CÖNK III DAŞRA Sözler

Albüm Adı: CÖNK III DAŞRA
Neşir Tarihi: 05.06.2026
Vokal: Özgür BAĞLIYALNIZ & Mine’l
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Şiirler: Süleyman Çobanoğlu, Âsaf Hâlet Çelebi, İbrahim Alaeddin Gövsa, Melih Cevdet Anday, Metin Eloğlu, Yunus Emre, Ah Muhsin Ünlü, Şükrü Erbaş, Nâzım Hikmet, Cahit Zarifoğlu
Altyapı: Âdem İZ
Miksaj & Mastering: Ersin A., Âdem İZ

ŞARKI LİSTESİ:
1- Ali
2- Amasyalı
3- Gonyalu
4- Anı
5- Horozdan Korkan Oğlan
6- Çingenelerim
7- Şöyle Garip Bencileyin (Bir Dostu Ölü Götürmek)
8- Zehra
9- Köylüleri Nasıl Öldürmeliyiz
10- Köyün Evleri Karanlık
11- Koşu Koşuver Nargözlüm
12- Yârim İstanbul'u Mesken mi Tuttun


ALİ

[ŞİİR, Faruk Nafiz Çamlıbel]
Namluya dayanır yola dalarsın
Duruşun bakışın yaman be Ali
Boşuna tetiği ne kurcalarsın
Var daha ateşe zaman be Ali

Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin
Neredeyse gelecek beklediklerin
Var iki atımlık canı kederin
Desene işleri duman be Ali
O’nu sen büyüt de söğüt boyunca
Kendini ellere versin o gonca
Sözüne kanmadın bunu duyunca
Gönlündü gözünü yuman be Ali

Geldiler beklenen çiftler ormana
Duruyor iki genç ne hoş yanyana
Bir kurşun kadına bir de çobana
Çınlasın yıllarca orman be Ali
Görünce uzanmış yar kucağına
Boynunu dolamış zülfü bağına
Kurşunu kahpeye atacağına
Kendine çevirdin aman be Ali

[BENT]
Mavzerin o kundağı yaslanır garip döşe
Alevden bir zehir ki sinmiş kor ateşe
Güneş küsüp de gitmiş, şu karanlık kör köşe
Gölgenin düştüğü yer, pusudaki yan üşür

Çökmüş dağın ardına, kalkmaz o kara duman
Geçmek bilmez saniye, durmuş sanki zaman
Nefes alsan duyulur, hâlin öyle yaman
Dişlerini sıkarken damaktaki kan üşür

Yapraklar gazel dökmüş, rüzgâr vurur sazına
Mevsim dönmüş kışa, var baharına yazına
Kader ilmek atmış bak Ali'nin boğazına
Kâinat buz keser de şu koca cihan üşür

Geliyor nazlı yârim, aksı süzülür suda
Bilmez ki garip başım bekliyor kör pusuda
Bülbül feryat edip takınır gamlı eda
Güle el değdikçe ah dalında diken üşür

Sarmış o yad elleri incecik yâr beline
Rüzgârlar meze olmuş zülfünün her teline
Değdikçe o çobanın gözü gonca gülüne
Bakmaya kıyılmayan o taze fidan üşür

Gözleri ceylan gibi, seker gider bayırda
Yürürler kol kolalar o yemyeşil çayırda
Ali’nin aklı şaşmış, şerde midir hayırda?
Gözyaşı sel olur da kirpikte mercan üşür

Elini uzatınca değer yârin tenine
Bilmez namlu bakıyor o alnının çatına
Azrail kılıncını bilemiş kefenine
Bilmeden gülüp geçen o gafil düşman üşür

Vursa yâri ölecek, vurmasa kendi yanar
Boşluğa düşüverir o an açılan kollar
Sığınacak yer arar bahtı karalı kullar
Çaresiz dert içinde aranan derman üşür

Gez ile göz arası biçilir bak bir ömür
Namlunun o deliği sanki kapkara kömür
Tek el silah sesiyle inleyen orman üşür
Toprağa düşen baştan yayılan o can üşür

Gidiyor kör boşluğa, ardına bakmaz civan
Ölümün şerbetine olur gönüllü revan
Dar gelir sinesine şu koca yalan cihan
Kefenin sarıldığı o cansız beden üşür


