Girizgâh: Kahkaha Diktatörlüğü
Modern çağ, insanı kendi hakikatinden koparmak için onu iki hastalıklı uç arasında, devasa bir sarkaçta sallandırmaktadır. Bir yanda sahte tebessümlerin diktatörlüğü olan “Kut’lu Mutluluk”, diğer yanda ise kötülük problemini bahane ederek karanlığı ve ümidsizliği kutsayan “Mutsuz Kut’luluk”. Bizim davamız, insanın haysiyetini kemiren bu iki sahte dini de aynı acımasız neşterle deşifre etmektir.
Evvela birinci putun, “Kut’lu Mutluluk” denen yeryüzü cehenneminin yaldızlı maskesini indirelim. Öyle bir asrın içine fırlatıldık ki; mutlu olmak, gülmek ve hayata “pozitif” bakmak, basit bir hissiyat yahut fıtri bir hâl olmaktan çıkmış; herkesin iman etmesi gereken, aksine davrananın aforoz edildiği zalim bir put hâline getirilmiştir. Kapitalizmin ve onun sefil ruhban sınıfı olan “kişisel gelişim” şarlatanlarının insandan yegâne talebi, gözyaşlarını inkâr etmesi ve yüzüne plastik, riyakâr kahkaha maskesini geçirmesidir. Her şeyin kusursuzmuş gibi pazarlandığı, sosyal medyanın sırıtan yalan vitrinlerinde acının ve ölümün kadrajdan tamamen kovulduğu bu “plastik cennetler”, esasen insanın vicdanına yapılmış şeytani bir tecrittir. Zira kanın ve gözyaşının sel olup aktığı, her saniye binlerce haksızlığın yaşandığı bu yeryüzü mezarlığında “sürekli mutlu kalabilmek”; ancak idrak mahrumu bir delinin yahut kalbi kaskatı kesilmiş bir sosyopatın harcıdır. Biz, bu uyuşturulmuş, hissizleşmiş ve eşyalaşmış ahmaklığı elimizin tersiyle itiyoruz.
Lakin tam bu noktada, o sırıtan puttan kaçarken düşülen, çok daha karanlık ve sinsi olan o ikinci puta, yani “Mutsuz Kut’luluk” zehrine de aynı şiddetle isyan ediyoruz. Plastik mutluluğu reddeden modern insanın içine düştüğü en büyük tuzak, yeryüzündeki acıları, savaşları ve o meşhur “kötülük problemini” (teodise) merkeze alarak kendi ümidsizliğini, buhranını ve kibrini kutsileştirmesidir. Bugün koca bir nesil, dünyanın adaletsizliğine bakıp karanlık bir nihilizmin dibine vurmayı, “Her şey manasız, Tanrı adaletsiz, yaşamaya değmez.” diyerek ye’se kapılmayı derin bir felsefi asalet, bir entelektüel üstünlük zannetmektedir.
Bu, “Ben dünyanın acısını çekiyorum, o hâlde herkesten daha üstünüm.” diyen şeytani bir kibirdir. Kendi depresyonunun reklâmını yapan, melankoliyi boynunda bir şövalye nişanı gibi taşıyan bu güruh; aslında dünyanın acısını umursadığından değil, kendi eylemsizliğini, miskinliğini ve ilahi nizama olan isyanını meşrulaştırmak için o “kötülükleri” bir bahane, bir kalkan olarak kullanmaktadır. Onların o parlatılan, vitrine konan ve kutsanan mutsuzlukları; adaleti tesis etmek için kılıncını çeken asil bir feryat değil, karanlık bir köşede oturup Tanrı’yı ve kâinatı yargılamaya kalkan şımarık bir iflastır. Biz, umutsuzluğun din hâline getirildiği, ye’sin kutsandığı bu “Mutsuz Kut’luluk” putunu da paramparça ediyoruz. Zira itikadımızca ye’s, şeytanın ta kendisidir.
Bizim aradığımız ve müdafaa edeceğimiz hakikat; ne sırıtan ahmakların “Kut’lu Mutluluğu” ne de kof nihilistlerin “Mutsuz Kut’luluğu”dur. Bizim aradığımız; dünyanın acısı karşısında kalbi paramparça olan, hüzünlenen, vicdanı kanayan lakin en zifiri karanlıkta dahi Yaratıcısının merhametinden ve adaletin tecelli edeceğinden zerrece şüphe duymayan hüzün ve ümiddir.
