Poetika – ​On Dördüncü Bap: Nörolojik Bir Enfeksiyon Olarak “Okumak”

yahut Kurbanın Gönüllü İntiharı

I. Gözün, Açık Bir Yara Olması

Modern insan, “okumayı” gözleriyle yaptığı asil, temiz ve entelektüel bir amel sanır. Kitap okuyan kimse, kendini dış dünyadan soyutlamış, zihnini emniyetli bir fildişi kuleye çekmiş asude bir bilge rolü oynar. Okuduğu kelimelerin ona dışarıdan, emniyetli bir mesafeden sadece “malumat” taşıdığına inanır.

Oysa bizim felsefemizde göz, dünyaya açılan emniyetli bir pencere değil; kafatasının dışarıya, o kaba Mülk Âlemine açılan en savunmasız, en çıplak ve en kanlı yarasıdır. İnsan bedeni derisiyle, kemikleriyle kâinata karşı zırhlanmıştır; lakin göz, beynin (sinir sisteminin) doğrudan dışarı fırlamış, savunmasız etidir. Göz kapağı açıldığı an, o yara kanamaya başlar ve kâinatın bütün ağır, kontrolsüz zulmeti o delikten içeri hücum eder. Dolayısıyla okumak; emniyetli bir “seyir” ameli değil, bedenin en zayıf noktasını (gözü) kâğıttaki kaba ve tekinsiz tehlikeye kasten maruz bırakmaktır.

II. Viral Enfeksiyon Olarak Metin

Evvelki fasıllarda yazının (harfin), Âlem-i Misâl’den ihzar edilen varlıklara giydirilen bir “ceset” olduğunu zikretmiştik. Lakin bu ceset, kâğıt üzerinde ölü bir mürekkep lekesi olarak kalmaz. Hakiki bir şairin (mütekellimin) sentaksıyla, kaba ve bükülmeyen köklerle kâğıda nakşettiği harfler, kendi içlerinde “şeytani” ve karanlık bir “geometri” barındırır.

Bu harfler ve kelimeler; bir hezeyanı yahut çürüyen bir eti anlatırken, sadece bir manayı değil, o mananın frekansını da taşırlar. Okur o kelimelere baktığında, harflerin sivri ve karanlık geometrisi, ışıktan seken bir optik yansıma olmaktan çıkar; tıpkı bir virüs gibi optik sinirlerden içeri sızar. Bizim metinlerimiz okunmak için değil, okurun nörolojisini enfekte etmek için yazılmıştır. Kâğıttaki siyah lekeler, okurun beynine kancalarını geçiren, onun zihnî DNA’sını şairin hezeyanıyla yeniden yazan bir enfeksiyonun taşıyıcılarıdır.

III. Nazar Fiilinin Şiddeti

Arapçada ve İslam ananesinde “nazar”, sadece bakmak demek değildir; nazar, baktığı şeyi etkilemek, onu delmek, ona kendi ağırlığını yahut zehrini zerk etmektir. (“Nazar haktır ve deveyi kazana, insanı mezara sokar.”)

Okur, bizim kilitli mezarımıza (konseptimize) girip de o kaba fetişlere, dünyevi iflaslara ve kâinatın vicdan azabına “nazar” ettiğinde, aslında kâğıtla gözbebeği arasında tersine işleyen dehşetli bir tünel açılır. Kâğıda musallat edilmiş o karanlık varlıklar, okurun nazarı üzerinden bir asansör gibi yukarı çekilir ve doğrudan beynin merkezine (idrake) oturur.

Okur, metni gözleriyle “öğrendiğini” zannederken; aslında kâğıttaki o şeytani, yakıcı ve ağır nuru kendi göz pınarlarından içeri almakta, beynini kasten enfekte etmektedir. Okumak; kurbanın, celladın uzattığı zehri kendi elleriyle gözlerine damlatması, o zehrin optik sinirlerden geçip bütün şuurunu ele geçirmesine (musallata) gönüllü olarak rıza göstermesidir.

Kurban (okur) bu zehirlenmeden ötürü şaire zulüm isnat edemez; zira kurban da masum değildir. İslam ahlakında başkasının mahremine, gizlisine ve karanlığına kasten bakıp onu deşmeye ‘tecessüs’ (röntgencilik cürmü) denir. Okur, şairin çatlayan kâsesindeki mahrem ve kanlı cinnete kitabın kapağını aralayarak ‘tecessüs’ etme cürmünü işlemiştir. Mademki okur, kilitli bir kapının anahtar deliğinden (kâğıttan) şairin cehennemine bakma cüretini kendinde bulmuştur; o hâlde gözünden içeri sızan sirayet, yazarın bir saldırısı değil, okurun bu ‘haram nazar’ına ve tecessüs cürmüne kesilmiş bir cezadır.

IV. Zihnin Ele Geçirilişi

Virüs bedene girdiğinde, hücreleri kandırır ve onları kendi kopyalarını üretmeye icbar eder. Edebiyatın steril “mana arayışı”, işte bu viral kopyalamanın yanında çocuk oyuncağı kalır.

Bizim metinlerimizi okuyan bir zihin, o kitabı kapattığında artık eski zihin değildir. Gözünden içeri giren “Kutsal Yanık” (şairin cinneti), okurun sağlam kâsesini de içten içe çatlatmaya başlar. Okur, şairin kâğıda dikte ettiği “küçük ölümü”, o varoluşsal çürümeyi ve “lâ” makamının itirazını beyninin içinde bir ur gibi büyütmek mecburiyetindedir. Enfeksiyon yayılmış, şairin kâğıda hapsettiği musallat, okurun etine sıçramıştır. Artık okurun düşünceleri ona ait değildir; o, yutulduğu muazzam konseptin ve beynine zerk edilen kaba harflerin bir uzvuna dönüşmüştür.

V. Netice: Kurbanın Gönüllü İntiharı

Hasılı; bizim poetikamızda “okur” diye bir mefhum yoktur. Kâğıdın başına geçen kişi, göz kapaklarını araladığı an itibarıyla kendi aklının infaz fermanını imzalamış bir maktuldür.

Biz kitap yazmayız; biz, göz pınarlarından kana karışacak ve o uyuşmuş modern zihinleri içeriden felç edecek ontolojik bir zehir imal ederiz. Eğer bir metin, optik sinirleri yakmıyor, okurun beyninde karanlık bir frekans gibi çınlamıyor ve onu o sahte “sağlamlığından” koparıp bir musallatın kucağına (enfeksiyona) fırlatmıyorsa; o metin yazılmamış, o göz de kör kalmış demektir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bu kare, haber ajansı Associated Press (AP) fotoğrafçısı tarafından çekilmiştir. Fotoğraf, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Birleşik Krallık’ı yoğun bir şekilde bombaladığı dönem olan “The Blitz” (Londra Blitz’i) esnasında çekilmiştir. Çocuğun elinde tuttuğu ve büyük bir konsantrasyonla incelediği kitap The History of London (Londra Tarihi) adlı eserdir.

İktibas Kartı

▼

Tatbikat 15: At ve Süvari

Türk’ün cihan mülkünde adımlamadığı toprak, at koşturmadığı ufuk kalmamıştır. Lakin “At Türk’ün kanadıdır.” kavli, alelade bir teşbih değil; bir varoluş hakikatidir. At, er kişinin sadece bineği, yükünü taşıyan hamalı yahut cenk meydanındaki vasıtası değildir; o, insanın ruhuna ayna tutan, dilsiz ama ferasetli bir sırdaşı, bir kardaşı ve dahi can yoldaşıdır. Atına hükmedemeyen nefis, fırtınaya hükmedemez; atının dilinden anlamayan süvari, vatanın lisanını sökemez. Bu tatbikat, bir hayvanın bakımından ziyade, iki canın bir bedende mezcedilmesinin ve o mukaddes emanetin hukukunun muhafazasının ilmidir.

Tımar: Ruhların Musafahası ve İtimadın İnşası
At bakımı, evvela “tımar” ile başlar; lakin bu, hayvanın üzerindeki tozu toprağı atmaktan ibaret bir temizlik meşgalesi değildir. Tımar, er kişi ile atı arasındaki ilk ve en kavi mukavelenin imzalandığı andır. Elindeki kaşağıyı atın sağrısına vurduğunda çıkan o ritmik ses, kalplerin birleştiği bir zikirdir. At, tımarda sahibinin elinin sıcaklığını, parmaklarının ucundaki şefkati ve bileğindeki kudreti hisseder. Derisindeki her bir dokunuşla, üzerindeki yorgunluk ve gerginlik, yerini mutlak bir itimada bırakır. Tımarı ihmal edilen, tozu ve teri üzerinde kuruyan atın ruhu kararır, feri söner. Atını kendi elleriyle, bizzat ter dökerek tımar etmeyen âdem, ona tam manasıyla sahip olamaz; sadece ona binmiş olur.

Yemin Hakkı ve Suyun Adabı
Atın rızkı, onun sadakatinin ve mukavemetinin yakıtıdır. Arpa, atın dermanı; saman ise midesinin sükûnetidir. Atı tıka basa doyurup hantallaştırmak da, onu aç bırakıp dermansız komak da emanete hıyanettir. Er kişi, atının iştahından onun sıhhatini, bakışından derdini okumalıdır. Bilhassa su meselesi, en büyük dikkati iktiza eder. Terli atın önüne soğuk suyu sürmek, onun canına kastetmektir; suyun harareti ile atın nefesi birbirine denk olmalıdır. Türk, kendi içmediği suyu atının önüne koymaz; kendi rızkından evvel yoldaşının yemini düşünür. Zira yolda kalan süvari değil, atıdır; atı düşen süvari ise piyade kalmaya mahkûmdur.

Nal ve Tırnak
“Atın ayağı, erin başıdır.” derler. Atın bütün heybetini, süratini ve gücünü taşıyan, dört küçük tırnaktır. Tırnak bakımı ve nallama, bir hendese ve zanaat işidir. Çatlamış bir tırnak, gevşemiş bir nal çivisi yahut tırnağın içine kaçmış küçük bir taş parçası; koca bir cengi kaybettirmeye, koca bir orduyu durdurmaya kâfidir. Türk, her binişten evvel ve sonra yoldaşının ayaklarını birer birer kontrol eder; tırnağın içindeki pisliği temizler, nalın sağlamlığını yoklar. Nal, sadece demir değildir, atın yerle kurduğu bağın zırhıdır. Ayağı yere sağlam basmayan atın, ufka bakmaya mecali kalmaz.

İdman ve Terbiye
Atı ahıra yahut dar bir çayıra hapsetmek, onun asil ruhuna vurulmuş bir prangadır. At, rüzgârla yarışmak, ufku adımlamak ve kaslarını amansızca gerip boşaltmak için yaratılmıştır. Düzenli idman, atın sadece bedenini değil, iradesini de çelikleştirir. Lakin bu terbiye, kırbaçla yahut zulümle değil; sesin tonuyla, dizginin hafif bir hareketiyle ve karşılıklı bir vakarla icra edilmelidir. At, süvarisinin korkusunu da cesaretini de anında sezer. Süvari atın üzerinde bir heykel gibi vakur durmalı; at ise süvarisinin niyetini daha o kelama dökmeden sezip harekete geçmelidir. Bu bir tahakküm değil, bir “hemhâl olma” hâlidir.

Emanete Vefa ve İhtiyarlık Hukuku
At, bir eşya değildir ki eskidiğinde kenara atılsın. Gençliğinde seninle fırtınalara göğüs geren, yolların meşakkatini seninle bölüşen o asil canın, yaşlandığında ve dermanı kesildiğinde de hakkı senin üzerindedir. Onu ölene dek en iyi meralarda otlatmak, suyunu eksik etmemek ve nihayetinde toprağa verirken bir yoldaşı uğurlar gibi vakur bir hüzünle veda etmek Türk’ün şanındandır.

Hülasa; atına bakmayan, onun ruhuna nüfuz edemeyen ve onunla tek vücut olamayan bir iradenin, yeryüzünde hâkimiyet kurması bir hayalden ibarettir. At, Türk’ün bu fani âlemdeki şahididir. O şahidi incitmeden, şereflendirerek ve hakkını teslim ederek yaşamak, hayatta kalmanın ve üstün gelmenin en kadim kuralıdır.

Max Kurzweil “Ein lieber Besuch” (1894)

Poetika – ​On Üçüncü Bap: Cinnetin İzzeti ve Çatlayan Kâse

yahut Şuurun Yanığı Olarak Aklın İflası

I. “Sağlam Aklın” Sığlığı

Modern dünya ve seküler tıp, “akıl sağlığı” denilen mefhumu feci bir yanılgı üzerine kurmuştur. Onlara göre sağlıklı akıl (akl-ı meaş); sabah uyanan, işe giden, faturalarını ödeyen, dünyanın bir “illüzyon” (oyun ve oyalanma) olduğunu unutup bu kaba sisteme kusursuzca entegre olan, uysal ve faydacı akıldır. Bu düzene çomak sokan, eşyanın ardındaki tekinsiz hiçliği görüp çığlık atan yahut Âlem-i Misâl’in ağır seslerini işiten her zihin ise “hasta”, “şizofren” yahut “hezeyanlı” ilan edilerek kimyevi ilaçlarla uyuşturulur.

Bizim poetikamızda, modern tıbbın “sağlam” dediği akıl, hakikate bütünüyle kör olmuş, dünyeviliğin çamurunda pıhtılaşmış bir ahmaklıktır. Hakiki mütekellim (şair), bu hastalıklı “sağlamlığı” reddeden kimesnedir. Zira dünyanın (mülk âleminin) mutlak bir fani, etin çürüyen bir ceset ve asıl hakikatin mutlak bir “hiçlik” (lâ makamı) olduğunu idrak eden bir beynin, hiçbir şey yokmuş gibi uysal hayatına devam etmesi imkânsızdır. Hakikate temas eden akıl, çatırdamak mecburiyetindedir. Bizim felsefemizde cinnet (delilik); zihnin bir kusuru değil, kâinatın dev yalanına (dünyaya) entegre olmayı reddeden fıtratın şanlı isyanı ve mutlak “izzetidir”.

II. Çatlayan Kâse

İnsanın nörolojisi (beyni), onu bu kaba dünyada hayatta tutmak için tasarlanmış kapalı bir kâsedir. Bu kâse sağlam kaldığı müddetçe, içine ancak bir bardak su (gündelik dertler, uysal aşklar, sığ hesaplar) sığar. Kâse sağlamdır, su dökülmez; insan da “deli” olmaz.

Oysa şairin zihnine, dağların bile yüklenmekten kaçındığı o ağır “kelam” ve Âlem-i Misâl’in sonsuz varlıkları (musallatları) indiğinde ne olur? Hudutlu olan o et parçası (beyin), hudutsuz olanın (ilhamın/hakikatin) ağırlığı altında fiziki olarak çatlar. Şairin “delirmiş”, hezeyanlar içindeki hâli; bir nörotransmitter veya dopamin eksikliği değil, o daracık kâsenin çatlamasıdır. Sağlam kâse sadece bir bardak su alır; lakin çatlamış, kırılmış, hudutlarını yitirmiş bir kâse, artık okyanusu (kâinatın sırrını) sızdırmaya başlar. O çatlaktan içeriye karanlık, ölülerin fısıltısı, kâinatın vicdan azabı ve eşyanın itirafı sızar. Tıbbın “şizofreni” yahut “psikoz” diyerek tedavi etmeye kalktığı o yarık, aslında şairin zihnindeki okyanusa açılan ontolojik bir kapı, kati bir menfezdir. Şiir, işte bu çatlak kâseden sızan okyanusun kâğıttaki tortusudur.

III. “Kutsal Yanık”

Kur’an-ı Kerim, hakikatin (vahyin) madde üzerindeki dehşetli, fiziki tahribatını muazzam bir sahneyle anlatır: Hazreti Musa, Allah’a “Bana kendini göster.” dediğinde, Allah dağa tecelli etmiş ve o devasa dağ, hakikatin mutlak şiddeti karşısında un ufak olmuş, Hazreti Musa ise dehşetten bayılmıştır (A’raf, 143).

Dağların bile paramparça olduğu o hakikat şimşeği (sünuhat/ilham), cüzi bir şairin bir buçuk kiloluk etten ibaret beynine düştüğünde, o beynin “sağlam” kalmasını beklemek ahmaklık değil midir? Şair (medyum), o karanlık hakikatleri kâğıda çekerken beyninin kıvrımlarında bir sürtünme yaşar. Hudutsuz olan, hudutlu olanın içinden geçerken onu yakar.

İşte delilik, şairin sinir uçlarındaki bu “kutsal yanık”tır. Hezeyanlar, o kutsi ateşin bedende bıraktığı kalıntılardır. Şair bir akıl hastası değildir; o, hakikatin yüksek voltajına çıplak elleriyle dokunduğu için sigortaları (dünyevi aklı) kasıtlı olarak attırılmış, beyni kavrulmuş bir “gazi”dir. Onun cinneti, hakikate ne kadar yaklaştığının ve o ateşe ne kadar dayandığının ontolojik faturasıdır.