AMASYALI

[BENT]
Sana kaldı fütühat, ya ne sandın Amasyalı
Sırtlan şimdi Türkiye’yi, sırtlan arkadaşlarını
Şehzadeler uyudu, mermer lahitlerinde
Çekildi beyler, ağalar; o sırça köşklerine

Tarih rütbe söküyor, bak senin ellerinde
Sen nöbeti devraldın, o suskun siperinde
Viyana kapısı yok, pimapen balkonun var
Atın yok, senedin var; bir de soğuk namlun var

Sana kaldı bu sancak, taşıyamaz bir başkası
Yırtıldı medeniyetin o yaldızlı maskesi
Varsıl değil, bey değil; mülkiyetin yok senin
Lakin o bakışında, tapusu vardır ülkenin

İstanbul kadeh tutar, biz tutarız mavzeri
Görmez o müstesnalar, toprağa düşen teri
Siz şarap içerken ah, pek ince kederlerle
Uzak iklimlerdeki o süslü kaderlerle

Şili'de devrim olsa, yas tutar o aydınlar
Burda kopsa kıyamet, duymaz körler, sağırlar
Kemiği çatlatan o ses duyuldu bak derinden
Bir Amasyalı geçti, oynadı yer yerinden

O taş benim, kapatan, vatanın çatlağını
Amasyalı bir bakış, alır elbet öcünü
Amasyalı bir nefes, üflerken o kora
Sönmüş bütün ocaklar, yeniden harlanıyor
Fütühat senin işin, çok uzaktır Ankara
Senin o bakışında, bir vatan toparlanıyor

[ŞİİR, Süleyman Çobanoğlu]
Baktık ki omzumuzda kıldan keskin bir urgan
Türkiye ağır yüktür bilmeyen ne bilesi

Balkona bayrak astım sonra öptüm ve sustum
Benim balkon Tuna’ydı, Bağdat’tı hem Mohaç’tı.
Amasyalı hey dedim sana kaldı fütühat
Hoşgeldine geldiler çoğunun karnı açtı

Türkiye ağır yüktür kemiği çatırdatır
Kırılan kirişleri Dağlıca’da biz tuttuk
Aktütün’de, Eruh’ta, varsıl değil bey değil
İnledik derin derin İstanbul’u uyuttuk

Ahdettik de bir zaman geldikti, Kara Oğuz
Bin yıl oldu muttasıl toprak doydu kan ve ter
Bir yerden başlamaksa, bakışın Amasyalı
Ve bayrağı astığın o küçük balkon yeter!

Doğrudur felek bugün bizi rüsvay eyledi
Varsıl değil, bey değil; çavuş, sadece çavuş
Bir baktı, yalnız bir an – – kemiği çatırdatır
Kartalların ürktüğü o mübarek küçük kuş!


GONYALU

[ŞİİR, İbrahim Alaeddin Gövsa]
İri, geniş çehresinde dalgalı
Parça parça güneş, barut lekesi.
Çatık kaşlar gösterir ki kavgalı
Alnındaki büklümlerde öfkesi.

Çene enli, elmacıklar az çıkık,
Kahramanca yüzden taşar gür bıyık.

Geniş göğüs, iri, metin omuzlar,
Bâzusunda burç eğilen bir civân.
Şimdi yerde bin güçlükle kımıldar,
Bir yıkılmış kale gibi perişan.

– Geçmiş olsun, nasıl oldu?
– Döğüştük.

Cevab budur, çok söylemez asîl Türk.
Çok söylemez, fakat o sâf gözleri
Rûhundaki derinliği anlatır.

Orda harbi, intikamı, zaferi,
Orda köyü, evi, aşkı hep vardır.
Âh o gözler ölüm, hicrân, kan dolu.
– Nerelisin a hemşerim?
– Gonyalu…

[BENT]
Yüzünde var barut izi
Güneş yakmış o benizi
Çatık kaşla süzer bizi
Gözü kara Gonyalu

Omuzları sanki çınar
Pazusunda kuvvet yanar
Bıyıkları kana banar
Pala bıyık Gonyalu

Dedim: "Nedir senin hâlin?"
Düşmüş yana o sağ kolun
Dedi: "Açık benim yolum"
Hışmı yaman Gonyalu

Gözlerinde vatan saklı
Sevdasıyla, aşkla yüklü
Asil soylu, hem de köklü
Gönlü garip Gonyalu

