, Icarus’ children white as lambs
in the gray light, will indeed exist, indeed
we will exist, and oxygen on oxygen’s crucifix;
as hoar-frost we will exist, as wind we will exist,
as the rainbow’s iris, in the shining shoots of
mesembryanthenum, in the tundra’s straw; small

we will exist, as small as bits of pollen in peat,
as bits of virus in bones, as swamp pink maybe
maybe as a bit of white clover, vetch, a bit of chamomile
exiled to the lost again paradise; but darkness
is white say the children, the darkness of paradise is white,
but not white as a a coffin is white,
that is if coffins exist, and not
white as milk is white,
that is if milk exists; white is white,
the children say, darkness is white, but not
white as the white existing
before fruit trees existed, their flowering so white,
darkness is whiter, eyes melt

10
june night exists, june night exists,
sky finally as if lifted up to celestial
heights and simultaneously pushed down as gently as when
dreams are visible before being dreamed; a space like
swooned, like saturated with whiteness, a timeless

knell of dew and insects, and nobody in this
gossamer, nobody understands that
autumn exists, that aftertaste and afterthought
exist, only these restless lines of fantastic
ultrasounds exist and the bat’s
jade-ear turned towards the ticking fog;
never was the globe’s inclination so beautiful,
never were the oxygenated nights so white,

so dispassionately dissolved, softly ionised
white, and never was the limit of invisibility so nearly
touched; june, june, your jacob’s ladders
exist your sleeping beasts and their dreams of sleep
exist, a flight of galactic germs between
the earth so earthy and heaven so heavenly,
the calm of the valley of tears, so calm and the tears
sunk back, sunk back in like groundwater again
underground; earth; the earth in its revolution
around the sun exists; the earth in its itinerary
through the milky way exists; the earth on its way
with its load of jasmin, and of jasper and iron,
with its curtains of iron, its portents of joy and random Judas
kisses and a virgin anger
in the streets, jesus of salt; with the jacaranda’s shadow
on the waters of the river, with falcons and hunters
and january in the heart, with the well of Japoto della Quercias
Fonte Gaia in Sienna and with july
as heavy as a bomb; with tame brains,
with heart jars or heart grass or berries,
with the roots of ironwood in the exhausted earth

the earth that Jayadeva sings in his mystic
12 century poem; the earth with its coastline
of conscience, blue and with nests
where the large heron exists, with its neck curved
blue-gray , or the small heron exists, mysterious
and shy, or the night heron, the ash-colored heron exist
and the degrees of wing beats of sparrows, of cranes
and pigeons; the earth with Jullundur, Jabalpur and
Jungfrau exists, with Jotunheim and the Jura
exists, with Jabron and Jambo, Jogkarta
exists, with earth-swirls and earth-smoke exists
with water masses, landmasses, earthquakes exists,
with Judenburg, Johannesburg and the Jerusalem of Jerusalems

atombombs exist

Hiroshima, Nagasaki

Hiroshima 6
august 1945

Nagasaki 9
august 1945

140.000 dead and
wounded in Hiroshima

about 60.000 dead and
wounded in Nagasaki

frozen numbers
somewhere in a distant
and ordinary summer

since then the wounded
have died, many at first, indeed
most, then fewer, but in the end

all; in the end
the children of the wounded,
stillborn, dying,

many, continuously,
some, finally the
last ones; in my kitchen

I stand and peel
potatoes; the faucet
runs and nearly
covers the noise of the
children in the yard;

the children yell and
nearly cover the noise
of the birds in
the trees; the birds
sing and nearly

cover the murmur
of the leaves in the wind;
the leaves murmur
and nearly cover
the silence of the sky,

the sky which is light
and the light which since
then has nearly
resembled the fire
of the atom bomb

Inger Christensen
translated by Susanna Nied (1-8) and Pierre Joris (9-end)

İktibas Kartı

▼

Paradokslar ve Oksimoronlar, John Ashbery

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Paradokslar ve Oksimoronlar

Bu şiirin derdi dille, en çıplak hâliyle.
Bak seninle konuşuyor. Camdan bakıyorsun sense
Ya da biraz kımıldar gibisin. Şiir sende ama değil de.
Sen onu ıskalıyorsun, o da seni. Hasretsiniz birbirinize.

Mahzun bir şiir bu, senin olmak istiyor da olamıyor çünkü.
En çıplak hâl nedir ki? Hem o, hem ondan gayrisi,
Bütün bir cümbüşü oyuna çeviren. Oyun mu?
Eh, aslına bakarsan öyle, lakin bence oyun dediğin

Daha derin, dışarıdan bir şey, düşlenmiş bir rol kalıbı hani,
Şu uzun Ağustos günlerinde zarafetin pay edilişi gibi
Delilsiz. Ucu açık. Ve sen daha diyemeden ne oluyor bile
Karışıp gidiyor daktiloların dumanına ve gevezeliğine.