Bu yazı; gecenin zifiri karanlığında göğsüne oturan o tarifsiz ağırlıkla boğuşan, dünyanın gürültüsüne ayak uyduramayıp köşesine çekilen, lakin içindeki o buhranı bir isyan bayrağına değil, bir yakarışa dönüştürmeye çabalayan yaralı ve güzel ruhlara yazılmış samimi bir mektuptur.
Şimdi bizi sahte kahkahalarla uyuşturmaya çalışanlarla, bizi dipsiz bir ümidsizliğe boğarak felç etmeye çalışan o iki güruhun da yaldızlı maskelerini indirelim. Kanayan vicdanımızın hakkını aramak ve hakiki ümidi o enkazın altından çıkarmak üzere, kötülüğün ve acının dehlizlerine doğru yürüyelim.
Birinci Kısım: Neden Acı Çekiyoruz?
İnsanoğlunun arz üzerindeki kadim serüvenini, etrafımıza örülmüş o yaldızlı ve uyuşturucu kahkaha ağlarını yırtarak, eşyanın tabiatına yakışır bir çıplaklıkta okumakla işe başlamalıyız. Evvela şu acı ve mutlak hakikati felsefi bir çivi gibi zihnimize çakmamız elzemdir: Bu dünya, fıtratı gereği eksiktir, fanidir ve kusurludur. Yeryüzü dediğimiz bu devasa sürgün yeri; adaletin her daim tecelli ettiği, çiçeklerin hiç solmadığı, tenin pörsümediği ve sevdiklerimizin elimizden kayıp gitmediği bir “Darü’l-Karar” (ebedî kalınacak yurt) yahut bir “Darü’l-Mükafat” (ödül yurdu) değildir. Burası, kelimenin tam manasıyla bir “Darü’l-Belâ”, bir imtihan ve meşakkat yurdudur. İnsan buraya “Belâ” diyerek gelmiştir. İnsan buraya belasını aramaya gelmiştir.
Modern insanın, ruhunu kemiren buhranı ve varoluşsal krizleri tam da bu fıtri hakikatin inkârıyla, yani hafıza kaybıyla başlamıştır. “Aydınlanma çağı”ndan bu yana Tanrı’yı vicdanından ve gökyüzünden kovan seküler akıl; ahireti ve ilahi mizanı reddettiği için, insanın fıtratında var olan “cennet tahayyülünü” zorla yeryüzüne indirmeye kalkmıştır. Madem ölümden ötesi yoktur, o hâlde kusursuz adalet, mutlak haz ve hudutsuz mutluluk bu dünyada, hem de hemen şimdi yaşanmalıdır! İşte bu hastalıklı, bu eşyanın tabiatına aykırı ve küstah beklenti; insanın yeryüzündeki en ufak bir acıyı, hastalığı, kaybı yahut adaletsizliği koskoca bir “ontolojik skandal” olarak görmesine sebep olmuştur. Cenneti dünyada kurmaya kalkanlar, kaçınılmaz olarak dünyayı bir cehenneme çevirmişlerdir.
Tam bu noktada, inançlı yahut inançsız her düşünen beynin göğsüne dağ gibi çöken o meşhur ve çetin felsefi meseleyle, “Kötülük Problemi” (Teodise) ile yüzleşiriz. Etrafımıza şöyle bir insaf nazarıyla baktığımızda ne görürüz? Kanın ve gözyaşının nehir olup aktığı coğrafyalar, üzerine göklerden ateş yağan masum yavrular, bir yudum temiz suya hasret kalarak can veren fukaralar ve beri yanda onların kanı üzerinden kuleler inşa edip altın kadehlerden şarap içen zalimler… Emeği sömürülen babalar, evladının tabutuna sarılan analar, riyanın ve yalanın başköşede itibar gördüğü liyakatsiz ve çürümüş meclisler…
“Madem Allah mutlak merhamet ve mutlak adalet sahibidir; bu zulme, bu acıya, bu orantısız kötülüğe neden müsaade etmektedir?” şeklindeki o sual, gecenin zifiri karanlığında birçoğumuzun kalbini sıkıştırmaz mı? Bu manzaraya bakıp da yutkunamayan, boğazına yumruk gibi oturan kederle nefesi kesilmeyen bir insanın “insanlığından” şüphe edilmez mi?