Az konuşur, özü söyler
Selam durur bütün köyler
Destan yazar, gönül eyler
Bizim yiğit Gonyalu

Omuzları sanki duvar
Ellerinde nasırlar var
Gözlerinde karlı dağlar
Bağrı yanık Gonyalu

Düşmüş ama devrilmemiş
Düşmana sır, söz vermemiş
Kimseden "ah" beklememiş
Alnı açık Gonyalu

Toprağına yüzün sürer
Düşmanına defter dürer
Hak yoluna ömür verir
Özü sadık Gonyalu

Yalan nedir, hiç bilmemiş
Sözünden geri gelmemiş
Hileye meyil vermemiş
Sözü senet Gonyalu

Helal etmiş o kanını
Feda kılmış bu canını
Yüceltmiş bak öz şanını
Ruhu cennet Gonyalu

Ekmeğini bölüşür
Dostu ile gülüşür
Zor gününde buluşur
Gönlü gani Gonyalu

Haksızlığa gelmeyen
Yalan yüze gülmeyen
Haram nedir bilmeyen
Yolu doğru Gonyalu

İçinde bir sır taşır
Dağlar ile yarışır
Mevla’sına karışır
Sırrı derin Gonyalu

Dili kilit Gonyalu
Başı dimdik Gonyalu.
Kaşı çatık Gonyalu
Boynu bükük Gonyalu



ANI

[BENT]
Sofrada dumanı tüten şu ekmek
Bölerken utanır elim nedense
Zor gelir nefesi göğsüme çekmek
Sıradan bir sızı değil bu bence

Bir ana, saçını tararken kızın
Korkar incitmekten, okşar telini
Aklıma düşürür morarmış boğazın
İlmeğin sıktığı o son hâlini

Ne zaman göklerde bir kuş süzülse
Ruhumun üstüne gölgeler düşer
Bir kafes olur şu koca dünya
Ansızın içimi hatıran deşer

Eğilip bağlasam şu ayakkabımı
Elimde kördüğüm olur bağcık
Sızlatır aniden kendi boynumu
Boğazda daralan o ince ilmek

Sıcak ekmeği bölerken utanmak bundan
Mevsimler dönerken, saçım ağarırken
Benim her gün biraz daha yaşlanmam
Sizin hep gencecik kalmanız bundan

[ŞİİR, Melih Cevdet Anday]
Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.



HOROZDAN KORKAN OĞLAN

[ŞİİR, Metin Eloğlu]
Ben bütün mahallenin dilindeyim
Her dedikoduda bulunurum
Bir zamanlar dükkan işleten
Erkek Zeliha'nın torunuyum.

Ben bazı zamanlar ağacın yanındayım
Ahlatların altındayım
Yüzü jiletle kesilmiş
Kötülerin koynundayım.

Yağmur yağıpta hava bozunca
Eve yollanırım çişim gelince
Dil döker şiir yazarım
Gönüller şen olunca.

Evden çıkarım annem kızınca
Para bozdururum tütün alınca
O kahve senin bu kahve benim
Bitlenirim kış boyunca.

Kahve köşesinde güzel laf ettiler
Şiirimi benden iyi saydılar
Tam yüz kişinin ortasında
Anama avradıma sövdüler.

Benim aklım serseri aklı
Cebimde bıçaklar saklı
Sakal koyvermiş bir de babacığım var
Evlat yüzünden ağlamaklı.

[BENT]
Ben bütün mahallenin dilindeyim
Yırtık bir afiş gibi duvardayım
Sırtıma vururlar sopayı her gün
Bilmezler bambaşka diyardayım

Perdeler oynar ben geçerken yoldan
Dumanım savrulur, hayli derinden
Hacısı hocası tükürürler ardımdan
Bilmezler, ruhumdur kaldırıma çöken

Adım çıkmış dokuza, inmez sekize
Hasretim ezelden, güler bir yüze
Çöplerden topladım, paslı midemi
Muhtacım inan ki bir tatlı söze

Babamın gözünde bir kuru daldım
Ne meyve verdim, ne gölge yaptım
Ne bir dua aldım, ne de el öptüm
Akşamın köründe kapıda kaldım

İçimde bir köpek durmaz havlıyor
Zinciri kopuktur, sözüm geçmiyor
Ne kemik susturur ne yağlı ekmek
O susar, bu kez de anam ağlıyor

