yahut Peygamberin Şairleri
I. Silah Olarak Kelam
Modern çağın ve uysallaştırılmış dindarlığın en büyük iftiralarından biri, İslam’ın şiire ve sanata bakışını “gül, bülbül ve gözyaşı” üçgenine, yahut tamamıyla menfi bir zaviyeye hapsettiğidir. Ehlileştirilmiş modern zihin; şairi köşesine çekilmiş, dünyaya sırtını dönmüş, sadece ahlar vahlar içinde günahlarına ağlayan pasif bir derviş sanır. Oysa İslam ontolojisinde ve bizzat Asrısaadet’te şiir; köşede mırıldanılan bir dua değil, meydanda sallanan, düşmanın zihnini ve itibarını ortadan ikiye yaran bir silahtır.
İslam, şiiri iptal etmemiş; onun hedefini değiştirerek onu mutlak bir taarruz vasıtasına çevirmiştir. Kur’an, “Şairlere ancak azgınlar uyar.” derken vadilerde şaşkın şaşkın dolaşan, gerçeği saptıran seküler ve sığ kibri kılıçtan geçirir. Lakin istisna edilen o hakiki şairler (mütekellimler); zulme uğradıklarında hakkı haykıran, kelimeleri birer ok gibi düşmanın göğsüne saplayan, kâğıdı bir savaş meydanına çevirenlerdir. Bizim poetikamızda şair, elinde divitiyle bekleyen bir kâtip değil; kelimelerin kütlevi ağırlığını (kelm‘i/yarayı) düşmanın idrakine fırlatan bir cephe komutanıdır.
II. Lebîd’in Mısrası ve “Lâ” Makamının Tasdiki
Elâ kullu şey’in mâ halallâhe bâtılun
Ve kullu na’îmin lâ mahâlete zâilun
Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, “Bir şairin söylediği en doğru söz, Lebîd’in söylediği şu sözdür: ‘İyi bilin ki, Allah’tan başka her şey batıldır.’” buyurmuştur.
Bu hadisişerif, alelade bir edebiyat eleştirisi veya bir şiir tahlili değildir. Bu, bizim on üç bölüm boyunca savunduğumuz o “lâ” makamının bizzat Kâinatın Efendisi tarafından mühürlenmesidir. Lebîd ne demiştir? Dünyanın kaba, cazip ve ihtişamlı maddiyatına bakmış, eşyanın fani fıtratını görmüş ve tek bir mısrayla bütün mülk âleminin “batıl” (boş, çürüyen, iflasa mahkûm) olduğunu yüzlerine çarpmıştır.
İşte hakiki şiir, kâinatın bu mutlak iflasını, etin ve kemiğin bu çürüyecek olan kaderini (nekrosisi, mutlak tefessühünü, cîfeye dönüşmesini) ifşa etme sanatıdır. Peygamberin, sallallahu aleyhi ve sellem, bu mısrayı “en doğru söz” olarak yüceltmesi; şiirin, dünyayı süslemek için değil, dünyanın maskesini düşürüp arkasındaki o “mutlak yokluğu” (batılı) göstermek için var olduğunu ispatlar. Lebîd’in sözü bir tasvir değil, arzın üzerine indirilmiş ontolojik bir giyotindir. Bizim şiirimiz de o giyotinin bugünkü varisidir.
III. Mescidinebevi’deki Minber: Hasan bin Sâbit ve Ruh’ul Kudüs’ün Tahakkümü
Edebiyatın “bağımsız”, “steril” ve “sivil” bir saha olduğunu zannedenler, Mescidinebevi’nin kalbinde kurulan sahneye baksınlar. Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, mescidin içine özel bir minber koydurmuş ve şair Hasan bin Sâbit’i oraya çıkararak, müşriklere karşı şiirle taarruz etmesini emretmiştir. Efendimiz’in, “Müşrikleri hicvet! Muhakkak ki Cebrail (Ruh’ul Kudüs) seninledir.” buyurması, şiirin ontolojik ciddiyetinin arşa değdiği yerdir.
Bir an durup bu korkunç manzarayı bir düşünün! Kâinatın en mukaddes mekânında (mescidde), bir şair ayağa kalkıyor ve şiir okuyor. Ve bu şiir, uysal bir tabiat güzellemesi değil; düşmanın kibrini, kanını ve soyunu parçalayan kaba ve acımasız bir taarruzdur. Daha da dehşetlisi, şairin o kelimeleri art arda dizerken kullandığı sentaks, bizzat Ruh’ul Kudüs (Cebrail) tarafından desteklenmektedir.