İşte bir kez daha sahnelendi. Bana kalırsa sen sadece
Beni kışkırtıp kendi hizana çekmek için varsın, sonra bir bakmışım yoksun
Ya da bambaşka bir havaya bürünmüşsün. Ve şiirse
Usulca bırakıvermiş beni senin yamacına. Şiir sensin.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Paradoxes and Oxymorons

This poem is concerned with language on a very plain level.
Look at it talking to you. You look out a window
Or pretend to fidget. You have it but you don’t have it.
You miss it, it misses you. You miss each other.

The poem is sad because it wants to be yours, and cannot.
What’s a plain level? It is that and other things,
Bringing a system of them into play. Play?
Well, actually, yes, but I consider play to be

A deeper outside thing, a dreamed role-pattern,
As in the division of grace these long August days
Without proof. Open-ended. And before you know
It gets lost in the steam and chatter of typewriters.

It has been played once more. I think you exist only
To tease me into doing it, on your level, and then you aren’t there
Or have adopted a different attitude. And the poem
Has set me softly down beside you. The poem is you.

John Ashbery (1927 – 2017)

“Yetik Ozan”: Turgut Günay

📁 Kategori: Şiirler, İntihar

Küçük Çobanın Türküsü

Kır çiçeği, kır çiçeği
Dört mevsimin bir çiçeği
Ağzı yumuk sır çiçeği
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Sabah ağılından aldım
Yeşil çimenlere saldım
Gölgede uyuya kaldım
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Güneş battı gök karardı
Yüreğimi korku sardı
Sanki kaçacak ne vardı
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Bunu niçin yaptı dersin
Dağlara mı saptı dersin
Aç kurtlar mı kaptı dersin
Ne olursun susma öyle
Kuzumu gördün mü söyle

Dur hele bir ses geliyor
Duydun mu kuzum meliyor
Demek ki yolu biliyor
Haydi, canım susma öyle
Gelen o değil mi söyle


Şairin Biyografisi [Turgut Günay (1942 – 1978)]
Şiirlerini “Yetik Ozan” mahlasıyla neşreden ve intiharı ile 1978 yılında aramızdan ayrılan şair.

Mahmud Derviş

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Salı ve Hava Berrak

Salı günü, hava berrak, yürürüm bir tali yolda
kestane ağaçlarının örtüsü altında, yürürüm usulca
sanki tebahhur etmişim bedenimden, sanki
bir mülakatım var şiirlerden biriyle. Dalgın,
bakarım saatime ve çeviririm sayfalarını
göğün ulvi mefhumlar nakşettiği
uzak bulutların. Kalbimin ahvalini ceviz ağaçlarına
devrediyorum: boşluklar, elektriksiz,
deniz kenarındaki ufak bir kulübe misali. Daha hızlı, yavaş, daha hızlı
yürürüm. Dik dik bakarım iki yandaki ilan panolarına
lakin hıfzetmem kelimeleri, mırıldanırım
işsizlerin yaptığı gibi aheste bir ezgiyi:
ㅤㅤㅤㅤㅤ”Nehir bir tay misali koşar kaderine / denize, ve kuşlar
ㅤㅤㅤㅤㅤ koparıp alır aşkı nehrin omuzlarından.”
Vesvese yapar ve fısıldarım kendime: Yaşa
yarınını şimdi. Ne kadar uzun yaşarsan yaşa eremeyeceksin
yarına… yarının diyarı yok… ve düşle
usulca… ne kadar sık düşlersen düşle idrak edeceksin ki
o kelebek yanmadı seni tenvir etmek için.

Hafif adımlarla yürür ve bakınırım etrafıma
ummakla bir teşbih görmeyi nefsimin sıfatlarıyla
bu fezanın salkımsöğütleri arasında. Lakin tefrik edemem
bana işaret eden hiçbir şey.

ㅤㅤㅤㅤㅤEğer kanarya şakımıyorsa
ㅤㅤㅤㅤㅤsana, ey dostum… bil ki
ㅤㅤㅤㅤㅤkendi zindanının gardiyanısındır sen,
ㅤㅤㅤㅤㅤeğer kanarya şakımıyorsa sana.

