Amerikan Solu ve Siyahi Münevverlerin ‘Türk’ Algısındaki Tarihî Yanılgılar
Mukaddime: Muhalifin Ezberi
İnsanlık tarihi, zalimin tahakkümüne karşı mazlumun isyanıyla şekillenmiş; kâğıda dökülen her hakiki feryat, müesses nizamın yalanlarını yırtan bir kılıç vazifesi görmüştür. Yirminci asrın Amerika’sında neşvünema bulan zenci hürriyet mücadelesi ve sol-muhalif hareketler de bu isyan ananesinin en gür sadalarından birini teşkil eder. Bu hareketlerin münevverleri ve sanatkârları, kıtayı asırlardır kanatan ırkçılığın, Transatlantik köle ticaretinin ve kapitalist sömürünün çirkin yüzünü bütün çıplaklığıyla ifşa etmişlerdir. Onlar, “Beyaz Adamın” kendi meşruiyeti için uydurduğu resmî tarihi reddetmiş, insanlığın hakiki hürriyeti uğruna Amerikan emperyalizmine karşı amansız bir fikrî ve siyasi cihadın bayraktarlığını yapmışlardır.
Lakin ortada izahı elzem, mühim ve dehşetli bir fikrî garabet mevcuttur: Dünyanın bütün mazlumları için adalet talep eden, müesses nizamın sömürü çarklarına çomak sokan bu keskin kalemler; mesele Şark’a, hususen Osmanlı’ya ve Türk kavmine geldiğinde birdenbire körelmekte, o şanlı isyankâr duruşlarını kaybetmektedirler. Amerikan nizamının esasını teşkil eden Garp epistemolojisine başkaldıran bu zihinler, ne acıdır ki aynı nizamın “Şark” hakkında ürettiği asırlık oryantalist iftiralara ve husumetkâr kalıplara hiç sorgusuz sualsiz teslim olmaktadırlar.
İşte bu durum, entelektüel tarihin en muazzam tezatlarından birini sinesinde barındırır: Batı’nın kendi eliyle yazdığı “Batı tarihine” zerrece itimat etmeyen, o tarihin kan ve riya üzerine bina edildiğini haykıran bu radikal muhalifler; izahı güç bir tutulmayla, Batı’nın yazdığı “Şark tarihine” körü körüne iman etmektedirler. İsyan ettikleri devletin okullarında ve matbuatında Türk’e dair üretilen “barbar, köleci, işgalci ve katliamcı” şablonunu asgari bir tetkike dahi lüzum görmeden, peşin bir hükümle kabul ederler. Zenci hakları müdafaacıları kendi ecdatlarının pamuk tarlalarında çektiği ızdırabı yanlış bir tarihî kıyasla Osmanlı’nın kul nizamına yansıtırken; Amerikan solu ise Avrupa’nın kanlı kolonyalizmi ile Osmanlı’nın “Millet Sistemi”ni aynı sömürgeci kefeye koyma gafletine düşer. Üstelik Batı’daki azınlık diasporalarının ürettiği tek taraflı trajik anlatılar, bu sol mahfillerde âdeta dokunulmaz bir dogma hâlini alırken; Balkanlarda, Kafkaslarda ve Kırım’da tehcire, mezalime uğrayan milyonlarca Türk’ün feryadı bu “adaletperver” çevrelerin mahkemesinde mutlak bir sükûtla karşılanır.
Elinizdeki bu mufassal makalenin gayesi; bir nizamı müdafaa etmekten ziyade, hakikatin üzerini örten bu tarihî miyopluğu açığa çıkarmaktır. Kölelik mefhumundaki mefhumi kargaşayı, Marksist imparatorluk dogmasını, diasporaların entelektüel tahakkümünü ve “isyankâr zihinlerin” Garp ezberlerine esaretini etraflıca mütalaa edeceğiz. Zira bilinmelidir ki; hakiki manada hür olmak isteyen bir zihin, yalnızca bedenine vurulan prangaları değil, zihnine zerk edilen coğrafi ön yargıları ve asırlık yalanları da parçalamak mecburiyetindedir.
Birinci Fasıl: Amiri Baraka Vakası ve Siyahi İsyanın Hudutları
Meselenin fikrî derinliklerine nüfuz edebilmek için, müşahhas bir misal üzerinden yürümek elzemdir. Bu minvalde, ömrünü Amerikan nizamının ırkçı ve kapitalist kaidelerini sarsmaya vakfetmiş şair, Amiri Baraka fevkalade mühim bir numunedir. Baraka, sadece kâğıt üzerinde bir muharrir değil; inancı, hiddeti ve mazlumiyet şuuruyla sokağın nabzını tutan, kendi halkı için amansız bir “cihat” ilan eden bir aksiyon adamıydı. Onun emperyalizme, sömürüye ve beyaz tahakkümüne karşı yükselttiği o gür seda, şüphesiz ki insanlık vicdanında haklı ve muazzam bir yansıma bulmuştur.
Lakin, mesele Şark coğrafyasına ve tarihî ihtilaflara intikal ettiğinde, bu sarsılmaz muhalif zihnin nasıl da Batı’nın oryantalist hudutlarına hapsolduğunu görmek, meselenin vahametini idrak etmek bakımından ibret vericidir.
Evvela, Baraka’nın ve o devirdeki siyahi münevverlerin benimsediği İslam telakkisinin mahiyetini doğru mütalaa etmek icap eder. 1960’lı yıllarda Amerika’da neşvünema bulan siyahi İslamlaşma (gerek “Nation of Islam” gerekse Baraka’nın meyyal olduğu “Kawaida” mektebi), asırlardır Şark’ta hüküm süren ananevi, Sünni yahut tasavvufi Türk-İslam nizamından tamamen azade bir surette teşekkül etmiştir. Zenci aydınlar için İslamiyet; “Beyaz Adamın” dini olan Hristiyanlığa, köle efendilerinin lisanına ve kültürüne karşı kuşanılmış radikal bir manevi zırh, asimile olmayı reddeden bir başkaldırı silahıydı. Onların ruhani kıblesi ve kültürel referansı Osmanlı’nın pâyitahtı olan İstanbul değil, köklerinden koparıldıkları siyah Afrika idi. Dolayısıyla, siyahi hareketin mefkûresinde tarihî Türk hilafetine yahut Osmanlı nizamına dair fıtri bir ünsiyet, bir muhabbet yahut tarihî bir müştereklik şuuru mevcut değildi. Bu kopukluk, onların Türklerin tarihî serüvenine karşı mutlak bir bigânelik içinde olmalarına zemin hazırlamıştır.
Bu fikrî bigâneliğin bir tezahürünü, bizzat Baraka’nın “Amerika’yı Kim Havaya Uçurdu?” (Somebody Blew Up America) isimli şiirinde müşahede ederiz. 11 Eylül hadiselerinin ardından kaleme aldığı bu eserde Baraka, dünya tarihindeki bütün sömürgecileri, zalimleri ve katliamcıları tek tek hesaba çekmiş, emperyalizmin kanlı vekayinamesini “KİM?” sualiyle müesses nizamın yüzüne çarpmıştır. Lakin o amansız sual silsilelerinin arasına, aniden ve gayet sathi bir surette şu mısrayı da ilave etmiştir: “Kim zengin oldu Ermeni soykırımından”.
İşte bu mısra, Batı’daki radikal muhalefetin en büyük “kör noktasını” bütün çıplaklığıyla ifşa eden tarihi bir vesikadır. Baraka, bu ifadeyi kaleme alırken şüphesiz ki Osmanlı arşivlerini tetkik etmiş, yahut meselenin tarihî hakikatine dair müstakil bir cehde girişmiş değildi. O, sadece Amerikan sol-entelektüel çevrelerinde “dünya tarihindeki trajediler” listesinde hazıra konulmuş bir ezberi, bir Batı dogmasını alıp şiirine yerleştirmiştir.
Ortadaki trajedi ve ironi fevkalade büyüktür: Hayatı boyunca Batı emperyalizminin ve “Beyaz Adamın” kendi halkı hakkında yazdığı resmî tarihe isyan eden Baraka; mevzu Türkler olunca, aynı Batı emperyalizminin, aynı Haçlı zihniyetinin Şark hakkında kurguladığı o husumetkâr propagandaya hiç şüphe etmeden teslim olmuştur. Emperyalizmi taşlarken dahi, emperyalizmin ürettiği taşları kullanmıştır.
