Girizgâh: Ne Yapmış da Zengin Olmuş?
İnsanoğlu, asırlar evvel taştan, tahtadan ve helvadan yonttuğu iptidai putları devirmiş olmanın mağrur neşesiyle avunadursun; modern çağ, gözle görülmeyen fakat tahakkümü çok daha zalim olan putların etrafında dönen yeni ve korkunç bir paganizmin mabedi hâline gelmiştir. Bu meşum mabedin en mutlak, en sorgulanamaz ve kaidesi en sağlam putu şüphesiz “sermaye”, o putun arz üzerindeki dokunulmaz rahipleri ise “zenginler”dir. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Samiri’nin altından döktüğü böğüren buzağısı, bugün devasa plazaların en üst katlarında, lüks makam araçlarının arka koltuklarında yeniden can bulmuş ve bütün bir cemiyeti kendi önünde secdeye mecbur kılmıştır.
Toplumumuzda zenginlik, artık sadece iktisadi bir rahatlık yahut alım gücü meselesi olmaktan çoktan çıkmış; kişinin ahlakına, aklına, liyakatine ve hatta ontolojik üstünlüğüne dair mutlak bir delil olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Cüzdanı kabarık olanın, aklının ve irfanının da kabarık olduğu zannedilen bu kitlevi akıl tutulması, medeniyetimizin kalbine saplanmış en zehirli hançerdir. Bir “iş insanı” —ki bu ruhsuz tabir dahi insanın bütün şahsiyetini silip onu sadece bir ‘iş’e ve ‘sermayeye’ irca eden trajik bir isimlendirmedir— sırf banka hesabındaki sıfırların adedi kalabalık diye, cemiyetin en hikmetli, en sözü dinlenir, en isabetli fikirlere sahip şahsiyeti mertebesine yükseltilmektedir.
Eskilerin ağırbaşlı meclislerinde hürmet; ilme, irfana, edebe, çileyle yontulmuş bir tecrübeye yahut cephede dökülmüş bir kana gösterilirdi. Bugün ise hürmet, tamamen paranın tahakkümü altına girmiştir. Zengin bir adam cehalet kokan, estetikten fersah fersah uzak, deli saçması, sığ veya kof bir cümle kurduğunda dahi; etrafındaki o dalkavuk kalabalık, sanki Sokrat’ın yahut İbn Sina’nın dudaklarından dökülmüş ilahi bir hakikati dinliyormuşçasına o sözlerde bir derinlik, bir ‘iş zekâsı’ aramaya koyulur. Hâlbuki o kibrin, altın varaklı ceketlerin ve pahalı puroların yahut nargilelerin dumanı ardında gizlenen şey, çoğu zaman korkunç bir zihnî çoraklık, incelikten mahrum bir lisan, ticari bir oyun ve zevkiselimi iğdiş edilmiş bir ruh fukaralığıdır. Zenginlik, sahibinin tüm ahlaki ve fikrî defolarını örten sihirli ve sırmalı bir kaftan vetiresi görmektedir.
İşte bu putu paramparça etmek, o sırmalı kaftanı yırtıp altındaki çıplaklığı faş etmek için, bir balta misali zihinlerimize şu iki mukaddes suali çakmamız elzemdir: “Ne yapmış da zengin olmuş, zengin olmuş da ne yapmış?”
Bu cümlenin ilk yarısı (“Ne yapmış da zengin olmuş?”), o servetin menşeini, meşruiyetini ve ahlaki temelini sorgulayan bir mahkemedir. Bir insanın zenginleşmesi, kendi başına bir fazilet beyanı olamaz. Sormalıyız: Bu servet nasıl birikmiştir? Bu kişi insanlığın kanayan bir yarasına merhem olacak bir icat mı bulmuştur? Tefekkürüyle, sanatıyla, dünyayı sarsacak ufkuyla, medeniyete ufuk açacak ticari dehasıyla mı o makama erişmiştir? Yoksa karanlık dehlizlerde dönen siyasi bir iltimasın, emeksiz bir rantın, batan geminin mallarına çökme fırsatçılığının, yahut üç kuruşa çalıştırdığı fukaranın kanını ve terini sömürmenin neticesinde mi o cüzdanı şişmiştir? Tarih şahittir ki, servetlerin büyük bir ekseriyeti terle ve zekâyla değil; imtiyazla, adam kayırmayla ve devletin malına musallat olmakla elde edilmiştir. Hâl böyleyken, haram yahut şaibeli temeller üzerine bina edilmiş bir zenginliğe sırf “güçlü” olduğu için hürmet etmek, hırsıza çaldığı malın büyüklüğünden ötürü hürmet etmek gibi sefil bir kölelik psikolojisidir.
Cümlenin ikinci yarısı (“Zengin olmuş da ne yapmış?”) ise, o servetin akıbetini, zenginin şahsiyetini ve medeniyet ufkunu test eden ahlak terazisidir. Farz edelim ki bir şekilde o parayı kazandı; peki sonra bu güçle ne yaptı? İnsanlık namına taş üstüne taş koyup bir mektep mi kurdu? Bir kütüphane mi vakfetti? Meziyetli ama fakir bir kimsenin elinden tutup onu cemiyete mi kazandırdı? Çorak bir araziyi yeşertip yüzlerce insana haysiyetli bir istihdam kapısı mı açtı? Hakiki ve asil bir zenginlik, parayı bir gaye değil, medeniyet inşa etmek için bir vasıta olarak gören asilzadelerin işidir.
Lakin karşımızdaki bu nevzuhur (yeni yetme), ve suni derebeylerine baktığımızda gördüğümüz tablo bir görgüsüzlükten ibarettir. Zengin olmuşlar; fakat o zenginlikle sadece daha pahalı beton yığınları dikmişler, daha gösterişli ve kaba saba yalılar satın almışlar, marka etiketlerini kör göze parmak sokarcasına üzerlerinde taşıyarak ruhlarındaki devasa boşluğu kapatmaya çalışmışlardır. Onların serveti dışarıya doğru taşan bir medeniyet nuru değil, sadece kendi kara deliklerinde kaybolan, etrafını da yutan bir tüketim cinnetidir. Ne bir icat, ne bir asalet, ne de bir zevkiselim… Geriye sadece cüzdanı şiştikçe şımaran, etrafındakileri böcek gibi gören ve gücünü sürekli zayıfların üzerinde sınayan bir mütegallibe kalmıştır.
Bu kölelik zincirini kırmak için meselenin tarihî köklerine ineceğiz.
Birinci Kısım: Akçe ve Kalp
Meseleyi karikatürize edilmiş, ucuz bir “zengin-fakir” çatışmasına yahut içi boşaltılmış bir sermaye düşmanlığına irca ettirmeden, zenginliğin ontolojik imkânını ve İslami tasavvurdaki yerini ayan etmek icap eder. Hakiki meselenin cüzdanın şişkinliği değil, kalbin işgali olduğunu bize öğreten İmam-ı Azam kıssasını hatırlayalım:
Ticaretle de iştigal eden İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri, bir gün talebelerine ders verirken adamın biri nefes nefese mescide girer ve telaşla haykırır: “Ya İmam, gemin battı!” Bütün ticari mallarını, koca servetini taşıyan geminin sulara gömüldüğü haberini alan İmam, şöyle bir durur ve gayet vakur bir sükûnetle, “Elhamdülillah.” der. Haberi getiren adam şaşkınlıkla çekip gider. Bir müddet sonra aynı adam mahcup bir edayla tekrar çıkagelir: “Ya İmam, bir yanlışlık olmuş, batan gemi senin değilmiş.” Ebû Hanife Hazretleri yine aynı sükûnet, aynı teslimiyetle mırıldanır: “Elhamdülillah.”
Haberi getiren adam hayrete düşer. Ortada biri zahiren felaket, diğeriyse büyük bir müjde olan iki zıt haber vardır lakin İmam’ın yüzünden ne bir teessür ne de bir sevinç okunmaktadır. Şaşkınlıkla sorar: “Yâ İmam, her iki habere de ‘Elhamdülillah.’ dedin. Bu nasıl hamd etmektir?” İmam-ı Azam’ın dudaklarından, asırlar boyu sermaye sahiplerinin yüzüne çarpacak olan şu sözler dökülür: “Sen gemin battı diye haber getirdiğinde kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının gitmesinden dolayı içeride en küçük bir sızı, bir hüzün yoktu. Bu hürriyet sebebiyle Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığını söyleyince de kalbimi tekrar yokladım; dünya malına kavuşmaktan, serveti muhafaza etmekten dolayı kalbimde fuzuli bir sevinç de yoktu. Bu müstağni (ihtiyaçsız) hâli bana bahşettiği için de Allah’a şükrettim.”
İşte zenginliğin, şayet mümkünse, yegâne ahlaki ve İslami meşruiyeti bu incecik, bu kıldan ince kılıçtan taze sırattan geçmektedir: Akçenin cebe girmesi lakin kalbe asla sızamaması.
Şimdi bu asil ve kâmil tasavvuru bir kenara koyup, günümüzün tapınılan, sözüne hikmet atfedilen, hürmet dilenilen modern “zengin” putuna dönelim. O suali soralım: Bugünün dünyasında, hele ki bizim coğrafyamızda, o devasa servetleri biriktirirken akçeyi kalbinden uzak tutabilmiş, ruhunu o kâğıt parçalarına rehin vermemiş kaç kişi olmuştur? Hakikati eğip bükmeden söylemek mecburiyetindeyiz: Devir, İmam-ı Azam devri değildir ve bugünün amansız kapitalist çarklarında o devasa zenginliklerin “masum” yollarla, salt bir ticari dehayla, kimsenin hakkına girmeden ve kalbi karartmadan elde edilebilmesi neredeyse nizamın tabiatına aykırıdır.
“Değirmenin suyu nereden geliyor?” suali, bu putun kaidesini sarsacak asıl baltamızdır. Bizim cemiyetimizin zenginlerine, kibir kulelerinden halka tepeden bakan suni asilzadelere duyulan bu kölece hürmeti tarumar etmek için, o servetlerin tarihî menşeini masaya yatırmak elzemdir. Avrupa’nın burjuva sınıfı yahut soyluları, servetlerini asırlara yayılan bir sömürge mantığıyla, coğrafi keşiflerle, sanayi devrimiyle ve kanlı bir üretim ile inşa etmişlerdir. Bizdeki zengin sınıfının hikâyesi ise bir üretim yahut ticari deha destanı değil; düpedüz bir siyasi mühendislik, bir ganimet taksimatı ve bir “hükûmet eliyle” “devletin kendi aralarında dönüp durması” trajedisidir.
Osmanlı’nın son demlerini ve Cumhuriyet’in ilk yıllarını insaflı ve dahi keskin bir tarih şuuruyla okuyan herkes şu hakikatle yüzleşir: Türkler Yemen’de çöllere gömülürken, Çanakkale’de toprağa düşerken, Sarıkamış’ta donarken; cephe gerisinde, İstanbul’un yahut taşranın emniyetli konaklarında harp zenginleri türüyordu. Bu türeyiş, efsane yahut mübalağa değildir; kanlı ve canlı bir tarihî hakikattir. Askerin erzakı, cephanesi ve yaralı bedeni taşınsın diye devlete tahsis edilen o kara tren vagonları; siyasi nüfuz sahibi madrabazlar ve onlarla iş tutan ‘tüccarlar’ tarafından şahsi ticaretler için kiralanmış, tarihe ‘Vagon İhtikârı’ (vagon vurgunculuğu) olarak geçen kara bir lekeyle devasa servetler oluşturulmuştur. Memleket kan kusarken, onlar vagonlarla cephe gerisine kaçırdıkları malları fahiş fiyatlarla satarak palazlanmışlardır. Bitmemiştir; İkinci Cihan Harbi’nin buhranlı yıllarında, ‘Millî Korunma Kanunu’nun gölgesinde millet yarım dilim ‘vesika ekmeğine’ muhtaçken; şekeri, unu, basmayı depolarında çürüterek karaborsada fahiş fiyatlara satan, halkın ıstırabından kendilerine altın kuleler inşa eden o meşhur ‘Hacıağalar’ zümresi türemiştir. Bugün soyluluk taslayan nice ‘köklü’ ailenin yahut köşk sahibinin servetinin ilk harcında, işte o vesika kuyruklarında bekleyen fukaranın çalınmış lokması ve cephede donan askerin hakkı yatmaktadır. Karaboraborsacılıkla, şeker ve un ihtikârıyla (stokçuluğuyla) milletin kanını emenler, o dönemin ilk büyük servetlerinin temellerini attılar. Buna bir de tehcirler, nüfus mübadeleleri ve memleketten gidenlerin ardında bıraktığı ’emval-i metruke’ (terk edilmiş mallar) eklendiğinde tablo tamamlanmış oldu. Rumlardan yahut Ermenilerden kalan konaklara, mümbit arazilere, zeytinliklere ve işleyen ticarethanelere kimler kondu zannediyorsunuz? Yetimler yahut cepheden dönen elsiz ayaksız gaziler mi? Hayır efendim. O mallara liyakatle ve hakkaniyetle değil; sadece devrin mahalli idarecileriyle ahbaplık kuran eşraf takımı, kasabanın uyanıkları ve siyasi rüzgârı arkasına alan zorbalar çöktü.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra da manzara pek değişmedi. “Millî bir burjuvazimiz olmalı, devleti ancak sermayedarlar marifetiyle ayağa kaldırırız.” şeklindeki sakat ve ithal hevesle; devletin kısıtlı imkânları, demiryolu yapım ihaleleri, şeker ve Sümerbank fabrikalarının müteahhitlik işleri, ithalat kotaları ve ilk kamu bankalarının sıfır faizli kredileri, liyakatli müteşebbislere değil, doğrudan Ankara’daki siyasi seçkinlerin yakın çevresine peşkeş çekildi. Tek parti devrinin meşhur ‘müteahhitleri’, bugün holdingleşen yapıların bizzat dedeleridir. Velhasıl bu topraklarda sermaye, tabandan tavana doğru terle yükselmemiş; her daim tavandan, yani bizzat devlet eliyle, tabandaki ‘seçilmiş ve itaatkâr’ kullara doğru bir ganimet gibi pay edilmiştir. O muazzam mülklere, arazilere ve ticarethanelere; liyakatle, terle, akılla değil, sadece dönemin siyasi rüzgârını arkasına alan açıkgözler ve iktidar dalkavukları çöktü. Tıpkı Suriye’deki mallara geçtiğimiz yıllarda çökenler gibi.
Cumhuriyet kurulduktan sonra da “Millî bir burjuvazimiz olmalı, yoksa muasır medeniyet olamayız.” şeklindeki ithal ve sakat sosyolojik hevesle, devletin kısıtlı imkânları, ihaleleri, ithalat kotaları ve kredileri belirli bir zümreye peşkeş çekildi, malum. Menderes döneminin meşhur “Her mahalleden bir milyoner yaratacağız.” politikası, liyakate dayalı bir üretim devrimi değil; devletin musluklarını siyasi yandaşlara bağlayarak suni bir zenginler sınıfı, yeni nesil bir “sermaye derebeyliği” ihdas etme projesiydi.
İşte bugün televizyonlarda, cemiyet hayatında yahut plazaların tepesinde “başarı hikâyesi” diye yutturulan, etrafında pervaneler gibi dönülen o zenginlerin şeceresini kazıdığınızda, karşınıza ekseriyetle bu çirkin manzara çıkar: Batan geminin mallarına çöküş, devlet ihalelerindeki kayırmacılık, siyasi ahbap-çavuş kapitalizmi ve imtiyazlı tahsisler… Ortada bir “Derenin Beyi” varmış gibi dursa da, o bey dereyi kendi tırnaklarıyla kazmamış, suyu kendi dehasıyla getirmemiştir; sadece devlet gücüyle o gürül gürül akan değirmenin suyu, zorla onun şahsi bahçesine yönlendirilmiştir. Bu yüzden de derenin beyi olmaz efendiler. Dereyi oraya siz getirmediniz. Dereyi oraya Allah getirmiştir.
Sadece ucuz arsa kapatarak, devletten ihale alarak, döviz kurundaki dalgalanmaları fırsata çevirerek zenginleşmiş bir adamın nesine, hangi asaletine hürmet edilecektir? Bu tarz bir servet birikimi, insanda asalet (noblesse oblige – soyluluk mecburiyeti) doğurmaz; tam aksine, haksız yoldan elde edildiği, akılla ve terle meşrulaştırılamadığı için derin bir aşağılık kompleksi, tahammül edilmez bir görgüsüzlük ve vahşi bir kibir doğurur. Çünkü o zengin, kalbinin derinliklerinde, o servetin aslında kendi liyakatinin değil, “şartların ve kayırılmanın” bir neticesi olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu korkunç yüzleşmeden kaçmak için de lüksün, şatafatın ve altından yontulmuş putların arkasına sığınır.
Bugün hiç kimse karşımıza çıkıp da “Ama alın teriyle, aklıyla, ticari dehasıyla zengin olanlar da var.” şeklindeki uzlaşmacılıkla gelmesin. Asrımızda ve bilhassa bu coğrafyada, İmam-ı Azam’ın müstağni (ihtiyaçsız ve tok) ahlakı çoktan kefenlenip toprağa verilmiştir. Zira bugünün amansız çarklarında, birilerinin hakkını gasp etmeden, devletin malına yahut fukaranın terine musallat olmadan devasa servet kulelerini inşa edebilmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Artık ‘alın teri’, ‘ticari zekâ’ ve ‘vizyon’ gibi ulvi kelimeler; sadece bu suni derebeylerinin kendi karanlık menşelerini, haksızca gasp ettikleri kanlı kazançları temize çekmek için kullandıkları pespaye birer halkla ilişkiler maskesidir. Bizim kavgamız; devletin ve milletin sırtından koca bir hortumla değirmenin suyunu kendi şahsi havuzuna bağlayıp, sonra da o havuzun kenarında oturarak susuzluktan kırılan halka küstahça ‘başarı, çok çalışmak ve ahlak’ dersi veren bu zorbaların ta kendisiyledir. Şerbetli bir riyakârlıkla örülmüş bu zenginlik putu, ‘istisnalar’ masalıyla aklanamayacak kadar çürümüştür.
İkinci Kısım: Zengin Olmuş da Ne Yapmış?
Zenginlik putunu ayakta tutan en büyük yanılgı, avamın zenginleri ya efsanevi birer deha yahut kaba saba, karikatürize birer hırsız olarak tahayyül etmesidir. Oysa hakiki ve kök salmış modern servet, kendini altın varaklı görgüsüzlüklerle değil; son derece steril, hesaplanmış ve buz gibi bir “saygınlık” zırhıyla tahkim eder. Onların dünyasına dışarıdan baktığınızda vahşi bir görgüsüzlük değil; pahalı zevkler, minimalist tasarımlar, sanata duyulan sözde bir alaka ve nezaketle örülmüş bir duvar görürsünüz. Peki ama bu şık elbiselerin, sakin ve ölçülü diksiyonların, devasa holding binalarının ardındaki ruhun hakiki tabiatı nedir? Sahi, ne menem insanlardır bunlar?
Bu nevzuhur asilzadelerin ruh dünyasını zehirleyen en temel felsefi maraz, liyakat vehmidir (hak edilmişlik sanrısı). Onlar, elde ettikleri devasa serveti; kurdukları acımasız sömürü çarklarının, devletle kurdukları imtiyazlı münasebetlerin yahut basit bir konjonktürel tesadüfün neticesi olarak görmeyi reddederler. Kendi içlerinde öylesine sarsılmaz bir kibre sahiptirler ki, paranın kendi “üstün zekâlarının”, “farklı vizyonlarının” ve “çalışkanlıklarının” ilahi bir mükafatı olduğuna samimiyetle iman etmişlerdir. Bu liyakat vehmi, onlara korkunç bir ahlaki uyuşukluk bahşeder. Kendilerinden aşağıda olan, sabahın köründe yola düşüp asgari ücretle ömrünü tüketen kalabalıkları gördüklerinde zerrece haksızlık sancısı çekmezler; zira onların zihninde fakir adam, “yeterince akıllı olmadığı” yahut “yeterince vizyoner olamadığı” için o hâldedir. Kendi imtiyazlarını bir fazilet, başkalarının çaresizliğini ise bir liyakatsizlik olarak okuyan bu kibir, şeytanın arz üzerindeki en kusursuz manifestosudur.
Bu çarpık felsefe, onların insanla ve cemiyetle kurduğu münasebeti de kökünden zehirler. Bir modern zenginin dünyasında hiçbir şey, ama hiçbir şey “gaye” değildir; her şey ve herkes birer “vasıta”dır. İnsanlar birer can, birer şahsiyet değil; bilançolardaki birer maliyet kalemi, “insan kaynakları” denen soğuk makinenin dişlileri yahut pazar payını büyütecek tüketici sürüleridir. Dostluklar, evlilikler, ahbaplıklar dahi amansız bir “fayda-maliyet” süzgecinden geçirilir. Onlar kimseyle hizalanmaz, sadece kendi menfaat eksenlerine münasip düşenlerle geçici ittifaklar kurarlar. Çok nazik konuşabilir, lüks restoranlarda size hesabın lafını dahi ettirmeyebilirler; lakin bu nezaket asaletlerinden değil, sizin onlara sunacağınız potansiyel faydanın bir ön ödemesi olmasındandır. İşlerine yaramadığınız saniye, o şık nezaket yerini buz gibi bir yok saymaya bırakır. İnsanı “eşyalaştıran” bu pragmatizm, onların en belirgin kimliğidir.
En trajik riyakârlıkları ise “sanat, kültür ve sivil toplum” maskesi altında sahneledikleri o vicdan aklama tiyatrosudur. Görgüsüz değillerdir; zira zevki bizzat “satın alabileceklerini” bilecek kadar kurnazdırlar. Kendileri şiirden, felsefeden yahut resimden zerre kadar anlamasalar da; en iyi küratörleri, en iyi mimarları ve danışmanları maaşa bağlayarak kendilerine “rafine bir zevk” kiralarlar. Duvarlarına astıkları milyon dolarlık modern sanat eserleri yahut destekledikleri bienaller, sanata duydukları ulvi bir aşktan değil; entelektüel cemiyette “vahşi bir tüccar” olarak değil, “kültürlü bir hami” olarak anılmak içindir. Sanatı ehlileştirir, onu bir prestij nesnesine, bir yatırım aracına irca ettirirler.
Hele o kurdukları sözde “hayır vakıfları”, verdikleri şatafatlı davetler… Binlerce işçinin emeğini asgari ücretle sömürüp, taşeron şirketlerle insanların kanını emdikten sonra; sömürülenlerin hakkından çaldıkları paranın zekâtı dahi etmeyecek bir meblağla “sosyal sorumluluk projeleri” yaparlar. Işıltılı otel salonlarında, üzerlerinde milyonluk mücevherlerle “açlık”, “kadın hakları” yahut “küresel ısınma” için kadeh kaldırıp birbirlerine plaket takdim ederken sergiledikleri sahte hüzün, ahlak felsefesinin gördüğü en korkunç ironidir. Onlar bu sözde hayır işlerini fukaranın derdine derman olmak için değil; vergi matrahından düşmek, devlet nezdinde itibar kazanmak ve en önemlisi “Biz o kadar da kötü insanlar değiliz.” diyerek kendi vicdanlarına mastürbasyon yapmak için yaparlar. Hayırseverlik, bu suni derebeylerinin günah çıkardığı modern bir endüljans (kilisenin sattığı af belgesi) kâğıdıdır.
Bu vicdan aklama tiyatrosunun en hazin ve en cüretkâr sahnesi ise, şüphesiz onların İslam ile kurdukları pragmatist ve kof münasebettir. Onların dünyasında din, nefsin bitmek bilmez ihtiraslarına gem vuran, kibri törpüleyen ve adaleti emreden ilahi bir nizam değil; cemiyet nezdinde itibar tazelemeye ve ‘muhafazakâr’ erkle uyum sağlamaya yarayan sosyolojik bir aksesuardan ibarettir. Faiz çarklarıyla, merhametsiz rekabetle ve ince emek sömürüsüyle ördükleri devasa holdinglerin günahını; beş yıldızlı otellerin şatafatlı salonlarında, kuş sütü eksik olmayan gösterişli iftar sofraları kurarak yahut zekâtın gizli ve asil ruhuna taban tabana zıt bir kibrin eşliğinde yoksula koli dağıtarak temizleyeceklerini vehmederler. Kibirleri öylesine firavunlaşmıştır ki, milyonlarca liralık haksız vergi aflarından yahut şaibeli ihalelerden elde ettikleri kazancın cüzi bir kısmıyla devasa camiler inşa ettirip, o camilerin kapısına altın harflerle kendi isimlerini kazıtmayı bir ‘takva’ nişanesi zannederler. Hâlbuki o mermer duvarların ardında ihlas değil; Tanrı’yı ve mukaddesatı dahi kendi kurumsal PR (halkla ilişkiler) bütçelerinin, şahsi prestijlerinin bir enstrümanı gibi gören bir şirk psikolojisi yatmaktadır. İslam’ın emrettiği tavizsiz hakkaniyet, tevazu ve feragat ahlakı; onların steril dünyasında sadece kandil gecelerinde hatırlanan ve ertesi sabah holdingin soğuk kasalarına geri kilitlenen nostaljik bir masaldan ibarettir.
Bütün bu yaldızlı hayatın, kiralık zevklerin ve sırmalı vicdanların altında yatan asıl gerçek, korkunç bir ruhani çoraklıktır. Dünyadaki her şeyi satın alabileceklerini düşündükleri için, fiyatı olmayan hiçbir mefhumun (sadakatin, hakiki muhabbetin, hasbi bir dostluğun) varlığına inanamazlar. Onların dünyasında her şeyin bir ederi vardır; bu yüzden de hiç kimseye hiçbir zaman tam manasıyla güvenemezler. Yarattıkları devasa servet imparatorluğunun tam ortasında, satın aldıkları insanların sahte tebessümleriyle çevrili bir hâlde, kâinatın en kalabalık fakat en üşüten yalnızlığını yaşarlar.
Üçüncü Kısım: Asrın Çetin Suali
Meseleyi salt bir sosyolojik yahut iktisadi zeminde bırakıp ilahi mizanın terazisine vurmadığımız müddetçe, zenginlik putunun kalbine o nihai hançeri saplamış olamayız. Zira İslam, servetin bir “emanet” olmaktan çıkıp bir “ilah” hâline gelmesine, insanın eşyaya malik olması gerekirken eşyanın insana malik olmasına savaş açmıştır.
Kur’an-ı Kerim, insanlık tarihinin en büyük sermaye putunu Karun şahsında abideleştirir ve onun felsefesini tek bir ayetle paramparça eder. Karun, devasa hazinelerinin anahtarlarını dahi güçlü bir mangaya taşıtırken, kendisine “Allah’ın sana verdiğinden sen de ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme.” denildiğinde, modern çağın liyakat vehmiyle zehirlenmiş bütün zenginlerinin asırlardır tekrarladığı o meşum cevabı vermiştir: “Bu servet bana ancak kendimdeki bilgi ve kabiliyet sayesinde verildi.” (Kasas Suresi, 78).
Karunlaşmak; serveti Allah’ın bir imtihanı, bir emaneti olarak görmek yerine, kendi aklının, kendi liyakatinin ve ticari dehasının mutlak bir neticesi olarak görme kibridir. Bugün plazalarda, lüks ofislerde “Ben tırnaklarımla kazıdım.”, “Benim vizyonum.”, “Benim aklım.” diyerek dolaşan her suni derebeyi, aslında Karun’un lanetli felsefesinin günümüzdeki mümessilidir. Fahrikâinat Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, “Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” buyururken, tam da kalbi istila eden bu tekâsüre işaret etmiştir.
Peki, İslam’ın emrettiği o lekesiz ve adil, infak ahlakıyla yoğrulmuş ve kalbe girmeyen zenginlik tasavvuru; faizin (ribanın), acımasız rekabetin, sömürünün ve cihanşümul finans çarklarının dişlileri arasında ezilen bu modern devirde nasıl mümkün olacaktır? Bu sual, sıradan bir felsefi merak değil; nicelerinin altında ezilip can verdiği, nice “takva sahibi” müteşebbisin yola çıkıp yolda ahlakını kaybettiği, cevabı ateşten bir gömlek olan korkunç bir sualdir.
Hakikatin yüzüne acımasızca, hiçbir teselliye sığınmadan bakmak mecburiyetindeyiz. Bizler, esas felsefesi “daha fazla tüketim”, motoru “faiz”, kuralı ise “güçlünün zayıfı yutması” olan devasa bir kapitalist ejderhanın midesinde yaşıyoruz. Bir Müslümanın bu cihanşümul arenada, bu vahşi piyasada devasa bir sermaye biriktirip, bir holding inşa edip, cihanşümul markalarla rekabet ederken o sistemin çamuruna, ribanın tozuna ve sömürünün günahına hiç bulaşmadan, âdeta steril bir laboratuvar ortamındaymışçasına zengin kalabilmesi… Bu, yokuş yukarı akan bir nehir, eşyanın tabiatına aykırı bir fantezi gibi durmaktadır.
Bugün “Müslüman tüccar” yahut “İslami sermaye” etiketiyle ortaya çıkan niceleri, bu çetin sualin altında ezilmiş ve maalesef o kapitalist ejderhayı İslami kaidelerle terbiye etmek yerine, ejderhaya Arapça bir isim takarak meseleyi çözdüklerini vehmetmişlerdir. Batı’nın sömürü enstrümanlarına “kâr payı” yahut “finansman” kılıfları geçirerek, çalışanının emeğini “piyasa şartları böyle” diyerek en asgari seviyede sömürerek hakiki bir İslami servet inşa edilemez. Paranın parayı doğurduğu, bilançoların merhametin önüne geçtiği bir çarkın içine girip de “Ben sadece sistemin kurallarına uyuyorum ama kalbim temiz.” demek, bir nevi “Yeşil Kapitalizm” putuna secde etmektir. Dünyevi bir kudret elde etmek niyetiyle pazara inen o inançlı adamların pek çoğu, zamanla pazarın bizzat kendisine dönüşmüş; kudret kılıcını Allah yolunda sallamak için yola çıkıp, sonunda o kılıcın gönüllü köleleri olmuşlardır.
Peki, bu devirde o “İmam-ı Azam ahlakıyla” yoğrulmuş helal ve muktedir bir zenginlik külliyen imkânsız mıdır?
Hayır, imkânsız değildir; lakin bunun usulü, felsefesi ve inşası, modern iktisadın zehirli ezberlerini kökünden reddetmeyi, yepyeni ve asil bir “helal sermaye” mimarisi kurmayı gerektirir.
Evvela “nasıllık” (usul) meselesini halletmek icap eder. Bir Müslüman, bu çağda tek başına, kurtlar sofrasında diğerlerini parçalayarak, rakiplerinin iflası üzerine basıp yükselerek asil bir servet inşa edemez. Ferdî hırsın, “altta kalanın canı çıksın” felsefesinin şahlandırdığı o münferit ve müstekbir zenginlik modeli İslam’ın fıtratına aykırıdır. İslam’ın servet inşası, vahşi bir rekabete değil, asil bir “imeceye”, kadim ahilik şuuruna ve “müşareke” (ortaklık) ahlakına dayanmak mecburiyetindedir. O devasa sermaye; bankaların faizli kredileriyle, borsadaki spekülatif kâğıt oyunlarıyla yahut döviz kurlarındaki mevhum (sanal) dalgalanmalarla “yoktan var edilerek” değil; binlerce inançlı ferdin alın terinin, cüzi birikimlerinin ve omuz omuza vermiş gayretlerinin “Karz-ı Hasen” ve hakiki kâr-zarar ortaklıklarıyla bir araya getirilmesiyle inşa edilir.
Resulüekrem, sallallahu aleyhi ve sellem, devrinde Medine’de devasa bir sermaye birikimi yoktu. Lakin Hazreti Ömer, radıallahu anh, devrinde İran (Sasaniler) fethedilip Kisra’nın hazineleri, dağlar gibi altın ve gümüşler Medine sokaklarına döküldüğünde, İslam cemiyeti tarihindeki en büyük “sermaye” ile karşılaştı. Peki ne oldu? O altınlar sahabenin kalbini işgal mi etti? Kendilerine altından saraylar mı diktiler? Hayır. Hazreti Ömer, o devasa serveti devlette dahi tutmadı; devletin tekelleşmesinden korkarak anında “Ata” sistemiyle (düzenli tahsisat) tabana yaydı.
Lakin içlerinde şahsi ticari dehasıyla devasa bir servete kavuşanlar da vardı: Hazreti Osman ve Abdurrahman bin Avf, radıallahu anh, gibi… Medine pazarına cebinde tek bir dirhem olmadan giren Abdurrahman bin Avf, kısa sürede Medine’nin en büyük tüccarı oldu. Ona bu devasa zenginliğin sırrı sorulduğunda, bugün modern iktisadın dahi önünde diz çökeceği şu üç teknik sırrı fısıldadı: “1- Peşin sattım (veresiye ile sermayeyi bağlamadım), 2- Kusurlu malı asla gizlemedim, 3- Kârı küçük gördüm, sürümden kazandım (az kâra kanaat edip paranın devir hızını artırdım).” Bu, vahşi bir tekelcilik yahut sömürü değil; piyasaya bolluk getiren, parayı sürekli dolaşıma sokan muazzam bir ticari akıldı.
Peki bu servetle nasıl başa çıkılır? İşte modern çağın zengini ile hakiki Müslüman zengini birbirinden ayıran o fıkhi içtihatlar şunlardır:
1. “Kenz”in Haram Kılınması: İslam iktisadının en can alıcı teknik kurallarından biri “kenz”in (altını, gümüşü ve parayı yığıp hapsetmenin) Kur’an nassıyla (Tevbe Suresi 34. Ayet) haram kılınmasıdır. Modern kapitalizm parayı bankalarda istifleyip faizle büyütürken, İslam buna savaş açar. Parayı yastık altında yahut banka kasasında atıl (hareketsiz) tutamazsın. O para piyasaya, yatırıma, toprağa, tezgâha inmek mecburiyetindedir. Zekât müessesesi, salt bir yardım değil, aynı zamanda duran sermayeyi her yıl %2,5 eriten, dolayısıyla parayı mecburen yatırıma (üretime) sevk eden muazzam bir iktisadi kamçıdır. Müslüman zengin, parayı göllendiren değil, onu bir nehir gibi sürekli ekonomiye ve üretime akıtan adamdır.
2. “El-Haracu bi’d-daman” Prensibi (Zarar Riski Olmadan Kârın Haramlığı): Modern zengin, bankadan aldığı garantili faizle yahut risksiz rantiye düzeniyle parasını büyütür. Oysa İslam fıkhının sarsılmaz içtihadı “El-haracu bi’d-daman” (Nimet, külfet mukabilindedir/Kâr, zarara katlanma riski karşılığındadır) der. Yani bir ticarette batma riskini, zarar etme tehlikesini üstlenmiyorsan, oradan elde edeceğin kâr haramdır. Hakiki Müslüman zengin; garantili ihalelerin, faizli tahvillerin adamı olamaz. O, sermayesini “mudaraba” (emek-sermaye ortaklığı) ve “müşareka” (sermaye ortaklığı) usulleriyle riske atan, ter döken, şantiyenin yahut fabrikanın tozunu yutan hakiki bir müteşebbistir. Emekçinin alın terini faizle sömüren değil, risk alarak o emeğe ortak olandır.
3. “Vakıf” Şuuru: Bu devirde devasa bir servet inşa eden adam, o parayı ne yapacaktır? Osmanlı’da devlet ekonomiyi tekeline almamış; zenginlerin inşa ettiği devasa servetler, bir müddet sonra miras yoluyla bölünmesin, şımarık evlâtların elinde Karunlaşmasın diye vakıf müessesesine devredilmiştir. Vakıf, özel mülkiyetin “Allah’ın mülküne” devredilmesidir. Müslüman zengin, ferdî dehasıyla o imparatorluğu kurar, lakin o holdingin, o arsaların gelirini kendi zürriyetinin fuzuli şatafatına değil; şifahanelere, kütüphanelere, talebe yurtlarına vakfeder. Vakfedilen mal artık dokunulmazdır; satılamaz, devredilemez. İşte hakiki sivil toplum ve sivil kudret budur.
Müslümanın zenginleşme metodu, havadan para kazanmak, arsaya çöküp rant beklemek yahut paradan para doğurtmak olamaz. O, doğrudan toprağa, demire, tezgâha; yani “hakiki üretime ve ticarete” talip olmak mecburiyetindedir. Gâvurun kurduğu finansal illüzyonların içinde bir boşluk aramak yerine, terin ve aklın birleştiği o meşakkatli yolu seçer. Sermayeyi bir sömürü aracı olarak değil; yüzlerce, binlerce insana haysiyetli bir rızık kapısı açacak, memleketin ve ümmetin belini doğrultacak bir “üretim motoru” olarak kurar. Bir araya gelen inanmış kalplerin küçük sermayeleri, işte bu adil üretim çarkında devasa bir kudrete, bir medeniyet kalkanına dönüşür.
Peki, bu çetin usulle o meşakkatli yokuşu tırmanıp, o devasa sermayenin başına geçen hakiki Müslüman zengin “nasıl davranır”, ne menem bir şahsiyete bürünür?
O, bu koca servetin “maliki” değil, sadece ilahi bir imtihan için o makama oturtulmuş bir “yediemini” olduğu hakikatini beynine ateşten bir mühür gibi kazımıştır. Bu yediemin şuuru, onun bütün hayatını, tavrını ve ahlakını baştan aşağı şekillendirir.
Tevazu ve Zühd (Yaşayış Ahlakı): Onun evinde, üstünde başında “altın varaklı” görgüsüzlüğün, marka fetişizminin esamesi dahi okunmaz. Milyonlara hükmeder lakin Hazreti Ömer’in, Ömer bin Abdülaziz’in heybetli sadeliğini kuşanır. Şatafatın, kibrin ve lüksün bir asalet değil, bir ruh hastalığı olduğunu bilir. Yediği yemek, giydiği gömlek, bindiği binek israftan fersah fersah uzaktır; zira o, fazladan harcayacağı her kuruşun hesabının mahşerde yakasına yapışacak birer ateş parçası olduğuna samimiyetle iman etmiştir.
Kardeşlik Hukuku (İş ve Emek Ahlakı): Modern zengin için yanında çalışanlar bilançodaki birer “maliyet kalemi” ve “insan kaynağı”dır. Lakin Müslüman zengin için onun atölyesinde, fabrikasında yahut şirketinde ter döken işçi; sömürülecek bir köle değil, rızkını arayan bir kardeş, Allah’ın ona emanet ettiği bir yoldaştır. Ürettiği kârın aslan payını kendi kasasına kilitleyip, işçisine sadaka verir gibi asgari ücreti reva görmez. “İşçinin hakkını teri kurumadan veriniz.” hadisini şirketinin anayasası yapar. Kârı şahsileştirip, zararı ve krizi çalışanların sırtına yükleyen kapitalist ahlaksızlığı elinin tersiyle iter; bollukta da darlıkta da omuz omuza bölüşmeyi bilir.
İnfak ve Medeniyet İnşası (Harcama Ahlakı): Müslüman zenginin parası, banka kasalarında çürüyen ölü bir su değil; sürekli temizleyen, aktıkça yeşerten bir nehirdir. O, “sosyal sorumluluk projesi” adı altında gazetelere boy boy poz vererek, kameralar eşliğinde fakir fukaranın gururunu inciterek sahte bir hayırseverlik tiyatrosu oynamaz. Onun infakı sağ elin verdiğini sol elin görmediği, vakar ve gizlilik içinde yapılan hasbi bir ibadettir. Fakat mesele sadece yoksula erzak dağıtmak da değildir. O, elindeki kudreti (sermayeyi), Batı’nın kültürel ve teknolojik tahakkümünü kıracak vakıflara, ilim mekteplerine ve müstakil araştırma merkezlerine kanalize eder. Tıpkı Osmanlı’nın vakıf medeniyeti gibi; kendisi bu dünyadan göçüp gitse dahi asırlarca ümmete hizmet edecek, fakir ve zeki talebeleri okutacak kütüphaneler, şifahaneler ve aşevleri bırakır geriye.
Kudret ve Hesap Şuuru (Psikolojik Vaziyeti): Etrafında dalkavukların, “Efendim, çok haklısınız.” diye el pençe divan duran riyakârların birikmesine asla müsaade etmez. Kendi eksikliğini yüzüne haykıracak, “Ey Ömer, Allah’tan kork!” diyecek kadar haysiyetli, fakir ama dimdik duran dostlar edinir. Camide ön safı parasıyla satın almaya kalkan nobranlıktan iğrenir; secdeye gittiğinde en arka safta, üstü başı tozlu bir işçinin yanında omuz omuza durarak Allah karşısındaki acizliğini idrak eder.
Hasılıkelam, bugünün dünyasında hakiki bir Müslüman zengin olmak; altın varaklı koltuklarda oturup dalkavuklara ahkâm kesmek, holding kulelerinden dünyayı seyretmek değil, avuçlarının içinde her an harlanan kor bir ateş taşımaktır. Eğer bu çağda bir Müslüman devasa bir servete hükmediyorsa; onun uykuları kaçmalı, bilançolarından ziyade ahiret mizanının dehşetiyle tir tir titremelidir. O, “Büyümeliyim ve yutmalıyım.” diyen kapitalist hırsa karşı “Dağıtmalıyım ki çürümeyeyim.” diyen bir felsefeyle yaşar. Hayatı sürekli bir “istiğfar”, serveti ise bir “kefaret” şuuru üzerine kuruludur.
Eğer ortada böylesine uykuları kaçan, kibrini kırmış, servetinin altında ezilen bir “yediemin” yok da; “Bu benim vizyonum, benim aklım.” diyerek şatafat içinde yüzen, İslam’ı şirketinin PR (halkla ilişkiler) bütçesi gibi kullanan bir figür varsa; orada İslam’ın zenginlik tasavvuru değil, Karun’un modern bir şubesi vardır. Ve bizim bütün felsefi isyanımız, o şubelerin önünde “takva” zannedilerek saf tutulmasınadır.
Dördüncü Kısım: Kötülere Bahşedilen Servet
Bu suni derebeylerinin, hak yiyerek, sömürerek yahut devletin malına musallat olarak elde ettikleri devasa servetleri meşrulaştırmak için sığındıkları en sinsi, en tehlikeli ve en riyakâr barınak, şüphesiz ki işin “teolojik” kılıfıdır. Onlar, kazandıkları o kirli paranın, bankalarda istifledikleri o kanlı sıfırların bizzat “Allah tarafından kendilerine iyi oldukları için lütfedildiğini” iddia edecek kadar dehşetli bir kibrin, firavunvari bir cüretin içindedirler. Zihinlerinin gerisinde ve dalkavuk meclislerinde sürekli şu şeytani mantığı fısıldarlar: “Eğer benim yaptığım iş haram olsaydı, eğer ben kötü bir kul olsaydım, Allah bana bu kadar mülkü, bu kadar şatafatı ve kudreti ihsan eder miydi? Demek ki O’nun en sevgili kulu benim ki, bana ‘Yürü yâ kulum.’ dedi.”
İşte bu hezeyan, inançlı fukaranın ve haysiyetli gençlerin de zihnini kemiren o meşhur kötülük probleminin can evidir: “Madem Allah adildir, ne diye iyiler sıkıntı içinde kıvranırken, bu liyakatsiz ve merhametsiz zorbalara arzın hazinelerini sonuna kadar açmaktadır?”
Bu çetin sualin cevabı, İslam’ın, modern insanın anlamaktan korktuğu o kadim mefhumunda gizlidir: İstidrac.
İstidrac; kelime manasıyla birini “derece derece, adım adım felakete yaklaştırmak” demektir. Allah’ın, haddini aşan zalimlere ve kalbi kibre boğulmuşlara, tövbe etmelerine dahi fırsat vermeyecek derecede büyük nimetler, bitmek bilmez bir sıhhat ve devasa servetler vermesidir. İlahi mizan, o zalimin ipini aniden çekmez; bilakis onun ipini alabildiğine uzatır, önüne arzın bütün kapılarını açar ki, kibri iyice şahlansın, firavunluğu kemale ersin ve nihayetinde yuvarlanacağı cehennem çukuru alabildiğine derinleşsin. A’râf Suresi 182. Ayet, bu ilahi tuzağı şöyle beyan eder: “Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri bir yerden yavaş yavaş helaka götüreceğiz. Ben onlara mühlet veririm; şüphesiz Benim tuzağım çetindir.”
Demek ki bu zenginlere verilen o devasa holdingler, lüks yalılar ve gürül gürül akan ihaleler; Allah’ın onlardan razı olduğunun bir nişanesi değil, boyunlarına geçirilmiş ve ilmek ilmek daralan altından bir kordondur. Onlar, bindikleri lüks ciplerin deri koltuklarında “Allah beni seviyor.” diye kibirlenedursunlar; hakikatte ilahi bir mühletin, bir istidracın karanlık tünelinde son sürat duvara doğru koşmaktadırlar. İslam itikadı gayet nettir: “İmhal vardır, ihmal yoktur.” Yani Allah zalime mühlet verir, onun mühletini servetle süsler, lakin onu asla ihmal etmez. Bir hırsıza, bir sömürücüye bu dünyada ceza verilmemesi ve üstüne servetinin artırılması, onun ebedî felaketinin en kesin delilidir.
Peki servet, ne diye sadece kalbi temiz, ahlaklı ve adil insanlara verilmez?
Eğer yeryüzündeki zenginlik sadece ve sadece “iyi” insanlara verilseydi, bu cihan bir “Darü’l-İmtihan” olmaktan çıkar, anında bir “Darü’l-Mükafat”a dönüşürdü. Böyle bir nizamda, insanlar Allah’a ahlak, fazilet ve hakkaniyet için değil; sırf “zengin olmak” için, ticari bir sözleşme yapar gibi iman ederlerdi. Din, menfaatperestlerin en kârlı yatırım aracına dönüşür; ibadetler birer banka dekontu, camiler ise birer ticaret borsası hâlini alırdı. Hakiki mümin ile münafığı, asil ile sefili birbirinden ayıracak hiçbir mihenk taşı kalmazdı.