Lakin modern çağın ruhsuz nizamı ve o nizamın beyaz önlüklü rahipleri olan “seküler psikiyatri”, bu manzaraya bakıp acı çeken, uykuları kaçan ve dünyanın bu adaletsizliğinden ötürü derin bir melankoliye kapılan insana derhâl bir “hasta” teşhisi koyar. Ona uyuşturucu haplar verir, “kişisel gelişim” seanslarıyla zihnini formatlamaya çalışır. “Düşünme, âna odaklan, pozitif ol, sadece kendi hazzına bak!” diyerek o kanayan vicdanı susturmaya çabalar. Çünkü sistemin çarklarının dönmesi için, senin dünyadaki zulmü umursamadan sabah sekizde o plazadaki masana gülümseyerek oturman ve “tüketmeye” devam etmen gerekmektedir.
Hâlbuki derinden hasta olmuş, çürümüş ve her yanından adaletsizlik akan bir cemiyete “kusursuzca uyum sağlamak”, bir insanın sağlıklı olduğunun değil, ruhunun tamamen iflas ettiğinin ispatıdır.
Ey gece yastığa başını koyduğunda kalbinde o tarifsiz inkıbaz hâlini hisseden, dünyanın bu sahte kahkahalarına ve riyakâr maskelerine ayak uyduramadığı için kendini yalnız, eksik ve “depresif” sanan dost! İçindeki o keder, o yakıcı buhran senin bir hastalığın, bir eksikliğin yahut kimyevi bir dengesizliğin değildir. O hüzün; senin ruhunun henüz ölmediğinin, vicdanının çürümediğinin, kalbinin mühürlenmediğinin en mukaddes, en asil nişanesidir. Sen, bu fani ve kirli dünyanın oyununa kanmadığın için; ruhun o “Elest” bezmindeki mutlak güzelliği, mutlak adaleti ve hakikati hatırlayıp bu dünyanın kofluğuna isyan ettiği için acı çekiyorsun. Senin hastalığın (!) aslında senin en büyük faziletindir. Zira etrafındaki bu devasa yangına, masumların ahına ve ahlakın çöküşüne bakıp da iştahla yemeğini yiyebilen, kahkaha atabilen ve “çok mutlu” olabilen o kalabalıklar; aslında gafletin ve sosyopatlığın çukurundadırlar. Bu bağlamda hüzün, insanın yaratıcısına ve asıl yurduna olan o “bağlı ve yalnız” sadakatinin, dünyevileşmeye karşı direnişinin en sessiz lakin en soylu isyanıdır.
İslam’ın derin ve kâmil tasavvurunda hüzün, bir maraz değil, âdeta bir makamdır. Fahrikâinat Efendimizin, sallallhu aleyhi ve sellem, hayatını anlatan kadim siyer kitaplarında, onun muazzam ruh hâli “Müttevâzılü’l-ahzân” (Sürekli ve kesintisiz bir hüzün hâli içinde olan) kelimesiyle abideleştirilir. O, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, en sevgilisi olduğu hâlde; yeryüzünde fuzuli bir kahkaha atmamış, dünyanın acısını, ümmetin derdini ve ilahi haşyeti mübarek göğsünde daimî bir keder olarak taşımıştır. Zira “Allah, kalbi kırıklarla beraberdir.” hadisikutsisi, bize hakikatin kapısının ancak o “kanayan vicdan” ve o “kırık kalp” ile açılabileceğini müjdeler. İlahi tecelli, ancak dünyevi hazların, kibrin ve sahte neşelerin işgalinden kurtulup paramparça olmuş, aradan “benliğini” çıkarmış bir kalpten içeri sızabilir. Kırık bir kalp, içine dünyanın sığamadığı, dolayısıyla sadece ve sadece Allah’ın sığabileceği yegâne mukaddes boşluktur.
İlahi irade, en sevgilisinin hayatından acıyı, kaybı ve kederi sihirli bir değnekle silmemiş; bilakis ona eşini ve amcasını kaybettiği o en karanlık seneyi “Hüzün Yılı” (Senetü’l-Hüzn) olarak yaşatmış ve hüznü bizzat kendi katında meşrulaştırmıştır. Çünkü mutlak manada tok, müstağni ve sırıtan bir kalpte, kibrin (tuğyanın) yeşermesi kaçınılmazdır. İnsanı firavunlaşmaktan koruyan, onu kendi acziyetiyle yüzleştirip şefkatli kılan yegâne kalkan, kalbindeki o ince sızıdır.
