Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’u bir İslâm şehri haline getirmek oldu. Fatih camiine ait vakfiye’nin mukaddimesinde şöyle denir: “Sultan Mehmed Konstantiniyye’yi Allah’ın yardımıyla fethetti. Orası bir putlar şehri idi… Sultan, şehrin güzel süslemeli kiliselerini medrese ve câmi haline getirdi.” Camiye çevrilen altı, medreseye çevrilen bir kilise vardı. Asıl ilginci, Aya-Marina manastırı, Baba Haydarî dervişlerine verildi. Şehrin en güzel yerleri, ya askeriyeye, ya da tarikatlar da dâhil olmak üzere ilmiyyeye mensup kişilere tahsis edildi.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın elinde kılıçla Ayasofya’da verdiği hutbenin tasviri
Sultan, fethin ikinci günü St. Sophia (Ayasofya) kilisesine gidip, kiliseyi câmiye çevirdi ve orada, şehrin bir İslâm şehri oluşunu temsilen ilk duasını etti. Ayrıca şehre, Müslümanların yüzyıllardır büyük Konstantin şehrini (Konstantiniyyetu’l-Kübrâ), bir İslâm şehri haline getirme arzusunu yansıtan “İslâmbol” adını verdi”. Halk genellikle Osmanlı öncesi Türk ismi İstanbul’u kullanmakla birlikte, yeni isim özellikle ulemâ arasında muhafaza edildi. Evliyâ Çelebi’nin anlattığına göre fetihten sonraki ilk Cuma günü kılman namazda şöyle denilmiştir: “Müezzinler yanık bir sesle inn’Allaha ve melâiketehû âyetini okumaya başladıklarında, Ak Şemseddin, Sultan’ı kolundan tutarak büyük bir saygıyla minbere getirdi. Orada çok derin ve müteessir bir ses ile “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” dedi; câmide hazır bulunan gaziler de sevinç gözyaşlarına boğuldular.”
İslâm inancı ve halk tasavvuru, Konstantinapol’ün İslâmbol’a çevrilmesinde bütünleşti. Osmanlılar nazarında şehir, ashabın mukaddes kalıntılarını ihtivâ ettiğinden beri zâten bir Müslüman şehriydi. İslâm geleneğinde Müslümanların câmi yapıp, ibadet ettikleri herhangi bir yer, İslâm toprağı kabul edilmekteydi. Kiliseler ve özellikle Aya Sofya, Müslümanların Cenâb-ı Hakk’ın, en nihâyetinde gerçek dine ihsan edeceğine inandıkları eserler olarak görülüyordu. Menkıbeye göre; Ebu Eyyüb el-Ensâri de şehadetinden önce namazlarını burada kılmaktaydı. Ayrıca Müslüman bir devlete boyun eğen gayr-ı müslimlere ait bir bölge yahut şehir, resmî açıdan İslâm topraklarının bir parçası kabul edilirken, buraların İslâmîleştirilmesi daimi bir umut olarak kalmaktaydı. Mehmed, şehre Greklerin, Ermenilerin ve Yahudilerin de yerleşmesine izin vermekle birlikte, –İslâm için fethedilen büyük şehirlere sistematik olarak uygulanan bir siyaset izleyerek– ‘İslâmbol’un Müslüman bir çoğunluğa sahip olmasını garanti edecek türden ölçüler ihdas etti.
Osmanlılar nazarında, bir Hristiyan şehrini fethettikten sonra yapılabilecek en sembolik iş, kiliseleri câmiye çevirmek idi. Ezân okunan minâreler, İslâm şehrinin aşikâr bir sembolü ve en belirgin veçhesi haline geldi. Osmanlılar fetih tanımlamalarında buna, hep, İslâm’ın zafer sembolü olarak atıfta bulundular.
Müslüman bir nüfusa sahip her şehir yahut kasaba, bir Cuma Camiine yâni bir mescid’e sahip olmak zorundaydı ve Cumaları burada toplanmak, dinî bir vecîbe idi. Kanunî Sultan Süleyman, Kızılbaşları bastırabilmek için bu vecîbeyi, köylere kadar yaygınlaştırmıştır.
Nâhîye’lerin merkezinde bulunan büyük câmi, sâdece dinî değil, aynı zamanda şehir hayatının diğer veçhelerini de yansıtan bir merkezdi. Câmiyle birlikte inşâ edilen medrese’nin dışında, halkın eğitimi için (ders-i âm) câmiye düzenli dersler konuldu: İslâmın tedrisi, İslâm geleneğinde en değerli dinî faaliyetlerden biri kabul edilmekteydi. Namaz için, özellikle Cuma günleri, başşehrin büyük câmiine gitmek, Sultan (ve aynı zamanda Müslüman tebâ için) dinî bir vecîbe idi.
Sultan burada halk ile konuşur ve suiistimaller neticesinde ortaya çıkan, yazılı ve sözlü şikâyetleri (rık’â) kabul ederdi. Merâsim, Sultanın, halkının sıkıntılarına gösterdiği yakınlık ve alakayı temsil etmekte ve bu tavır, İslâm devlet geleneğinde yöneticinin en önemli fonksiyonu sayılmakta idi. Sultanın, tebânın en zayıf olarak yaşlı bir kadının elinden bir rik’â’yı kabul edişini resmeden minyatürlerde, ideal yönetici olarak bir Sultan tasviri çizilmiştir.
Cuma namazında, dönemin en önde gelen şeyhi tarafından okunan hutbe, dinî olmaktan öte bir fonksiyonu haiz idi. Cemâat, hutbe’de dile getirilen Sultan’la ilgili övgülere karşılık vermek durumundaydı ve bu merasim İslâm toplumunda Sultanın hâkimiyetinin halk tarafından kabulünü ifade ediyordu. Hakikaten, Sultanın isminin Cuma hutbelerinde zikredilmesi ve kendi adına para bastırılması, herhangi bir yöneticinin İslâm beldelerindeki bağımsızlığını gösteren iki mecbûrî sembol idi.
Öte yandan mahkemeler de câmilerde bulunmaktaydı. Bunlar içerisinde en kalabalık olanı, Büyük Çarşı civarında, şehrin ana caddesi üzerinde bulunan Vezir-i Azam Mahmud Paşa Camii’nin avlusundaki mahkeme idi.
Prof. Dr. Halil İNALCIK
Kaynak: Halil İNALCIK, “İstanbul: Bir İslâm Şehri”(terc. İbrahim KALIN), s.247-249 Costantinople ‘İslâmbol’ Haline Geliyor, (İslâm Tetkikleri Dergisi, Prof. Dr. Nihat M. Çetin Hatıra Sayısı, C:Volüme IX, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1995, İstanbul)
