Suyun Gümüş Süvarileri
Türk, yalnızca bozkırın kurdu, dağların kartalı değil; aynı zamanda “Üç Tarafı Denizlerle Çevrili” bu mübarek vatanın sahil boylarında deryaya hükmeden, ağını ve oltasını rızık kapısı kılan bir hürriyet ehlidir. Deniz, insanoğluna cömertliğini sunduğu kadar, sırrını da ancak sabredene ve suyun dilinden anlayana faş eder. Bir âdemin, hangi mevsimde hangi balığın yağlandığını, hangisinin şifa, hangisinin zahmet olduğunu bilmesi; aç kaldığında deryadan rızkını söküp alabilmesi, hayatta kalma kılavuzunun en mühim cüzlerinden biridir.
Boğaz’ın Şövalyeleri
Denizde rızık, takvimle ve suyun hararetiyle hareket eder. Balığın peşine düşen, evvela göç yollarını ve suyun akıntısını ezberlemelidir.
Lüfer (Sultan-ı Derya): Boğaz’ın ve Marmara’nın en asil, en hırçın ve en zeki balığıdır. Dişli, çevik ve mağrurdur. Küçükten büyüğe; yaprak, çinekop, sarıkanat, lüfer ve kofana diye tesmiye edilir. Lüfer toplamak bir sabır ve maharet işidir; zira o, oltaya geldiğinde teslim olmaz, son ana kadar cenk eder. Yağlandığı eylül ve ekim aylarında, Türk’ün sofrasındaki kavi ve lezzetli gıdalardan biridir.
Palamut (Gezgin Süvari): Karadeniz’den Marmara’ya bir ordu gibi akan palamut, kışlık zahirenin en bereketli kaynaklarından biridir. Yağlı eti, bedene kuvvet verir. “Torik” olduğu vakit, tuzlanarak “lakerda” yapılır ki; bu, Türk’ün balığı dondurmadan, fermente ederek aylarca muhafaza ettiği kadim bir saklama sanatıdır.
Hamsi (Bozkırın Denizdeki Akisleri): Küçük cüssesine bakıp aldanılmamalıdır; o, koca bir halkın, bilhassa Karadenizli yiğitlerin ana azığı, deryanın ekmeğidir. Kışın kar suyu denize indiğinde lezzeti kemale erer. Hamsi, sadece bir balık değil, toplu hâlde hareket eden bir ordudur; bereketiyle haneleri şenlendirir.
Kıyıların Sadık Dostları
İstavrit: Denizlerimizin en mütevazı ama en vefalı balığıdır. Dört mevsim oltayı boş çevirmez, darda kalana sofrasını açar. Çıtır çıtır pişen bir istavrit, en zor anlarda dahi moral ve derman kaynağıdır.
Levrek ve Çipura: Ege’nin ve Akdeniz’in kayalıklarında, köpüklü sularında saklanan bu balıklar, beyaz etleri ve asaletiyle maruftur. Levrek, zekidir; onu kandırmak için tabiatla bir olmak, sessizleşmek ve suyun sesini dinlemek icap eder.
Yenebilir Olanı Seçmek ve Zehrin Nişanesi
Türkiye denizleri ekseriyetle bereketlidir lakin her suyun sakini yenecek cinsten değildir. Son yıllarda güney denizlerimize musallat olan “balon balığı” gibi istilacı ve sinsi zehirli türlere karşı müteyakkız olunmalıdır. Derisi pütürlü, ağzı gaga misali sert ve şişebilen bu canlılar, katiyen sofraya alınmaz; hatası, mantar gibi geri dönüşü olmayan bir hüsrandır. Türk, tanıdığı, pullu, süzgeci ve rengiyle bildiği balığa el uzatır.
Deryanın Adabı ve Nimete Hürmet
Balık avlamak, denizi yağmalamak demek değildir. “Havyarlı” (yumurtalı) balığa kıymamak, boyu yetmeyeni suya iade etmek, deryanın geleceğine hürmet etmektir. Bir balığın canını alırken ona teşekkür etmek, “Rızkımı veren Huda’dır.” diyerek besmele ile oltayı atmak; avcılığın değil, insan olmanın gereğidir. Balık, sudan çıktığında gümüş gibi parlayan bir nimettir; onu israf etmek, deryanın bereketini küstürmektir.
Hülasa; denizlerimizi tanımak, rüzgârın poyraz mı lodos mu olduğunu bilip ona göre ağ atmak, Türk’ün coğrafyaya hâkimiyetinin mavi mührüdür. Dağın kurdu olan, deryanın da hâkimi olmalı ki; vatanın hiçbir köşesinde açlık ve esaret kapıdan içeri girmesin.