Bizim arz üzerinde çektiğimiz acı ve kötülük problemi karşısındaki buhranımız; Tanrı’nın yokluğunun yahut merhametsizliğinin bir ispatı değil; aksine, bu dünyanın bir “imtihan meydanı” olduğunun, mutlak adaletin tecelli edeceği o din gününün kaçınılmaz bir zaruret olduğunun delilidir. Zira kalbimizde bu kadar muazzam bir adalet ve merhamet susuzluğu varken, o susuzluğu giderecek mutlak adaletin (ahiretin) var olmaması imkânsızdır. Yaratıcı, bize susuzluğu vermişse, suyu da yaratmıştır.
Bizim müdafaa ettiğimiz bu hüzün; insanı yatağa bağlayan, eylemsiz bırakan, karanlık ve hastalıklı bir depresyon (ye’s) değildir. Bu, dünyadaki adaletsizliğe ve zulme karşı vicdanı diri tutan, kalbi katılaşmaktan koruyan ve insanı “merhamet etmeye, nizam kurmaya ve hakkı müdafaa etmeye” sevk eden diriltici ve eylemci hüzündür. Sahte mutluluk putuna tapanlar, dünyanın acılarına gözlerini kapatıp kendi hazlarına gömülürken; kalbi kırıkların o asil hüznü, dünyayı değiştirecek olan hakiki devrimin de tek meşru itici gücüdür.
İkinci Kısım: Hürriyetin Trajik Bedeli (Kötülük Problemi)
İnsanın içindeki asil hüznü meşrulaştırdıktan sonra, şimdi o hüznün kaynağına, zihinleri paramparça eden ve asırlardır sayısız feylesofun, kelamcının ve aydının altında ezildiği o devasa enkaza girmek mecburiyetindeyiz. Zira modern insanın kalbini kemiren ve onu nihilizmin karanlığına iten asıl düğüm buradadır. Göklerden masumların üzerine yağan bombaları, adaletsizlikten kıvranan fukarayı, hastane köşelerinde eriyip giden yavruları ve zalimlerin bitmek bilmez saltanatını gördüğünde, insanın kanayan vicdanı gökyüzüne doğru o feryadı koparır: “Madem Yaratıcı mutlak kudret ve mutlak merhamet sahibidir; o hâlde yeryüzündeki bu orantısız acıya, bu fecaate, bu kötülüğe neden müsaade etmektedir?”
Bu, insanın nefesini kesen ve ucuz tesellileri reddeden devasa bir ontolojik krizdir. Kucağında evladının cansız bedeniyle feryat eden bir anaya, adaletsizliğin çarkları arasında eti kemiğinden ayrılan bir mazluma gidip de ezberci, sığ ve ruhsuz bir tonda “Kardeşim, burası imtihan dünyası, sabret geçer.” demek, o insanın acısına, fıtratına ve hatta hakikatin bizzat kendisine yapılmış bir hürmetsizliktir. İslam teolojisi ve kadim ahlak felsefesi, bu çetin meseleyi (teodise’yi) teselli broşürleriyle değil, kâinatın varoluş mekaniğini kökünden sarsan argümanlarla izah eder.
Evvela, insanın eşyayı algılayışındaki büyük yanılgıyı düzeltmeliyiz. Kötülük dediğimiz şey nedir? O, Tanrı tarafından yaratılmış, iyiliğin karşısına dikilmiş müstakil ve varlıksal bir töz müdür? Kadim İslam felsefesi (Meşşai geleneği) bu soruya hayır der. Onlara göre “kötülük, ontolojik manada bir ‘adem’dir”; yani bir yokluk, bir mahrumiyet ve bir eksiklik hâlidir. Tıpkı karanlığın başlı başına bir varlık olmayıp sadece “ışığın yokluğu” olması gibi; tıpkı körlüğün göze ait müstakil bir varlık değil, “görme yetisinin yokluğu” olması gibi. Kötülük de nizamın, adaletin ve iyiliğin yokluğudur. Yaratıcı, varlığı (vücudu) yaratmıştır ve varlık mutlak manada iyidir. Ateş, var olduğu için iyidir; ısıtır, pişirir, enerji verir. Fakat cüzi iradesini (seçme hürriyetini) yanlış kullanan bir insan, o ateşi masum birinin evini kundaklamak için kullandığında; buradaki kötülük, ateşin bizzat kendisinde yahut yaratılışında değil, o fiilin hikmetten ve merhametten mahrum kalışında (ademinde) gizlidir.