Allah, serveti şirret insanların, karaborsacıların ve sömürücülerin ellerine bırakarak; aslında altının, doların ve makamın Kendi nezdinde “bir sinek kanadı kadar dahi” kıymeti olmadığını kâinata ilan etmektedir. Eğer zenginlik, Allah’ın sevgisinin bir ölçüsü olsaydı; tarihin en zengin adamları Karun ve Firavun olmaz, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı o Kutlu Nebi, sallallahu aleyhi ve sellem, hasır üzerinde uyuyup, günlerce ocağı tütmeyen bir hanede yaşamazdı.
Dolayısıyla, bu haksız zenginlerin sahip oldukları o şatafata bakıp da “Allah bunlara neden veriyor?” diye iç geçirenlerin, yahut o zenginlerin “Bu bana ilahi bir lütuftur.” şeklindeki riyakârlıklarına kananların vay hâline! Onlara verilen o servet, arzı cennete çevirmeleri için değil; kalplerindeki sinsi karanlığı, nobranlığı ve kibri eksiksiz bir şekilde inşa edip kusmaları için onlara verilmiş ilahi bir mühletten, ipten ve tuzaktan ibarettir. Değirmenin suyu onlara akmaktadır, evet; lakin o değirmen, onların sadece buğdayını değil, bizzat ebediyetlerini ve haysiyetlerini un ufak ederek öğütmektedir.
Hatime: Altından Dokunmuş Kefenler
Bütün bu felsefi mahkemelerin, iktisadi buhranların ve şatafatlı hayatların gelip çarpacağı, paramparça olup aslına rücu edeceği yegâne ve mutlak hakikat, şüphesiz ki ölümdür. İnsanoğlunun arz üzerinde icat ettiği hiçbir kibir, inşa ettiği hiçbir holding kulesi, musalla taşının dondurucu ve eşitleyici soğukluğunu yenmeye muktedir değildir. Zenginlik putuna tapanların ve o putun bizzat kendisi olanların en büyük trajedisi, ölümü satın alamayacakları hakikatiyle yüzleştikleri o son nefestir.
Hayatları boyunca her şeyi; insanları, haysiyetleri, sanat eserlerini, basını ve dahi ‘dinî’ mefhumları birer fiyat etiketiyle kıymetlendirmeye alışmış bu çorak zihinler, ecel kapıyı çaldığında o devasa bilançoların, banka hesaplarının ve altın varaklı yalıların hiçbir işe yaramadığı o çaresizlikle baş başa kalırlar. Ne garip bir ontolojik iflastır ki; bir ömür boyu ruhlarını, vicdanlarını ve ebedî saadetlerini feda ederek biriktirdikleri o koca servetten, o karanlık çukura girerken yanlarında götürebilecekleri yegâne şey, fukaranınkiyle aynı tezgâhta dokunmuş, cebi olmayan birkaç metrelik ucuz bir bez parçasıdır. Onlar, hayatı bir mülkiyet yarışı zannederken; aslında ölümün, o sahte mülkiyeti asıl sahibine iade eden ilahi bir haciz memuru olduğunu çok geç idrak ederler. Zihinlerinin derinliklerinde hep “altından dokunmuş kefenler” tahayyül etmişlerdir lakin toprağın altı, kibriyle boğulmuş Karunların sessizliğiyle doludur.
Sahi, arkalarında ne bırakırlar? Asırlarca yaşayacak bir medeniyet ufku mu, dualarla anılacak bir vakıf mı, yoksa insanlığın yarasına merhem olmuş bir icat mı? Hayır. Hakiki bir “yediemin” olamayan, serveti kalbine sokan bu nevzuhur asilzadelerin arkalarında bıraktığı yegâne miras (tereke); kendi cenazeleri kalkar kalkmaz mahkeme salonlarında birbirlerinin gırtlağına sarılacak, o şirketli yapıları paramparça edecek şımarık ve muhteris bir zürriyettir. Haksızlık, iltimas ve sömürüyle biriktirilen, zekâtı verilmemiş, infakla temizlenmemiş o kanlı servet; mirasçıların kursağından aşağı inen zehirli bir yılan, aileyi içten içe kemiren ilahi bir lanet hâline dönüşür. Onlar, çocuklarına huzur ve kudret bıraktıklarını vehmederken; aslında onlara, uğruna kardeşin kardeşi vuracağı altından bir cehennem bırakmışlardır.
Tarih şahittir ki, şahsi menfaatinden başka hiçbir şeye inanmayan, cemiyetin derdiyle dertlenmeyen, fakirin terinden çalarak kuleler diken hiçbir zenginin ismi, arz üzerinde hürmetle yad edilmemiştir. Onların iktidarı, sadece cüzdanlarının dolu olduğu o fani zaman dilimiyle sınırlıdır. Tabutun kapağı kapandığı an, o sahte dalkavukların sahte tebessümleri buharlaşır; o çok korktukları, riyayla örtbas etmeye çalıştıkları hiçlikleri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar. Dünyanın en pahalı arabalarına binip, en lüks sofralarında oturup da; tarihe, ahlaka ve insanlığa dair tek bir asil cümle bırakamadan göçüp gitmek, fakirliğin ve sefaletin en dip noktasıdır. Onlar zengin değil, hayatı sadece maddeden ibaret sanan fukara ruhlardır.
Bizim davamız; ne paraya düşmanlık ne de fukaralığı kutsamaktır. Bizim davamız; ahlakın, liyakatin ve haysiyetin yerini alan bu “kırılgan putları” zihinlerimizde paramparça etmektir. Bir adamın cüzdanının kalınlığı, onun sözünün hikmetini yahut ruhunun asaletini tayin edemez. Bizler, odaya bir “zengin” girdiğinde ceketinin düğmelerini ilikleyen, onun şatafatlı iftarlarında bir lokma için iki büklüm olan, onun cehaletini “üstün aklın tecellisi” sayan o gönüllü kölelikten yakamızı kurtarmak mecburiyetindeyiz.
Değirmenin suyu Allah’ındır, dere de O’nundur. Hakiki mülk sahibi, ezel ve ebed olan o mutlak Kudret’tir. Geçici bir süreliğine suyun başına oturtulmuş bu kof ve riyakâr derebeylerine kulluk etmeyi reddettiğimiz, haysiyetimizi onların banka hesaplarından daha aziz tuttuğumuz gün; o kırılgan putlar sarsılacak ve yeryüzüne hakiki asalet, hakiki adalet ve İmam-ı Azam’ın o sarsılmaz ahlakı yeniden hâkim olacaktır.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