Yorulmuş, tekleyen, garip bir atım
Doğuştan karadır, silinmez bahtım
Kırık bir iskemle, işte saltanatım
Gelene geçene hayal sorarım

Aklımız serseri, fikrimiz firar
Zulada emanet paslanıp durur
Şiirler yazarım bitli yorgana
Bizi en derinden merhamet vurur

Esnafın tartısı hileyi çeker
Benimse günahım ortada durur
Kimi zehir kusar, kimisi şeker
Bizi de en çok bu "doğruluk" vurur

Ben bütün mahallenin dilindeyim
Öyküsü yarım kalan filimdeyim
Onlar dedikodu, çay, kahve ister
Bense kendimden geçmekteyim



ÇİNGENELERİM

[ŞİİR, Âsaf Hâlet Çelebi]
deniz kenarına inen çingenelerim
sulara içmeden bakarlar
o sular tuzludur
balıklar içer

yeşil otların içine gömülen çingenelerim
otları yemezler
o otlar tatsızdır
katırlar yer

çiçekli şalvar seven çingenelerim
çiçeği sevmezler
kalem parmaklı çingenelerim
kalem tutmazlar
falıma bakarlar da
yüzüme bakmazlar
elime bakarlar da
ayağıma bakmazlar
paramı isterler de
beni istemezler

yüzlerini güneşle yıkayan çingene kızlarım
kibarım diye bana gönül vermezler

[BENT]
Tuzlu sudur o deniz, balıkların kadehi
Onlar için bu dünya bir anlık konak yeri
Eşyanın hırsı bitmiş, dalgalar bize bakar
Tuzlu bir yalnızlık bu, gelir içime akar

Yüzlerini güneşle yıkayan bu kızların
Kibarlığım yüküdür o hırçın ağızların
Deniz bir cam kırığı, batar da içmezler hiç
Denize inen esmer, gel de bir de buradan geç

Kibarlığım bir gurbet, onlar asla dönmezler
Kibar diye bu kalbi çöpe atıp geçerler
Yeşil otun içinde o kıvrak gövdeleri
Onlar güneşle doğup güneşle can seçerler

Kibarlığım bir pranga, onlar hür ve serseri
Dönmezler bu zindana artık bir daha geri
İstemezler hiç beni, güneş yeter onlara
Bense hapsolmuşum bak, şu soğuk salonlara

Onlar mülksüz ve çıplak, bense kibar bir enkaz
Biter bu kısa rüya, başlar o sonsuz ayaz
Güneşten bir hırkayı giyip de gidenlerin
Gönlünde yeri yoktur kibar beyfendilerin

[ŞİİR, Âsaf Hâlet Çelebi]
çiçekli şalvar seven çingenelerim
çiçeği sevmezler
kalem parmaklı çingenelerim
kalem tutmazlar
falıma bakarlar da
yüzüme bakmazlar
elime bakarlar da
ayağıma bakmazlar
paramı isterler de
beni istemezler

yüzlerini güneşle yıkayan çingene kızlarım
kibarım diye bana gönül vermezler



ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN (BİR DOSTU ÖLÜ GÖTÜRMEK)

[ŞİİR, Yunus Emre]
Acep şu yerde varm'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin

Nice bu dert ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin

[BENT]
Pencerede perde inik
Yüreğimde binbir ezik
Ocağında ateş sönük
Savrulmamış külü kaldı

Evin yolu yokuş idi
Ruhun sanki bir kuş idi
Bu gördüğüm bir düş idi
Uyanmayan uyku kaldı

Ne malın var ne mülkün
Bitti dünya yükün
Söylediğin yanık türkün
Telde mızrap izim kaldı

Çektiğin kehribardı
Her tanesi efkârdı
Gün akşamdan tez karardı
İmame boş, tane kaldı

Musallada soğuk taşın
Toprak atar arkadaşın
Daha kaçtı senin yaşın
Şu gençliğin hatrı kaldı

Diploma var, alan yok
Asker oldun, gelen yok
Hâlimizden bilen yok
Hayal meyal yüzü kaldı

Dalda taze çiçek idin
Pır pır eden böcek idin
Sen dünyada gerçek idin
Bize yalan dünya kaldı

Nazlı nazlı gidişin var
Beni benden edişin var
Meleklerle gülüşün var
Burda garip kullar kaldı

