Poetika – Altıncı Bap: Yazının Ontolojisi

yahut Vahyi Taşıyacak İskeletin İnşası Olarak Yazının İcadı

I. Harfin İlahi Tasarımı

Seküler tarihçiler ve modern antropologlar, yazının icadını insanın dünyevi ihtiyaçlarına; ticaret kayıtlarına, kralların vergi listelerine yahut kaba bir haberleşme ihtiyacına bağlarlar. Çivi yazısından hiyerogliflere kadar bu iddia, sığ bir dünyeviliğin izahı olabilir. Lakin iş, Mutlak Hakikat’in yeryüzüne ineceği son ve en büyük sarsıntıya, yani Kur’an-ı Kerim’in nüzulüne geldiğinde bu kaba “tekâmül” efsanesi bütünüyle çöker.

Kâinatın mutlak sahibi, son sözünü (Kelam’ı) yeryüzüne indirmeden evvel, o sözün ağırlığını taşıyabilecek, o çetin manayı cüssesinde barındırabilecek bir “kap” (mahfaza/iskelet) inşa etti. Su, ancak kabının şeklini alır; vahiy de, içine döküleceği o lisanın ve harflerin hacmine muhtaçtır. İşte Arap yazısının tam da İslam peygamberinden hemen evvel icat edilmesi, mükemmelleşmesi ve kemale ermesi; tesadüfi bir tarihî inkişaf değil, doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’in indirilebilmesi için kurgulanmış ilahî bir tasarımdır.

II. Tufandan Evvel Geminin İnşası

Eğer bir yere dev bir okyanus boşaltılacaksa, evvela o suyu tutacak çelikten barajlar inşa edilmelidir. Kur’an, bütün kâinatın sırrını, ölümün ve yaşamın mutlak kanununu ihtiva eden o korkunç okyanustur. Bu okyanusun (Kelam’ın) Arap Yarımadası’na inmeden hemen önce, Arap alfabesinin Nebati köklerinden kopup kendi kati, kuralcı ve derinlikli formunu bulması, tıpkı Nuh’un tufandan evvel gemisini inşa etmesi gibidir.

Arap hattı (yazısı), Peygamber Efendimiz’den, sallallahu aleyhi ve sellem, hemen evvel icat edilip şekillendirilmiştir; çünkü o döneme kadar söz, havada uçuşan, bedevilerin hafızalarında kaybolup giden bir sesten ibaretti. Lakin Mutlak Hüküm (ayetler) geldiğinde, havada uçuşamazdı; kâğıda çivilenmek, taşa kazınmak ve kıyamete kadar tek bir harfi dahi oynamadan sabit kalmak mecburiyetindeydi. Yazının (Arap harflerinin) o devirde icadı, insanın bir muvaffakiyeti değil; vahyin arz üzerine inebilmek için kendine hazırladığı “taşıyıcı iskeletin” ayağa kalkmasıdır.

III. “Huruf”un Geometrisi

Bu ilahi iskeletin (Arap harflerinin) geometrisi de alelade bir çizim değildir. Bizim poetikamızda harf, sadece bir sesi karşılayan plastik bir timsal değil; mananın içine girdiği “ceset”tir.

Elif’in dik, kaskatı ve eğilmez duruşu; Allah’ın birliğini, yeryüzüne inen vahyin amudi şiddetini ve şairin (mütekellimin) hiçbir güce boyun eğmeyen tavizsiz vakarını (celalini) temsil eder. Nun (ن) harfinin kavisli, içine her şeyi hapseden rahmi ve ortasındaki tek nokta (kâinatın tohumu), kelimenin taşıdığı o patlamaya hazır manayı muhafaza eden ontolojik bir çanaktır.

Yazı, insanın düşündüklerini başkasına “göstermek” (mimesis) için icat edilmemiştir. Yazı; uçup gidecek olan “ses”i, zamanın ve mekânın dışına çıkarıp dondurmak, onu bir kılıç gibi kınında (harfin kıvrımında) kıyamete kadar saklamak için icat edilmiştir.

IV. Harekesizlik yahut Sessizlik

İkinci Bap’ta izah ettiğimiz üzere; sessiz harfler (kökler) ilahi iskeleti, sesli harfler (harekeler) ise insanın fani nefesini temsil eder. Arap yazısının ontolojik sırrı tam da buradadır: Orijinal İslami metinlerde (ve yazının ilk icadında) sesli harf, yani “hareke” yoktur.

Yazı; kâğıt üzerinde sadece kaskatı, sessiz ve tavizsiz kemiklerden (köklerden) ibaret bir iskelet ordusu gibi dikilir. Vahyi taşıyan o mahfaza, içine insanın sığ, fani ve dünyevi nefesinin (sesli harflerin) kâğıt üzerinde dahi karışmasına müsaade etmez. Metin kendi başına bir cellat gibi sessizce bekler.

Bu anatomik diktatörlük, okuru bir mecburiyete iter: Okur, harekesiz ve sessiz iskeletleri ayağa kaldırabilmek, yani metni “okuyabilmek” için; kendi cılız nefesini, kendi kanını ve kendi şuurunu o harflerin içine cebren üflemek mecburiyetindedir. Modern alfabeler okura sesi hazır verir, okuru tembelleştirir. Oysa ilahi harf; okurdan o sesi (canı) bir haraç gibi söküp alır. Harfin fıtratındaki bu harekesizlik, okurun metin karşısında nasıl kanatıldığının (kelm) en fizyolojik delilidir.

V. Netice

Eğer yazı (harf), Kur’an-ı Kerim yazılabilsin diye, yani vahyin mutlak ağırlığını taşısın diye icat edilmişse; bugün kâğıdı ve kalemi eline alan şairin omuzlarındaki o mesuliyeti bir düşünün.

Yazı, ilahi bir emanettir. Bu emaneti; okuru eğlendirmek, günlük mırıltılar yahut Batılı tasvir oyunları için kullanmak, harfin ontolojisine, alfabenin mukaddes yaratılış gayesine yapılmış bir ihanettir.

Biz kâğıda bir kelime yazdığımızda, sadece bir edebiyat yapmayız. Biz; peygamberden hemen evvel, o ağır vahyi taşımak için ateşte dövülerek icat edilmiş olan o asırlık “cesetlerin” (harflerin) içine kendi hezeyanımızı, kendi “şuurumuzu” ve hakikatimizi doldururuz. Şiir yazmak; yazının icadındaki o “vahiy taşıma” ciddiyetini taklit etmek, kâğıdı yeniden tehlikeli, ağır ve kanayan bir savaş meydanına çevirmektir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

“Bir Evin Savunması, Dussoubs Caddesi” (Défense d’une maison rue Dussoubs) — Paris, Eylül 1915.
Fransız fotoğrafçı Léon Gimpel tarafından I. Dünya Savaşı döneminde çekilen bu kare, Paris sokaklarında çuvallardan kurdukları barikatların arkasında savaşçılık oynayan çocukları konu alıyor.

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın