yahut Sükûta İndirilen Kesin Bir Darbe Olarak “Kelam”
I. Kelimenin Tecessümü
Evvelki bapta izah ettiğimiz “söz” (kelam); hudutsuz, biçimsiz ve kâinatı çepeçevre saran o Nefes-i Rahmani’nin ta kendisidir. Söz, ummandır; başı ve sonu yoktur. Lakin bu ilahi umman, fani olan insanın dudaklarına, diline ve dimağına çarptığında parçalanmak, hudutlandırılmak ve kaskatı kesilmek mecburiyetindedir. İşte “söz”ün, insanın daracık gırtlağından geçerken kaskatı kesildiği, bir kütle, bir hacim ve bir şekil kazandığı o fiziki cisme “kelime” denir.
Söz söylemek, ilahi bir ameldir; ancak bir “kelime” kurmak, o ilahi olanı insanın dünyevi hudutlarına, etine ve kanına hapsetmektir. Modern edebiyat, kelimeyi cümlenin içinde eriyip giden zararsız bir yapı taşı, bir lego parçası zanneder. Oysa hakiki bir mütekellimin (şairin) elinde söz; sonsuzluktan koparılıp soğutulmuş, ağırlaştırılmış, örste dövülüp kızıla kesmiş bir kılınç; kelime ise en nihayetinde okurun zihnine basılacak ateşten bir mühür (yara) hükmündedir.
II. Kelime Bir Yaradır
Kelimenin ontolojik ciddiyetini ve bizim poetikamızdaki yerini idrak etmek için, Arapçanın matematiğine, yani kelimenin etimolojik köküne (K-L-M) inmek mecburiyetindeyiz.
Arapçada “kelime” mefhumu, “kelm” (كَلْم) kökünden türer. “Kelm”, lügatte “yaralamak, kesmek, bedende derin bir iz bırakmak” demektir. “Kelim” ise yaralı manasına gelir. Tesadüf değildir ki; Tur Dağı’nda Allah’ın hitabına muhatap olan Hazreti Musa’nın sıfatı “Kelimullah”tır. Avam bu sıfatı “Allah ile konuşan” diye çevirir; oysa hakikatte Kelimullah, Allah’ın dehşetli ve ağır kelamıyla “yaralanmış”, sarsılmış ve fani hudutları parçalanmış âdem demektir. Tur Dağı’nı un ufak eden o ilahi hitap, Hazreti Musa’nın ruhunda kapanmaz bir ontolojik yara açmıştır.
İşte bu korelasyon, İslam’ın lisan felsefesinin tam kalbidir: Kelime, bir yaradır ve söz, o yarayı açan kılıncın ta kendisidir. İnsanın tabiatı sükûnettir, hiçliktir, sessizliktir. Bir şair kılıncını savurup kâğıda bir “kelime” (yara) düşürdüğünde yahut dudaklarından bir kelam döküldüğünde; o hiçliği, o pürüzsüz sessizliği yaralamış, okurun o konforlu zihnine bir çizik atmış olur. Söylenen her kelime, muhatabın şuurunda açılan fizyolojik bir kesiktir. Kelime (kelm), tabiatı gereği manzarayı izletmek için bir vasıta değil; kılıncın (sözün) muhatabın teninde açtığı, kanayan ve sızlayan bir yarıktır.
Bizim metinlerimizde kelimeler, okuru ehlileştirmek veya ona pembe rüyalar tasvir etmek için yan yana gelmez. Bizim sözümüz (kılıncımız) kurbanın zihnine saplanır, aklını keser; kelimelerimiz ise o kesilen akılda felsefeyi kanatan derin yaralardır. Dolayısıyla da şiir okumak, sayfalar dolusu yara almak demektir. Lakin bu yara, kurbanın can verdiği kof bir cinayet mahalli değildir; bilakis, hakikatin o uyuşmuş şuura sızabilmesi için okurun etinde açılmış ontolojik bir kapı, birer ‘ikra’ yarığıdır bu yaralar.
Mademki kelime bir yara, söz bir kılınç ve bembeyaz kâğıt da okurun masum tenidir; o hâlde metindeki siyah mürekkep de yazmak amelinin değil, doğrudan doğruya o ontolojik ‘kanamanın’ kendisidir diyelim. Yani şair kâğıda mürekkep damlatmaz; o, harfleri kullanarak sükûtun damarını keser ve hakikatin siyah kanını akıtır.
III. Kelimetullah
Kelimenin salt bir “ses” veya “mücerret bir mana” olmadığını, aksine kanlı canlı bir fizyolojisi olduğunu ispatlayan en devasa hakikat, Kur’an’ın Hazreti İsa’yı tarif etme şeklidir. Kur’an, İsa peygamberden bahsederken ona “Kelimetullah” (Allah’ın Kelimesi) der. (Nisâ, 171).
Bu muazzam bir ontolojik işarettir. Allah, kendi kelimesini bir nefes (Ruhullah) olarak Hazreti Meryem’in rahmine üflemiş ve o “kelam”, orada ete, kemiğe, kana ve sinire bürünerek yeryüzünde yürüyen bir insana (Hazreti İsa’ya) dönüşmüştür. Demek ki kelam, havada kaybolup giden sığ bir titreşim değildir. Kelam; rahimde döllenen, et giyen, nefes alan ve dahi cüssesi olan diri bir organizmadır.
Mademki İlahi Kelam ete kemiğe bürünüp bir insana dönüşebilmektedir; o hâlde cüzi mütekellim olan şairin ağzından çıkan kelam da kâğıt üzerinde can bulmalı, etlenmeli ve bir cüsse kazanmalıdır. Bizim kelamımız, okurun ensesinde nefes alan, terleyen, kasılan ve onun üzerine yürüyen canlı mahluklardır. Şairin kaleminden dökülen her “kelam”, kâğıt üzerinde ete bürünmüş, tecessüm etmiş bir hezeyandır.
İşte şairin kelamı, tam da bu iki ilahi tecellinin (Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın) terkibidir: Şairin kelamı (kılıncı), okurun konforlu zihnini evvela tıpkı Tur Dağı’nın parçalandığı gibi paramparça eder, yaralar; kelime (kelm) ise o kanayan yarığın içine Hazreti İsa (Kelimetullah) gibi kanlı canlı, nefes alan bir hakikat olarak yerleşir ve orada dirilir. Kelimelerimiz hem açılan o derin yaradır hem de o yaranın içinde atan kalptir.
IV. Kök ve Hereke
İslam aklının ve Kur’an harflerinin mimarisinde kelime, iki farklı ontolojik katmandan oluşur: Sessiz harfler (kökler) ve sesli harfler (harekeler).
Sessiz Kökler: Kelimenin aslını oluşturan üç sessiz harf, tıpkı toprağın altındaki asırlık ağaç kökleri veya bedenin iskeleti gibidir. Değişmez, eğilmez ve zamanın ötesindedir. İlahi olanı, baki olanı temsil eder.
Harekeler/Sesliler: Bu sessiz köklerin etrafına giydirilen, onlara okunuş, zaman ve mekân veren sesli harfler (harekeler) ise insanın faniliğini, geçici nefesini ve etini temsil eder.
Bir şair (veya âlim) kelimeyi kâğıda raptettiğinde, aslında fani olanla baki olanı, zamanla sonsuzluğu aynı bedende çarpıştırmış olur. Biz, kelimeyi sadece bugünkü sığ manasıyla (harekesiyle/sesiyle) okumayız; biz kelimenin sükût içre olan, karanlık ve asırlık köküne (iskeletine) talibizdir. Fıtri bir çürümeyi anlatırken kâğıda fırlattığımız o kelimelerin köklerinde bile, okurun ruhunu titretecek kadim ve ilahi şifreler gizlidir. Manayı bu köklerden koparıp kelimeyi sadece bir ses yığınına çevirenler, şiirin haysiyetini ayaklar altına alır.
Bu anatomi bize gösterir ki; kâğıt üzerindeki metin, ruhu çekilmiş bir asırlar mezarlığıdır. Hakiki okur, o sessiz ve kaskatı köklerin üzerine kendi fani nefesini (harekesini/sesini) üfleyerek o iskeletleri ayağa kaldıran kimesnedir. Şair mezarı kazar ve iskeleti inşa eder; okur ise kanayarak o iskelete kendi canını verir.
V. Netice
Şair; rüzgârı, denizi, aşkı yahut hüznü anlatmak için kelime arayan aciz bir tercüman değildir. Şair; kâinatın sırrını, çürümeyi, vahşeti ve ilahi hakikati, kılıncıyla açtığı o kelimenin (yaranın) içine bir zehir gibi zerk eden mukaddes bir cellattır.
Söz, ilahi bir ummandır; o ummandan çekip çıkarılmış, ateşte dövülmüş ve okurun şuursuzluğunu parçalamak için kasten bilenmiş bir kılınçtır. Kelime (kelm) ise, o kılıncın kurbanda açtığı, et giydirilmiş ve nabız gibi atan yaranın ta kendisidir. Şiir okumak, kelamın açtığı bu yaranın (kelimenin) kanamasına müsaade etmektir. Bizim poetikamızda kelime asla mırıldanmaz; açılmış derin bir kesik olarak sızlar, kanar ve silinmez bir iz bırakır. Ne anlatır ne de gösterir, sadece o sarsıntıyı zerk eder.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