Ne beşiğin sallanacak
Ne çocuğun dillenecek
Adın kimle söylenecek
Dertli dertli yârin kaldı

Kınan tasta kurudu bak
Gözü yolda bürüdü bak
Aşkın sırra yürüdü bak
Ciğerimde közü kaldı

Beyaz atın yelesi yok
Bu derdin hiç çaresi yok
Ölümün bir hilesi yok
Yürekte bir sızı kaldı

Dört arkadaş birinizdir
Tahta kutu yükünüzdür
Bilin ki tek mülkünüzdür
Bir avuçluk mezar kaldı

Dönüş yolu epeyi uzun
Dinlen biraz, yorgun başın
Yağmurlar da bırak yağsın
Yıkanacak taşın kaldı

Özgür der ki; bu ne iştir
Gelen geçer, bir gidiştir
Ölüm pek çetin bir iştir
Bana yalan dünya kaldı

[KÖPRÜ]
Özgür der ki; bu ne iştir
Gelen geçer, bir gidiştir
Ölüm pek çetin bir iştir
Bana yalan dünya kaldı

[ŞİİR, Yunus Emre]
Acep şu yerde varm'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin

Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin

Nice bu dert ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin

Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin



ZEHRA

[ŞİİR, Ah Muhsin Ünlü]
düşerler ve onları hep zehra toplar
bir tayın üzerinden çok zaman geçer
vakit çalar ay yarılır zenciler biter
beni zehra bilinciyle bir tiren yoklar
babam girer laborant kendini toplar
zehra babamı toplamaz balonlar zehra
kardeşleri kedilerden mordur oteller
bekler kuşlar, ölürlerse yere düşerler
yere düşerler ve onları hep zehra toplar
bronş patlar kardeşim bir, dağılır lise
annem yokken bizim evi zenciler sağlar
elimden bir elmadır düşer yerlere
yerlere bir elmadır elimden düşer
kuşlar hep ölürlerse elmalar düşer
elma yerde onları hep zehra toplar
elma yerde onları hep zehra toplar
elma yerde onları hep zehra toplar

[BENT]
Bütün bardaklar kırılır, sular meclisten dışarı
Babam bir deney tüpüdür, laborantlar şaşırır
Devlet düşer, jeton düşer, o kasketli baş düşer
Akıl hükümsüzdür artık, elma dalı bırakır

Toprak bizi reddeder, bir ağaçta sallanırız
Düşen her şeyi havada, bir tek Zehra yakalar
Kardeşim bir bronşittir, öksürür bütün liseyi
Okulun duvarları mordur, kediler grev yapar

Annem yoktur, zenciler basar o tenha mutfağı
Karanlık bir çorba pişer, tencere yere kapaklanır
Kuşlar uçmayı unutur, kanatları camdan ağır
Patır patır dökülürler, o beton kaldırımlara

Raydan çıkar o tiren, makas değiştirir aklım
Vagonlar devrilir bir bir, içinden tarih dökülür
Coğrafya kitabı yırtılır, haritalar denize düşer
Ben düşerim, adım düşer, kimliğim suya düşer

Sudan çıkarıp kurutan, ipe asan Zehra'dır
Bir elmadır yuvarlanır, Âdem'den beri suçlu
Isırsan dişin kırılır, atsan geri döner sana
"Bitti" dendiği o an, başlar o büyük toplama:

Elma Zehra'dır
Yer Zehra'dır
Düşen benim
Tutan Zehra’dır



KÖYLÜLERİ NASIL ÖLDÜRMELİYİZ

[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

[AÇILIŞ]
Niçin öldürmeliyiz hususunda sanırım artık hemfikiriz
Gerekçeler tamam, vicdanlar rahat, karar kesin
Fakat nasıl olmalı bu? Bu işi nasıl halledeceğiz?
Estetik mi olsun, vahşi mi?
Sessiz mi olsun, yoksa…
Bir şölen gibi mi?

[1. BENT]
Nasıl kıyılır bu cana, usulü ne olmalı?
Kan mı akmalı su gibi, kadehler mi dolmalı?
Yoksa sessiz sedasız bir gece vakti mi biz
Kazıyalım kökünü, kalmasın tek bir filiz

Hayır, gürültülü olsun, ibret olsun âleme
Yakışmaz sessiz ölüm, bu kutlu mücadeleye
Öyle bir sahne kuralım ki benzesin kıyamete
Kurban edelim hepsini o yüce medeniyete!