Yoktur güllerin saksısı kadar dar bir diyar
senin diyarın gibi… ve hiçbir diyar bu kadar engin değildir

O Sükût İçre Ve Ben De Öyle

O sükût içre ve ben de öyle.
O limonlu çayını yudumlar, bense kahvemi içerim.
İşte budur bizim aramızdaki fark.
Benim gibi, geniş ve çizgili bir gömlek giyer,
ve onun gibi, ben de akşam gazetesini okurum.
O benim gizli bakışımı görmez.
Ben onun gizli bakışını görmem.
O sükût içre ve ben de öyle.
Garsona bir şey sorar.
Ben de garsona bir şey sorarım…
Kara bir kedi yürür geçer aramızdan.
Kürkündeki gece yarısını hissederim ben
ve o da hisseder kürkündeki gece yarısını…
Ona demem ki: Gökyüzü bugün
berrak ve mavi.
O da bana demez ki: Gökyüzü bugün berrak.
Hem seyreylenen odur hem de seyreyleyen
ve hem seyreylenen benim hem de seyreyleyen.
Sol ayağımı kımıldatırım.
Sağ ayağını kımıldatır o da.
Bir şarkının ezgisini mırıldanırım
ve o da benzer bir şarkının ezgisini mırıldanır.
Şüpheye düşerim: Kendimi seyrettiğim ayna mıdır o aslen?
Ve dönüp de gözlerine bakarım… lakin göremem onu.
Aceleyle terk ederim o kıraathaneyi.
Düşünürüm: Belki bir katildir o…
yahut da belki, beni bir katil zanneden
yoldan geçen sıradan biri.
O korku içre… ve ben de öyle.

Hüviyet Cüzdanı

Kaydet:
Arap’ım ben.
Kimlik numaram elli bindir
Sekiz evladım var
Ve dokuzuncusu geliyor yaz sonrası
Öfkelendirir mi bu seni?

Kaydet:
Arap’ım ben.
Çalışırım taş ocağındaki yoldaşlarımla
Sekiz evladım var
Ekmeklerini getiririm onlara
Urbalarını ve defterlerini
taşların içinden sökerek.
Sadaka dilenmem kapında,
El pençe divan durmam eşiğinde.
O zaman öfkelendirir mi bu seni?

Kaydet:
Arap’ım ben.
Unvansız bir ismim var.
Sabredenim bir memlekette
herkesin husumet içre yaşadığı.
Köklerim
zamanın doğuşundan evvel kazıldı toprağa,
çağların mebdeinden evvel,
çam ve zeytin ağaçlarından evvel,
ve otlar yeşermeden evvel.

Babam… saban ehlinden bir ailenin evladı,
imtiyazlı bir tabakadan değil.
Ve büyükbabam… bir köylüydü,
ne asilzade ne de nüfuz sahibi.
Güneşin gururunu öğretti bana
okumayı öğretmeden evvel.
Ve hanem bir bekçi kulübesi gibidir
dal ve kamıştan mamul.
Hoşnut eder mi bu makamım seni?
Unvansız bir ismim vardır benim!

Kaydet:
Arap’ım ben.
Saçımın rengi… kömür
Gözümün rengi… kahve
Vasıflarım:
Başımda kefiye üstünde bir agel
Elim kaya gibi sağlamdır
Adresim:
Unutulmuş, garip bir köydenim
sokaklarının adı yoktur gayrı
ve bütün erkekleri… tarlalarda ve taş ocaklarında.
Öfkelendirir mi bu seni?

Kaydet:
Arap’ım ben.
Sen çaldın o narenciye bahçelerini benim
ecdadımın
Ve benim sürdüğüm toprakları
Benim ve bütün evlatlarımın
Ve hiçbir şey bırakmadın bize ve zürriyetimize
Şu taşlardan gayrı.
Rejim bunları da mı alacak elimizden
Öyle diyorlar şimdi?

Öyleyse!
Kaydet o ilk sayfanın en tepesine:
İnsanlardan nefret etmem ben
ve kimsenin yurduna tasallut etmem
Lakin aç kalırsam şayet
Gasp edenin eti olacaktır taamım
Sakın…
Sakın…
Benim açlığımdan
Ve benim gazabımdan!

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

“Duramadım Ecel için -” (479), Emily Dickinson

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

“Duramadım Ecel için -” (479)

Duramadım Ecel için –
O durdu lütfedip de-
Faytonda bir biz vardık –
Ölümsüzlük vardı bir de.