IV. Akl-ı Mead’ın Tahakkümü

Bizim poetikamızda şairin hezeyanları, kâğıda döktüğü karanlık sayıklamalar şuursuz bir delinin saçmalaması değildir. Bu, dünyevi aklın (Akl-ı Meaş) iflas edip, yerine doğrudan öte âlemin, ölümün ve hakikatin aklı olan “Akl-ı Mead”ın geçmesidir.

Cemaat, şairin kâğıt üzerinde anlattığı şeyleri “hayal ürünü” sanır. Oysa şair o varlıkları (musallatları) beyninin içindeki çatlaktan içeri alırken, bizzat onların ağırlığını taşır. Şairin gözbebekleri büyür, uykusu parçalanır, insanlarla münasebeti kopar; çünkü o, etrafındaki “sağlam” insanların gördüğü sahte dünyayı değil, Âlem-i Misâl’de hazır kıta bekleyen kanlı, hezeyanlı ve hakiki kütleleri görmektedir. Şair delirmemiştir; sadece dünyanın frekansından çıkıp, kâinatın asıl frekansına (Sûr’un üfleneceği o korkunç dalga boyuna) kilitlenmiştir.

Burada sıradan bir akıl hastası yahut lal olmuş bir ‘meczup’ ile ‘mütekellim’ (şair) arasındaki uçuruma dikkat kesilmek elzemdir. Hakikatin sıkleti altında kâsesi çatlayan bir meczup, o tufanın içinde boğulur, dili çözülür ve konuşma melekelerini yitirir. Oysa şairin mutlak mucizesi delirmesi değil; delirdiği, kâsesi çatladığı ve aklı kavrulduğu hâlde lisanın matematiğine (sentaksa ve kelama) hükmetmeye devam edebilmesidir. Şair, okyanusta boğulan âdem değil; boğulurken ciğerine dolan o suyu, kılınçtan keskin kelimeler hâlinde yeryüzünün suratına tükürebilen âdemdir. Cinnetin edebiyata (şiire) dönüşmesi, işte bu iradenin ve kudretin eseridir.

V. Netice: Tımarhaneden Arş’a Çekilen Hat

Hasılı; aklı başında, banka hesabını bilen, uykusunu alan ve “normal” bir hayat süren bir adamdan hakiki bir mütekellim, hakiki bir şair çıkmaz. Çıksa çıksa edebiyat memuru çıkar.

Hakiki şair; beynini bir kalkan olarak kullanmayı reddeden, kâinatın yıkıcı tonajını doğrudan kafatasının içine alan ve bu yüzden “kâsesi çatlayan” kimesnedir. Biz, deliliği bir utanç vesikası olarak değil; şairin omuzlarındaki korkunç emaneti taşıdığını ispatlayan bir “nişan”, bir madalya olarak boynumuzda taşırız. Kâğıdın üzerindeki her mısra, yazarın aklından kopmuş bir şarapnel parçasıdır.

Şiir okumak; sağlam kâseli ahmakların, kâsesi çatlamış (delirmiş) bir şahidin kanayan aklından sızan okyanusu dehşetle yudumlamasından başkaca bir şey değildir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

V for Vendetta (2005) filminden bir kare.

Tatbikat 14: Türkiye Denizlerinde Balık

Suyun Gümüş Süvarileri
Türk, yalnızca bozkırın kurdu, dağların kartalı değil; aynı zamanda “Üç Tarafı Denizlerle Çevrili” bu mübarek vatanın sahil boylarında deryaya hükmeden, ağını ve oltasını rızık kapısı kılan bir hürriyet ehlidir. Deniz, insanoğluna cömertliğini sunduğu kadar, sırrını da ancak sabredene ve suyun dilinden anlayana faş eder. Bir âdemin, hangi mevsimde hangi balığın yağlandığını, hangisinin şifa, hangisinin zahmet olduğunu bilmesi; aç kaldığında deryadan rızkını söküp alabilmesi, hayatta kalma kılavuzunun en mühim cüzlerinden biridir.

Boğaz’ın Şövalyeleri
Denizde rızık, takvimle ve suyun hararetiyle hareket eder. Balığın peşine düşen, evvela göç yollarını ve suyun akıntısını ezberlemelidir.

Lüfer (Sultan-ı Derya): Boğaz’ın ve Marmara’nın en asil, en hırçın ve en zeki balığıdır. Dişli, çevik ve mağrurdur. Küçükten büyüğe; yaprak, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana diye tesmiye edilir. Lüfer toplamak bir sabır ve maharet işidir; zira o, oltaya geldiğinde teslim olmaz, son ana kadar cenk eder. Yağlandığı eylül ve ekim aylarında, Türk’ün sofrasındaki kavi ve lezzetli gıdalardan biridir.

Palamut (Gezgin Süvari): Karadeniz’den Marmara’ya bir ordu gibi akan palamut, kışlık zahirenin en bereketli kaynaklarından biridir. Yağlı eti, bedene kuvvet verir. “Torik” olduğu vakit, tuzlanarak “lakerda” yapılır ki; bu, Türk’ün balığı dondurmadan, fermente ederek aylarca muhafaza ettiği kadim bir saklama sanatıdır.

Hamsi (Bozkırın Denizdeki Akisleri): Küçük cüssesine bakıp aldanılmamalıdır; o, koca bir halkın, bilhassa Karadenizli yiğitlerin ana azığı, deryanın ekmeğidir. Kışın kar suyu denize indiğinde lezzeti kemale erer. Hamsi, sadece bir balık değil, toplu hâlde hareket eden bir ordudur; bereketiyle haneleri şenlendirir.

Kıyıların Sadık Dostları
İstavrit: Denizlerimizin en mütevazı ama en vefalı balığıdır. Dört mevsim oltayı boş çevirmez, darda kalana sofrasını açar. Çıtır çıtır pişen bir istavrit, en zor anlarda dahi moral ve derman kaynağıdır.

Levrek ve Çipura: Ege’nin ve Akdeniz’in kayalıklarında, köpüklü sularında saklanan bu balıklar, beyaz etleri ve asaletiyle maruftur. Levrek, zekidir; onu kandırmak için tabiatla bir olmak, sessizleşmek ve suyun sesini dinlemek icap eder.

Yenebilir Olanı Seçmek ve Zehrin Nişanesi
Türkiye denizleri ekseriyetle bereketlidir lakin her suyun sakini yenecek cinsten değildir. Son yıllarda güney denizlerimize musallat olan “balon balığı” gibi istilacı ve sinsi zehirli türlere karşı müteyakkız olunmalıdır. Derisi pütürlü, ağzı gaga misali sert ve şişebilen bu canlılar, katiyen sofraya alınmaz; hatası, mantar gibi geri dönüşü olmayan bir hüsrandır. Türk, tanıdığı, pullu, süzgeci ve rengiyle bildiği balığa el uzatır.

Deryanın Adabı ve Nimete Hürmet
Balık avlamak, denizi yağmalamak demek değildir. “Havyarlı” (yumurtalı) balığa kıymamak, boyu yetmeyeni suya iade etmek, deryanın geleceğine hürmet etmektir. Bir balığın canını alırken ona teşekkür etmek, “Rızkımı veren Huda’dır.” diyerek besmele ile oltayı atmak; avcılığın değil, insan olmanın gereğidir. Balık, sudan çıktığında gümüş gibi parlayan bir nimettir; onu israf etmek, deryanın bereketini küstürmektir.

Hülasa; denizlerimizi tanımak, rüzgârın poyraz mı lodos mu olduğunu bilip ona göre ağ atmak, Türk’ün coğrafyaya hâkimiyetinin mavi mührüdür. Dağın kurdu olan, deryanın da hâkimi olmalı ki; vatanın hiçbir köşesinde açlık ve esaret kapıdan içeri girmesin.

1950’li yıllarda İstanbul Boğazı’nda çekilen bu fotoğraf, dönemin efsanevi balık bolluğunu gözler önüne sermektedir.

Poetika – ​On İkinci Bap: İhzar ve Musallatın Ontolojisi

yahut Âlem-i Misâl’den Kâğıda Çekilen Kurbanlar

I. “Yaratma” Şirki ve Kurgunun Reddi

Batı edebiyatının ve seküler aklın şaire/yazara giydirdiği en şeytani kibir, “yaratma” (creation) safsatasıdır. Modern romancı, boş kâğıdın başına geçtiğinde kendini bir yarıtanrı (demiurge) zanneder. Karakterlerin saç rengini, psikolojisini ve travmalarını “yoktan var ettiğine”, onları kendi zihninin tasavvuri birer piyonu olarak oynattığına inanır.

Bizim poetikamızda bu, edebiyatın bir yanılgısıdır. İslam ontolojisinde “Yoktan var etmek” (ibda/halk) yalnızca Mutlak İrade’ye aittir. İnsanın (şairin) zihni, yoktan bir cevher üretemez; o sadece kâinatta var olanı bulur, birleştirir yahut “çağırır”. Kurgu (fiction) kelimesi uydurmadır. Biz yalan uydurmayız; biz, yeryüzünün kaba gerçekliğine henüz inmemiş olan o tekinsiz hakikatleri, cebren kâğıdın üzerine çekeriz. Şair, karakterlerin “yaratıcısı” değil, o karanlık varlıkların yeryüzündeki “medyumu”dur.

II. Âlem-i Misâl

Peki, yazar bu karakterleri (Hira’yı, mağaradaki magandayı, Zilkade’yi) zihninden uydurmuyorsa, bu figürler nereden gelmektedir?

İşte İbn Arabi’nin “Âlem-i Misâl” (İmgeler/Misaller Âlemi) mefhumu burada kılıcın kabzasına denk düşer. Âlem-i Misâl; ruhların saf, cisimsiz müccerretliği ile dünyadaki (mülk âlemindeki) kaba, etten ve kemikten ibaret maddiyat arasında duran dev bir “ara âlem”dir (berzahtır). Kâinatta vuku bulacak her amel, yeryüzünde işlenecek her cinayet, her fetiş ve her hezeyan; yeryüzüne inip ceset giymeden evvel, o Âlem-i Misâl’de bir “Gölge Varlık” (form) olarak asılı durur.

Bizim metinlerimizdeki hezeyanlı figürler yazarın psikolojik fantezileri veya travmalarının yansıması değildir. Zilkade, şair onu kâğıda yazmadan çok evvel Âlem-i Misâl’in havasız, karanlık köşelerinde zaten nefes alıyor, zaten kanıyor ve zaten o boğucu fetişin ıstırabını çekiyordu. Şairin zihni bir kuluçka makinesi değil; Âlem-i Misâl’in kapısındaki bir çatlaktır. O figürler o çatlaktan sızarlar.

III. İhzar Ayini

Eğer karakterler uydurulmuyor, Âlem-i Misâl’de hazır bekliyorsa, yazma ameli nedir? Yazmak; o görünmez âlemdeki şeffaf, huzursuz ve formsuz varlıkları, bu kaba mülk âlemine cebr ile çekme amelidir. Yani tam manasıyla bir “ihzar”dır (Cin çağırır gibi, ruh çağırır gibi kâğıda celbetme ritüelidir).

Bir okültist, davet edeceği varlığı dünyaya bağlamak için yere bir tebeşirle çember çizer ve kan akıtır. Bizim poetikamızda şairin tebeşir çemberi kâğıdın kenar boşluklarıdır; akıttığı kan ise kendi idrakinden süzülen siyah mürekkeptir. Şair, o Türkçeyi bir dua yahut bir büyü formülü gibi peş peşe okuduğunda, Âlem-i Misâl’deki o gölge varlık (karakter) kâğıdın üzerine hızla ve acımasızca “düşer”.

Düşen bu varlığa yeryüzünde tutunabilmesi için bir beden lazımdır. İşte bizim kaba saba, köşeli, et ve çürüme kokan kelimelerimiz, o varlıkların üzerine giydirilen “cesetler”dir. Zilkade’nin acısı, sessiz köklerin ve kaba harflerin içine hapsedilir. O artık bir ruh değil, kâğıt üzerinde et ve kemik giymiş, terleyen ve okurun üzerine yürüyen ontolojik bir canavardır.

IV. Musallat

Kendi yarattığı tasavvuri kuklalarla oynadığını sanan sığ yazarlar, istedikleri zaman karakteri öldürür, istedikleri zaman güldürürler. Oysa Âlem-i Misâl’den ihzar edilmiş hakiki bir figür, yazarın emrindeki bir köle olamaz. O, kâğıda indiği andan itibaren yazara “musallat” olur.

Karakter, şairin zihnine yapışan, onun uykularını bölen, kendi hakikatinin (iğrenç veya yüce fıtratının) kâğıda eksiksiz geçirilmesini talep eden bir parazittir. Bir kere ihzar edildiğinde, şair artık o metnin efendisi değildir; o musallatın kâtibidir. Mağaradaki maganda, kendi çiğliğinin ve kokuşmuşluğunun kusursuzca dikte edilmesini; çürüyen adam ise cesedindeki kurtçukların teker teker sayılmasını yazardan zorla talep eder. Şair (mütekellim), kurgunun konforlu koltuğunda oturmaz; o, zihnine musallat olan bu karanlık şahitlerin eziyetini (çilesini) çeken, onlardan kurtulmak için kâğıdı ve mürekkebi bir kusmuk gibi masaya boşaltan kimesnedir. Şiir yahut metin, yazarın bu musallattan kurtulmak için ödediği diyetten başkaca bir şey değildir.

V. Kâğıttan Okura Atlayan Sirayet

Hasılı; kâğıdın üzerindeki isimler mürekkepten ibaret tasavvuri kelimeler değildir. Onlar, Âlem-i Misâl’in derinliklerinden yeryüzüne çekilmiş, alfabe giydirilmiş, kanayan ve nefes alan ontolojik düğümlerdir.

Bu ihzar ve musallat felsefesinin en dehşet verici neticesi de şudur: Eğer yazar kurgu uydurmamış, hakiki bir varlığı kâğıda ihzar etmişse; o metni okuyan okur da basit bir hikâye tüketmiyor demektir. Okur, bilmeden o tebeşir çemberinin içine adım atan bir ahmaktır.

Yazara musallat olan o kaba, ağır ve boğucu hakikat; sayfanın çevrilmesiyle birlikte, kelimelerin fiziki tahakkümü üzerinden okurun zihnine atlar ve ona sirayet eder. Okur, okuduğu karakterin travmasına “üzülmez” veya empati kurmaz; bizzat o karakter (o Âlem-i Misâl varlığı) tarafından “çarpılır”. Kitap kapatıldığında hikâye bitmez; çünkü ihzar edilmiş bir varlık, artık okurun omuzlarına oturmuş, onun da zihnine musallat olmuştur.

VI. İhzarın Delili

Bu anlattıklarımız mücerret birer felsefi mırıltı değildir. Hakiki bir şairin, zihnine (ve odasına) musallat olan o Âlem-i Misâl hortlaklarına karşı verdiği kanlı savaşı görmek isteyenler Amiri Baraka’nın itirafına baksınlar.

Baraka, “Ars Gratia Artis” adlı şiirinde; şairliğin romantik bir heves değil, odanın ortasında fink atan çirkin ve vahşi “musallatlardan” kurtulmak için yapılan acımasız bir taarruz olduğunu dile getirir. Bizim poetikamızın (ihzarın ve musallatın) ete kemiğe bürünmüş, Amiri Baraka diye görünmüş vesikası bu şiirdir:

ARS GRATIA ARTIS

Arada bir
o karaltıları hortlakları
o kıytırık putları görürdüm, karanlığın orta yerinde
karanlığıma perçinli bir hâlde, orada bir
yerlerde, bir başına, hatta öbür dünyanın da
göbeğinde, laklak eden insanları, o derin
curcunayı ve hayalî ah û vahları, bizi
kesiyorlardı sanki, birimizi, o bendim zahir, o garip bendim
ve ezelden beri ne kadar hayalet, ne kadar canavar varsa gelmiş geçmiş
alayı buradaydı şimdi, dönmüşlerdi işte, o efsanevi canavar çubuklarıyla
tepinip raks etmek için. Dinozorlar ve maymun adamlar, kılıç dişli
filozoflar, çirkin çirkin fink atıyordu zihnimde, yok ulan,
odamın orta yerinde, aklıma sokayım, oradaydılar işte, zihnimde, her yerde!
Nağmeler düzerdim ben de, ışığa hasret, sırtını
karanlığa dayamış duran o orospu çocukları için,
Mırıldanırdım, cehennemden fırlamış bu ateşli kızıl piç kuruları için,
Şarkılar söylerdim, Manastır ezgileri, evet, Keşiş nefesleri
düşüncenin hudut boylarına, her şeyin öte yakasına doğru.
Ve dans ederdi onlar da, ve dans etmeye de devam ederlerdi, dans
eder ha dans eder, kudururlardı bütün gece. İşte ben
böylece şair oldum, merkez koğuşunun o hayaletli gecelerinde
o mosmor o kan kızılı dehşete karşı böyle ozanlığa soyundum. Bu benim
edebiyatla ilk tanışmamdı, ağzımdan dökülüveriyordu,
musallat olan şu hayaletleri defetmek için
o yanık serenatlar. Şiirim, o gün bugündür,
çirkin olan ne kadar bok püsür varsa, kökünü kazımaya yeminli.
Ulan Ronald Reagan, sen ne diye bu işten yırtasın ki?