Evvela taptıkları o kutsal toprak ile
Doldurun ağızlarını, tıkın nefeslerini
Çamurla sıvayın ki o kaba dillerini
Bir daha söylemesinler yanık türkülerini

Kendi kör bıçaklarıyla, paslı tırpanlarıyla
Doğramalı etlerini, biçmeli ekin gibi
Harman yerine serip o nasırlı gövdeleri
Dövenle ezmeli ki ayrılsın ruh ve deri

Kazma saplarıyla vurun, çatırdasın kemikler
Anlasınlar neymiş o toprağa vurmak her gün
Kendi kuyularına atın, taş doldurun üstüne
Karanlıkta çürüsünler, görmesinler gün yüzü

Ya da durun, onları güzellikle boğalım
Parfüm koklatın zorla, leş kokan burunlara
Mozart çalın son sesle, patlasın kulakları
Dayanamaz o akılları bu zarif oyunlara

Bağlayın sandalyeye, aynalar koyun önüne
Kendi çirkin yüzlerine bakarak can versinler
Estetik bir şok ile dursun kaba kalpleri
Güzelliğin zehrini damarda hissetsinler

Kitap sayfalarıyla kesin o kalın parmakları
Şiir okuyun onlara, öyle bön bön baksınlar
Anlamadıkları her söz bir kurşun olsun onlara
Cehaletin utancıyla kavrulup da yansınlar

Veya salın üstüne aç kalmış köpekleri
Boğuşmayı severler ya, görsünler hasmı şimdi!
Parçalasın dişleriyle, o ağırkanlı eti
Tabiat geri alıyor bak verdiği emaneti

Derilerini yüzüp de davul yapın gergin
Çaldıkça inlesin o bitmeyen cehaletleri
Kemiklerinden kule, kafatasından duvar
Örün ki sınırlarına, korksun tüm nesilleri

Beton dökün üstlerine
Gri, soğuk bir beton
Heykel olsun donup kalsın
Gelsin artık mutlu son

Presleyin gövdeleri
Asfalt yapın yollara siz
Üzerinden geçsin artık
O lüks arabalarımız

Fabrika bacalarına
Yakıt yapın yağlarını
Çarklar dönsün, dişliler
Ezsin o sığ başlarını

Söyleyin şimdi bana
Yetti mi bu tarifler?
Az bile, az bunlara
O çekilen zahmetler

Kazmayla, kürekle
Tırpanla, orakla
Estetikle, sanatla
Betonla, yasakla!

Vurun, vurun durmayın
Bu bir temizlik şöleni
Kâinat alkışlıyor
Köylüyü öldüreni!

[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

[2. BENT]
Bitti işte temizlik, dindi o kaba sesler
Tarlalar dümdüz oldu, ne başak var ne diken
Kerpiçler toz duman, tezek kokusu gitti
Şehirler birleşti bak, ufukta yok bir engel

O nasırlı elleri toprağa gömdük derin
Artık kimse sümkürmez o şık kaldırımlara
Otobüsler tertemiz, ayak kokusu bitti
Parfüm sıkmış gibiyiz bütün manzaralara

Gözümüz aydın olsun, estetik kazandı bak
Ne şalvarlı bir gölge ne kasketli bir kafa
Her taraf cam ve çelik, her yer steril, parlak
Kaldırdık o geçmişi, en tozlu, en kör rafa

Lakin söyleyin şimdi, bu sofrayı kim kurar?
Domatesi kim eker, buğdayı kim savurur?
Kimi azarlayacağız, kime hava atacağız?
"Köylü" diye ezmezsek, kime efendi deriz?

Et bitti, süt kesildi, yumurta zaten hayal
Laboratuvar etiyle, doyacağız besbelli
Toprak küstü bizlere, tohum çatlamaz oldu
Betonu kemiririz, aç kalırsak, temelli

Türküler sustu birden, neşet gitti, saz gitti
Caz dinleriz artık biz o soğuk barlarda hep
Ama bir eksik var bak, ciğer yanmıyor artık
Ruhumuz üşüyor o teknik şarkılarda hep

Kime cahil deriz şimdi, kimi eğiteceğiz?
Kimi kurtaracağız, o yüce filmlerde?
"Öteki" olmayınca, "ben" de eridi gitti
Manasız kaldı hepsi, o pek derin ilimler de

Seçim vakti gelince kime kızarız artık?
Makarnacı kalmadı, herkes latte içiyor
Mazeret bitti beyler, başarısızlık için
Artık bu elit gömlek bize pek dar geliyor

Bıçağı kapın beyler
Çatalı tutun hanımlar
Köylü bitti madem ki
Yanıyorsunuz açlıktan

Dönmüşken gözlerimiz
Bakıyorken yana yana
Yiyin birbirinizi hadi
Kalmasın tek bir tane!