Yavaş sürdük – O telaşsız
Bırakmıştım ben de kenara
İşimi hem boş vaktimi de,
Bu nezaketi uğruna –

Geçtik Okul’u, Çocuklar
Oynuyordu – O Çember’de –
Geçtik Bakan Ekinleri –
Geçtik Batan Güneş’i de –

Veyahut – O geçti Bizi –
Çiyler titretti, Buz gibi –
Zira ince İpektir, Elbisem –
Atkım – yalnız bir Tül idi –

Durduk bir Ev’in önünde
Yerde bir Tümsek gibiydi –
Çatısı güç bela belli –
Pervazı – Toprağın İçindeydi –

O günden beri – Asırlar –
Geçti – lakin daha Kısa
Gelir ilk sezdiğim Gün’den
At Başlarını Sonsuza –

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

“Because I could not stop for Death -” (479)

Because I could not stop for Death –
He kindly stopped for me –
The Carriage held but just Ourselves –
And Immortality.

We slowly drove – He knew no haste
And I had put away
My labor and my leisure too,
For His Civility –

We passed the School, where Children strove
At Recess – in the Ring –
We passed the Fields of Gazing Grain –
We passed the Setting Sun –

Or rather – He passed Us –
The Dews drew quivering and Chill –
For only Gossamer, my Gown –
My Tippet – only Tulle –

We paused before a House that seemed
A Swelling of the Ground –
The Roof was scarcely visible –
The Cornice – in the Ground –

Since then – ’tis Centuries – and yet
Feels shorter than the Day
I first surmised the Horses’ Heads
Were toward Eternity –

Emily Dickinson

Onuncu Yılımızda, Simon Armitage

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Onuncu Yılımızda

Bu kitap, bu sayfa, bu sayfalar arasına
dinlenmeye bırakılmış çan çiçeği, bastırılsa üstüne, hâlâ kanatır
bir vakitler olduğumuz hâlin suluboyasını.

O yıllar: filanca ve falanca bir günün velvelesi,
şu meşhur anlaşmazlık ve ardından söylenen son söz,
senin isimler, tarihler ve saatlerden oluşan envanterin,
benim boylu poslu, esmer, yakışıklı yalanlardan piyadelerim.

Bir on yıl geçti bak, şaşıp kalıyoruz şimdi kendimize:
hâlâ ikiyiz, hâlâ çiftiz ama aşkla katlandık birbirimize
ve ayrı, yalnız geçirdiğimiz tek bir gecede bile,
ne kadar da eminiz diğer yarısından ikimiz de.

Bu çan çiçeği hâlâ direniyor zamana. Gel verelim ona
havayla, ışıkla solup gitme, boynunu bükme şansını.
Hadi, al onu ellerimden. Ve şimdi, bırak gitsin.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

In Our Tenth Year

This book, this page, this harebell laid to rest
between these sheets, these leaves, if pressed still bleeds
a watercolour of the way we were.

Those years: the fuss of such and such a day,
that disagreement and its final word,
your inventory of names and dates and times,
my infantries of tall, dark, handsome lies.

A decade on, now we astound ourselves:
still two, still twinned but doubled now with love
and for a single night apart, alone,
how sure we are, each of the other half.

This harebell holds its own. Let’s give it now
in air, with light, the chance to fade, to fold.
Here, take it from my hand. Now, let it go.

Simon Armitage

Ken Van Sickle, “Columbus”, 1968.

Harbi Şekiliz, Gwendolyn Brooks

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Harbi Şekiliz

ㅤㅤㅤㅤㅤBİLARDO OYUNCULARI.
ㅤㅤㅤㅤㅤALTIN KÜREK’TEKİ YEDİ KİŞİ.

Harbi şekiliz. Biz
Lise terkiz. Biz

Geceye akarız. Biz
Hedefe çakarız. Biz

Günahı şakırız. Biz
Cine su katarız. Biz

Yazın Cazlıyız. Biz
Genç ölürüz.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

We Real Cool

ㅤㅤㅤㅤㅤTHE POOL PLAYERS.
ㅤㅤㅤㅤㅤSEVEN AT THE GOLDEN SHOVEL.

We real cool. We
Left school. We

Lurk late. We
Strike straight. We

Sing sin. We
Thin gin. We

Jazz June. We
Die soon.

Gwendolyn Brooks

Bir Sanat, Elizabeth Bishop

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Bir Sanat

Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet;
öyle çok şey var ki hep kaybolma kastı kuran
yitip gitseler dahi sayılmaz bir felaket.

Her gün bir şey kaybet sen. Telaşı hep kabul et
kayıp anahtarların, ziyan edilen zaman.
Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet.

Sonra uzağı kaybet, çabuk kaybet, ve azmet:
mekân, isim ve gitmek için olduğun revan
Bunların hiçbirisi getirmez bir felaket.

Annemin saatini kaybettim. Bak! nihayet,
son veya ondan evvel gitti üç evim aman.
Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet.

İki şirin şehri ben yitirdim. Ve o servet,
mülküm olan diyarlar, iki nehir, bir cihan.
Özlüyorum ama bu değildi bir felaket.

—Seni yitirmek bile (şakacı ses, hareket
sevdiğim) yalan değil. Aşikâr, ayan beyan
kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet
görünse de o tıpkı (Yaz şunu!) tam felaket.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

One Art

The art of losing isn’t hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster.

Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn’t hard to master.

Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.

I lost my mother’s watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn’t hard to master.

I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn’t a disaster.

—Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan’t have lied. It’s evident
the art of losing’s not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.

Elizabeth Bishop

Nehirlerden Bahsediyor Zenci, Langston Hughes

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Nehirlerden Bahsediyor Zenci

Nehirleri bildim ben:
Bildim dünya kadar kadim nehirleri, insan kanının
insan damarındaki akışından bile yaşlı olan ol kadim nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Fırat’ta yıkandım ben, şafak henüz genç iken.
Kongo’da oba kurdum, ninnisiyle uyudum.
Nil sularına bakıp, piramitleri de yaptım.
İşittim Mississippi’nin de türküsünü ben
Abe Lincoln bir gün New Orleans’a inerken, çamurlu bağrının gün batımında nasıl som altına döndüğünü de gördüm ben.

Nehirleri bildim ben:
O kadim, esmer nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

The Negro Speaks of Rivers

I’ve known rivers:
I’ve known rivers ancient as the world and older than the flow of human blood in human veins.

My soul has grown deep like the rivers.

I bathed in the Euphrates when dawns were young.
I built my hut near the Congo and it lulled me to sleep.
I looked upon the Nile and raised the pyramids above it.
I heard the singing of the Mississippi when Abe Lincoln went down to New Orleans, and I’ve seen its muddy bosom turn all golden in the sunset.

I’ve known rivers:
Ancient, dusky rivers.

My soul has grown deep like the rivers.

Langston Hughes

Gece Kahvesi, Gottfried Benn

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Gece Kahvesi

824: Kadınların Aşkı ve Hayatı.
Çello bir çırpıda içiveriyor. Flüt
derin derin geğiriyor üç vuruş boyunca: şu leziz akşam yemeği.
Davul, polisiye romanını okuyup bitiriyor.

Yeşil dişler, sivilceli bir yüz
göz kırpıyor bir göz kapağı iltihabına.

Saçta yağ
konuşuyor bademciği şişmiş açık bir ağza
boynunda İnanç Aşk Umut’la.

Genç guatr iyi anlaşıyor semer burunla.
Üç bira ısmarlıyor ona.

Sakalkıran karanfiller satın alıyor,
yumuşatabilmek için çifte gerdanı.

Si bemol minör: 35. Sonat
İki göz kükrüyor:
Sıçratmayın Chopin’in kanını salona,
şu ayaktakımı, üzerinde tepinsin deyu!
Kes şunu! Hey, Gigi! –

Kapı akıyor: Bir kadın.
Çöl kadar kavruk. Kenanî bir kahve.
İffetli. Oyuk oyuk. Eşlik ediyor ona bir koku.
Koku bile denmez aslında.
Havanın tatlı bir kavislenişidir sadece
beynime doğru.

Bir obezite seğirtiyor pıtır pıtır peşi sıra.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Nachtcafé

824: Der Frauen Liebe und Leben.
Das Cello trinkt rasch mal. Die Flöte
rülpst tief drei Takte lang: das schöne Abendbrot.
Die Trommel liest den Kriminalroman zu Ende.

Grüne Zähne, Pickel im Gesicht
winkt einer Lidrandentzündung.

Fett im Haar
spricht zu offenem Mund mit Rachenmandel
Glaube Liebe Hoffnung um den Hals.

Junger Kropf ist Sattelnase gut.
Er bezahlt für sie drei Biere.

Bartflechte kauft Nelken,
Doppelkinn zu erweichen.

B-moll: die 35. Sonate
Zwei Augen brüllen auf:
Spritzt nicht das Blut von Chopin in den Saal,
damit das Pack drauf rumlatscht!
Schluß! He, Gigi! –

Die Tür fließt hin: Ein Weib.
Wüste ausgedörrt. Kanaanitisch braun.
Keusch. Höhlenreich. Ein Duft kommt mit.
Kaum Duft.
Es ist nur eine süße Verwölbung der Luft
gegen mein Gehirn.

Eine Fettleibigkeit trippelt hinterher.

Gottfried Benn

Edward Hopper, New York Movie (1939)