Eskilerin ağırbaşlı ve vakur dünyasında acı çekmek, haksızlığa uğramak yahut bir çileden geçmek; insanı yeryüzünün kof gürültüsünden çekip alan, onu kendi içine, sükûta ve doğrudan doğruya Allah’a bağlayan mukaddes bir hâldi. Yara, kul ile Allah arasında sırlı bir diyalog, ateşte pişerek olgunlaşmanın dilsiz bir şahidiydi. Lakin bugünün riyakâr, narsist ve teşhirci çağında mağduriyet, sahibini olgunlaştıran bir irfan mektebi olmaktan çoktan çıkmış; içtimai nizamın boğazına çöküp ondan imtiyaz, itibar ve kayıtsız şartsız itaat talep eden kanlı bir açık çeke dönüşmüştür. Asrımızın tiranları; kaba kuvvetle yahut servetle değil, sergiledikleri “acziyetle”, o dokunulmaz kurban rolleriyle hükmetmektedirler.
“Ben haksızlığa uğradım, ben çok acı çektim, benim kimliğim ezildi, benim hakkım yendi…” diye başlayan, bitmek bilmeyen hezeyanlar, hakikatte bir adalet arayışı değil, korkunç bir fermanın girizgâhıdır. Zira modern zihin, mağdura peşin bir ahlaki dokunulmazlık atfeder. Kanayan yarasını bir polis rozeti, bir dokunulmazlık zırhı ve acımasız bir silah gibi kullanan bu “kutsal mağdur”; kendi geçmişteki acısını, bugün başkalarına yapacağı her türlü küstahlığın, ahlaksızlığın ve zorbalığın peşin ödenmiş bir bedeli olarak görür. “Ben yandım, öyleyse dünyayı yakmaya, herkesi kırıp dökmeye hakkım var.” diyen kibir, mağdurun vicdanını felç eder. Onları tenkit edemezsiniz, davranışlarındaki nobranlığı yüzlerine vuramazsınız, onlara İslami yahut insani bir mizanı hatırlatamazsınız; cüret ettiğiniz an anında “zalim, faşist yahut hissiz” ilan edilirsiniz. Zayıflığın inşa ettiği bu gözyaşı diktatörlüğü, kılıcın inşa ettiği diktatörlükten milyarlarca kat daha acımasız ve daha ahlaksızdır. Zira kılıç taşıyan zalim zalimliğini bilir; lakin gözyaşı döken zorba, etrafındaki herkesi doğrarken kendini hâlâ masum bir melek zannetmenin kibrini taşır.
Bu içtimai fecaatin en trajik ve gerçekçi emsallerini her gün sokakta, siyasette, akademide yahut evlerin mahrem odalarında bir kâbus gibi yaşarız. Yıllarca ezilmiş, hakkı yenmiş bir güruhun yahut ideolojinin, eline devlet gücünü yahut bürokratik kudreti geçirdiği ilk saniyede eski efendilerinden çok daha kan dökücü, çok daha nobran bir firavuna dönüşmesi bundandır. Yahut geçmişte yoksulluk, itilme veya travma çekmiş birinin, bugün kendi şahsi hırsları uğruna herkesi ezip geçerken, iş arkadaşlarının yahut eşinin hayatını zindana çevirirken “Ben buralara tırnaklarımla kazıyarak, kan kusarak geldim, benim travmalarım var!” diyerek o zulmünü meşrulaştırması bundandır. İnsanların zaaflarını, anlayışlarını ve merhametlerini bir sülük gibi emen bu mağduriyet endüstrisi, acıdan bir ahlak üretmemiştir; acı, sadece sırasını bekleyen yeni, sofistike ve çok daha sinsi bir intikamcı yaratmıştır.
Hakikatte İslam’ın mizanında, peygamberlerin ve mütefekkirlerin hayatında acının ve haksızlığa uğramanın en kavi emsalleri vardır. Hazreti Eyyub’un, aleyhisselam, bedenini saran korkunç yaralar, onu cemiyetten alacaklı bir “kutsal mağdur” yapmamış; bilakis onu Rabbine karşı daha da mahcup, nümayişten uzak, sükûta gömülmüş asil bir kula dönüştürmüştür. Taif’te taşlanıp kanlar içinde kalan Fahrikâinat Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, o kanayan yaralarını kitleleri manipüle etmek, onlara vicdan azabı çektirmek yahut kendine bir imtiyaz sağlamak için bir şov malzemesine çevirmemiştir. Hakiki vakar, acıyı yutmak, kanı içine akıtmak ve o çileden, başkalarını yakmayacak bir merhamet devşirmektir.
Burada, kof mağduriyetin tam karşısına en kıymetli ve ilahi zırhını, yani “asaleti” koymak mecburiyetindeyiz. Zira eziklik psikolojisi, bir milletin yahut bir ferdin ruhuna sızabilecek en alçaltıcı zehirdir. Acıyı bir sermaye gibi pazarlayan, sızlanmayı bir sanat zanneden o “arabesk” bataklığı, fıtri ve içtimai bozulmanın, ruhi çürümenin yegâne belirtisidir. Hâlbuki Türk milleti, asırlar boyu tarih sahnesinde mağduriyet destanlarıyla, ağlak ağıtlarla, kimseden merhamet dilenerek değil; en ağır mağlubiyetlerin, ihanetlerin ortasında dahi başını dik tutan asaletiyle var olmuştur. Hakiki asalet; yara aldığında avazı çıktığı kadar bağırmak değil, o yarayı göğsünde bir nişan gibi saklayıp, ceketinin düğmelerini ilikleyerek hayata ve düşmana tavizsizce bakabilmektir. Omurgayı dik tutmak, başı öne eğmemek, acıyı bir vakar içinde eritmek her devirde, her şartta mutlak bir fazilettir. Arabesk zihniyet acının önünde secde edip ondan beslenirken; asalet, acıyı ehlileştirip atının terkisine bağlayan asil fıtratın kendisidir.
Bizim isyanımız hakiki mazlumlara, dilsiz acılara yahut sessizce kanayan mukaddes yaralara değildir. Bizim baltamız; yaranın kabuğunu kameraların, kalabalıkların ve muhataplarının önünde sürekli koparıp kanatarak etrafındakilere vicdan azabı pazarlayan, sızlanmayı bir meslek, mağduriyeti bir tahakküm aracı kılan o “zayıflığın kibri”nedir. Bu leş düzenin sahte ve gürültücü kurbanları bilmelidir ki; geçmişte haksızlığa uğramış olmak, o mefhumu tepe tepe kullanarak bugün hiç kimseye haksızlık yapma hakkını size vermez. Geçmişte dökülen gözyaşlarınız, bugünkü küstahlığınızın, şımarıklığınızın ve adaletsizliğinizin kefareti olamaz.
İnsanın en asil, en haysiyetli hâli; ruhu paramparça olurken dahi mizanı bozmayan, yaralarının faturasını masum cemiyete kesmeden, kendi çilesinden asil bir sükût ve askeri bir disiplinle sükût içre kalabilen vakarda gizlidir. Mağduriyet putu kırılmalı, yaranın ve travmanın mide bulandırıcı pazarlaması bitmeli ve acının mukaddes namusu, onu bir silah gibi değil bir emanet gibi taşıyan sessiz ve asil sahiplerine iade edilmelidir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