Fakat asıl mesele, “hürriyet” mefhumunda yatmaktadır. Neden bu kötülüklere, bu “yokluklara” mani olunmuyor? Çünkü Allah, melekler gibi iradesiz, sadece iyilik yapmaya mecbur ve mahkûm olan mahluklar korosuna bir yenisini eklemek istemedi. O, iyiliği ve marifeti “kendi hür iradesiyle” seçecek, muazzam bir risk taşıyan o eşsiz varlığı, insanı yarattı. Lakin hürriyet, kâinattaki en ağır bedeli olan mefhumdur. İnsanın melekleri dahi geçip “eşrefimahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) olabilme ihtimalinin felsefi şartı; aynı insanın esfeli safiline (aşağıların en aşağısına) inip hayvanlardan dahi daha zalim olabilme “potansiyeline” sahip olmasıdır.
Şayet Yaratıcı, yeryüzünde işlenen her cinayete anında müdahale etseydi, zalimin sıktığı kurşunu havada dondursaydı, her hırsızın elini o an felç etseydi, o vakit yeryüzünde “kötülük” kalmazdı evet, lakin “insan” da kalmazdı. Böyle bir dünyada iyilik yapmanın hiçbir ahlaki kıymeti, hiçbir asaleti olmazdı. Zira kötülük yapma imkânının mutlak manada elinden alındığı bir varlık, iyi bir insan değil, sadece iyi programlanmış bir robottur. Bizim yeryüzünde gördüğümüz ve kalbimizi parçalayan zulümler, savaşlar ve sömürüler; haşa Yaratıcı’nın zalimliği değil, O’nun insana bahşettiği mukaddes hürriyetin, insanoğlu tarafından korkunç bir cinnete, bir ihanete dönüştürülmesinin faturasıdır. Yeryüzü kan ağlıyorsa, bu gökyüzünün merhametsizliğinden değil, yeryüzü halifesi olan insanın o emanete hıyanet etmesindendir. Hürriyetin bedeli, trajiktir.
Buna ilaveten, eşyanın tabiatı ve sonlu bir kâinatta var olmanın diyalektiği de mevcuttur. İmam Gazzâlî’nin “Mümkün dünyaların en iyisi” (İmkân Delili) argümanı, sığ bir iyimserlik değil, derin bir matematiki ve felsefi hakikattir. Bu sonlu, maddi dünyada hiçbir fazilet, kendi zıttı olmaksızın tecelli edemez. Hastalık ve acı olmasaydı, tıp ilmi, merhamet ve şefkat gibi insanın en ulvi hisleri asla ortaya çıkamazdı. Tehlike ve korku olmasaydı, “cesaret” denen asalet asla bilinemezdi. Zalimlerin tahakkümü olmasaydı, adaleti tesis etmek için canını siper eden kahramanların destanı yazılamazdı. Mutlak kusursuzluk, çelişkisizlik ve acısızlık ancak ve ancak Yaratıcı’nın kendi zatına ve ebedî âleme (cennete) mahsustur. İçinde bulunduğumuz bu “oluş ve bozuluş” (kevn ve fesad) âleminin mimarisi, zıtların çatışması üzerine kuruludur.
Ve nihayet, bu felsefi müdafaanın gelip kilitlendiği o mühür: ahiret ve ebediyet ufkudur. Kötülük problemi, sadece ve sadece “Ölüm her şeyin mutlak sonudur.” diyen sığ ve seküler akıl için çözümsüz bir paradokstur. Eğer hikâye musalla taşında bitiyorsa; evet, bu dünya korkunç derecede adaletsiz, saçma ve zalim bir yerdir. Lakin insanın içindeki adalet susuzluğu, dünyadaki zulümlere karşı duyduğu isyan ve öfke; aslında mutlak adaletin tecelli edeceği din gününün varlığının en büyük, en fıtri ispatıdır. İnsan, kendi içinde var olmayan bir şeyin eksikliğini bu kadar şiddetle hissedemez. Dünyadaki acılara bakıp da “Bu böyle bitemez, zalimin yaptığı yanına kâr kalamaz!” diye bağıran vicdanımız; aslında ahiretin varlığını müjdeleyen fıtri bir peygamber gibi içimizde konuşmaktadır.
