yahut Vadiye İnmeyenlerin Kıldan İnce Hakikati
I. Şiir, Şuur ve Kıl
Modern seküler akıl, şiiri “duyguların estetik bir biçimde dışa vurumu” olarak tarif eder. Bu, şiire yapılabilecek en büyük hakarettir. Şiir, hislerin tercümesi değildir; zira hisler hayvani ve fani bedene ait gelgeç reaksiyonlardır. Şiirin ne menem bir kudret olduğunu idrak etmek için, yine o kadim lisanın uçurumuna, kelimenin köküne bakmak mecburiyetindeyiz.
Arapçada “şiir” (شعر) kelimesi ile “şuur” (idrak, derin kavrayış) kelimesi aynı kökten (Ş-A-R) türemiştir. Lakin bu kökün asıl fiziki karşılığı “şa’r”, yani “kıl/saç” demektir.
Peki, şiir, şuur ve kıl arasında nasıl bir ontolojik bağ vardır?
Kıl (şa’r), bedendeki en ince, en hassas, rüzgârın en ufak esintisini dahi hisseden uç noktadır. Kılı hissetmek yahut kılı kırk yarmak, ancak mutlak bir dikkat ve keskinlikle mümkündür. İşte “şuur”; avamın, sıradan insanın göremediği o kıldan ince hakikati, o tekinsiz hududu “hissetme”, idrak etme amelidir. “Şiir” ise; varlık ile hiçlik, et ile ruh, kutsi ile iğrenç arasındaki o kıldan ince (şa’r) hakikati, kılıçtan keskin bir sırat köprüsü gibi okurun şuuruna çekme ve onu kanatma amelidir.
Demek ki şair (şa’ir); duygulanan, ağlayan yahut âşık olan kimesne değildir. Şair; o kıldan ince şuur çizgisinde yürüyen, eşyanın ardındaki görünmez ve tehlikeli hududu (kılı) fark eden ve bunu okurun uyuşmuş dimağına bir iğne gibi batıran kimesnedir. Şiir okumak, duygulanmak değil; şuura ermektir. Okurun cehaletinin ve konforunun infaz edilmesidir.
II. Şuara Suresi
İslam’ın şiire ve şaire bakışı, Kur’an-ı Kerim’deki Şuara Suresi ile mühürlenmiştir. Ayet (224-226) gayet nettir: “Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyar. Görmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmayacakları şeyleri söylerler.” Ancak hemen ardından gelen ayet (227), istisnayı koyar: “Ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve zulme uğradıktan sonra haklarını alanlar müstesna.”
Bu ayrım, bizim poetikamızın en keskin kılıncıdır. Modern edebiyat, “her vadide şaşkın şaşkın dolaşan” şairlerin edebiyatıdır. Onlar, nesnelerin zahirine aldanır; tabiatı, aşkı, bedeni estetik bir malzemeye çevirip vadilerde mimesis (gösterme) oyunları oynarlar. Hakikate temas etmez, sadece manzarayı tasvir edip tasavvuri yalanlar (“yapmayacakları şeyler”) üretirler.
Bizim poetikamızda şair (mütekellim), vadide dolaşmaz. O, yeryüzünün sathi, sığ ve konforlu vadisini reddedip, amudi bir hezeyanla hakikatin mağarasına (Hira’ya) çekilen kimesnedir. Vadi, kalabalıkların ve mimesis’in (taklidin) sathi, sığ ve konforlu yaygısıdır. Mağara (Hira) ise arzın göğsüne açılmış amudi, karanlık ve ontolojik bir ‘yara’dır. Mütekellim (şair), o amudi yaraya girer ki; kelamın ağırlığını ve ‘ikra’ sarsıntısını tek bir sütun hâlinde kendi omuzlarına çekebilsin. Şiir, vadideki çiçekleri anlatmak için değil; o vadinin nasıl yarılacağını, etin nasıl toprağa karışacağını ve o sahte nizamın nasıl yıkılacağını ilan etmek (zulme uğradıktan sonra intikam almak/hakkı haykırmak) için yazılır.
III. Nesrin Yataylığı ve Şiirin Dikey Yırtılışı
Söz kelimeye, kelimeler cümleye dönüştüğünde, eğer bu cümleler birbirinin peşi sıra mantıki bir illiyetle dizilirse ortaya “nesir” çıkar. Nesir, dünyayı sathi bir şekilde açıklar. Zamanı yayar, mekânı genişletir; okura, yürüyebileceği geniş bir vadi sunar.
Oysa şiir, amudi bir yırtılıştır. Şiirde illiyet, zamanın akışı veya mekânın genişliği yoktur. Şiir, koca bir romanın, koca bir hayatın veya devasa bir felsefi buhranın tek bir sütun hâlinde okurun göğsüne saplanmasıdır. Biz şiiri, nesrin (hikâyenin) süslenmiş hâli olarak değil; hikâyenin ve zamanın bütünüyle iptal edildiği, hakikatin aniden donup okurun yüzüne çarptığı bir şiddet anı olarak görmekteyiz.
Eğer nesir bir bedenin derisini usulca okşamak veya resmini çizmekse; şiir, o bedenin göğüs kafesini tek hamlede yarıp kalbi çıplak ellerle masaya koymaktır. Şiir bir tablo değil, acımasız bir teşrihtir, fetihtir.
IV. Şuurun Dikte Edilişi
Şiirin bu kıldan ince şuurunu ve amudi teşrih mantığını, müşahhas hâle getirelim. Bir “vadi şairi” (modernist) ile bizim poetikamızdaki o “mağara şairinin” aynı kaba amele nasıl baktığını kıyaslayalım:
Modernistin Mimesis‘i: “Sessizce süzülüyor yaşlar solgun yanaklarından / Odayı kaplıyor bu ağır, bu gri hüzün / Gittiğine inanamayan titrek ellerinle kalakaldın.” (Burada okura manzara gösterilir. His, sathi bir zaman dilimine yayılır. Ortada dünyevi bir kayba verilen psikolojik bir tepki (inkâr ve melankoli) vardır ama ontolojik bir “şuur” yoktur. Şair kamerayı açmış; ölümün, hiçliğin veya çürümenin sarsıntısını es geçerek, sadece dünyevi bir hüznü romantikçe ve emniyetli limana sığınarak kayda almıştır. “Gittiğine inanamamak” dünyevi, sathi ve tamamen psikolojik bir reaksiyondur. İnsanın konfor sahasının bozulmasına, bir bedeni (sevgiliyi/yakını) kaybetmesine verdiği klasik bir “inkâr” refleksidir. Bu, vadi şairinin sahasıdır. Ayrılık acısıdır, melankolidir.)
Mütekellimin Şiirî Hükmü: “Toprağın iştahı kabarıyor bu ıslak çürümeye / Göz çukurunda sallanan aciz, tuzlu su / Ağlamıyorsun sen, cesedini sızdırıyorsun dünyaya.” (Burada manzara veya tasvir yoktur. Gözyaşı (tuzlu su) romantize edilmez; bizzat bedenin acizliğine, toprağın iştahına ve cesedin ifşasına yorulur. Okurun hüznü, anında “şuur”a (ölümün idrakine) dönüştürülür. Amel, otopsi masasına yatırılmış, etin ardındaki korkunç hiçlik (şuur) kıldan ince bir kesinlikle dikte edilmiştir. Bizim poetikamızdaki “şuur” birinin gidip gitmediğini fark etmek değil; o gidenin de, kalanın da, ağlayanın da aslında çürüyen birer et yığını (cîfe) olduğunu fark etmektir. Şuur, gözyaşının ardındaki toprağın iştahını görmektir.)
V. Netice
Şiir, bir medeniyetin veya bir insanın kriz anlarında sığındığı tehlikeli, yoğunlaştırılmış kelam çekirdeğidir. Şiirde kelimeler; artık birer haberleşme vasıtası (nesir) olmaktan çıkmış, patlamaya hazır birer bombaya dönüşmüştür.
Eğer kelam, yaralayan bir kılınçsa (kelm), şiir o kılıncın kemiğe dayandığı yerdir. Eğer cümle bir “ayet” ise, şiir o ayetlerin okurun zihnine peş peşe indirildiği mutlak hesap günüdür.
Biz şiiri, hayatı güzelleştirmek, acıları dindirmek veya okuru oyalamak için yazmıyoruz. Biz şiiri; kapitalizmin, hayretsiz gayretlerin, uyuşmuş idraklerin ne menem bir tufana maruz kalacaklarını onlara göstermek için yazıyoruz. Yaptığımız iş, düşmekte olan bir uçakta, yolculara son dualarını hatırlatmaktan başkaca bir iş değildir. Yahut şöyle ifade edelim: Yaptığımız iş; kıyameti kopmuş ve güneşi dürülmüş bir kâinatta, can çekişen kalabalıklara İsrafil’in sûr’unu üflemekten başkaca bir iş değildir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