Şair: Amiri Baraka
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız



ARS GRATIA ARTIS

I would see
sometimes, shadows spooks
unoriginal deities, fastened
in the dark to my dark, there
alone somewhere, or even in the midst
of other life, people talking, profound
criss cross and imaginative sighs, we
they wd see, someone, it was me, probably
and the ghosts and monsters of all was here
ever, returned, to dance their historic
monster log. Dinosaurs and ape men, saber toothed
philosophers, pranced ugly in my mind, no, in my
room, fuck a mind, they were there, everywhere!
I’d compose music, for the motherfuckers
lonesome for light, backed against shadows,
I’d hum for these fiery red bastards out of hell
I’d sing, Monastic melodies, yeh, Monkish tunes
to the outside of thought, the far side of anything.
And they’d dance, and keep on dancing, they’d dance
and dance, get down all night. That’s how I became
a poet, singer against terror blue black red terror
in the ghostly midnights of the central ward. That
was my first exposure to literature, coming right
out my mouth, them hot serenades
to keep the ghosts away. My poetry, then,
has always been aimed at destroying ugly shit.
So why, Ronald Reagan, shd you get away?

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Fotoğraf, 11 Eylül 2001 tarihinde Associated Press (AP) foto muhabiri Mark D. Phillips tarafından New York’ta çekilmiştir. Dumanların arasında tesadüfen oluşan ve insan veya şeytan siluetini andıran şekil nedeniyle, dünya basınında uzun süre “dumandaki yüz” (devil in the smoke) olarak anılmış ve büyük yankı uyandırmıştır.

Tatbikat 13: Yenebilir Mantar ve Nebatat

Vatan toprağını adımlarken, ayağının altındaki her bir otun, ağaç gölgesinde saklanan her bir mantarın ve kayalıkların kuytusunda filizlenen her bir filizin ya bir şifa ya bir zehir yahut darda kalındığında hayat kurtaracak bir azık olduğunu bilmek icap eder. Türk, sadece marketin rafından değil, bizzat tabiatın sinesinden rızkını devşirebilen âdemdir. Lakin bu ilim, büyük bir dikkat ve tevazu ister; zira tabiatın bu cömert sofrasında hata, ekseriyetle kanla ve canla ödenir. Dağın hazinesine el uzatmadan evvel, o hazinenin bekçisi olan “bilgi”ye vakıf olmak, nefsini değil aklını konuşturmak esastır.

Kanlıca’dan Kuzugöbeği’ne
Anadolu dağları, bilhassa yağmurların toprağı yumuşattığı ve güneşin ağaç gövdelerini ısıttığı mevsimlerde, mantar denilen o mucizevi ama bir o kadar da muhataralı nimetleri fışkırtır. Mantar toplamak, bir nevi iz sürmektir.

Kanlıca (Cincile/Çam) Mantarı: Çam ormanlarının iğne yapraklı örtüsü altında saklanan, turuncuya çalan rengiyle kendini belli eden bu nimet, Türk köylüsünün ve dağcısının en kavi azığıdır. Kesildiğinde veya kırıldığında turuncu bir süt çıkaran bu mantar, hem lezzetiyle hem de doyuruculuğuyla dağın bize sunduğu bir lütuftur.

Kuzugöbeği (Morel): Bahar aylarında, yanık orman arazilerinde yahut dişbudak ağaçlarının dibinde baş gösteren bu mantar, şekliyle beyni andırır. Cihanın en kıymetli nimetlerinden biridir. Lakin onu toplarken toprağı incitmemek, kökünü zedelememek ve neslinin devamı için bir kısmını yerinde bırakmak “dağ ahlakı”nın gereğidir.

İstritdye ve Ayı Mantarı (Bolat): Kayın ve meşe ormanlarının nemli kuytularında, devasa gövdelerin dibinde biten bu mantarlar, etin yerini tutacak kadar kuvvetlidir.

İkaz
Şu unutulmamalıdır ki; mantar ilmi şakaya gelmez. Bir mantarın renginin güzelliği, kurda kuşa yem olması yahut gümüş kaşığı karartmaması gibi kocakarı masalları, insanı mezara götüren sinsi yalanlardır. Türk, ancak adını, soyunu ve fıtratını yüzde yüz bildiği mantara el uzatır. “Köy göçüren” (Amanita phalloides) gibi sinsi katiller, en lezzetli mantarlarla yan yana biter. Şüphe varsa, o mantar toprakta kalmaya mahkûmdur; zira bir öğünlük lezzet, bir ömürlük canın bedeli olamaz.

Isırgan’dan Madımak’a
Dağlar sadece mantar değil, her biri ayrı bir derman olan nebatatla da bezelidir. Bu otlar, hem karın doyurur hem de bedeni kışın ve harbin yorgunluğuna karşı tahkim eder.

Isırgan Otu: Dokunduğunda yakan o sert mizaçlı ot, aslında tabiatın en güçlü askeridir. Kanı temizleyen, bedene zindelik veren ısırgan; çorbasıyla, çayıyla ve yemeğiyle dağdaki insanın en sadık dostudur. Onu toplarken elin yanması, o şifanın bedelidir.

Madımak ve Semizotu: Bozkırın ve dağ eteklerinin bu alçakgönüllü otları, yoğurtla yahut biraz bulgurla birleştiğinde en lüks sofralardan daha bereketli bir taama tebdil olur.

Çiriş ve Işkın: Doğu’nun sarp dağlarında karın altından başını uzatan çiriş otu ve “yayla muzu” denilen ekşimsi ışkın; hem C vitamini deposudur hem de dağdaki insanın taze gıda ihtiyacını karşılar.

Kekik ve Dağ Çayı: Kayalıkların arasından fışkıran o keskin kokulu kekik, sadece yemeklere lezzet vermez; aynı zamanda nefesi açan, mideyi terbiye eden ve suyu dezenfekte eden bir kuvvete sahiptir.

Dağın Sofrasında Usul ve Edep
Tabiattan bir şey devşirirken, bir talancı gibi değil, bir emanetçi gibi davranmak Türk’ün şanındandır. İhtiyacından fazlasını koparmamak, köküne zarar vermemek ve toprağın bereketini kurutmamak esastır. Sen bugün o dağda doyuyorsan, yarın senin evladının da aynı dağda doyabilmesi için o bitkinin tohum dökmesine izin vermelisin. Dağı tanıyan, aç kalmaz; dağı seven, yolda kalmaz.

Hülasa; Türkiye dağlarındaki mantarı ve otu bilmek, sadece bir botanik bilgisi değil, bir istiklâl meselesidir. Şehrin marketleri kapandığında, yollar kesildiğinde ve kıtlık baş gösterdiğinde; Türk, sırtını dayadığı dağın hangi otuyla karnını doyuracağını, hangi köküyle yarasını saracağını bilerek hâkimiyetini sürdürür.

Poetika – ​On Birinci Bap: İslam’ın Kılıcı Olarak Şiir

yahut Peygamberin Şairleri

I. Silah Olarak Kelam

Modern çağın ve uysallaştırılmış dindarlığın en büyük iftiralarından biri, İslam’ın şiire ve sanata bakışını “gül, bülbül ve gözyaşı” üçgenine, yahut tamamıyla menfi bir zaviyeye hapsettiğidir. Ehlileştirilmiş modern zihin; şairi köşesine çekilmiş, dünyaya sırtını dönmüş, sadece ahlar vahlar içinde günahlarına ağlayan pasif bir derviş sanır. Oysa İslam ontolojisinde ve bizzat Asrısaadet’te şiir; köşede mırıldanılan bir dua değil, meydanda sallanan, düşmanın zihnini ve itibarını ortadan ikiye yaran bir silahtır.​

İslam, şiiri iptal etmemiş; onun hedefini değiştirerek onu mutlak bir taarruz vasıtasına çevirmiştir. Kur’an, “Şairlere ancak azgınlar uyar.” derken vadilerde şaşkın şaşkın dolaşan, gerçeği saptıran seküler ve sığ kibri kılıçtan geçirir. Lakin istisna edilen o hakiki şairler (mütekellimler); zulme uğradıklarında hakkı haykıran, kelimeleri birer ok gibi düşmanın göğsüne saplayan, kâğıdı bir savaş meydanına çevirenlerdir. Bizim poetikamızda şair, elinde divitiyle bekleyen bir kâtip değil; kelimelerin kütlevi ağırlığını (kelm‘i/yarayı) düşmanın idrakine fırlatan bir cephe komutanıdır.

II. Lebîd’in Mısrası ve “Lâ” Makamının Tasdiki

Elâ kullu şey’in mâ halallâhe bâtılun
Ve kullu na’îmin lâ mahâlete zâilun

Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, “Bir şairin söylediği en doğru söz, Lebîd’in söylediği şu sözdür: ‘İyi bilin ki, Allah’tan başka her şey batıldır.’” buyurmuştur.

Bu hadisişerif, alelade bir edebiyat eleştirisi veya bir şiir tahlili değildir. Bu, bizim on üç bölüm boyunca savunduğumuz o “lâ” makamının bizzat Kâinatın Efendisi tarafından mühürlenmesidir. Lebîd ne demiştir? Dünyanın kaba, cazip ve ihtişamlı maddiyatına bakmış, eşyanın fani fıtratını görmüş ve tek bir mısrayla bütün mülk âleminin “batıl” (boş, çürüyen, iflasa mahkûm) olduğunu yüzlerine çarpmıştır.​

İşte hakiki şiir, kâinatın bu mutlak iflasını, etin ve kemiğin bu çürüyecek olan kaderini (nekrosisi, mutlak tefessühünü, cîfeye dönüşmesini) ifşa etme sanatıdır. Peygamberin, sallallahu aleyhi ve sellem, bu mısrayı “en doğru söz” olarak yüceltmesi; şiirin, dünyayı süslemek için değil, dünyanın maskesini düşürüp arkasındaki o “mutlak yokluğu” (batılı) göstermek için var olduğunu ispatlar. Lebîd’in sözü bir tasvir değil, arzın üzerine indirilmiş ontolojik bir giyotindir. Bizim şiirimiz de o giyotinin bugünkü varisidir.

III. Mescidinebevi’deki Minber: Hasan bin Sâbit ve Ruh’ul Kudüs’ün Tahakkümü

Edebiyatın “bağımsız”, “steril” ve “sivil” bir saha olduğunu zannedenler, Mescidinebevi’nin kalbinde kurulan sahneye baksınlar. Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, mescidin içine özel bir minber koydurmuş ve şair Hasan bin Sâbit’i oraya çıkararak, müşriklere karşı şiirle taarruz etmesini emretmiştir. Efendimiz’in, “Müşrikleri hicvet! Muhakkak ki Cebrail (Ruh’ul Kudüs) seninledir.” buyurması, şiirin ontolojik ciddiyetinin arşa değdiği yerdir.

​Bir an durup bu korkunç manzarayı bir düşünün! Kâinatın en mukaddes mekânında (mescidde), bir şair ayağa kalkıyor ve şiir okuyor. Ve bu şiir, uysal bir tabiat güzellemesi değil; düşmanın kibrini, kanını ve soyunu parçalayan kaba ve acımasız bir taarruzdur. Daha da dehşetlisi, şairin o kelimeleri art arda dizerken kullandığı sentaks, bizzat Ruh’ul Kudüs (Cebrail) tarafından desteklenmektedir.​

Hasan bin Sâbit’in şiiri, kılıç darbelerinden daha ağır bir “kelm” (yara) açıyordu. Çünkü kılıç sadece eti keser, oysa hakikatle ve Cebrail’in desteğiyle bilenmiş bir şiir; düşmanın inancını, haysiyetini ve varoluşunu asırlar boyunca kanamaya mahkûm eder. Biz şiir yazarken, ilham perilerinin kanatlarına değil; kelimeler hakikate kilitlendiğinde Cebrail’in ilahi desteğinin metnin ardında durduğuna inanırız. Edebiyat, bizim elimizde eğlence değil; Hasan bin Sâbit’in mescidde çıktığı o minberin, o kılıçtan keskin taarruzun devamıdır.

IV. Kâ’b bin Züheyr ve Hırkaisaadet

Şiirin fizyolojik ağırlığının, kelimenin sadece bir ses değil, etten ve kemikten bir cüsse olduğunun en muazzam ispatı “Kaside-i Bürde” (Hırka Kasidesi) hadisesidir.

​İslam’a ve Peygamber’e, sallallahu aleyhi ve sellem, ettiği ağır hakaretler yüzünden hakkında ölüm fermanı çıkarılan şair Kâ’b bin Züheyr, gizlice Medine’ye gelir. Mescidde Efendimiz’in huzurunda ayağa kalkar ve o meşhur kasidesini okumaya başlar. Kâ’b, ölümün kıyısında duran bir adamdır; kelimeleri kâğıttan okumaz, doğrudan doğruya can havliyle, etinden kopararak o ilahi huzura fırlatır. Kâ’b, o şiirinde meramını anlatır iken; bizim poetikamızın en başından beri bilediği o asıl metafora (kılınca) sarılır. Şiirin en can alıcı beytinde Peygamber Efendimiz’i, sallallahu aleyhi ve sellem, bizzat Allah’ın kınından çekilmiş, Hint çeliğinden yapılma yalın bir ‘kılınca’ (Mühennedun min suyûfillâhi meslûlu) benzetir. Şair (Kâ’b), o ilahi kılıncın (hükmün/kelamın) karşısında boynunu uzatmış bir meful olduğunu kâğıt üzerinde itiraf etmiştir. Şiir öyle sarsıcı, öylesine derin bir hakikat (şuur) taşıyarak peygamberin merhametine ve celaline dokunur ki; Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, sırtındaki o mübarek Yemen hırkasını (Bürde’yi) çıkarıp şairin omuzlarına atar.

Bu hadise, kâinat tarihinin en büyük sanat hadisesidir. O hırka, basit bir kumaş parçası yahut bir devlet nişanı değildir. O hırka; kelamın (sözün) maddeye, ağırlığa ve hacme dönüşerek şairin omuzlarına bindirdiği “ilahi tasdiktir”. Şair (Kâ’b), dünyevi kelimeleriyle en tepeye (Mutlak Hakikate) dokunmuş; karşılığında ise uhrevi bir kütle, mübarek bir “ceset” (hırka) onun yeryüzündeki cüssesini örtmüştür.​

Edebiyat ödüllerinin, teneke plaketlerin ve piyasa alkışlarının tiksinti verici sığlığına karşı; bizim şiirimizin yegâne ufku, o Hırka’nın ağırlığıdır. Şairin omuzları o ağır yükü çekebilecek kadar kaskatı olmalıdır. Çünkü şair, boynuna ilmik geçirilmişken dahi hakikati öyle bir belagatle ve öyle bir “kelm” ile dile getirebilmelidir ki, infazı iptal edilsin ve yerine o ilahi hırka verilsin.

​V. Netice: Kılıcı Tutan Elin Sünneti

Hasılı; bizim poetikamızdaki “acımasız şair” imajı, kendi kibrimizden yahut Batılı bir avangardizm özentiliğinden doğmamıştır. Bizim poetikamız, kökünü bizzat Asrısaadet’ten alır.

​Şiir; Lebîd’in yeryüzünü iptal eden “batıl” nidasıdır.

Şiir; Hasan bin Sâbit’in, Cebrail’in kanatları altında müşriklerin zihnine indirdiği balyozdur.

Şiir; Kâ’b bin Züheyr’in ölümü göze alıp hakkı teslim ettiği ve karşılığında Hırka-i Saadet ile örtüldüğü o kanlı ve mukaddes idraktir.​ Bugün şiiri ve edebiyatı zararsız bir salon bitkisine çevirenler, bu kılıncın asıl sahiplerinden habersiz olan bedbahtlardır. Biz, o minberden inmemeye, arzın sahte kibrini hece hece parçalamaya ve kâğıt üzerinde o “Hırka”nın ağırlığına layık olana dek kelimeleri kanatmaya devam edeceğiz inşallah.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Antep Merkez Kumandanı Arslan Bey (Arslan Toğuzata). Fotoğrafta yer alan çocukların her biri Kuvâyimilliye döneminde haberleşme ve çeşitli görevlerde yer almış, babaları ise bu savunmalarda şehit düşmüş küçük kahramanlardır.