Bizler, dünyadaki bu kötülükleri, zulümleri ve acıları gördükçe “Mutsuz Kut’luluk” putuna tapıp, Tanrı’ya küserek nihilist bir ümidsizliğe gömülmeyeceğiz. Bizim hüznümüz, amelsiz bir ağlama krizi değildir. Bizim kederimiz; kâinatın trajik işleyişini anlayan, insanın hürriyet faturasını idrak eden ve o acının karşısında dimdik durup, “Madem Yaratıcı bana bu cüzi iradeyi verdi, o hâlde gücümün yettiği son ana kadar bu zulümle savaşacağım.” diyen o inançlı buhrandır.
Zira biz inanırız ki; yeryüzünde dökülen hiçbir masum kanı, gece yarıları sessizce yutkunulan hiçbir haksızlık ve çekilen hiçbir ıstırap, o Mutlak Merhamet ve Mutlak Adalet sahibinin kayıt defterinden silinmeyecektir. Kötülük problemi; bizi Allah’tan uzaklaştıran bir şüphe çukuru değil, aksine O’nun mutlak adaletine sığınmaya mecbur bırakan en gerçekçi felsefi insiyaktır.
Üçüncü Kısım: Ye’s Bataklığı ve Hakiki Ümid
Kötülük probleminin hakikatiyle yüzleşip, modern çağın sırıtkan “Kut’lu Mutluluk” putunu paramparça eden bir zihnin önünde; şimdi çok daha sinsi bir uçurum uzanmaktadır: ye’s bataklığı. Plastik cennetlerin yalan olduğunu idrak eden, dünyanın fıtri olarak bir “Darü’l-Belâ” (İmtihan Yurdu) olduğunu anlayan ve içindeki vicdanla baş başa kalan insan, şayet ruhunun dümenini sağlam tutamazsa, hızla o ikinci puta, yani kederi bir kibre dönüştüren “Mutsuz Kut’luluk” dinine savrulur. Zira acının ve hüznün asil ve ağırbaşlı vadisinden çıkıp, “Madem her şey bu kadar kötü, madem zalimler kazanıyor ve adalet yok; o hâlde hiçbir şeyin manası kalmamıştır.” diyerek karanlığa teslim olmak, şeytanın yeryüzündeki en ölümcül tuzağıdır.
İslam itikadında ye’s (ümidsizlik), sadece psikolojik bir buhran değil, doğrudan doğruya haram kılınmış, imanı kökünden zehirleyen ontolojik bir cinayettir. Kur’an-ı Kerim, Yusuf Suresi’nde buyurur: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümid keser.” Neden böyledir? Çünkü ye’s, zımnen ve felsefi olarak şu kibri ihtiva eder: Ümidini kesen adam, aslında haşa Tanrı’ya dönüp “Senin kudretin bu düğümü çözmeye yetmez, Senin merhametin bu yarayı sarmaya kâfi gelmez, Senin adaletin bu hesabı sormaya muktedir değildir.” demektedir. Dünyanın kötülükleri karşısında Tanrı’yı yargılamaya kalkan ve miskinliğe gömülen şımarık nihilist, aslında merhametinden değil; kendi dar aklını ilahi hikmetin üstünde görme cüretinden ötürü ye’se düşmüştür. O, senaryoyu beğenmeyen ve “Ben daha iyisini yazardım.” diyerek isyan bayrağı açan asil görünümlü bir ahmaktır.
Bu noktada “Asil Hüzün” ile “Hastalıklı Ye’s” arasındaki kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprüsünü çok iyi tefrik etmek mecburiyetindeyiz. Hüzün, kalbi yumuşatır, insanı kendi acziyetiyle yüzleştirir ve en nihayetinde o kırık kalple Yaratıcı’nın kapısına, yani secdeye götürür. Hüzün, bir “iltica”dır. Ye’s ise tam aksine kalbi taşa çevirir, insanı secdeden koparır, onu eylemsizliğe ve karanlık bir kibre sürükler. Hüzün, “Dünya yanıyor, gücüm yetmiyor, yâ Rabbi imdat et!” diyen bir yakarıştır. Ye’s ise “Dünya yanıyor, yapacak hiçbir şey yok, bırakın her şey küle dönsün.” diyen iflastır. Hüzün ruhu diriltip amele sevk ederken, ye’s ruhu çürütüp yatağa bağlar.
Peki, bu zifiri karanlık bataklıktan çıkmamızı sağlayacak olan “hakiki ümid” nedir?
Modern dünyanın kişisel gelişim putları, ümidi kendi sığlıklarında iğdiş etmişlerdir. Onların lisanında ümid; “Evrene pozitif enerji yolla, sabah uyandığında her şey harika olacak.”, “Gülümse ki hayat da sana gülümsesin.” şeklindeki uyuşturucu, pespaye ve aptalca bir iyimserliktir (polyannacılıktır). Bizim inandığımız hakiki ümid, yarın sabah savaşların biteceğine, zalimlerin bir anda meleğe dönüşeceğine yahut bütün dertlerimizin sihirli bir değnekle çözüleceğine dair sahte bir avuntu asla değildir.
Hakiki ümid; dünyanın bütün orduları üzerine gelse, ateşler yakılsa ve mancınıklar kurulsa dahi, ateşe atılan İbrahim aleyhisselam gibi o alevlerin tam ortasında “Hasbunallah ve ni’mel vekil” diyebilme asaletidir. Hakiki ümid; yarın kıyametin kopacağını, güneşin dürüleceğini, her şeyin paramparça olacağını kesin olarak bilse dahi, elindeki son fidanı toprağa dikmekten vazgeçmeyen tavizsiz bir ahlaktır.
Ümid, sonucun “burada” ve “hemen şimdi” bizim arzu ettiğimiz gibi tecelli edeceğine inanmak değil; bizim elimizden gelenin en iyisini yaptıktan sonra, nihai zaferin, mutlak adaletin ve o büyük Mizan’ın ebedî âlemde kusursuzca kurulacağına olan o tavizsiz imandır. Her şey darmadağın olsa bile, “Ben hakikatin tarafında durdum, safımı belli ettim ve zalime boyun eğmedim.” diyebilmenin vakur huzurudur.
Velhasılıkelam; bizler ne yüzüne sahte kahkahalar yapıştırıp dünyanın acılarına körleşen o “Kut’lu Mutluluk” putunun sırıtan köleleri olacağız; ne de kötülüğü ve acıyı bahane edip karanlık köşelerde ümidsizlik türküleri söyleyen, isyanı marifet sanan “Mutsuz Kut’luluk” putunun miskin rahipleri olacağız. Bizim yolumuz; kalbi dünyanın acısıyla paramparça olsa da, gözünden yaşlar süzülse de, kılıcını, kalemini ve haysiyetini elinden bir saniye olsun bırakmayanların; “Hüzünlü ama sarsılmaz derecede ümidvar” olanların yoludur.
Hatime: Kırık Kalplere Mektup
Gecenin zifiri, dilsiz ve amansız saatlerinde; şehrin bütün sahte ışıkları sönüp de herkes o ağır uykusuna daldığında, tavanla göz göze geldiğin o anı bilirim. Göğsünün tam ortasına oturan, ne yutkunmakla geçen ne de ağlamakla hafifleyen o taşın ağırlığını, nefesini kesen tarifsiz daralma hâlini çok iyi biliyorum. Gündüzleri soğuk koridorlarda, fabrikaların ruhsuz duvarları arasında yahut sokakların uğultulu ve manasız kalabalığında yüzüne etten ve riyadan örülmüş “tebessüm” maskesini takmak için nasıl insanüstü bir gayret sarf ettiğini; sırf o çarkın dışında kalmamak, sırf “Bende bir sorun yok.” diyebilmek için o kof muhabbetlere, o pespaye kahkahalara katılırken içinden nasıl azar azar eksildiğini biliyorum.
Ey dünyanın bu çirkin gürültüsüne ayak uyduramayan yaralı ruh! Bu mektup, kelimelerin bittiği yerde, kalpten kalbe uzatılmış bir helalleşme, bir sırdaşlık köprüsüdür. Evvela şu mukaddes hakikati o yorgun zihnine bir mühür gibi kazıyasın: Sende hiçbir problem yok. Sen hasta değilsin. Senin ruhun arızalı değil. Tam aksine; merhametin rafa kaldırıldığı, insanın eşyalaştırıldığı, masumların ahının gökleri yırttığı bu “leş düzenin” işleyişine kusursuzca uyum sağlayamadığın için, o çarkın dişlileri arasına sıkışıp kanadığın için muazzam derecede sağlıklısın! Senin gece yarıları hissettiğin boğulma hissi; ölü bir dünyada, çürümüş bir cemiyette hâlâ nefes almaya çalışan, hâlâ hakikate aç olan o diri vicdanının çırpınışıdır. Ölüler acı çekmezler; acı, sadece hayatta olanların, fıtratı bozulmamış olanların taşıyabileceği asil bir yüktür.
Bizler, rayları başkaları tarafından döşenmiş, rotası meçhul bir tramvayın içine zorla bindirilmiş yolcular gibiyiz. Etrafımızdaki kalabalık, dışarıda akıp giden o korkunç yıkıma, o adaletsizliğe kör olmuşçasına vagonun içinde neşeyle şarkılar söylüyor, oyunlar oynuyor, sahte mutluluk pozları veriyor. Sen ise o vagonun camından dışarıya, hakikatin kanayan manzarasına bakıp dehşete düşüyorsun. İçerideki şımarık kalabalığa katılıp sırıtamadığın için seni “oyunbozan”, seni “melankolik”, seni “uyumsuz” olmakla suçluyorlar. Seni kendi yalnızlığına, kendi sükûtuna mahkûm ediyorlar.
Bırak, etsinler! O sahte cennetin bir parçası olmaktansa; hakikatin yamacında yapayalnız, dondurucu bir rüzgâra karşı tek başına durmak, yeryüzündeki en şerefli makamdır. İnsanın asıl haysiyeti, uyuşmuş kalabalıkların içinde Allah’a ve hakikate sımsıkı bağlı, lakin onların riyakâr neşelerinden fersah fersah uzak ve yalnız kalabilme cesaretinde gizlidir. Bu, peygamberlerin, sıddıkların ve hakiki mütefekkirlerin yürüdüğü o çileli ama nurlu yoldur.
Gel, bugün burada seninle, o yorgun ruhunla bir helalleşelim. Bugüne kadar sırf onları ürkütmemek, sırf göze batmamak için kendi acından utandığın, kendi gözyaşını onlardan gizlediğin her an için o asil kalbinden af dile. Kendi kederini, onların bayağı putlarına kurban ettiğin zamanlar için Rabbine sığın. Gözyaşı, ruhun abdestidir; onu tutma. Dünyanın bu acımasızlığına, bu faniliğine ve içindeki o derin gurbet hissine karşı ağlamaktan utanma. Bırak, o mukaddes sızı göğsünde bir kor gibi yansın. Çünkü o yangın, seni firavunlaşmaktan, dünyevileşmekten ve bu leş düzenin sessiz bir suç ortağı olmaktan koruyan yegâne ilahi kalkandır.
Bizim davamız, bu saatten sonra bir ümid tüccarlığı yapmak değildir. Her şeyin bir anda düzeleceğini vadeden sığ vaizlerin yalanlarına sığınacak kadar saf da değiliz. Biz, acının ve kötülüğün bu dünyada son nefesimize kadar yakamızı bırakmayacağını bilecek kadar gerçekçi; lakin o acıya rağmen, o hüznü bir isyan bayrağına değil, bir secdeye dönüştürecek kadar da inançlıyız.
Sen, ey kederiyle dünyayı omuzlarında taşıyan güzel insan! Eğmeyesin başını. Göğsündeki darlığı bir madalya gibi, bir şeref nişanı gibi taşıyasın. O sahte mutluluk putlarının önünde eğilmediğin, vicdanını onlara satmadığın için yalnızlığınla iftihar edesin. Bırak onlar kendi plastik cennetlerinde ebedî bir gaflet uykusuna dalsınlar. Biz, kalbimizin kırık dökük çeperlerinden sızan nurla, hüznün ağırbaşlı ve asil rahlesinde diz çökmeye devam edeceğiz. Ta ki din günü gelip de, kahkahaların hesabı soruluncaya ve hakiki sevinç, yeryüzünün o yorgun, kırık kalpli, asil gariplerine ebediyen bahşedilinceye dek.
Sükûtun, kederin ve haklı yalnızlığın mübarek ola.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
