Kemik, Chūya Nakahara

Kemik

İşte şuracıkta, baksanıza, benim kemiğim,
Hayattayken çekilen onca kahırla yoğrulmuş
Yarıp da çıkmış o murdar eti,
Yağmurlarda yuna yuna ağarmış,
Fırlamış, sipsivri ucu.

Ne bir ışıltısı var ne de bir feri,
Beyhude, çiğ bir beyazlık işte,
Emiyor yağmuru,
Dövülüyor rüzgârlara,
Bulaşıyor üzerine gökyüzü.

Nefes aldığı o günlerde,
Hıncahınç bir lokantada hani,
Oturmuşluğu da vardır bu kemiğin,
Bir tas haşlanmış ot yemişliği de vardır,
Düşündükçe gülesim geliyor şimdi.

İşte, bakın hele, benim kemiğimdir bu——
Seyreden ben miyim? Bir acayip iş doğrusu.
Özüm bedenden ayrı kalmış da sanki,
Dönüp dolaşıp dikilmiş bu kemiğin başına,
Seyre mi dalmış öylece kendini?

Sılada, cılız bir derenin kıyısında,
Yarı kurumuş otların arasında dikilip,
Seyreden, ——ben miyim?
Tıpkı tarlada dikili bir nişan tahtası gibi,
Bembeyaz ve sipsivri duruyor kemik.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ


Hone

ホラホラ、これが僕の骨だ、
Hora hora, kore ga boku no hone da,
生きてゐた時の苦労にみちた
Ikite ita toki no kurō ni michita
あのけがらわしい肉を破つて、
Ano kegarawashii niku o yabutte,
しらじらと雨に洗はれ、
Shirajira to ame ni araware,
ヌックと出た、骨の尖。
Nukku to deta, hone no saki.

それは光澤もない、
Sore wa kōtaku mo nai,
ただいたづらにしらじらと、
Tada itazura ni shirajira to,
雨を吸収する、
Ame o kyūshū suru,
風に吹かれる、
Kaze ni fukareru,
幾分空を反映する。
Ikubun sora o han’ei suru.

生きてゐた時に、
Ikite ita toki ni,
これが食堂の雑沓の中に、
Kore ga shokudō no zattō no naka ni,
坐つてゐたこともある、
Suwatte ita koto mo aru,
みつばのおしたしを食つたこともある、
Mitsuba no oshitashi o kutta koto mo aru,
と思へばなんとも可笑しい。
To omoeba nantomo okashii.

ホラホラ、これが僕の骨——
Hora hora, kore ga boku no hone——
見てゐるのは僕? 可笑しなことだ。
Mite iru no wa boku? Okashina koto da.
霊魂はあとに残つて、
Reikon wa ato ni nokotte,
また骨の処にやつて来て、
Mata hone no tokoro ni yatte kite,
見てゐるのかしら?
Mite iru no kashira?

故郷の小川のへりに、
Kokyō no ogawa no heri ni,
半ばは枯れた草に立つて、
Nakaba wa kareta kusa ni tatte,
見てゐるのは、——僕?
Mite iru no wa, ——boku?
恰度立札ほどの高さに、
Chōdo tatefuda hodo no takasa ni,
骨はしらじらととんがつてゐる。
Hone wa shirajira to tongatte iru.

中原中也
Nakahara Chūya


Chūya Nakahara (1907-1937), Fransız Sembolizminden (özellikle Arthur Rimbaud ve Paul Verlaine’den) ve Dadaizm’den derinden etkilenmiş, 30 yaşında tüberkülozdan hayata veda etmiş trajik ve dâhi bir şairdir. “Kemik”, onun yaşama, ölüme ve kendi varlığına karşı geliştirdiği tuhaf, yabancılaşmış ama bir o kadar da alaycı (hatta çocuksu) tavrın en parlak emsallerinden biridir. Şiirin açılışındaki “ホラホラ” (Hora hora / İşte, baksanıza) nidası, bu çocuksu ve tekinsiz oyunbazlığın bir tecellisidir.

Şiirde “murdar et”, yaşarken çekilen kederleri, travmaları ve dünyevi yükleri temsil ederken; etten sıyrılıp çıkan “kemik”, varoluşun en çıplak, en kalıcı ve en saf hâlini remzeder. Nakahara, ruhun bedenden ayrıldığı post-mortem (ölüm sonrası) bir anı kurgular ve âdeta kendi otopsisini yapan bir hayalet gibi, toprağın üstünde duran kendi kemiğine dışarıdan, şaşkınlıkla bakar.

Şiirin en vurucu kısımlarından biri de ihtiva ettiği absürt kara mizahtır. Ölümü ve çürümeyi hatırlatan soğuk, sipsivri kemiğin, bir zamanlar hıncahınç bir lokantada oturup “haşlanmış ot yediğini” hatırlamak anlatıcıya komik gelir (Orijinaldeki mitsuba no oshitashi / haşlanmış yaban maydanozu, son derece sıradan ve mütevazı bir yemektir). Ölümün mutlaklığı karşısında, yaşam gailesinin ve biyolojik ihtiyaçların ne kadar gülünç olduğu vurgulanır.

Son kıtalarda mekân, şairin terk ettiği memleketindeki (Yamaguchi) cılız bir derenin kıyısına taşınır. Kemik, kurumuş otların arasına saplanmış bir “nişan tahtası” (orijinal metindeki tatefuda, aynı zamanda bir işaret levhası veya mezar tahtası manasına da gelir) gibi dikilmektedir. Hiçbir şey ifade etmeyen, sadece rüzgârı ve yağmuru emen bu kemik imgesi, insanın yeryüzündeki yapayalnızlığının altını çizer.

Bir Cevap Yazın