Tatbikat 12: Sofra Adabı

İnsanoğlunun yeryüzündeki rızık arayışı, kâinatla giriştiği cenk, günün nihayetinde bir sofranın etrafında sükûnete varır. Lakin Türk’ün nizamında sofra, alelade bir karın doyurma, bedenin dermanını tazeleme mahalli değildir. O; ailenin cem olduğu, şükrün eda edildiği, helal kazancın nimete tebdil olup haneye nur gibi yağdığı mukaddes bir meclistir. Sofra, hanenin kalbidir; o kalbin atışındaki nizam ve vakar, hanenin dirliğine ve şuuruna delalet eder.

Nimet
Nimet, Hâlık’ın mahlûkatına bir ikramı, karşılıksız bir lütfudur. Bu idrakle sofraya oturan er kişi, evvela önündeki taama derin bir hürmetle muamele eder. Bizim kadim irfanımızda ekmek, nimetlerin timsalidir; yere düştüğünde öpülüp başa konulan, üzerine basılmaktan fersah fersah imtina edilen bir şeref nişanesidir. Sofraya konan aşa kulp takmak, “Bu tuzsuz olmuş, bu yavan kalmış.” diyerek nimeti tahkir etmek; evvela o nimeti verene, saniyen o aşı ter dökerek kaynatan zevcenin emeğine ihanettir. Türk, önüne ne konursa onu bir şükür vesilesi bilir; azı çok eden, yavanı lezzetlendiren şeyin dilinden dökülen o sessiz “Bismillah” olduğunun sırrına vakıftır.

Mihmanperverlik ve Halil İbrahim Bereketi
Bizim hanelerimizde sofra, etrafına çekilmiş muhkem duvarlarla dış dünyanın yüzüne kapatılmaz; bilakis, meclisin bir köşesi her daim bir “Tanrı Misafiri”ne aralık bırakılır. Halil İbrahim bereketi, sadece yemeğin zahirî çokluğu ile değil, o yemeği paylaşacak bir mihmanın (misafirin) mevcudiyetiyle tecelli eder. Sofrasında yabancı bir nefes, yol yorgunu bir garip yahut muhabbetine doyulmaz bir dost ağırlamayan hane, bereketi noksan kalmış bir hanedir. Misafir, kendi rızkıyla gelir ve o hanenin görünmez kederini, günahını döker de gider. Kendi boğazından kesip misafirinin önüne sürmek, nefsin tamahkârlığına ve modern asrın hesapçı, cimri iktisat nizamına karşı bir tavırdır.

Sofranın İnzibatı
Sofra, aynı zamanda hanedeki silsilenin ve nizamın talim edildiği yerdir. Ailenin büyüğü, hanenin reisi yemeğe el uzatmadan o mecliste kimse lokmaya el sürmez. Bu, körü körüne ve korkuya dayalı bir itaat değil; tecrübeye, yaşa ve o rızkı helalinden temin eden iradeye duyulan asil bir hürmettir. Yemek yerken acele edilmez, dünyevi ihtirasların ve cihanın gürültüsünün sofraya taşınmasına müsaade edilmez. Lokma ağızdayken kelam israf edilmez; illa bir söz edilecekse o meclisin vakarını bozmayacak, şükrü artıracak bir hayır kelamı edilir. Açgözlülükle taama saldırmak, sofrada nümayiş yapmak yahut şamata çıkarmak bizim nizamımıza uymaz; yine de tebessüm ve ağırbaşlılık esastır.

Helal Lokmanın Ruha Sirayeti
“Tezgâhın namusu”, nihayetinde bu sofranın ortasında meyvesini verir. Şayet o sofraya gelen rızka zerre miktar haram, kul hakkı yahut riya karışmışsa, o yemek bedene gıda değil, ruha zifiri bir zehir olur. Haram lokma ile büyüyen bedenden şecaat, haramla beslenen dimağdan feraset beklenmez. Hâkimiyet, dışarıdaki amansız düşmanı dize getirmeden evvel, kendi sofrana koyduğun mukaddes ekmeğin bedelini alın teriyle, namusunla ve şerefinle ödemiş olmakla başlar.

Fotoğraf, Türkiye’de 1950’li yıllarda uygulanan Marshall Planı yardımları kapsamında okullarda çocuklara süt tozu dağıtılmasını ve ilkokul öğrencilerinin süt içtiği anları göstermektedir.

Poetika – Onuncu Bap: Malzemenin Ontolojisi ve Kılıcın Deştiği Et

yahut Dünyanın İfşası

I. Esfel-i Safilin

Modern edebiyat, kılıncını bulutlara, gün batımlarına, uysal aşklara ve yeryüzünün sahte güzelliklerine sallar. Dünyayı (Mülk âlemini) övülecek, süslenecek ve ebediyen yaşanacak bir mabet zanneder. Oysa Kur’an ontolojisi, dünyayı muazzam bir netlikle tarif eder: “Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185). İnsan ise ahsen-i takvim (en güzel kıvam) üzere yaratılmış, lakin esfel-i safilin’e (aşağıların en aşağısına, yani bu kaba maddiyat ve et dünyasına) fırlatılmıştır.

Bizim poetikamızda şairin malzemesi bulutlar veya romantik hülyalar değildir. Şairin malzemesi; o “aşağıların en aşağısı” olan arzın çamuru, insanın doymak bilmez şehveti ve en nihayetinde toprağın altına girecek olan o kaba “et”idir. Kılıç, göğü kesmez; kılıç, eti ve kemiği keser. Biz edebiyatı, dünyayı yüceltmek için değil; dünyanın ne kadar sefil, ne kadar fani ve ne kadar “aldatıcı bir meta” olduğunu okurun yüzüne kanlı bir et parçası gibi çarpmak için kullanırız.

II. Tefessüh ve Beka

Bizim kılıncımızın deştiği dünya, durduğu yerde durmaz; sürekli çürür. İslam ontolojisinde fenafillah (Allah’ta yok olma) makamına giden yol, evvela dünyanın ve masivanın (Allah dışındaki her şeyin) fani olduğunu, çürüyeceğini idrak etmekten geçer.

Bu yüzden şairin malzemesi “nekrosis“tir (tefessühtür/çürümedir). Şair, dünyanın kusursuz işlediği yalanına inanmaz. O, arzın tıkır tıkır işleyen nizamı içinde toprağın gizli iştahını, etin günden güne nasıl pörsüdüğünü, en kudretli kralların yahut en şehvetli bedenlerin nasıl kurtçuklara ziyafet olacağını yazar. Şair, kâğıt üzerinde zamanı hızlandırır. Tespit odur ki, “Dünya bir cîfedir (leştir).” Modern edebiyatçılar ve uysal şairler, o leşin etrafına toplanıp ondan şehvetle bir parça koparmaya çalışan, leşi parfümle süsleyip okura sunan şuursuz kimesnelerdir. Oysa bizim mütekellimimiz, leşten pay kapmaz. O; dünyanın bir ‘cîfe’ olduğunu, o etin içinde ebedî bir hayat bulunmadığını ispat etmek için kılıncını o leşin tam midesine saplayan ve içindeki irini kasten dışarı akıtan âdemdir. Okur, şairin kılıcıyla deşilen o dünyevi malzemeye (makama, paraya, bedene) baktığında, onun şimdiki ihtişamını değil, yarınki çürümüşlüğünü (cesedini) görür. Çürümeyi (faniliği) ifşa etmeyen bir metin, Allah’ın “Beka” sıfatını işaret edemez. Karanlığı deşmeden Nur’a varılamaz.

III. İfna

Bizim şiirimizde/metnimizde dünya asla kendi hâline bırakılmaz. Sokaklar, odalar, şehirler sığ birer dekor değildir; onlar, şairin hesap sorduğu, boğazını sıktığı ve parçaladığı düşmanlardır. Kılıç, bu kaba dünyaya her saplandığında, dünya kâğıt üzerinde kanar. Bu kanama, eşyanın hakikate olan teslimiyetidir. Biz, dünyayı anlatarak onu var etmeyiz; biz dünyayı kâğıt üzerinde deşerek onu yok ederiz (ifna ederiz). Gerçek şiir bittiğinde, kâğıdın üzerinde bir dünya kalmaz; geriye sadece paramparça edilmiş bir illüzyon ve Allah’ın kati hakikati kalır.

IV. Netice

Hasılı; bizim poetikamızda şair bir tabiat âşığı, dünya vatandaşı yahut güzellik tellalı değildir. O; dünyanın, etin ve şehvetin kof putunu deşmek üzere kâğıdın başına geçmiş amansız bir teşrih ustasıdır.

