Şiir Okumak İsteyenlere Kötü Haberler

Yahut Hassas Şairler İçin Kötücül Tavsiyeler

Poetika

I.
İnsan ziyandadır. Bu, alelade bir bedbinlik beyanı yahut çağın getirdiklerine matuf romantik bir hayıflanma değildir; insanın ontolojik serüveninin, içine düştüğü mekân ve zamanla kurduğu münasebetin kesin bir teşhisidir. İki bin yirmi altı yılının dünyasında, bilhassa Türkiye’sinde, her şeyin aşırı derecede politize ve monetize olduğu, eşyanın tabiatının ticari bir mantıkla yeniden kodlandığı bu vasatta, ziyan, uzak illerde beridir olagelen vakalar olmaktan çıkmış, soluduğumuz havanın bizatihi kendisine dönüşmüştür. Bu metin, can çekişen Türk şiirinin başında tutulan mızmız bir ağıt değildir. Bu metin, ne dediğini bilmeyen, birbirini anlamayan ve anlamamakla da övünen şol asrın idraksiz göğsüne saplanmak üzre kınından sıyrılmış, suyu zehir ve çeliği alevden bir kılınçtır. İnsan ziyanda ve dahi onu kurtaracağı iddia edilen sanat, bu ziyanın en sefil suç ortağı hâline gelmiş durumda.

Bugün insan, kapitalizmin ve rakami (dijital) hızın çarkları arasında her şeye ulaşabilen ancak hiçbir şeye varamayan bir gölge hükmündedir. Enformasyon oburluğu, idraki hadım etmiştir. Her şeyden saniye saniye haberdar olan modern insan, ne yazık ki hiçbir şeyden habîr değildir. Bilgi birikmekte fakat irfana, idrake ve hikmete dönüşememektedir. Çünkü bilmek ile vakıf olmak arasındaki köprü yıkılmıştır. Bankaların, şirketlerin ve kâr marjlarının büyütüldüğü bu nizamda; insanın insanla, insanın tabiatla ve insanın Yaratıcı ile kurduğu bağdaki “eman” ve “iman” sessizce buharlaşmıştır. Emanet şuuru yerini mülkiyet hırsına, iman ise ritüelik bir itiyada terk etmiştir.

Lakin bu ziyanın yegâne faili kapitalizmin çarkları yahut rakami hızın oburluğu da değildir. Eşyanın ardındaki ilahi gölgeyi kovan, her sırrı kaba bir veriye ve laboratuvar nesnesine irca eden, modern insan için gayri tüm ‘esrar perdelerinin yırtılmış olması’ hususu da bu cinayetin faillerindendir. Çağın insanı, hakikatin yüzüyle değil; acının, ölümün ve çürümenin ekranlar ardında sterilize edildiği tehlikesiz kopyalarıyla muhataptır. İnsan yalnızca ‘şimdi’nin diktatörlüğüne mahkûm edilmiş; mazisiyle, ecdadıyla ve kadim lisanıyla olan o hayati bağı koparılarak devasa bir hafıza katliamına uğratılmıştır. İnsan, gayrı köksüz, mazisiz ve kopyalar arasında kaybolmuş bir siluettir.

Modern insanın ziyanı, yalnızca mazisini ve hafızasını yitirmesinden de ibaret değildir; ondan çok daha korkunç olanı, geleceğinin ve ihtimallerinin de iğdiş edilmesidir. Arzularımızın ve zaaflarımızın bizden evvel hesaplanıp önümüze sürüldüğü bu ‘algoritma’ ağında, gayb’ın mukaddes karanlığı rakamlara boğulmuştur. Hayretin ölümü tam da burada, sırrın bitişinde başlar. Dahası, var olmanın yegâne şartının aralıksız konuşmak ve “paylaşmak” olduğu bu çağda, sükût müsadere edilmiş, insani bir hak olan susmak, bir yok oluşa eşitlenmiştir. Kelimelerin hiperenflasyona uğradığı, herkesin çığlık attığı ama kimsenin dinlemediği bu gürültü cehenneminde, alelade şiirler yazmak gevezeliğe suç ortaklığı yapmaktır.

II.
Bu ziyanın en korkunç tezahürü, insanın “hayret” makamından sürgün edilmesidir. Hayret ki, mevcudatın karşısında duyulan mukaddes sarsıntı; hayret ki, eşyanın perde arkasını sezmenin getirdiği ürpertici huşudur. İnsanı hakiki manada harekete geçiren, ona “gayret” aşılayan yegâne itici güç işte bu hayrettir. Fakat kapitalizm, insandaki bu asli hayreti öldürmüş, yerine suni bir telaş ikame etmiştir.

Bugün sokakları dolduran, ekranları işgal eden yığınlar, hayretsiz gayretlerin tahakkümü altındadır. Neye, niçin çabaladığını bilmeyen; sadece statü, para ve görünürlük uğruna, feragat ettiklerinin farkına dahi varmadan çırpınan birer zombiye dönüşmüşlerdir. Hayretin olmadığı yerde idrak, idrakin olmadığı yerde hürmet ve vefa barınmaz. Her şeyin aleladeleştiği, kutsi olanın ve derinliğin piyasa malzemesi yapıldığı bir devirdeyiz. Kadim dili, Kur’an harflerini ve o lisanın taşıdığı hafızayı bütünüyle yitirmenin eşiğine gelişimiz tesadüf değildir. İnsanlar artık ne dediklerini bilmemekte, karşılarındakinin ne dediğini de anlamamaktadırlar. Kelime, varlığın evi olmaktan çıkmış; günlük, ucuz bir tüketim nesnesine irca edilmiştir.