[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

[3. BENT]
Aç kalmadık korkmayın, gemiler yük taşıyor
Şili'den elma gelir, Çin'den sarımsak gelir
Çoban lazım olursa ithal ederiz elbet
Nasılsa bu düzene her türlü ahmak gelir

Köylüleri öldürdük, köyleri yuttuk tamam
Her yer şehir, her yer biz, her yer aynı terane
Sıkıntıdan patlarız, düşmansız bu cennette
Yaratacağız içimizden yeni bir "köylü" yine!



KÖYÜN EVLERİ KARANLIK

[ŞİİR, Nâzım Hikmet]
köyün evleri karanlık,
gökte yıldız pır pır eder.
ben bir asker kaçağıyım,
gelin, bana bir tas su ver.

neyliyim kusura bakma,
elleri kınasız gelin,
çalar asker kaçakları
kapıları geceleyin.

köyde bebeler ağlıyor,
uyku uyutmuyor açlık.
yaramı sarıver, bacım,
jandarmalarla çarpıştık.

görüp durur yolumu
emzikli bir kadıncağız.
biz on kere on bin memet
on kere on bin kaçağız.

bu yarayı sardın, bacım.
ya yüreğimin yarası?
ayyıldızı esir etti
amerikan bandırası.

[BENT]
Elleri kınasız gelin
Gözü yaşlı, yüzü narin
“Niye kaçtın vatanından?
“Yiğit kaçmaz, geri dönesin”

Dedim: Bacım, dinle hele
Sözüm gitmez esen yele
Vatan için can veririm
Girmem yabancı bir kola

Talim yaptık bozkırlarda
Yaban dili var kırlarda
Tüfeğimin kabzasında
"Made in USA" yazar da

Komutan der: "Selam durun!"
Kime selam? İyi düşün!
İncirlik’te yatan gâvur
Hançeridir bu yurdun

Jandarma düştü peşime
Ateş yağdı şu döşüme
Sıkan Memet, kaçan Memet
Haram kattılar aşıma

Ben o üssü beklemem
Yabancıya dost demem
Ayyıldız’ın gölgesinde
Gâvur emri dinlemem

Bak köyünde ocak tütmez
Tarlanda tohum bitmez
Senin buğday ambarın boş
Onların gemisi gitmez

Bebek ağlar, meme kuru
Fukaranın bükük boynu
Ankara’da o beylerin
Bizden ırak, tuzu kuru

Asıl kaçak onlar bacım
Yüreğimde dinmez acım
Mülkü satıp savan onlar
Bekler beni darağacım

Onlar kaçtı vicdanından
Şehitlerin o kanından
Ben dağlara sığındım da
Korktular el fermanından

Ne zaman ki o bayrağı
Tam bağımsız kılacağız
Ne zaman ki o Coni’ler
Terk ederler bu toprağı

İşte o gün dönerim ben
En ön safta dururum ben
Şimdi "vatan haini" derler
Olsun... Hakk’a güvenirim ben

Su verdiğin tas sağ olsun
Evin barkın şen bağ olsun
Ben giderim karanlığa
Yolum sarp ve hep dağ olsun

[ŞİİR, Nâzım Hikmet]
köyün evleri karanlık,
gökte yıldız pır pır eder.
ben bir asker kaçağıyım
gelin, bana bir tas su ver.



KOŞU KOŞUVER NARGÖZLÜM

[ŞİİR, Cahit Zarifoğlu]
Koşu koşuver nargözlüm
Yuvarlak biçimli ayakların
Küheylan kolanı gibi kuşağın
Gürbüz kalçalarının üzerinde

Koştur azaplardan kaçalım
Koruklar üzümlenmiş mi bakalım
Bir söze iki gülüş bir öpücük
İki bedeni birbirine katalım

Ruhsatlım sevdamsın berigel
Kanın höpürtülü, başın dik
O seven yuyan bakışınla
İçimi yuğ, mermer döşegel

Dorukta yeni ay ince işaret,
Geceye bir şey olmaz gayri,
Ne kem gözler gezinir karanlığa,
Ne evin sevincinden korkan bulunur.

