Poetika – Onuncu Bap: Malzemenin Ontolojisi ve Kılıcın Deştiği Et

yahut Dünyanın İfşası

I. Esfel-i Safilin

Modern edebiyat, kılıncını bulutlara, gün batımlarına, uysal aşklara ve yeryüzünün sahte güzelliklerine sallar. Dünyayı (Mülk âlemini) övülecek, süslenecek ve ebediyen yaşanacak bir mabet zanneder. Oysa Kur’an ontolojisi, dünyayı muazzam bir netlikle tarif eder: “Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185). İnsan ise ahsen-i takvim (en güzel kıvam) üzere yaratılmış, lakin esfel-i safilin’e (aşağıların en aşağısına, yani bu kaba maddiyat ve et dünyasına) fırlatılmıştır.

Bizim poetikamızda şairin malzemesi bulutlar veya romantik hülyalar değildir. Şairin malzemesi; o “aşağıların en aşağısı” olan arzın çamuru, insanın doymak bilmez şehveti ve en nihayetinde toprağın altına girecek olan o kaba “et”idir. Kılıç, göğü kesmez; kılıç, eti ve kemiği keser. Biz edebiyatı, dünyayı yüceltmek için değil; dünyanın ne kadar sefil, ne kadar fani ve ne kadar “aldatıcı bir meta” olduğunu okurun yüzüne kanlı bir et parçası gibi çarpmak için kullanırız.

II. Tefessüh ve Beka

Bizim kılıncımızın deştiği dünya, durduğu yerde durmaz; sürekli çürür. İslam ontolojisinde fenafillah (Allah’ta yok olma) makamına giden yol, evvela dünyanın ve masivanın (Allah dışındaki her şeyin) fani olduğunu, çürüyeceğini idrak etmekten geçer.

Bu yüzden şairin malzemesi “nekrosis“tir (tefessühtür/çürümedir). Şair, dünyanın kusursuz işlediği yalanına inanmaz. O, arzın tıkır tıkır işleyen nizamı içinde toprağın gizli iştahını, etin günden güne nasıl pörsüdüğünü, en kudretli kralların yahut en şehvetli bedenlerin nasıl kurtçuklara ziyafet olacağını yazar. Şair, kâğıt üzerinde zamanı hızlandırır. Tespit odur ki, “Dünya bir cîfedir (leştir).” Modern edebiyatçılar ve uysal şairler, o leşin etrafına toplanıp ondan şehvetle bir parça koparmaya çalışan, leşi parfümle süsleyip okura sunan şuursuz kimesnelerdir. Oysa bizim mütekellimimiz, leşten pay kapmaz. O; dünyanın bir ‘cîfe’ olduğunu, o etin içinde ebedî bir hayat bulunmadığını ispat etmek için kılıncını o leşin tam midesine saplayan ve içindeki irini kasten dışarı akıtan âdemdir. Okur, şairin kılıcıyla deşilen o dünyevi malzemeye (makama, paraya, bedene) baktığında, onun şimdiki ihtişamını değil, yarınki çürümüşlüğünü (cesedini) görür. Çürümeyi (faniliği) ifşa etmeyen bir metin, Allah’ın “Beka” sıfatını işaret edemez. Karanlığı deşmeden Nur’a varılamaz.

III. İfna

Bizim şiirimizde/metnimizde dünya asla kendi hâline bırakılmaz. Sokaklar, odalar, şehirler sığ birer dekor değildir; onlar, şairin hesap sorduğu, boğazını sıktığı ve parçaladığı düşmanlardır. Kılıç, bu kaba dünyaya her saplandığında, dünya kâğıt üzerinde kanar. Bu kanama, eşyanın hakikate olan teslimiyetidir. Biz, dünyayı anlatarak onu var etmeyiz; biz dünyayı kâğıt üzerinde deşerek onu yok ederiz (ifna ederiz). Gerçek şiir bittiğinde, kâğıdın üzerinde bir dünya kalmaz; geriye sadece paramparça edilmiş bir illüzyon ve Allah’ın kati hakikati kalır.

IV. Netice

Hasılı; bizim poetikamızda şair bir tabiat âşığı, dünya vatandaşı yahut güzellik tellalı değildir. O; dünyanın, etin ve şehvetin kof putunu deşmek üzere kâğıdın başına geçmiş amansız bir teşrih ustasıdır.

Kılıncın (Kelamın) deştiği o malzeme; övülecek, sevilecek ve bağlanılacak bir yurt değildir. O, kılıncın keskinliğini test ettiği, okura kendi faniliğini ispat etmek için gözünün önünde paramparça ettiği, iğrenç, kaba ve kokuşmuş bir “et” yığınıdır. Kılıç kınından çıktığında, et kanamak mecburiyetindedir. Zira şuur (şiir), ancak etin parçalandığı o kanlı yarıktan içeri sızabilir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın