İnsanoğlunun yeryüzündeki rızık arayışı, kâinatla giriştiği cenk, günün nihayetinde bir sofranın etrafında sükûnete varır. Lakin Türk’ün nizamında sofra, alelade bir karın doyurma, bedenin dermanını tazeleme mahalli değildir. O; ailenin cem olduğu, şükrün eda edildiği, helal kazancın nimete tebdil olup haneye nur gibi yağdığı mukaddes bir meclistir. Sofra, hanenin kalbidir; o kalbin atışındaki nizam ve vakar, hanenin dirliğine ve şuuruna delalet eder.
Nimet
Nimet, Hâlık’ın mahlûkatına bir ikramı, karşılıksız bir lütfudur. Bu idrakle sofraya oturan er kişi, evvela önündeki taama derin bir hürmetle muamele eder. Bizim kadim irfanımızda ekmek, nimetlerin timsalidir; yere düştüğünde öpülüp başa konulan, üzerine basılmaktan fersah fersah imtina edilen bir şeref nişanesidir. Sofraya konan aşa kulp takmak, “Bu tuzsuz olmuş, bu yavan kalmış.” diyerek nimeti tahkir etmek; evvela o nimeti verene, saniyen o aşı ter dökerek kaynatan zevcenin emeğine ihanettir. Türk, önüne ne konursa onu bir şükür vesilesi bilir; azı çok eden, yavanı lezzetlendiren şeyin dilinden dökülen o sessiz “Bismillah” olduğunun sırrına vakıftır.
Mihmanperverlik ve Halil İbrahim Bereketi
Bizim hanelerimizde sofra, etrafına çekilmiş muhkem duvarlarla dış dünyanın yüzüne kapatılmaz; bilakis, meclisin bir köşesi her daim bir “Tanrı Misafiri”ne aralık bırakılır. Halil İbrahim bereketi, sadece yemeğin zahirî çokluğu ile değil, o yemeği paylaşacak bir mihmanın (misafirin) mevcudiyetiyle tecelli eder. Sofrasında yabancı bir nefes, yol yorgunu bir garip yahut muhabbetine doyulmaz bir dost ağırlamayan hane, bereketi noksan kalmış bir hanedir. Misafir, kendi rızkıyla gelir ve o hanenin görünmez kederini, günahını döker de gider. Kendi boğazından kesip misafirinin önüne sürmek, nefsin tamahkârlığına ve modern asrın hesapçı, cimri iktisat nizamına karşı bir tavırdır.
Sofranın İnzibatı
Sofra, aynı zamanda hanedeki silsilenin ve nizamın talim edildiği yerdir. Ailenin büyüğü, hanenin reisi yemeğe el uzatmadan o mecliste kimse lokmaya el sürmez. Bu, körü körüne ve korkuya dayalı bir itaat değil; tecrübeye, yaşa ve o rızkı helalinden temin eden iradeye duyulan asil bir hürmettir. Yemek yerken acele edilmez, dünyevi ihtirasların ve cihanın gürültüsünün sofraya taşınmasına müsaade edilmez. Lokma ağızdayken kelam israf edilmez; illa bir söz edilecekse o meclisin vakarını bozmayacak, şükrü artıracak bir hayır kelamı edilir. Açgözlülükle taama saldırmak, sofrada nümayiş yapmak yahut şamata çıkarmak bizim nizamımıza uymaz; yine de tebessüm ve ağırbaşlılık esastır.
Helal Lokmanın Ruha Sirayeti
“Tezgâhın namusu”, nihayetinde bu sofranın ortasında meyvesini verir. Şayet o sofraya gelen rızka zerre miktar haram, kul hakkı yahut riya karışmışsa, o yemek bedene gıda değil, ruha zifiri bir zehir olur. Haram lokma ile büyüyen bedenden şecaat, haramla beslenen dimağdan feraset beklenmez. Hâkimiyet, dışarıdaki amansız düşmanı dize getirmeden evvel, kendi sofrana koyduğun mukaddes ekmeğin bedelini alın teriyle, namusunla ve şerefinle ödemiş olmakla başlar.
