yahut Şuurun Yanığı Olarak Aklın İflası
I. “Sağlam Aklın” Sığlığı
Modern dünya ve seküler tıp, “akıl sağlığı” denilen mefhumu feci bir yanılgı üzerine kurmuştur. Onlara göre sağlıklı akıl (akl-ı meaş); sabah uyanan, işe giden, faturalarını ödeyen, dünyanın bir “illüzyon” (oyun ve oyalanma) olduğunu unutup bu kaba sisteme kusursuzca entegre olan, uysal ve faydacı akıldır. Bu düzene çomak sokan, eşyanın ardındaki tekinsiz hiçliği görüp çığlık atan yahut Âlem-i Misâl’in ağır seslerini işiten her zihin ise “hasta”, “şizofren” yahut “hezeyanlı” ilan edilerek kimyevi ilaçlarla uyuşturulur.
Bizim poetikamızda, modern tıbbın “sağlam” dediği akıl, hakikate bütünüyle kör olmuş, dünyeviliğin çamurunda pıhtılaşmış bir ahmaklıktır. Hakiki mütekellim (şair), bu hastalıklı “sağlamlığı” reddeden kimesnedir. Zira dünyanın (mülk âleminin) mutlak bir fani, etin çürüyen bir ceset ve asıl hakikatin mutlak bir “hiçlik” (lâ makamı) olduğunu idrak eden bir beynin, hiçbir şey yokmuş gibi uysal hayatına devam etmesi imkânsızdır. Hakikate temas eden akıl, çatırdamak mecburiyetindedir. Bizim felsefemizde cinnet (delilik); zihnin bir kusuru değil, kâinatın dev yalanına (dünyaya) entegre olmayı reddeden fıtratın şanlı isyanı ve mutlak “izzetidir”.
II. Çatlayan Kâse
İnsanın nörolojisi (beyni), onu bu kaba dünyada hayatta tutmak için tasarlanmış kapalı bir kâsedir. Bu kâse sağlam kaldığı müddetçe, içine ancak bir bardak su (gündelik dertler, uysal aşklar, sığ hesaplar) sığar. Kâse sağlamdır, su dökülmez; insan da “deli” olmaz.
Oysa şairin zihnine, dağların bile yüklenmekten kaçındığı o ağır “kelam” ve Âlem-i Misâl’in sonsuz varlıkları (musallatları) indiğinde ne olur? Hudutlu olan o et parçası (beyin), hudutsuz olanın (ilhamın/hakikatin) ağırlığı altında fiziki olarak çatlar. Şairin “delirmiş”, hezeyanlar içindeki hâli; bir nörotransmitter veya dopamin eksikliği değil, o daracık kâsenin çatlamasıdır. Sağlam kâse sadece bir bardak su alır; lakin çatlamış, kırılmış, hudutlarını yitirmiş bir kâse, artık okyanusu (kâinatın sırrını) sızdırmaya başlar. O çatlaktan içeriye karanlık, ölülerin fısıltısı, kâinatın vicdan azabı ve eşyanın itirafı sızar. Tıbbın “şizofreni” yahut “psikoz” diyerek tedavi etmeye kalktığı o yarık, aslında şairin zihnindeki okyanusa açılan ontolojik bir kapı, kati bir menfezdir. Şiir, işte bu çatlak kâseden sızan okyanusun kâğıttaki tortusudur.
III. “Kutsal Yanık”
Kur’an-ı Kerim, hakikatin (vahyin) madde üzerindeki dehşetli, fiziki tahribatını muazzam bir sahneyle anlatır: Hazreti Musa, Allah’a “Bana kendini göster.” dediğinde, Allah dağa tecelli etmiş ve o devasa dağ, hakikatin mutlak şiddeti karşısında un ufak olmuş, Hazreti Musa ise dehşetten bayılmıştır (A’raf, 143).
