Tatbikat 13: Yenebilir Mantar ve Nebatat

Vatan toprağını adımlarken, ayağının altındaki her bir otun, ağaç gölgesinde saklanan her bir mantarın ve kayalıkların kuytusunda filizlenen her bir filizin ya bir şifa ya bir zehir yahut darda kalındığında hayat kurtaracak bir azık olduğunu bilmek icap eder. Türk, sadece marketin rafından değil, bizzat tabiatın sinesinden rızkını devşirebilen âdemdir. Lakin bu ilim, büyük bir dikkat ve tevazu ister; zira tabiatın bu cömert sofrasında hata, ekseriyetle kanla ve canla ödenir. Dağın hazinesine el uzatmadan evvel, o hazinenin bekçisi olan “bilgi”ye vakıf olmak, nefsini değil aklını konuşturmak esastır.

Kanlıca’dan Kuzugöbeği’ne
Anadolu dağları, bilhassa yağmurların toprağı yumuşattığı ve güneşin ağaç gövdelerini ısıttığı mevsimlerde, mantar denilen o mucizevi ama bir o kadar da muhataralı nimetleri fışkırtır. Mantar toplamak, bir nevi iz sürmektir.

Kanlıca (Cincile/Çam) Mantarı: Çam ormanlarının iğne yapraklı örtüsü altında saklanan, turuncuya çalan rengiyle kendini belli eden bu nimet, Türk köylüsünün ve dağcısının en kavi azığıdır. Kesildiğinde veya kırıldığında turuncu bir süt çıkaran bu mantar, hem lezzetiyle hem de doyuruculuğuyla dağın bize sunduğu bir lütuftur.

Kuzugöbeği (Morel): Bahar aylarında, yanık orman arazilerinde yahut dişbudak ağaçlarının dibinde baş gösteren bu mantar, şekliyle beyni andırır. Cihanın en kıymetli nimetlerinden biridir. Lakin onu toplarken toprağı incitmemek, kökünü zedelememek ve neslinin devamı için bir kısmını yerinde bırakmak “dağ ahlakı”nın gereğidir.

İstritdye ve Ayı Mantarı (Bolat): Kayın ve meşe ormanlarının nemli kuytularında, devasa gövdelerin dibinde biten bu mantarlar, etin yerini tutacak kadar kuvvetlidir.

İkaz
Şu unutulmamalıdır ki; mantar ilmi şakaya gelmez. Bir mantarın renginin güzelliği, kurda kuşa yem olması yahut gümüş kaşığı karartmaması gibi kocakarı masalları, insanı mezara götüren sinsi yalanlardır. Türk, ancak adını, soyunu ve fıtratını yüzde yüz bildiği mantara el uzatır. “Köy göçüren” (Amanita phalloides) gibi sinsi katiller, en lezzetli mantarlarla yan yana biter. Şüphe varsa, o mantar toprakta kalmaya mahkûmdur; zira bir öğünlük lezzet, bir ömürlük canın bedeli olamaz.

Isırgan’dan Madımak’a
Dağlar sadece mantar değil, her biri ayrı bir derman olan nebatatla da bezelidir. Bu otlar, hem karın doyurur hem de bedeni kışın ve harbin yorgunluğuna karşı tahkim eder.

Isırgan Otu: Dokunduğunda yakan o sert mizaçlı ot, aslında tabiatın en güçlü askeridir. Kanı temizleyen, bedene zindelik veren ısırgan; çorbasıyla, çayıyla ve yemeğiyle dağdaki insanın en sadık dostudur. Onu toplarken elin yanması, o şifanın bedelidir.

Madımak ve Semizotu: Bozkırın ve dağ eteklerinin bu alçakgönüllü otları, yoğurtla yahut biraz bulgurla birleştiğinde en lüks sofralardan daha bereketli bir taama tebdil olur.

Çiriş ve Işkın: Doğu’nun sarp dağlarında karın altından başını uzatan çiriş otu ve “yayla muzu” denilen ekşimsi ışkın; hem C vitamini deposudur hem de dağdaki insanın taze gıda ihtiyacını karşılar.

Kekik ve Dağ Çayı: Kayalıkların arasından fışkıran o keskin kokulu kekik, sadece yemeklere lezzet vermez; aynı zamanda nefesi açan, mideyi terbiye eden ve suyu dezenfekte eden bir kuvvete sahiptir.

Dağın Sofrasında Usul ve Edep
Tabiattan bir şey devşirirken, bir talancı gibi değil, bir emanetçi gibi davranmak Türk’ün şanındandır. İhtiyacından fazlasını koparmamak, köküne zarar vermemek ve toprağın bereketini kurutmamak esastır. Sen bugün o dağda doyuyorsan, yarın senin evladının da aynı dağda doyabilmesi için o bitkinin tohum dökmesine izin vermelisin. Dağı tanıyan, aç kalmaz; dağı seven, yolda kalmaz.

Hülasa; Türkiye dağlarındaki mantarı ve otu bilmek, sadece bir botanik bilgisi değil, bir istiklâl meselesidir. Şehrin marketleri kapandığında, yollar kesildiğinde ve kıtlık baş gösterdiğinde; Türk, sırtını dayadığı dağın hangi otuyla karnını doyuracağını, hangi köküyle yarasını saracağını bilerek hâkimiyetini sürdürür.

Bir Cevap Yazın