Hasan bin Sâbit’in şiiri, kılıç darbelerinden daha ağır bir “kelm” (yara) açıyordu. Çünkü kılıç sadece eti keser, oysa hakikatle ve Cebrail’in desteğiyle bilenmiş bir şiir; düşmanın inancını, haysiyetini ve varoluşunu asırlar boyunca kanamaya mahkûm eder. Biz şiir yazarken, ilham perilerinin kanatlarına değil; kelimeler hakikate kilitlendiğinde Cebrail’in ilahi desteğinin metnin ardında durduğuna inanırız. Edebiyat, bizim elimizde eğlence değil; Hasan bin Sâbit’in mescidde çıktığı o minberin, o kılıçtan keskin taarruzun devamıdır.
IV. Kâ’b bin Züheyr ve Hırkaisaadet
Şiirin fizyolojik ağırlığının, kelimenin sadece bir ses değil, etten ve kemikten bir cüsse olduğunun en muazzam ispatı “Kaside-i Bürde” (Hırka Kasidesi) hadisesidir.
İslam’a ve Peygamber’e, sallallahu aleyhi ve sellem, ettiği ağır hakaretler yüzünden hakkında ölüm fermanı çıkarılan şair Kâ’b bin Züheyr, gizlice Medine’ye gelir. Mescidde Efendimiz’in huzurunda ayağa kalkar ve o meşhur kasidesini okumaya başlar. Kâ’b, ölümün kıyısında duran bir adamdır; kelimeleri kâğıttan okumaz, doğrudan doğruya can havliyle, etinden kopararak o ilahi huzura fırlatır. Kâ’b, o şiirinde meramını anlatır iken; bizim poetikamızın en başından beri bilediği o asıl metafora (kılınca) sarılır. Şiirin en can alıcı beytinde Peygamber Efendimiz’i, sallallahu aleyhi ve sellem, bizzat Allah’ın kınından çekilmiş, Hint çeliğinden yapılma yalın bir ‘kılınca’ (Mühennedun min suyûfillâhi meslûlu) benzetir. Şair (Kâ’b), o ilahi kılıncın (hükmün/kelamın) karşısında boynunu uzatmış bir meful olduğunu kâğıt üzerinde itiraf etmiştir. Şiir öyle sarsıcı, öylesine derin bir hakikat (şuur) taşıyarak peygamberin merhametine ve celaline dokunur ki; Peygamber Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, sırtındaki o mübarek Yemen hırkasını (Bürde’yi) çıkarıp şairin omuzlarına atar.
Bu hadise, kâinat tarihinin en büyük sanat hadisesidir. O hırka, basit bir kumaş parçası yahut bir devlet nişanı değildir. O hırka; kelamın (sözün) maddeye, ağırlığa ve hacme dönüşerek şairin omuzlarına bindirdiği “ilahi tasdiktir”. Şair (Kâ’b), dünyevi kelimeleriyle en tepeye (Mutlak Hakikate) dokunmuş; karşılığında ise uhrevi bir kütle, mübarek bir “ceset” (hırka) onun yeryüzündeki cüssesini örtmüştür.
Edebiyat ödüllerinin, teneke plaketlerin ve piyasa alkışlarının tiksinti verici sığlığına karşı; bizim şiirimizin yegâne ufku, o Hırka’nın ağırlığıdır. Şairin omuzları o ağır yükü çekebilecek kadar kaskatı olmalıdır. Çünkü şair, boynuna ilmik geçirilmişken dahi hakikati öyle bir belagatle ve öyle bir “kelm” ile dile getirebilmelidir ki, infazı iptal edilsin ve yerine o ilahi hırka verilsin.
V. Netice: Kılıcı Tutan Elin Sünneti
Hasılı; bizim poetikamızdaki “acımasız şair” imajı, kendi kibrimizden yahut Batılı bir avangardizm özentiliğinden doğmamıştır. Bizim poetikamız, kökünü bizzat Asrısaadet’ten alır.
Şiir; Lebîd’in yeryüzünü iptal eden “batıl” nidasıdır.
Şiir; Hasan bin Sâbit’in, Cebrail’in kanatları altında müşriklerin zihnine indirdiği balyozdur.
Şiir; Kâ’b bin Züheyr’in ölümü göze alıp hakkı teslim ettiği ve karşılığında Hırka-i Saadet ile örtüldüğü o kanlı ve mukaddes idraktir. Bugün şiiri ve edebiyatı zararsız bir salon bitkisine çevirenler, bu kılıncın asıl sahiplerinden habersiz olan bedbahtlardır. Biz, o minberden inmemeye, arzın sahte kibrini hece hece parçalamaya ve kâğıt üzerinde o “Hırka”nın ağırlığına layık olana dek kelimeleri kanatmaya devam edeceğiz inşallah.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