Dağların bile paramparça olduğu o hakikat şimşeği (sünuhat/ilham), cüzi bir şairin bir buçuk kiloluk etten ibaret beynine düştüğünde, o beynin “sağlam” kalmasını beklemek ahmaklık değil midir? Şair (medyum), o karanlık hakikatleri kâğıda çekerken beyninin kıvrımlarında bir sürtünme yaşar. Hudutsuz olan, hudutlu olanın içinden geçerken onu yakar.
İşte delilik, şairin sinir uçlarındaki bu “kutsal yanık”tır. Hezeyanlar, o kutsi ateşin bedende bıraktığı kalıntılardır. Şair bir akıl hastası değildir; o, hakikatin yüksek voltajına çıplak elleriyle dokunduğu için sigortaları (dünyevi aklı) kasıtlı olarak attırılmış, beyni kavrulmuş bir “gazi”dir. Onun cinneti, hakikate ne kadar yaklaştığının ve o ateşe ne kadar dayandığının ontolojik faturasıdır.
IV. Akl-ı Mead’ın Tahakkümü
Bizim poetikamızda şairin hezeyanları, kâğıda döktüğü karanlık sayıklamalar şuursuz bir delinin saçmalaması değildir. Bu, dünyevi aklın (Akl-ı Meaş) iflas edip, yerine doğrudan öte âlemin, ölümün ve hakikatin aklı olan “Akl-ı Mead”ın geçmesidir.
Cemaat, şairin kâğıt üzerinde anlattığı şeyleri “hayal ürünü” sanır. Oysa şair o varlıkları (musallatları) beyninin içindeki çatlaktan içeri alırken, bizzat onların ağırlığını taşır. Şairin gözbebekleri büyür, uykusu parçalanır, insanlarla münasebeti kopar; çünkü o, etrafındaki “sağlam” insanların gördüğü sahte dünyayı değil, Âlem-i Misâl’de hazır kıta bekleyen kanlı, hezeyanlı ve hakiki kütleleri görmektedir. Şair delirmemiştir; sadece dünyanın frekansından çıkıp, kâinatın asıl frekansına (Sûr’un üfleneceği o korkunç dalga boyuna) kilitlenmiştir.
Burada sıradan bir akıl hastası yahut lal olmuş bir ‘meczup’ ile ‘mütekellim’ (şair) arasındaki uçuruma dikkat kesilmek elzemdir. Hakikatin sıkleti altında kâsesi çatlayan bir meczup, o tufanın içinde boğulur, dili çözülür ve konuşma melekelerini yitirir. Oysa şairin mutlak mucizesi delirmesi değil; delirdiği, kâsesi çatladığı ve aklı kavrulduğu hâlde lisanın matematiğine (sentaksa ve kelama) hükmetmeye devam edebilmesidir. Şair, okyanusta boğulan âdem değil; boğulurken ciğerine dolan o suyu, kılınçtan keskin kelimeler hâlinde yeryüzünün suratına tükürebilen âdemdir. Cinnetin edebiyata (şiire) dönüşmesi, işte bu iradenin ve kudretin eseridir.
V. Netice: Tımarhaneden Arş’a Çekilen Hat
Hasılı; aklı başında, banka hesabını bilen, uykusunu alan ve “normal” bir hayat süren bir adamdan hakiki bir mütekellim, hakiki bir şair çıkmaz. Çıksa çıksa edebiyat memuru çıkar.
Hakiki şair; beynini bir kalkan olarak kullanmayı reddeden, kâinatın yıkıcı tonajını doğrudan kafatasının içine alan ve bu yüzden “kâsesi çatlayan” kimesnedir. Biz, deliliği bir utanç vesikası olarak değil; şairin omuzlarındaki korkunç emaneti taşıdığını ispatlayan bir “nişan”, bir madalya olarak boynumuzda taşırız. Kâğıdın üzerindeki her mısra, yazarın aklından kopmuş bir şarapnel parçasıdır.
Şiir okumak; sağlam kâseli ahmakların, kâsesi çatlamış (delirmiş) bir şahidin kanayan aklından sızan okyanusu dehşetle yudumlamasından başkaca bir şey değildir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