Vefanın ve ciddiyetin kaybolduğu bu vasatta, kanaat öncüsü maskesi takmış, konuştuğu lisanın köklerinden ve ağırlığından bihaber şahısların şiir aleyhinde fütursuzca ahkâm kesebilmesi bir sapma değil, çağın tabii bir neticesidir. Çünkü şiir, bu hayretsiz ve vefasız kalabalıklar için ya tamamen manasız bir kelime yığını ya da kendi sığ hislerini tatmin edecekleri ucuz bir terapi vasıtasıdır.

III.
Peki, şiir bu ağır yaraya neden merhem olamamaktadır? Şiir niçin insandaki hayreti yeniden diriltip onu o suni gayretlerin pençesinden kurtaramamaktadır?

Çünkü şiirin kendisi de ziyandadır. Şiir, çağın bu ticari, seyirlik ve sathi mantığına teslim olmuş; kendi ontolojik ağırlığından, sarsıcı ve kural koyucu (mütekellim) tavrından feragat etmiştir. İnsanı efsunlayan, onu kendi karanlığıyla ve hakikatin yüzüyle çarpıştıran o edebî kudret; yalnızca yazarlık atölyelerinin ve sığ kuralların boyunduruğuna girmekle kalmamıştır. Şiir bugün, uykusu kaçan modern insana ninniler söyleyen, onun ruhi sancılarını dindirmeye memur edilmiş ucuz bir ‘teskin ve terapi’ vasıtasına irca edilmiştir. Oysa şiirin gayesi şifa vermek değil, neşteri en derine vurmaktır. Sözün mimari bütünlüğü, algoritmaların janjanlı aforizma oburluğuna peşkeş çekilirken; şiir, masada bir kadavra gibi kesilip biçilmekte ve ona ruhsuz bir laboratuvar faresi muamelesi yapan akademik otoritenin insafına terk edilmektedir. İşte bunlardır şiirin damarlarındaki kanı çeken sivri dişli vampirler.

IV.
Hakiki şiir, kelimelerin zarifçe yan yana dizildiği bir istirahatgâh değil; varoluşun pürüzlerinin, çürümenin, bedenin, ölümün ve ağır buhranların okurun zihnine bir cerahat gibi zerk edildiği yerdir.

Benim poetikamda yazar aradan çekilmez; aksine, bütün cüssesiyle, bütün günahları ve felsefesiyle metnin tam kalbine dikilir. Şiir, bir “sezdirme” oyunu değil; mutlak bir “izah”, tavizsiz bir “dikte”, ağır bir “beyan” sanatıdır. Bir fikri, bir ölümü veya insanın kaba ve dünyevi basitliğini fiiliyatın arasına saklayıp okurun bulmasını ummak acizliktir. Onu çıplak, çiğ ve izahata muhtaç bırakmayacak kadar tavizsiz bir netlikle masaya vurmak, mütekellimin (şairin) asli vazifesidir.

Şiiri tasvirî bir tabiat belgeseline, şairi ise elinde kamerayla etrafı çeken sessiz bir gözlemciye dönüştürmeye çalışan bu estetik anlayış; şiirin damarlarındaki kanı çekmiştir. Kelimeler birer kamera değil; birer neşter, birer balyoz, yeri geldiğinde birer mezar taşıdır. Mine’l’in, Hira’nın veya Özgür Bağlıyalnız’ın ağzından dökülen her bir söz; bu çağın ehlileştirilmiş, konforlu ahlakına ve estetiğine yapılmış doğrudan bir taarruzdur. Biz, kurbanını avlarken bunu gizleyenlerden değil; avladığı canı gözünün içine baka baka, izah ve ilan edenlerdeniz.

V.
Hasılı; hayretsiz gayretlerle çırpınan, her şeye ulaşıp hiçbir şeye varamayan bu çağın insanını, usulca yağan bir yağmur uyandıramaz. Edebiyat, hayatı bir sinema perdesi gibi izletmekten vazgeçip, kelamın asırlık ve kural koyucu tahtına geri dönmelidir.

Bu poetika, sözün ve beyanın mutlak tahakkümünü yeniden tesis etme gayretidir. Şiir, tabiatı taklit eden bir şaklaban, okuru oyalayan bir illüzyonist veya ona manzaralar çizen bir ressam değildir. İşte bu yüzden, “Bana yağmuru anlatma, yağmuru yağdır.” şeklindeki o meşhur vecize bir kudret beyanı değil; şiirin uysallaştırılmasının ve tehlikesiz bir his simülasyonuna irca edilmesinin manifestosudur. Zira hakikat şudur: Yağmuru anlatmak okuru camın ardında tutan pasif bir seyirciye dönüştürürken; okurun üzerine ‘yağmuru yağdırmak’, onu en fazla romantik bir melankoliyle ıslatan estetik bir illüzyondur. İster kelimelerle zarif manzaralar çizin, ister okurun üzerine suni sağanaklar boşaltın; idraki felç olmuş bir zihinde o mukaddes ürpertiyi yaratamazsınız.

Şiir ne yağmuru anlatmalıdır ne de yağmuru yağdırabilir. Şiir, yaklaşan tufanı müjdeler. Ancak buna muktedirdir. Tufanı koparacak olan eşyanın kendi tabiatı veya ilahi iradedir; lakin o mutlak ve yok edici dehşeti, kurbanın (okurun) kulaklarına bükülmez bir ferman gibi dikte edecek olan da bizzat mütekellimdir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın