Poetika – Beşinci Bap: Sesin Ontolojisi

yahut Elest Nidasının Hatırası Olarak Musiki

I. Elest Bezmi ve Sürgün Ruhun Feryadı

İnsanoğlu ne diye şarkı söyler? Ne diye düzyazının yahut alelade konuşmanın hudutları ona yetmez de, kelimeleri bir frekansın ve ritmin içine hapsetme ihtiyacı duyar?

Bu sualin cevabı, insanın yeryüzündeki tarihinden çok daha eskiye, ruhlar âlemindeki ilk meclise, “Elest Bezmi”ne uzanır. Kur’an-ı Kerim’de (A’raf, 172) bildirildiği üzere, Allah bütün ruhları yaratıp karşısına aldığında onlara şu suali sormuştur: “Elestü bi-Rabbikum?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) Ruhlar bu ilahi, kusursuz ve mutlak ahenk ihtiva eden nidaya muhatap olmuş ve hep bir ağızdan “Kâlû Belâ” (Evet, şahit olduk.) demişlerdir.

İşte insanın işittiği ilk ses, maruz kaldığı ilk “kelam”, bu mutlak ahenktir. Lakin ruh, bu ulvi meclisten koparılıp yeryüzüne, yani etten ve kemikten ibaret bu kafese hapsedildiğinde o ilk sesi kaybetmiştir. Dünyevi lisan, alelade konuşma (nesir), bu sürgün yerinin kaba gürültüsüdür; toprağa aittir ve ruhun ezelî hasretini taşımaya yetmez. İnsanoğlunun kelimeleri bükerek, uzatarak, ritme ve ahenge sokarak “şarkı” söylemeye başlaması; ruhun o Elest Bezmi’nde işittiği ilk ilahi nidayı taklit etme, o anavatanın ahengini bu dünyada yeniden var etme çırpınışıdır. Mevlana’nın Mesnevi‘ye ney’in feryadıyla başlaması tesadüf değildir; koparılan şey (ney), o ilk ahengin hasretiyle inlemektedir.

Şarkı söylemek, eğlenmek değil; arzın kaba gürültüsüne karşı, sürgündeki ruhun ontolojik çığlığıdır.

II. Davud’un Sesi ve Ahengin Maddeye Tasallutu

Ahenk (melodi ve ritim), sadece kulağa hoş gelen mücerret bir illüzyon değildir; maddenin fıtratına doğrudan müdahale eden kaba ve fiziki bir kuvvettir. Bunun İslam tarihindeki delili, Hazreti Davud’a verilen mucizedir.

Allah, Hazreti Davud’a Zebur’u vermiş ve ona öyle bir ses, öyle bir ahenk lütfetmiştir ki; o, kelamullahı bir “şarkı” gibi okumaya başladığında dağlar ve kuşlar onun ritmine katılmış, daha da sarsıcısı, katı demir onun ellerinde hamur gibi yumuşamıştır (Sebe’, 10).

Bu acayip hadise bize şunu gösterir: Eğer söz (kelime) hakiki bir ahenkle, ritimle ve musikiyle birleşirse, sadece insan ruhunu değil; yeryüzünün en katı, en inatçı maddesini (demiri) bile eritip bükecek bir kudrete ulaşır. Yeri gelir, okurun demir gibi katılaşmış, modern dünyanın yalanlarıyla kaskatı kesilmiş o kaba dimağını kuru kelimelerle bükemeyiz. Şiir sadece zihne çarpar; lakin o şiir bir ahenge, bir şarkıya dönüştüğünde, tıpkı Hazreti Davud’un demiri erittiği gibi, muhatabın iradesini fiziki olarak eritir ve teslim alır.

III. Kozmik Kanun Olarak Ritim (Zikir)

Ahengin en büyük silahı “ritim”dir (vuruş/tekrar). Ritim, insanın icat ettiği suni bir oyuncak değildir; kâinatın bizzat varoluş kanunudur. Atomun etrafında dönen elektronlardan, Güneş’in etrafında dönen gezegenlere, Kâbe’nin etrafında tavaf eden hacılardan, göğüs kafesimizin içindeki kalbin kasılıp gevşemesine kadar her şey bir ritim, yani “zikir” hâlindedir.

Zikir; kelimenin aynı şiddetle, aynı aralıkla, bıkmadan ve yorulmadan tekrar edilmesidir. Bir şiir (şuur) kâğıttan kalkıp da şarkılaştığında, yani ardına o amansız ritmi (darbeyi) aldığında, kâinatın bu kozmik kanununa (zikre) dâhil olur.

Bizim eserlerimizde ardı arkası kesilmeyen ağır basların, sekteye uğramayan ritmik vuruşların gayesi muhatabı eğlendirmek değildir. O ritim; okurun kendi kalp atışını ele geçirme, onun fizyolojik saatini metnin hızına (mütekellimin zikrine) senkronize etme ameliyesidir. Ritim, kelimenin okurun zihnine çakılması için kullanılan ontolojik bir çekiçtir. Mısra zuhur ettiğinde, kendi ritmini kendi içerisinde ihtiva eder. Şiir, kendi melodisiyle dünyaya gelir.

IV. Şiirden Şarkıya Geçiş

Şiir bir “ses”e, bir şarkıya dönüştüğü an okurun hürriyeti biter. Ses, havayı titreterek ilerler ve dinleyicinin kulak zarına fiziki bir darbe olarak çarpar. Kâğıt üzerindeki metin, ne kadar sarsıcı olursa olsun okura ufak bir hürriyet sahası bırakır; zira okur korktuğunda yahut acı çektiğinde ‘gözlerini kapatarak’ o taarruzu durdurabilir. Göz kapağı, insanın iradesinin son kalesidir. Lakin Yaratıcı, kulağa bir kapak bahşetmemiştir! Ses (musiki) başladığında, dinleyicinin sığınabileceği hiçbir siper, kapatabileceği hiçbir kapı yoktur. O sese karşı fizyolojik olarak çıplak ve mahkûmdur. Dinleyici artık zamanı kontrol edemez; şarkı akıp gitmektedir ve muhatap o sesin debisine, şairin (vokalin) nefesine ve öfkesine esir olmuştur.

Bu geçiş, metnin pasif bir evraktan, aktif bir taarruza dönüşmesidir. Bizim, edebiyatı kâğıdın emniyetli hudutlarından çıkarıp vokal performanslarına (şarkılara) taşımamızın yegâne sebebi budur. Kâğıttaki kelime bekler; havadaki ses ise saldırır. “Küçük Ölüm”ü kâğıttan okumakla; bunu gırtlağı yırtılan, ritmi bir balyoz gibi indiren ve insanın suratına tükürürcesine okuyan bir sesten (şarkıdan) dinlemek arasındaki fark; bir cinayetin haberini okumakla, o cinayete bizzat kurban gitmek arasındaki fark kadardır.

V. Netice

Hasılı; söz, hakikatin et bekleyen kılıncıdır. Ancak o kılıncı kâğıt üzerinde tutmak, onu sadece kınında sergilemektir. Sesin ahengi, musiki ve ritim ise; o kılıncı havaya kaldıran ve muhatabın ensesine acımasızca indiren o görünmez, ilahi pazu kuvvetinin kendisidir.

İnsanoğlu, içindeki o ilahi sürgünün acısını, yeryüzünün çürümesini ve etin iflasını fısıldayarak anlatamayacağını anladığı gün şarkı söylemeye (ve dahi haykırmaya) başlamıştır. Bizim poetikamızda musiki; kulakları okşayan bir rüzgâr değil, demiri eriten, kalbi zapt eden ve “şuur” denen o kıldan ince hakikati dinleyicinin etine zorla zerk eden mutlak bir infaz edevatıdır.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Bir Cevap Yazın