Kılıncın (Kelamın) deştiği o malzeme; övülecek, sevilecek ve bağlanılacak bir yurt değildir. O, kılıncın keskinliğini test ettiği, okura kendi faniliğini ispat etmek için gözünün önünde paramparça ettiği, iğrenç, kaba ve kokuşmuş bir “et” yığınıdır. Kılıç kınından çıktığında, et kanamak mecburiyetindedir. Zira şuur (şiir), ancak etin parçalandığı o kanlı yarıktan içeri sızabilir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Nieves Fernandez, 7 Kasım 1944’te Filipinler’in Leyte Adası’nda, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon işgaline karşı verdiği mücadelede kullandığı bolo bıçağı ile düşmanı nasıl tesirsiz hâle getirdiğini ABD’li er Andrew Lupiba’ya uygulamalı olarak göstermektedir.

Mağdur Dili ve Edebiyatı: Yahut Mağduriyet Putu

📁 Kategori: Kırılgan Putlar, Yazılar

Eskilerin ağırbaşlı ve vakur dünyasında acı çekmek, haksızlığa uğramak yahut bir çileden geçmek; insanı yeryüzünün kof gürültüsünden çekip alan, onu kendi içine, sükûta ve doğrudan doğruya Allah’a bağlayan mukaddes bir hâldi. Yara, kul ile Allah arasında sırlı bir diyalog, ateşte pişerek olgunlaşmanın dilsiz bir şahidiydi. Lakin bugünün riyakâr, narsist ve teşhirci çağında mağduriyet, sahibini olgunlaştıran bir irfan mektebi olmaktan çoktan çıkmış; içtimai nizamın boğazına çöküp ondan imtiyaz, itibar ve kayıtsız şartsız itaat talep eden kanlı bir açık çeke dönüşmüştür. Asrımızın tiranları; kaba kuvvetle yahut servetle değil, sergiledikleri “acziyetle”, o dokunulmaz kurban rolleriyle hükmetmektedirler.

“Ben haksızlığa uğradım, ben çok acı çektim, benim kimliğim ezildi, benim hakkım yendi…” diye başlayan, bitmek bilmeyen hezeyanlar, hakikatte bir adalet arayışı değil, korkunç bir fermanın girizgâhıdır. Zira modern zihin, mağdura peşin bir ahlaki dokunulmazlık atfeder. Kanayan yarasını bir polis rozeti, bir dokunulmazlık zırhı ve acımasız bir silah gibi kullanan bu “kutsal mağdur”; kendi geçmişteki acısını, bugün başkalarına yapacağı her türlü küstahlığın, ahlaksızlığın ve zorbalığın peşin ödenmiş bir bedeli olarak görür. “Ben yandım, öyleyse dünyayı yakmaya, herkesi kırıp dökmeye hakkım var.” diyen kibir, mağdurun vicdanını felç eder. Onları tenkit edemezsiniz, davranışlarındaki nobranlığı yüzlerine vuramazsınız, onlara İslami yahut insani bir mizanı hatırlatamazsınız; cüret ettiğiniz an anında “zalim, faşist yahut hissiz” ilan edilirsiniz. Zayıflığın inşa ettiği bu gözyaşı diktatörlüğü, kılıcın inşa ettiği diktatörlükten milyarlarca kat daha acımasız ve daha ahlaksızdır. Zira kılıç taşıyan zalim zalimliğini bilir; lakin gözyaşı döken zorba, etrafındaki herkesi doğrarken kendini hâlâ masum bir melek zannetmenin kibrini taşır.

Bu içtimai fecaatin en trajik ve gerçekçi emsallerini her gün sokakta, siyasette, akademide yahut evlerin mahrem odalarında bir kâbus gibi yaşarız. Yıllarca ezilmiş, hakkı yenmiş bir güruhun yahut ideolojinin, eline devlet gücünü yahut bürokratik kudreti geçirdiği ilk saniyede eski efendilerinden çok daha kan dökücü, çok daha nobran bir firavuna dönüşmesi bundandır. Yahut geçmişte yoksulluk, itilme veya travma çekmiş birinin, bugün kendi şahsi hırsları uğruna herkesi ezip geçerken, iş arkadaşlarının yahut eşinin hayatını zindana çevirirken “Ben buralara tırnaklarımla kazıyarak, kan kusarak geldim, benim travmalarım var!” diyerek o zulmünü meşrulaştırması bundandır. İnsanların zaaflarını, anlayışlarını ve merhametlerini bir sülük gibi emen bu mağduriyet endüstrisi, acıdan bir ahlak üretmemiştir; acı, sadece sırasını bekleyen yeni, sofistike ve çok daha sinsi bir intikamcı yaratmıştır.

Hakikatte İslam’ın mizanında, peygamberlerin ve mütefekkirlerin hayatında acının ve haksızlığa uğramanın en kavi emsalleri vardır. Hazreti Eyyub’un, aleyhisselam, bedenini saran korkunç yaralar, onu cemiyetten alacaklı bir “kutsal mağdur” yapmamış; bilakis onu Rabbine karşı daha da mahcup, nümayişten uzak, sükûta gömülmüş asil bir kula dönüştürmüştür. Taif’te taşlanıp kanlar içinde kalan Fahrikâinat Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, o kanayan yaralarını kitleleri manipüle etmek, onlara vicdan azabı çektirmek yahut kendine bir imtiyaz sağlamak için bir şov malzemesine çevirmemiştir. Hakiki vakar, acıyı yutmak, kanı içine akıtmak ve o çileden, başkalarını yakmayacak bir merhamet devşirmektir.

Burada, kof mağduriyetin tam karşısına en kıymetli ve ilahi zırhını, yani “asaleti” koymak mecburiyetindeyiz. Zira eziklik psikolojisi, bir milletin yahut bir ferdin ruhuna sızabilecek en alçaltıcı zehirdir. Acıyı bir sermaye gibi pazarlayan, sızlanmayı bir sanat zanneden o “arabesk” bataklığı, fıtri ve içtimai bozulmanın, ruhi çürümenin yegâne belirtisidir. Hâlbuki Türk milleti, asırlar boyu tarih sahnesinde mağduriyet destanlarıyla, ağlak ağıtlarla, kimseden merhamet dilenerek değil; en ağır mağlubiyetlerin, ihanetlerin ortasında dahi başını dik tutan asaletiyle var olmuştur. Hakiki asalet; yara aldığında avazı çıktığı kadar bağırmak değil, o yarayı göğsünde bir nişan gibi saklayıp, ceketinin düğmelerini ilikleyerek hayata ve düşmana tavizsizce bakabilmektir. Omurgayı dik tutmak, başı öne eğmemek, acıyı bir vakar içinde eritmek her devirde, her şartta mutlak bir fazilettir. Arabesk zihniyet acının önünde secde edip ondan beslenirken; asalet, acıyı ehlileştirip atının terkisine bağlayan asil fıtratın kendisidir.

Bizim isyanımız hakiki mazlumlara, dilsiz acılara yahut sessizce kanayan mukaddes yaralara değildir. Bizim baltamız; yaranın kabuğunu kameraların, kalabalıkların ve muhataplarının önünde sürekli koparıp kanatarak etrafındakilere vicdan azabı pazarlayan, sızlanmayı bir meslek, mağduriyeti bir tahakküm aracı kılan o “zayıflığın kibri”nedir. Bu leş düzenin sahte ve gürültücü kurbanları bilmelidir ki; geçmişte haksızlığa uğramış olmak, o mefhumu tepe tepe kullanarak bugün hiç kimseye haksızlık yapma hakkını size vermez. Geçmişte dökülen gözyaşlarınız, bugünkü küstahlığınızın, şımarıklığınızın ve adaletsizliğinizin kefareti olamaz.

İnsanın en asil, en haysiyetli hâli; ruhu paramparça olurken dahi mizanı bozmayan, yaralarının faturasını masum cemiyete kesmeden, kendi çilesinden asil bir sükût ve askeri bir disiplinle sükût içre kalabilen vakarda gizlidir. Mağduriyet putu kırılmalı, yaranın ve travmanın mide bulandırıcı pazarlaması bitmeli ve acının mukaddes namusu, onu bir silah gibi değil bir emanet gibi taşıyan sessiz ve asil sahiplerine iade edilmelidir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Orhan Gencebay’ın 1976 yılında Kervan Plakçılık etiketiyle çıkardığı “Sarhoşun Biri” adlı 45’lik plağının dönem gazete/dergi ilanıdır