yahut Vahyin Kılıcı
I. İslam’ın Kılıcı Olarak Türkçe
Kâinatın mutlak sözü (kelam), yeryüzüne Arapçanın kaskatı iskeletiyle inmiş, vahiy kendi ontolojisini o mahfazada tamamlamıştır. Lakin bu ilahi mana, o kutsi mahfazadan çıkıp da yeryüzünü fethetmeye, at sırtında dünyayı hizaya sokmaya başladığında, bu ağır amelin yükünü çekecek yepyeni bir “kılıca” ihtiyaç hasıl olmuştur. İşte Türkçe, İslam’ın yeryüzündeki kılıcı, ameli ve tebliğ lisanıdır.
Bugün modern dilbilimcilerin Türkçeye giydirmeye çalıştığı sonradan uydurulmuş seküler kurallar, yahut lisanı köklerinden koparmayı hedefleyen sentetik “öztürkçe” safsataları, bu kadim kılıcı plastikten bir oyuncağa çevirme gayretidir. Hakiki Türkçe, masa başında icat edilmiş kuralların dili değildir. O; Arapça ve Farsçanın İslamlaşmış bütün kelimelerini kendi potasında eritip ona amel katan, “sarahat” (kesinlik ve açıklık) üzerine bina edilmiş mutlak bir fetihtir. Yine de İngilizce için Latince neyse, Türkçe için de Arapça benzer mahiyettedir diyemeyiz. Zira Latince, İngilizcenin etimolojik ve ölü bir menşeidir; aralarında hiçbir “mukaddes” veya “teolojik” bağ yoktur. Zira İncil, Latince değildir. Hâlbuki Türkçe ile Arapça arasındaki bağ; etimolojik değil, doğrudan doğruya ontolojik ve ilahidir. Arapça, vahyin gökyüzünden yeryüzüne indiği sessiz ve kaskatı iskelet ise; Türkçe o iskeletin yeryüzünde ete kemiğe bürünüp at sırtında dünyayı hizaya soktuğu kılıncın (amelin) ta kendisidir.
II. Kütlevi Yoğunluk ve Kelime Tasarrufu
Türkçeyi Batı dillerinden yahut laf kalabalığına boğulmuş uysal edebiyat metinlerinden ayıran en dehşetli özelliği “sarahat”idir. Türkçe, sadedir, nettir; lakin bu sadelik içinin boş olmasından değil, maddenin kâğıt üzerinde akıl almaz bir kütlevi yoğunluğa dönüştürülmesinden gelir.
Bunun en büyük tarihî ve ontolojik vesikalarından biri de Mecelle’dir. Mecelle’nin kaidelerine bakıldığında, insan dimağı şaşakalır. Üç veya dört kelime yan yana gelir, aralarında hiçbir edebî süs, hiçbir tasvir, hiçbir dolambaç yoktur; ancak o üç kelimelik cümlenin içinde asırlarca sürecek hukuki, felsefi ve içtimai bir “hüküm” barınır.
“Beraat-ı zimmet asıldır.”
“Zarar kadîm olmaz.”
“Şek ile yakîn zâil olmaz.”
“Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır.”
Sadece üç beş kelime. Fakat bu üç beş kelime bir sayfayı değil, bir kâinat nizamını dikte eder. Türkçe, lüzumsuz her türlü yağı, süsü ve sıfatı yakıp geriye sadece etin ve kemiğin (hükmün) kaldığı lisandır. Kelime sayısı azaldıkça, cümlenin okurun omuzlarına bindirdiği ağırlık muazzam bir şekilde artar. Şair (mütekellim) kâğıda kelimeleri yığarak değil; aksine kelimeleri eksiltip, geriye sadece Mecelle’deki gibi kanun koyucu “sarahati” bırakarak okuru ezer.
Modern ve seküler lisaniyatçılar, bir lisanın zenginliğini ‘kelime dağarcığının şişkinliğiyle’ yahut tasvirlerinin süslülüğüyle ölçme şaşkınlığına düşerler. Oysa ontolojik kudret, çok kelimeye sahip olmak değil; kâinatı infaz etmek için çok az kelimeye ihtiyaç duymaktır. Mahkemede köleler ve suçlular kendilerini kurtarabilmek, kendilerini izah edebilmek için saatlerce konuşur, ter döker ve binlerce sığ kelime israf ederler. Lakin mutlak otorite olan Sultan sadece ‘Vurun boynunu!’ der. Sultanın lisanı kısadır, çırılçıplaktır; lakin hükmü mutlaktır. Türkçe; işte bu acizlerin ve kölelerin (hikâyecilerin) değil, yeryüzüne nizam veren o mutlak ve sarih Sultanın (mütekellimin) lisanıdır.
III. Yunus
Türkçenin bu kavi fıtratı, hukukta Mecelle’yi doğurduğu gibi, şiirde de Yunus Emre’yi doğurmuştur. Yunus’un lisanı, sanat yapmayı hedefleyenlerin, vadilerde tasvir kovalayanların asla ulaşamayacağı o “aşırı basitliğin ve aşırı derinliğin” şahikasıdır.
“Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm.” Bu iki dize, felsefe tarihinin ciltler dolusu kitapla izah etmeye çalıştığı varoluş (ontoloji), tecelli, insanın faniliği ve ruhun mutlak yalnızlığı meselelerini sadece altı kelimeyle infaz eder. Türkçe budur. Karmaşık görünmeye tenezzül etmez. Cümleyi dolandırmaz. En kaba, en bilindik, en gündelik kelimeyi alır (et, kemik, bürünmek) ve okurun zihnini o kelimenin içinden dipsiz bir uçuruma atar. Üstelik bunu on asır evvel yapmıştır.
Bizim poetikamızda şair, kelimeleri süslemek, okura entelektüel oyunlar oynamak yahut karmaşık sentakslar kurmak mecburiyetinde değildir. Bilakis, mesele en kaba fetişi veya en ağır ontolojik çürümeyi dahi, Yunus’un o “aşırı basit” ama içine düşüldüğünde çıkılması imkânsız yalın Türkçesiyle dikte etmektir. Kaba kelime, kâğıda indiğinde bir illüzyon yaratmaz; hakikatin maskesini tek hamlede düşürür.
IV. Netice
Eğer Kur’an’ın lisanı göklerin, vahyin ve sonsuz metafiziğin lisanıysa; Türkçe doğrudan doğruya arzın, etin, çeliğin ve acımasız yerçekiminin lisanıdır. O; bedel ödemekten kaçan amelsiz felsefelerin, hakikati estetiğe kurban eden steril burjuva ahlakının yahut kâinatı sadece uzaktan izleyen korkak bir seyirciliğin (mimesis‘in) dili değildir. Türkçe; dünyayı kendi üzerine yıkışının (isnad edişinin) ve yeryüzüne doğrudan kanlı bir müdahalede bulunuşunun lisanıdır.
Bizim poetikamız, Batı’nın veya uysal hikâyecilerin elinde oyuncak olmuş, iğdiş edilmiş bir Türkçeyi reddeder. Biz, kökü bükülmeyen, ritmi sektirmeyen sarih mi sarih, kadim Türkçeye talibiz. Zira okurun zihnindeki o “hayretsiz gayreti” parçalayacak olan yegâne güç, kelamın bu çelikten namlusudur.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
