yahut “Kûn” ile “İkra” Arasında İnsan
I. “Kûn”
Modern bilim, kâinatın başlangıcını koca bir patlamaya, sağır, kör ve kaba bir fiziki reaksiyona bağlar. Modern edebiyat ise metni, bu fiziki dünyanın bir taklidi (mimesis) olarak tasavvur eder. Oysa hakikat, fiziki değil, bütünüyle linguistik bir esasa dayanır.
Kutsi metinlerin, kadim ananelerin ve dahi irfanın ittifakıyla biliriz ki: “Önce söz vardı.” İslam ontolojisinde bu, Mutlak İrade’nin “kûn” (ol) emridir. Allah, kâinatı elleriyle bir çamur gibi yoğurmamış; onu bir “kelam” (söz/hitap) fiiliyle var etmiştir. Demek ki madde dediğimiz şey; ağaçlar, gezegenler, akan kan ve çürüyen et, aslında katılaşmış, hacim kazanmış birer sesten ibarettir. Kâinat, Yaratıcı’nın dudaklarından dökülmüş, henüz noktası konmamış (en azından bizler için) ve sürekli olarak yeniden kurulan muazzam bir cümledir.
Eğer eşya ve tabiat, Mutlak Mütekellim’in kaskatı kesilmiş kelimelerinden ibaretse; bir şairin (arz üzerindeki cüzi mütekellimin) bu eşyayı sadece “göstermeye” çalışması acizliktir. Şairin vazifesi nesnelerin fotoğrafını çekmek değil; o nesnelerin içindeki donmuş “sözü” çözmek, o ilahi sentaksı kırıp okurun zihnine kelimenin asıl ateşini düşürmektir. Biz kâğıda kelimeler yazmıyoruz; biz, kâinatın genetiğini (DNA‘sını) oluşturan o asli malzemeyle, yani ‘kelam’ ile canımız pahasına oynuyoruz.
II. Âdem’in Üstünlüğü: İsimleri Bilmek ve Söz Denilen Şol Emanet
Melekler günahsızdırlar; sırf nurdan yaratılmış, isyana kapalı, muti mahlukattırlar. Peki, topraktan (çamurdan ve balçıktan) yaratılmış, kan dökmeye ve fesat çıkarmaya teşne olan Âdem, ne diye meleklerden üstün kılınmıştır? Ne diye melekler ona secde etmek mecburiyetinde kalmıştır?
Kur’an (Bakara Suresi, 31. ayet) bu ontolojik uçurumu şu sırla izah eder: “Ve Allah, Âdem’e bütün isimleri (Esma’yı) öğretti.” Dikkat ediniz; Allah, Âdem’e uçmayı, dağları delmeyi veya ölümsüzlüğü öğretmemiştir. Âdem’e “isimleri”, yani nesneleri çağırma, onlara hükmetme ve dahi kelam etme (konuşma) kudretini vermiştir. Melekler eşyaya bakıp sadece Yaratıcı’yı tespih ederler; ancak Âdem, eşyaya bakıp onu “isimlendirir”. İsimlendirmek, tahakküm etmektir. Bir şeye adını verdiğinizde, onu kendi zihnî cüssenizin içine hapsetmiş olursunuz.
İşte edebiyatın ve şiirin tehlikeli, boyun eğmez ciddiyeti buradan gelir. Bizim kâğıt üzerinde yaptığımız şey (söz söylemek, isim vermek, kelimeleri yan yana dizmek); Âdem’in melekleri dahi kendine secde ettiren ilahi silahını, yani “kelam” hürriyetini kullanmaktır. Söz söylemek, basit bir münasebet refleksi değil; insanın gökleri ve yeri titreten o devasa “emanet”i omuzlamasıdır.
III. “İkra”: Seyirciliğin Sona Erişi
İslam’ın ilk emri, Peygamber Efendimiz’e, sallallahu aleyhi ve sellem, Hira mağarasında inen o vahiy, “ikra” (oku) emridir. Bu son derece sarsıcı ve acayip bir korelasyonu ihtiva etmektedir. Allah, peygamberine; “Bak.” dememiştir. “Gör.”, “Hisset.”, “İzle.” veya “Göster.” de dememiştir. Doğrudan “Oku.” demiştir. Üstelik ortada henüz kâğıda yazılmış fiziki bir kitap dahi yokken.
Peki, kitap yoksa ne okunacaktır?
Okunacak olan, kâinatın bizzat kendisidir. Çünkü “okumak”, dışarıdan bakıp seyretmek (mimesis) değildir. Okumak; şifreyi çözmek, eşyanın derisine nüfuz etmek ve karşılaştığın o ağır hakikatin (vahyin) altında ezilmektir. “Bakmak” pasif bir ameldir; bir manzaraya bakar ve geçersiniz. “Okumak” ise aktif, sarsıcı ve yorucu bir fırtınadır; muhatap olmayı gerektirir.
İşte modern asır, “okumayı” iptal edip “izlemeyi” dayatan bir asırdır. Görsel diktatörlük (sinema, mevhum mecralar, sürekli akan imgeler) insanın elinden “ikra” kudretini almış, onu pasif bir seyirci (röntgenci) hâline getirmiştir.
Bizim poetikamızda ise metin bir ekran değil, bir “kripto”dur. Okur, Mine’l’in hezeyanlarına, çürüyen etin tasvirine veya bir taşkınlık anına “bakamaz”; onu tıpkı ilk vahyin sarsıntısındaki gibi, ezilerek ve titreyerek “okumak” mecburiyetindedir. Şairin metni “göstermeyip” doğrudan “dikte etmesi”, okuru o pasif seyirci koltuğundan cebr ile kaldırıp, “ikra” emrinin acımasız şuuruna fırlatmaktır.
IV. Nefes-i Rahmani
Tasavvufta kâinatın var oluşu ve devamlılığı “Nefes-i Rahmani”ye bağlanır. Bütün mevcudat, bu ilahi nefesin üflenmesiyle varlık bulur.
İnsan (mütekellim/şair) konuştuğunda veya kâğıda bir şiir döktüğünde, aslında bu ilahi fiiliyatın cüzi bir provasını yapar. Ses tellerimizi titreten ve ağzımızdan çıkıp kelimeye (harflere) dönüşen şey, ciğerlerimizden gelen nefestir. Kelime, sese bürünmüş nefestir. Şair, karanlık bir mısrayı kâğıda dikte ettiğinde, aslında kendi ciğerindeki “nefesi” kelimelere hapseder ve onu okurun zihnine fırlatır. Bu yüzden, kâğıt üzerindeki kelimeler cansız mürekkep lekeleri değildir; şairin nefesini (ruhunu) taşıyan canlı organizmalardır.
Harfler (Kur’an harflerindeki sessiz kökler), âdeta bedenin iskeletidir; sesli harfler (harekeler) ve nefes ise o iskelete giydirilen et ve ruhtur. Bir metni okuduğunuzda, o harflerin içindeki nefes serbest kalır ve sizin zihninize nüfuz eder. Eğer söz, hezeyan dolu, kanlı, dikte ihtiva eden sarsıcı bir “meydan okuma” ise; okur bu sözü yuttuğunda kelimenin fiziği onun bütün kimyasını altüst eder.
V. Lisanın Sürgünü ve dahi Kırık Hançere
İlahi mütekellim (Allah) “kûn” dediğinde, nida ile amel arasında hiçbir mesafe yoktur; söz, anında kusursuz bir hilkate dönüşüverir. Lakin cüzi mütekellim olan şair (Âdem’in varisi) söz söylediğinde, mana ile kelime arasında daima kanayan, derin bir uçurum vardır. Bu uçurum, insanın cennetten sürgün edilişinin dünyevi ve linguistik bedelidir. Zira asıl vatanda (cennette) kelam; harfe sürtünmeyen, muhatabını yaralamayan, “lağv”dan (boş gürültüden) bütünüyle münezzeh ve mutlak selam’a mebni kusursuz bir ahenktir. Orada söz kanatmaz, çünkü mana ile nida yekparedir.
Bizim metinlerimizdeki hezeyanın, kanın ve taşkınlığın ontolojik sebebi kaba bir estetik tercih yahut suni bir anarşizm değildir. Şair; o kusursuz, sonsuz ve ilahi olan “Nefes-i Rahmani”yi, topraktan, kandan ve balçıktan müteşekkil olan o dar “hançeresinden” dışarı üflemeye mahkûm edilmiş kimesnedir. Sonsuz olanı, sonlu ve çürüyen bir bedenin cihazıyla kâğıda dökmeye kalktığınızda; o nefes gırtlağı yırtar, harfleri kanatır, sentaksı parçalar ve ortaya feryat eden, inleyen bir metin çıkar. Şairin metnindeki hezeyan, ruhun et kafese (mananın harfe) sürtünmesinden çıkan kıvılcımlardır.
Bizim kelimelerimiz, cennetin yeryüzüne düşmüş kırık tuğlalarıdır. Şair, o kırık tuğlalarla aslına dönmeye çalışan, lakin her kelimede kendi faniliğine ve dahi acziyetine çarpan âdemdir. Söz bizim elimizde ilahi bir silahtır evet, lakin kabzası dikenlidir; her sıktığımızda evvela kendi avucumuzu kanatır.
VI. Netice: Mütekellimin Hududu
Bütün bu acayip ontolojik hakikatler ışığında; şiir yazmak, şarkı söylemek yahut bir kurgu inşa etmek, leblebi mahiyetinde birtakım meseleler olamaz.
Söz; yaratılışın ta kendisidir (Kûn).
Söz; insanı meleklerden üstün kılan o kanlı emanettir (Esma).
Söz; pasif seyirciliği parçalayan mutlak vahiydir (İkra).
Mütekellim (sözü söyleyen/şair), işte bu korkunç hudutta yürüyen kimesnedir. O, kelimelerle oynarken aslında eşyanın tabiatıyla, hayat ve ölümle oynamaktadır. Bu yüzden bizim metinlerimizde nezakete, yumuşak geçişlere, okuru pışpışlayan tasvirlere yer yoktur. Biz kelamı; insanın çamurdan yaratıldığını, etten ibaret bir fani olduğunu ve en nihayetinde o ilahi “söz”ün aslına döneceğini hatırlatan ağır, yutulması imkânsız bir lokma (bir hakikat) olarak kullanacağız.
Zira mütekellimin (şairin) nihai gayesi arzın kof ve seküler gürültüsüne yeni kelimeler eklemek değildir. Şairin nihai gayesi; öyle mutlak, öyle kanatıcı ve öyle ağır bir kelam etmektir ki, o söz kâinata çarptığında geriye sadece sağır edici, asil ve ilahi bir sükût kalsın. Bizler, kelamın kanlı kılıncını; en nihayetinde susmayı hak edebilmek için kınından çekiyoruz. Zira kâinattaki en ağır laf, söylenmesi gereken her şey söylendikten sonraki o sağır edici sessizliktir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