Amiri Baraka vakası, şahsi bir cehaletten yahut hususi bir Türk düşmanlığından ziyade; Amerika’daki muhalif, sol ve siyahi zihinlerin Garp epistemolojisine (Batı’nın bilgi üretme tekelini elinde tutan nizamına) nasıl derinden esir olduğunun en müşahhas ve en acı ispatıdır. Onlar kendi zindanlarının duvarlarını yıkmaya muvaffak olmaya çalışmışlar, lakin dünyanın geri kalanını o zindanın pencerelerinden –yani Batı’nın onlara gösterdiği zaviyeden– seyretmeye devam etmişlerdir.
İkinci Fasıl: Kölelik Mefhumundaki Mana Kargaşası
Bir mefhumun lügattaki karşılığı ile tarihî tekâmül içindeki hakikati arasındaki uçurum, bazen koca bir medeniyetin haksız yere mahkûm edilmesine zemin hazırlar. Amerika’daki siyahi münevverlerin ve Batılı sol zihniyetin Şark’a, bilhassa Osmanlı’ya dair besledikleri husumetin en mühim amillerinden biri de şüphesiz “kölelik” mefhumu etrafında koparılan bu fırtınadır. Batılı bir dimağ yahut Amerikalı bir zenci “köle” lafzını işittiği yahut okuduğu vakit, zihninde canlanan yegâne manzara; prangalar içinde okyanusu geçen gemiler, Alabama yahut Mississippi’deki pamuk tarlaları, sırtında kırbaç şaklayan bîçare insanlar ve insanın salt derisinin renginden ötürü bir eşya, bir “mal” seviyesine indirildiği o vahşi nizamdır.
Bu kanlı ve trajik mazi, Amerika’daki zencilerin ruhunda silinmesi gayrikabil bir travma bırakmıştır. Lakin en büyük entelektüel sefalet, kendi ecdatlarının maruz kaldığı bu Batı menşeli vahşeti, “kıyas-ı maal-fârık” (farklı ve birbirine benzemeyen şeyleri kıyaslama hatası) yaparak, hiçbir surette benzemeyen Osmanlı nizamına teşmil etmeleridir.
Amerika’daki nizam, hukuki tabiriyle “Chattel Slavery” (Demirbaş/Mal Köleliği) idi. Bu nizamda insan, alınıp satılan, miras bırakılan, zekâsı ve ruhu inkâr edilen, sırf Afrikalı olduğu için nesilden nesile bu zillete mahkûm edilen bir mahluk statüsündeydi. Irkçılık, bu nizamın hem temeli hem de itici gücüydü.
Halbuki Osmanlı’daki müessese, Batılıların anladığı manada bir “kölelik” değil, devlete ve liyakate mebni bir “kul sistemi” ve hususi bir terbiye ocağıdır. Evvela şunun altını kalın çizgilerle çizmek icap eder ki; İslami ve Osmani nizamda kölelik, ırka dayalı bir kast sistemi değildir. Osmanlı, Batılılar gibi sadece Afrika’dan insan toplamamış; Kafkasya’nın, Balkanların, Çerkeslerin beyaz evlatlarını da bu sisteme dâhil etmiştir. Zira mühim olan tenin rengi değil, devlete olan sadakattir.
Daha da mühimi ve Batılı bir aklın idrakte en çok zorlandığı hakikat şudur ki; Amerikan sisteminde bir kölenin yükselebileceği en yüksek makam “baş kâhyalık” yahut ev hizmetkârlığı iken, Osmanlı “kul” nizamında devşirilen yahut saraya alınan bir kimse, dünyanın en kudretli ordularına kumandanlık edebilir, koca bir cihan imparatorluğunun iki numaralı adamı olan Sadrazamlık (Başvezirlik) makamına oturabilirdi. Bir cariye, zekâsı ve dirayeti nispetinde yükselerek padişaha zevce olabilir, hatta “Valide Sultan” sıfatıyla koca imparatorluğu fiilen idare edebilirdi. Bir mülkün mutlak idaresinin kölelikten gelme kullara (Sokullulara, Köprülülere) yahut cariyelere (Hürrem yahut Kösem Sultanlara) emanet edildiği bir nizamı, Alabama’daki plantasyonlarla aynı kefeye koymak, ancak korkunç bir cehaletin yahut kasıtlı bir iftiranın neticesi olabilir.
Siyahi hareketin münevverleri, Osmanlı’da Afrika kökenli insanların bulunduğunu işittiklerinde derhâl kendi Batılı şablonlarını devreye sokarlar. Lakin Osmanlı’daki Afrika kökenlilerin hikâyesi, onların ezberlerini tarumar edecek mahiyettedir. Misal olarak, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kahramanı Zenci Musa’yı mütalaa edelim. Sudan menşeli olan bu adam, Osmanlı ordusunda bir zabit, Trablusgarp’ta, Yemen’de, Hicaz’da İngiliz emperyalizmine karşı aslanlar gibi çarpışan sarsılmaz bir mücahitti. İngiliz kumandanının “Bizim safımıza geç, seni altına boğalım.” teklifine karşılık; “Her teklif herkese yapılmaz! Ben bir Osmanlı zabitiyim, benim devletim Osmanlı’dır, bayrağım ay-yıldızlı bayraktır!” diyerek İngiliz’in yüzüne tüküren Zenci Musa’nın o asil ve hür ruhu, Amerikan kölelik nizamının neresine sığdırılabilir?
Zenci Musa, sokaklarda hamallık yaparak rızkını temin etmiş lakin devletinden asla taviz vermemiş, vefat ettiğinde Özbekler Tekkesi’ne bir kahraman olarak defnedilmiştir. Hangi Amerikan kölesi, kendisini esir eden devlete böylesine mukaddes bir muhabbetle ve hür bir iradeyle bağlanmıştır?
İşte Amerikan solu ve siyahi aydınlar, Batı’nın günahkâr tarihini dünyanın cihanşümul tarihi zannetme hastalığına (tarihî miyopluğa) düçar olmuşlardır. Kendi sırtlarındaki kırbaç izlerinin müsebbibi olan Batı medeniyeti ile kavga ederken, Şark’ın o fütüvvet, liyakat ve devlete sadakat üzerine bina edilmiş apayrı nizamını anlama zahmetine girmemiş, Batı’nın oryantalist gözlükleriyle Şark’ı haksız yere taşlamışlardır.
Üçüncü Fasıl: Sol Fikriyatın ‘İmparatorluk’ Dogması ve Pax Ottomana
Siyasi mefkûrelerin en büyük zaafı, hadiseleri ve tarihî hakikatleri kendi dar ideolojik şablonlarına uydurmaya çalışmalarıdır. Amerikan solu ve Marksist cenahta teşekkül eden “Osmanlı” yahut “Türk” husumetinin temelinde de mefhumları tahrif eden bu şabloncu zihniyet yatar. Bu zihniyetin lügatinde “İmparatorluk” (Empire) lafzı, mücerret ve mutlak bir kötülüğü, sömürgeciliği (kolonyalizmi), kapitalist yayılmacılığı ve hammadde hırsızlığını temsil eder.
Bir Amerikan solcusu yahut muhalifi “Osmanlı İmparatorluğu” ismini işittiğinde, zihnindeki Marksist şablon derhâl devreye girer. Onların dimağında imparatorluk demek; İngilizlerin Hindistan’ı iliklerine kadar sömüren Doğu Hindistan Kumpanyası, Fransızların Cezayir’de kurduğu kanlı müstemleke nizamı yahut Belçika Kralı Leopold’ün Kongo’da milyonlarca yerlinin ellerini keserek tesis ettiği vahşi kauçuk krallığı demektir. Garp epistemolojisinin kurbanı olan bu muhalif zihinler, on dokuzuncu asrın Avrupa menşeli, vahşi kapitalist ve ırkçı sömürgecilik modeli ile altı asırlık ananevi Osmanlı nizamını aynı kefeye koyma garabetine düşerler.
Hâlbuki tarihî vesikalar ve devlet nizamının işleyişi, Batılı sömürgecilik ile “Pax Ottomana” (Osmanlı Barışı) arasındaki uçurumu ayan beyan ortaya koymaktadır. Avrupa sömürgeciliğinin yegâne gayesi, fethettiği yahut işgal ettiği coğrafyaların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini (altınını, pamuğunu, elmasını, insan gücünü) gasp edip, bu serveti merkeze (Londra’ya, Paris’e, Brüksel’e) taşımaktır. Çevre daima fakirleşirken, merkez bu sömürü sayesinde semirir ve zenginleşir.
Osmanlı’nın “Vakıf Medeniyeti”ne müstenit iktisadi ve içtimai nizamı ise bunun tam zıddı bir istikamette işler. Osmanlı fethettiği diyarları (Balkanları, Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı) birer “müstemleke” yahut hammadde deposu olarak değil, “vatan” toprağı olarak telakki etmiştir. Payitaht (İstanbul), çevreyi sömürmek bir yana, merkezin servetini fethettiği serhad boylarına akıtmış; o diyarları hanlar, hamamlar, köprüler, medreseler, imaretler ve kervansaraylarla ihya etmiştir. Hakikaten, tarihî bir ironidir ki; Osmanlı asırları boyunca Balkanlar (Rumeli) daima zenginleşmiş ve mamur hâle gelmişken, devletin asli kurucu unsuru olan Anadolu ekseriyetle ihmal edilmiş ve fakir kalmıştır. Sömürgeci bir imparatorluğun, asli unsurunu fakir bırakıp işgal ettiği topraklara servet akıtması, Batılı şablonlarla izah edilebilecek bir keyfiyet midir?
Diğer mühim husus ise asimilasyon meselesidir. İspanyollar Güney Amerika’ya, İngilizler Kuzey Amerika yahut Avustralya’ya gittiklerinde sadece toprağı sömürmekle kalmamış; yerli halkların dinlerini, lisanlarını, isimlerini ve hatta mevcudiyetlerini kılıçtan ve ateşten geçirerek yok etmişlerdir. Oysa Osmanlı’nın “Millet Sistemi”, asimilasyonu değil, bir arada yaşamayı (tahammülü ve adaleti) esas almıştır. Şayet Osmanlı, Amerikan solunun iddia ettiği gibi “zalim ve sömürgeci bir imparatorluk” olsaydı; beş yüz sene hüküm sürdüğü Balkanlarda bugün ne Sırpça, ne Yunanca, ne Bulgarca konuşuluyor olurdu; ne de Ortodoks yahut Katolik kiliseleri ayakta kalabilirdi. Beş asırlık bir hâkimiyetin ardından o milletlerin dinlerini ve dillerini muhafaza ederek tarih sahnesine yeniden çıkabilmeleri, bu nizamın sömürgeci değil, muhafaza edici bir himaye (Pax Ottomana) olduğunun en büyük şahididir.
Amerikan solu, on dokuzuncu asrın vahşi kapitalizmini tenkit etmek için kurguladığı haklı argümanları, sırf isminde “İmparatorluk” geçiyor diye (ki bu lafız da Batılılar tarafından Osmanlı’ya yaftalanmıştır.) İslam ve fütüvvet ahlakıyla yoğrulmuş, tarım ve askeriyeye dayalı Osmanlı nizamına tatbik etmeye kalktığında, ilmî ve tarihî bir cinayet işlemektedir. Kendi sömürgeci ecdatlarının günahlarını, Şark’ın adalet nizamına yüklemeye çalışmak, ancak zihni Batı merkezli okumalara esir olmuş “sözde” bağımsız aydınların içine düşebileceği bir acziyettir.
Dördüncü Fasıl: Diasporaların Tahakkümü ve ‘Mazlum’ Anlatısının İhyası
Siyasi hareketlerin, bilhassa sol ve muhalif cereyanların fıtri ve romantik bir temayülü vardır: Daima “azınlık” olanın, ezilenin ve zayıfın safında yer almak… Bu hissiyat, kaideten ulvi ve insani bir tavır olsa da, tarihî hadiseleri tahlil ederken hakikati gölgeleyen muazzam bir zaafiyete inkılap edebilir. Amerikan solunun ve siyahi münevverlerin Şark’a dair okumalarındaki en büyük felaket, bu “azınlık fetişizminin” Batı’daki diasporalar tarafından kusursuz bir siyasi silaha dönüştürülmüş olmasıdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde neşvünema bulan Ermeni ve Rum diasporaları, bilhassa yirminci asrın ikinci yarısından itibaren muazzam bir lobi ve propaganda teşkilatı kurmuşlardır. Bu teşkilatların en büyük muvaffakiyeti, kendi tarihî acılarını (yahut iddialarını) Amerikan müesses nizamına kabul ettirmekle kalmayıp, o acıları hususen sol, liberal ve muhalif çevrelere âdeta cihanşümul bir “Şark Holokostu” ambalajıyla pazarlamış olmalarıdır.
Bu pazarlama stratejisi fevkalade kurnazca kurgulanmıştır. Diasporalar, meseleyi iki imparatorluk (Rus ve Osmanlı) arasında kalmış, isyan etmiş ve mukabilinde tehcire uğramış bir tebaanın trajedisi olarak değil; “Zalim, barbar ve Müslüman bir imparatorluğun, masum ve Hristiyan bir azınlığı planlı bir surette yok etmesi” şeklinde, tam da Batı’nın oryantalist ve Haçlı alt şuuruna hitap edecek bir lisanla sunmuşlardır. Batılı bir solcu yahut Amiri Baraka gibi muhalif bir şair, “soykırım” (genocide) yahut “katliam” kelimesini duyduğu an, meselenin tarihî vesikalarına, isyanın mahiyetine, iki tarafın kayıplarına yahut o devrin savaş şartlarına bakmak lüzumu dahi hissetmez. Zira onun zihnindeki ezbere göre; ortada bir azınlık ve bir imparatorluk varsa, imparatorluk mutlak zalim, azınlık ise mutlak mazlumdur.
İşte Batı’nın pek övündüğü adalet terazisinin şaştığı ve riyakârlığının ifşa olduğu nokta tam da burasıdır. Diasporaların sesi Amerikan senatolarında, edebiyat mahfillerinde ve sol dergilerde yeri göğü inletirken, aynı coğrafyada ve aynı asırda vuku bulan “büyük sükût”, Batılı aydının iki yüzlülüğünü suratına çarpan tarihî bir şamardır.
On dokuzuncu asrın başından yirminci asrın ilk çeyreğine kadar; Mora’da, Kırım’da, Kafkaslarda, Balkanlarda ve hususen 93 Harbi’nde (1877-1878) ve Balkan Savaşları’nda (1912-1913) yurtlarından sürülen, evleri yakılan, yollarda hastalıktan, açlıktan yahut çetelerin süngülerinden geçirilerek katledilen milyonlarca Türk’ün acısı, Batı’nın muhalif mahkemelerinde hiçbir vakit dava konusu olmamıştır. Justin McCarthy gibi insaflı tarihçilerin “Ölüm ve Sürgün” (Death and Exile) adıyla vesikalandırdığı bu emsalsiz mezalim, Amerikan solunun hümanist manifestolarında tek bir satırla dahi yer bulamaz.
Niçin bulamaz? Çünkü katledilenler Hristiyan değil, Müslümandır; katledilenler Batı’nın himaye ettiği azınlıklar değil, asırlardır Batı’nın “barbar” olarak kodladığı Türklerdir. Amerikan solu ve siyahi aydınlar, bütün dünyaya adalet dağıtma iddiasıyla yola çıkmalarına rağmen, gözyaşının rengini ve dinini ayırt eden bu sinsi Batılı nizamın gönüllü yahut gönülsüz esirleri olmuşlardır. Amiri Baraka’nın “Kim zengin oldu Ermeni soykırımından” diye isyan ederken, Balkanlarda derileri yüzülerek katledilen Türk evlatları için tek bir “Kim?” sualini sormaması, onun şahsi merhametsizliğinden ziyade, içine hapsolduğu bu diasporik tahakkümün ve tek taraflı mazlum anlatısının ne derece boğucu olduğunu ispatlar. Onların adalet anlayışı, ancak Batı’nın müsaade ettiği hudutlar dâhilinde “mazlum” sayılanlar için geçerlidir.
Beşinci Fasıl: Garp Epistemolojisine Esaret
Bir insanın yahut bir cemiyetin en derin esareti, bileklerine vurulan demir prangalarda değil, zihnine zerk edilen bilgi kaynaklarında gizlidir. “Garp Epistemolojisi” (Batı’nın bilgi üretme ve tasnif etme tekeli), asırlardır dünyayı kendi menfaatleri, kendi korkuları ve kendi tarihî kinleri zaviyesinden okumakta ve bu okumayı cihanşümul mutlak bir hakikatmiş gibi bütün insanlığa dayatmaktadır. Amerikan siyahi münevverlerinin ve sol muhaliflerin Şark’a, hususen Türklere dair içine düştükleri o elim yanılgının nihai ve en kuvvetli amili de bizzat bu epistemolojik esarettir.
Şu acı hakikati teslim etmek icap eder ki; ister Amiri Baraka gibi radikal bir siyahi şair olsun, ister Noam Chomsky gibi anarşist-sol bir mütefekkir olsun, Amerikan müesses nizamına isyan eden bu şahsiyetlerin tamamı o nizamın darülfünunlarında, o nizamın kütüphanelerinde ve o nizamın bastığı kitaplarla neşvünema bulmuşlardır. İsyan ettikleri Amerikan devleti, onlara Afrika’nın tarihini yahut Kızılderililerin katlini yalan yanlış anlatmış olabilir; onlar da haklı olarak bu yalanları yırtıp atmışlardır. Lakin aynı devletin ve o devletin beslendiği Avrupa merkezli aklın Şark’a, İslam’a ve Türk’e dair ürettiği asırlık yalanları yırtmaya ne mecalleri ne de niyetleri olmuştur.
Ortaçağ’da Papa’nın kürsüsünden “Deccal” ve “Barbar” olarak kitlelere sunulan Türk imajı, modern asırlarda yok olmamış, sadece kılık değiştirmiştir. Dünün “Haçlı zihniyeti”, asrımızda sol-ilerici bir jargona bürünerek; “insan hakları ihlalcisi”, “azınlık ezen faşist imparatorluk” kisvesiyle yeniden üretilmiştir. Batı akademiyası, Şark’ı kendi laboratuvarında bir denek gibi inceleyen şarkiyatçılık müessesesi vasıtasıyla bu husumetkâr şablonu nesilden nesle aktarmıştır.
İşte Batı’daki sol ve muhalif aydınların en büyük entelektüel tembelliği burada tezahür eder. Onlar, kendi iç meselelerinde (Vietnam’da, sivil haklar mücadelesinde, kapitalist sömürüde) son derece şüpheci ve araştırmacı iken, mevzu hudutların ötesindeki tarihî Türk-Batı kavgasına geldiğinde birdenbire müesses nizamın en sadık talebelerine dönüşürler. Zira Batı aklı onlara, “Türklerin tarihi okunmaya değmez, ancak Batı’nın yahut Batı’nın himayesindeki azınlıkların yazdıkları muteberdir.” ezberini aşılamıştır. Hakikati kendi köklerinde arayan muhaliflerin, Şark’ın hakikatini Şark’ın kendi vesikalarından, kendi lisanından ve kendi acılarından okuma zahmetine katlanmamaları, muhalif duruşlarının hudutlarını ifşa eden tarihî bir trajedidir.
Hatime: Yıkılan Köprüler ve Hakikatin Müdafaası
Hülâsaikelam; Batı’nın muhalif zihinlerinde Şark’ın makûs talihi, asırlardır süregelen bir peşin hükmün, mefhumi bir kargaşanın ve tek taraflı bir merhamet anlayışının esiridir. Elinizdeki bu yazı boyunca mütalaa ettiğimiz veçhile; Amiri Baraka’nın şahsında tecessüm eden o amansız isyan ruhu dahi, kölelik şablonlarının, Marksist imparatorluk dogmalarının ve diasporaların trajik propagandalarının inşa ettiği o görünmez oryantalist duvarları aşmaya muvaffak olamamıştır.
Amerika’daki siyahi münevverlerin ve sol mahfillerin “Türk” algısı, ilmî bir tetkikin ve hakşinas bir tarih yazımının değil; kendi travmalarını Şark’a yansıtmanın, Hristiyan azınlıkları kayıran Batılı alt şuurun ve Garp epistemolojisine olan körü körüne teslimiyetin bir mahsulüdür. Onlar, “kim zengin oldu” diyerek emperyalizmi hesaba çekerken, bizzat o emperyalizmin parçaladığı, tehcire uğrattığı, iftira attığı ve medeniyetini yok etmeye kastettiği Türk kavmini zalimlerin safında tahayyül ederek, tarihin en büyük tezatlarından birine imza atmışlardır.
Şunu kemalikatiyetle ifade etmek elzemdir: Bir mütefekkir yahut bir sanatkâr, feryadı ne kadar gür olursa olsun, yeryüzündeki bütün acılara eşit mesafede duramadıkça ve düşmanının silahıyla (Batı’nın bilgi nizamıyla) müttefikini (Şark’ı) vurmaktan imtina etmedikçe hakiki hürriyete kavuşamaz. Mazlumların, ezilen sınıfların ve sisteme başkaldıranların cihanşümul bir hakikate ulaşabilmeleri için; evvela Batı’nın kendilerine dayattığı o zehirli “Şark düşmanlığı” zindanından zihnen ve manen firar etmeleri şarttır. Aksi takdirde, yıkılan her köprünün altından yine Batı’nın kirli ve sömürgeci suları akmaya devam edecektir.
Ve tarihin hükmü şudur ki; kelimelerini zalim nizamın kurallarına göre seçenlerin kurduğu mahkemede, Şark’ın ve Türk’ün hakkı hiçbir vakit layıkıyla teslim edilmeyecektir. Bu hakikati kaleme almak ve gelecek nesillerin şuuruna nakşetmek ise, aklını ve ruhunu Batı’nın ipoteklerinden kurtarmış, müstakil ve fütüvvet ehli kalemlerin yegâne ve mukaddes vazifesidir.
Zeyl: Şark’ın Kendi Hakikatini İnşa Mesuliyeti ve Sanatın Kudreti
Batı’nın muhalif zihinlerindeki o derin oryantalist tutulmayı ve Şark’a dair besledikleri husumeti etraflıca mütalaa ettikten sonra, meselenin ucu gelip kaçınılmaz bir surette kendi sinemize, kendi münevverimizin ve sanatkârımızın omuzlarındaki ağır mesuliyete dayanmaktadır.
Şikâyet etmek, Batı’nın iki yüzlülüğünü ifşa etmek yahut Amiri Baraka misali kimselerin dahi düştüğü entelektüel tuzakları tarihin mahkemesine sunmak elbette mühimdir; lakin kâfi değildir. Zira Şark’ın ve hususen Türk medeniyetinin asıl makûs talihi, hakikatini asırlardır müdafaa makamında, mahcup ve reaksiyoner bir lisanla anlatmaya mahkûm edilmiş olmasıdır. Kendi hakikatini inşa edemeyenler, daima başkalarının kurguladığı yalanların içinde debelenmeye mecbur kalırlar.
Bugün Türk münevverinin, şairinin ve muharririnin en büyük noksanlığı, Batı’nın şablonlarına cevap yetiştirme telaşından kendi sesini ve ritmini kaybetmiş olmasıdır. Garp epistemolojisine karşı verilecek hakiki ve nihai savaş, onların argümanlarını çürütmekten ziyade; Şark’ın kadim irfanını, acılarını, fütüvvet ahlakını ve cihanşümul adalet nizamını yepyeni, sarsıcı ve müstakil bir lisanla dünyaya haykırmaktır.
Burada sanata ve hususen şiire, kelimenin tam manasıyla “kurucu” ve “yıkıcı” bir vazife düşmektedir. Amiri Baraka, Amerika’daki zenci hakikatini anlatırken İngilizcenin soğuk lügatini reddetmiş; sokakların hüznünü, cazın ve blues‘un o vurmalı, ritmik ve isyankâr ahengini kelimelere zerk ederek yepyeni bir “şuur lisanı” icat etmişti. O, bazen yanlış hedeflere ok atmış olsa da, yayını germe usulü fevkalade kudretliydi. İşte bizim sanatkârımızın da ihtiyacı olan kudret budur: Kendi köklerinden, kendi sızılarından, kendi sokaklarından ve kadim tefekküründen beslenen o “ritmi” bulmak.
Balkanlarda derisi yüzülen dedelerimizin sükûtunu, Kafkaslarda karlar altında kalan feryatları, Ortadoğu’daki asırlık “Pax Ottomana” nizamının zarafetini sadece tarih kitaplarının tozlu sayfalarına terk edemeyiz. Bu hakikatler; gümbür gümbür okunan şiirlerle, sokakların nabzını tutan sanat eserleriyle, iddialı bir felsefeyle ve “fütüvvet ehli” bir edebî dik duruşla asrın idrakine yeniden sunulmalıdır.
Batı’nın diasporaları, yalanı bir “holokost” sanatı olarak pazarlarken, bizim hakikati o asil sükûtumuzla mezara götürmeye hakkımız yoktur. Hakikat, ona inanan ve onu sanatın keskin kılıcıyla kuşanan cesur zihinlerin elinde yeniden ete kemiğe bürünecektir. Ve unutulmamalıdır ki; kendi lisanını, kendi ritmini ve kendi tarih şuurunu inşa edemeyen bir millet, başkalarının kaleme aldığı destanlarda daima “barbar” ve “figüran” olarak kalmaya mahkûmdur. Hakiki hürriyet, kalemi zalimin elinden alıp, kendi destanını bizzat yazmakla başlar.
