Tatbikat 15: At ve Süvari

Türk’ün cihan mülkünde adımlamadığı toprak, at koşturmadığı ufuk kalmamıştır. Lakin “At Türk’ün kanadıdır.” kavli, alelade bir teşbih değil; bir varoluş hakikatidir. At, er kişinin sadece bineği, yükünü taşıyan hamalı yahut cenk meydanındaki vasıtası değildir; o, insanın ruhuna ayna tutan, dilsiz ama ferasetli bir sırdaşı, bir kardaşı ve dahi can yoldaşıdır. Atına hükmedemeyen nefis, fırtınaya hükmedemez; atının dilinden anlamayan süvari, vatanın lisanını sökemez. Bu tatbikat, bir hayvanın bakımından ziyade, iki canın bir bedende mezcedilmesinin ve o mukaddes emanetin hukukunun muhafazasının ilmidir.

Tımar: Ruhların Musafahası ve İtimadın İnşası
At bakımı, evvela “tımar” ile başlar; lakin bu, hayvanın üzerindeki tozu toprağı atmaktan ibaret bir temizlik meşgalesi değildir. Tımar, er kişi ile atı arasındaki ilk ve en kavi mukavelenin imzalandığı andır. Elindeki kaşağıyı atın sağrısına vurduğunda çıkan o ritmik ses, kalplerin birleştiği bir zikirdir. At, tımarda sahibinin elinin sıcaklığını, parmaklarının ucundaki şefkati ve bileğindeki kudreti hisseder. Derisindeki her bir dokunuşla, üzerindeki yorgunluk ve gerginlik, yerini mutlak bir itimada bırakır. Tımarı ihmal edilen, tozu ve teri üzerinde kuruyan atın ruhu kararır, feri söner. Atını kendi elleriyle, bizzat ter dökerek tımar etmeyen âdem, ona tam manasıyla sahip olamaz; sadece ona binmiş olur.

Yemin Hakkı ve Suyun Adabı
Atın rızkı, onun sadakatinin ve mukavemetinin yakıtıdır. Arpa, atın dermanı; saman ise midesinin sükûnetidir. Atı tıka basa doyurup hantallaştırmak da, onu aç bırakıp dermansız komak da emanete hıyanettir. Er kişi, atının iştahından onun sıhhatini, bakışından derdini okumalıdır. Bilhassa su meselesi, en büyük dikkati iktiza eder. Terli atın önüne soğuk suyu sürmek, onun canına kastetmektir; suyun harareti ile atın nefesi birbirine denk olmalıdır. Türk, kendi içmediği suyu atının önüne koymaz; kendi rızkından evvel yoldaşının yemini düşünür. Zira yolda kalan süvari değil, atıdır; atı düşen süvari ise piyade kalmaya mahkûmdur.

Nal ve Tırnak
“Atın ayağı, erin başıdır.” derler. Atın bütün heybetini, süratini ve gücünü taşıyan, dört küçük tırnaktır. Tırnak bakımı ve nallama, bir hendese ve zanaat işidir. Çatlamış bir tırnak, gevşemiş bir nal çivisi yahut tırnağın içine kaçmış küçük bir taş parçası; koca bir cengi kaybettirmeye, koca bir orduyu durdurmaya kâfidir. Türk, her binişten evvel ve sonra yoldaşının ayaklarını birer birer kontrol eder; tırnağın içindeki pisliği temizler, nalın sağlamlığını yoklar. Nal, sadece demir değildir, atın yerle kurduğu bağın zırhıdır. Ayağı yere sağlam basmayan atın, ufka bakmaya mecali kalmaz.

İdman ve Terbiye
Atı ahıra yahut dar bir çayıra hapsetmek, onun asil ruhuna vurulmuş bir prangadır. At, rüzgârla yarışmak, ufku adımlamak ve kaslarını amansızca gerip boşaltmak için yaratılmıştır. Düzenli idman, atın sadece bedenini değil, iradesini de çelikleştirir. Lakin bu terbiye, kırbaçla yahut zulümle değil; sesin tonuyla, dizginin hafif bir hareketiyle ve karşılıklı bir vakarla icra edilmelidir. At, süvarisinin korkusunu da cesaretini de anında sezer. Süvari atın üzerinde bir heykel gibi vakur durmalı; at ise süvarisinin niyetini daha o kelama dökmeden sezip harekete geçmelidir. Bu bir tahakküm değil, bir “hemhâl olma” hâlidir.

Emanete Vefa ve İhtiyarlık Hukuku
At, bir eşya değildir ki eskidiğinde kenara atılsın. Gençliğinde seninle fırtınalara göğüs geren, yolların meşakkatini seninle bölüşen o asil canın, yaşlandığında ve dermanı kesildiğinde de hakkı senin üzerindedir. Onu ölene dek en iyi meralarda otlatmak, suyunu eksik etmemek ve nihayetinde toprağa verirken bir yoldaşı uğurlar gibi vakur bir hüzünle veda etmek Türk’ün şanındandır.

Hülasa; atına bakmayan, onun ruhuna nüfuz edemeyen ve onunla tek vücut olamayan bir iradenin, yeryüzünde hâkimiyet kurması bir hayalden ibarettir. At, Türk’ün bu fani âlemdeki şahididir. O şahidi incitmeden, şereflendirerek ve hakkını teslim ederek yaşamak, hayatta kalmanın ve üstün gelmenin en kadim kuralıdır.

Bir Cevap Yazın