Asmalarda güneş ve çocuklarımız
Çardakta ıslak ve ekşi uyur
Bacın bazlama yağlasın sahana
Mutluyuz tüm dünyaya duyur

[BENT]
Kaçalım azaptan, dağlar bizimdir
Şehirden uzakta, çağlar bizimdir
Koruklar bal olmuş, üzümler kara
Patlasın o salkım, bağlar bizimdir.

Asmada çocuklar, mışıl mışıldır
Rüyalar gökkuşağı, ışıl ışıldır
Kalksın bacın şimdi, yaksın ocağı
Güneş sofrada bak, pırıl pırıldır

Çözül de gel beri gel deli kısrağım
Belin bir yay gibi gerilsin
Aklımı al, suya ver
O buğday sarısı, o başak soylu gövden
Alevden bir harman yeri şimdi
Yıldızlar salkım salkım üstümüze
Ay vurmuş mu omuzlarına taptaze bakalım

Kır zinciri gel gayri, kısrak gibi şahlanıp
Şu yanan ağustosun bağrına düşelim biz
O gürbüz kalçaların yükünü yere vur da
Dünyanın çivisinden birlikte şaşalım biz

Topukların değerken o çatlamış toprağa
Can yürüsün köklere, su yürüsün yaprağa
Kemerini çözüver, nefes alsın o belin
Dönelim seninle biz bir coşkun ırmağa

Salkımlar yere değmiş, bereketten çatlıyor
Dudakların şırası, dudağımda patlıyor
Bir ısırık al hele o hayatın tadından
Kanımızda bir nehir, engelleri atlıyor

Koruklar bal eylemiş, beklemenin sonu bu
Bu şehvetin ve lezzetin en helal oyunu
Ezelim o üzümü, göğsümüzün üstünde
İçelim kana kana, aşkın en koyu suyunu



YÂRİM İSTANBUL’U MESKEN Mİ TUTTUN

[ŞİİR, Laedri]
Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun
Gördün güzelleri beni unuttun
Sılaya dönmeye yemin mi ettin

Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı

Yârim sen gideli yedi yıl oldu
Diktiğin fidanlar meyveyle doldu
Seninle gidenler sılaya döndü

Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı

Yârimin giydiği ketenden gömlek
Yoğumuş dünyada öksüze gülmek
Gurbet ellerinde kimsesiz ölmek

Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı

İğde çiçek açmış dallar götürmez
Dağlar diken olmuş kervan oturmaz
Benim bağrım yufka sitem götürmez

Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı

[BENT]
Gördüğünü var mı sandın
Aslın nurdu, nar mı sandın
O güzelleri yâr mı sandın
Sırrı aşikâr mı sandın

Kuyu derin, ipin kısa
Yusuf küsmüş o libasa
Kapıldın o boş hevese
Yırtılanı ar mı sandın

Sıla neresi, unuttun mu
Taşı, tuncu yâr tuttun mu
Sen kendini avuttun mu
Yarayı sarar mı sandın

Secde eden başın hani
Gözündeki yaşın hani
Pişen sıcak aşın hani
Zararı sen kâr mı sandın

Zincirlerin altından mı
Tahtın, kara bahtından mı
Korkun son rıhtımdan mı
Zindanı saray mı sandın

Gölgen senden uzun düştü
Payına hep hüzün düştü
Yüreğine sızın düştü
Güneşi doğar mı sandın

Aynalara bakamazsın
Bir kibriti çakamazsın
Bu günahı yakamazsın
Mahşeri pazar mı sandın

Kalem küstü, kâğıt yandı
Sözün bitti, dil usandı
Gören seni, adam sandı
Cahili yazar mı sandın

Bahçende gül soldu gitti
Bülbül sustu, öldü gitti
Ömür bitti, doldu gitti
Mevsimi bahar mı sandın

Boynundaki tasmalarla
Oynadığın asmalarla
Ruhundaki yosmalarla
Haramı helal mi sandın

İplerin var, başkasında
Hayallerin Kaf Dağı’nda
Bu kuklalar sofrasında
Kendini Özgür mü sandın

[ŞİİR, Laedri]
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı