yahut Sentaksın “Sırat” Hâlini Alması
I. “Cem” ve İsnad
Lügatin içinde yan yana, zararsızca uyuyan kelimeler, hür ve başıboştur. Lakin şair (mütekellim) onları seçip bir kâğıdın üzerine yan yana dizdiğinde, o hürriyet biter. “Cümle” kelimesi, Arapçada “Cem” (C-M-A) kökünden gelir. Cem; toplamak, bir araya getirmek, yığmaktır. İslam itikadında kâinatın sonu ve dirilişin başlangıcı olan güne de “Yevm’ül Cem” (Toplanma/Kıyamet Günü) denir.
Demek ki bir cümle kurmak; başıboş gezen, kendi fıtratında ağır birer yara (kelm) olan o kelimeleri, büyük bir sarsıntıyla kâğıt üzerinde “mahşer meydanına” toplamaktır. Bu toplanma, barışçıl bir meclis değildir. Arapça belagatte cümlenin temeli “isnad”dır; yani bir kelimeyi diğerinin üzerine yıkmak, bir kelimeyi diğerine yaslamak ve dayatmaktır. Bizim poetikamızda cümle; kutsi olanla iğrenç olanın, et ile ruhun, ölüm ile şehvetin aynı daracık hücreye kapatılıp birbirine “isnad edildiği”, birbirinin üzerine yıkıldığı kanlı bir mahşer yeridir. Biz cümle kurduğumuzda, okurun zihninde küçük bir kıyamet koparmak mecburiyetindeyizdir.
II. Ferman Olarak Cümle
Modern edebiyat, cümleyi bir tasvir aracı (kamera) olarak kullanır. “Güneş batıyordu ve adam yavaşça yürüdü.” gibi cümleler, okura sadece bir manzara sunar ve okuru bu manzaranın karşısında hür (yorum yapmaya açık) bırakır. Oysa İslam aklı, kâinata tasvir etmek için değil, şahitlik edip “hüküm” çıkarmak için bakar.
Kur’an’ın lisanında, ilahi cümlelerin her biri bir “hüküm”dür. “Hüküm ancak Allah’ındır.” (En’âm, 57). Yeryüzündeki cüzi mütekellim olan şair de, kendi kâğıdının ve metninin muktediridir. Fakat mutlak muktedir Allah’tır. Dolayısıyla şairin kurduğu cümle, ihtimaller ihtiva eden demokratik bir teklif, sündürülmüş bir tasvir veya “Acaba böyle mi?” diyen bir mırıldanma olamaz. Şairin cümlesi bir fermandır, ilamdır, kati bir hükümdür.
Bizim cümlelerimiz okura “Şunu hayal et.” demez; okura “Hakikat budur ve sen bunun altında ezileceksin.” diye kanunu koyar. Biz, “Adam çok acı çekiyordu, elleri titriyordu.” diye mimesis (gösterme) yapmayız. Biz, “Ölüm, o terli etin kasılmalarında bir tanrı gibi dikiliyordu.” der, hükmü verir ve cümlenin kapısını okurun üzerine kilitleriz. Cümlemiz, okurun aklına ve inancına vurulmuş bir prangadır.
III. Sentaksın Kaderleşmesi
Kelimeler, cümlenin içine girdiklerinde kendi iradelerini yitirir ve şairin onlara biçtiği bir sıraya (sentaksa) itaat ederler. Bu sıralama, İslam ontolojisindeki “mizan” (ölçü/terazi) ve “kader” (ölçüyle belirlenmiş mutlak yazgı) mefhumlarının metin üzerindeki tecellisidir.
Nasıl ki kâinatta hiçbir zerre tesadüfen yan yana gelmemişse ve her şey “kader” denen o ilahi sentaksa tabi ise; bizim metnimizde de hiçbir virgül, hiçbir fiil, hiçbir fail tesadüfen yan yana gelmez. Bizim kurduğumuz cümle, okurun yürümek mecburiyetinde olduğu kıldan ince, kılıçtan keskin bir “sırat” köprüsüdür. Okur, o cümleye girdiğinde artık kendi hızında veya kendi konforunda okuyamaz. Mütekellim (yazar), kelimeleri öyle bir “mizan” ile dizer ki; okur, bir hezeyanın ortasında virgüllerin yokluğuyla boğulmaya, nefessiz kalmaya ve cümlenin sonundaki o ağır noktaya (giyotine) çarpmaya mahkûm edilir.
Cümle, okurun kendi iradesiyle yürüdüğü bir yol değildir; şairin belirlediği “kader”in, okurun zihnine ve nefesine cebren yaşatılmasıdır. Bu yüzden modern metinler okunup geçilir; bizim metinlerimize ise “maruz kalınır”.
IV. Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilâtün… Mef’ûl!
Sarf ve nahve ve dahi modern akla göre; okur “fail”, kâğıt üzerindeki metin ise okunup tüketilen bir “meful”dür. Okur, o metni kendi iradesiyle eline alır, dilediği hızda okur, canı sıkıldığında kapatır ve o cümleye tahakküm ettiğini zanneder.
Oysa bizim “kaderleşmiş sentaksımızda” (sırat köprümüzde) yerler değişir. İkinci Bap’ta izah ettiğimiz üzere; et giymiş, nefes alan, kök salmış o “kelam”, mahşer yeri gibi toplanmış olan o “cümle”, bizzat failin kendisidir.
Okur, o cümlenin içine (o dar hücreye) adım attığı an iradesini kaybeder, fail olmaktan çıkar ve cümlenin, kelimelerin üzerinde icra edildiği çaresiz bir meful hâline gelir. Bizim poetikamızda okur cümleyi okumaz; dirilmiş, kanlanmış ve kılıncını çekmiş olan o cümle, okuru okur, onu yargılar ve parçalar. Bizim metnimizde fail şairdir, kılınç kelamdır, hükmün üzerinde infaz edildiği ‘meful’ ise okurun ta kendisidir.
V. Cümle Değil, “Ayet” (Sarsıcı Delil)
Batı lisanlarında cümleye (sentence, phrase) yüklenen mana basittir: İfade. Lakin Kur’an lisanında ilahi cümlelerin her birine “ayet” denir. Ayet, salt bir cümle değil; “Açık delil, nişane, mucize, ibret ve şok edici işaret” demektir.
Bir mütekellim olarak şairin vazifesi “cümleler” kurup bir hikâye anlatmak değildir; okurun kalbine saplanacak, itiraz edilemez “ayetleri” (delilleri ve işaretleri) kâğıda dökmektir. Bu yüzden, kurduğumuz her cümlenin bir zahiri (görünen yüzü) bir de batını (gizli ve dehşetli yüzü) olmak mecburiyetindedir.
Zahirde terli bir “La Petite Mort” (küçük ölüm/cinsî buhran) anını anlatan seküler ve kirli bir cümle; kendi içindeki zıtlıkların şiddetiyle öyle bir çatırdamalıdır ki, okur o cümlenin batınında kendi faniliğini, çürüyecek olan cesedini ve mutlak hiçliğini bir “ayet” gibi, kati bir delil gibi görmelidir. Şairin cümlesi okuru eğlendirmez; okurun nefsini ve vehmini o ayetin mutlak şiddetiyle paramparça eder.
VI. Netice
Kâinat (söz), kaskatı kesilmiş bir yaraya (kelimeye) dönüştüğünde tehlike başlamıştır. Lakin o yaralar “isnad” edilip, birbirinin üzerine yıkılıp, hüküm veren bir “kader” çizgisine (cümleye) dönüştüğünde; artık ortada edebiyat değil, bir infaz odası vardır.
Cümle; okurun hürriyetinin elinden alındığı, nefesinin şair tarafından kontrol edildiği, iğrenç olanla kutsi olanın birbirine çarpıştırıldığı kapalı, havasız ve acımasız bir hücredir. Biz, “göstermek” ve tasvir etmek için cümle kurmayız. Biz, yeryüzünün ve etin ağır hakikatini, bir kılıç darbesi gibi okurun ensesine indirmek için “hüküm” kurarız.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
