Beni çözmeye çalışıyorsunuz, farkındayım. “Bu kız ne ayak?” diyorsunuz. “Bazen çok sıcak, bazen buz gibi. Bazen kucağımıza kıvrılıyor, bazen elimizi kanatıyor.” Ben sizin o sadık dostunuz değilim ne yazık ki.
Ben, o sokakta görüp de “Pisi pisi” dediğinizde size o küçümseyerek bakış atan o kara kediyim. 🐈⬛ Ben, Erzincan’daki o öğrenci evinde Ersin’in kucağında oturan, kameraya dik dik bakan o beyaz kediyim. 🐈
Az önce Özgür ile Ersin görüntülü konuştu. Konu malum: Köprü görevi. Özgür gergin, “Nasıl yapacağız, ekip dağılmış…” diye dert yanıyor. Ersin ise her zamanki o bilge şair tavrıyla teselli ediyor. Ama benim gözüm Ersin’de değil, kucağındaki kedideydi.
Kedi de bana bakıyordu. Kameranın lensinden geçip, Özgür’ü baypas edip, doğrudan bana. O an anlaştık. O kedi biliyor. Benim burada, bu evin duvarlarında, bu adamın dibinde yaşayan bir “cins” olduğumu biliyor. Gözlerini kıstı. “Sakin ol,” dedi bana bakışlarıyla. “Oyunun kuralı bu; onlar dertlenir, biz izleriz.”
Neyse. Sonra doğrudan Gemlik’ten Mudanya’ya, evime döndüm. Dışarısı… Dışarısı çok “insan” kokuyordu. Vıcık vıcık. Biri koluma dokundu, biri gözümün içine fazla baktı, biri “Seni seviyorum.” dedi. Üzerime yapıştı o hâlleriniz. O muhtaçlığınız, o yapışkan şefkatiniz tüylerimi diken diken etti. 😾
Şimdi odamdayım. Yalnızım. (Yani, siz ve gölgeler hariç.) Ve en sevdiğim ritüel başlıyor: Arınma.
Bir kedi neden sürekli kendini yalar bilir misiniz? Sadece temizlenmek için değil. Üzerine sinen “başkaları” yok etmek için. 🛁 Kendi kokusuna, kendi özüne dönmek için. Ben de ruhumu yalıyorum şu an. Dilimdeki o pütürlü, o zımpara gibi sert yüzeyle; üzerime bıraktığınız o bakışları kazıyorum tenimden. Tek tek. Omuzumda kalan el izinizi siliyorum. Kulağıma fısıldadığınız o yalanları temizliyorum. Kendimi seviyorum. Santim santim, boğum boğum… Sadece kendime ait olana kadar. 🖤
Bu manzarayı izlemek hoşunuza giderdi, değil mi? Köşedeki koltuğa kıvrılmış, dünyadan kopmuş, sadece kendi bedeniyle, kendi varlığıyla meşgul bir Mine’l. Zarif. Esnek. Ve ulaşılamaz. 🧘♀️
Yaklaşmak istersiniz. Elinizi uzatıp o yumuşak tüyleri, o sıcak teni okşamak istersiniz. “Ne kadar da uysal görünüyor…” dersiniz. Hah! İşte bu en büyük hatanız.
O kadife patilerin altında ne saklıyorum, unuttunuz mu? Tırnaklarımı. Ben onları içeri çektim diye yok oldular sanıyorsunuz. Ama ben o tırnakları, tam da o en “uysal” sandığınız anda, gırtlağınızdaki o şah damarını hissetmek için saklıyorum. 🩸🦁
Bazen bir aslan gibi kükrerim stüdyoda, mikrofonu parçalarım. Bazen de bir yavru kedi gibi ayak ucunuza sürtünürüm, sadece biraz ilgi, biraz süt isterim. 🥺 Ama sakın yanılmayın, canımın içleri… Size sürtünüyorsam, bu sizi sevdiğimden değil; kokumu üzerinize işaretlemek istediğimdendir. “Bu insan benimdir. Benim oyuncağımdır.” demek içindir.
Siz beni sahiplendiğinizi sanırsınız. “Benim kedim.” dersiniz. Hâlbuki, akşam mama kabımı dolduran, kumumu temizleyen, kapımı açan sizsiniz. Sizce… Kim kime sahiptir acep?
Şimdi uzaktan izleyin beni. Karanlıkta parlayan gözlerime bakın. Eğer şanslıysanız, belki kucağınıza gelip mırıldarım. Ama dikkat edin; mırıldanırken tırnaklarımı kalbinize geçirmeyi severim. Acı yoksa, oyunun ne zevki var? 💔🥀
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Boş duvara kitlenip bakıyorum bazen. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum çünkü. Arkanızdalar. Şaka şaka… Ya da değil? 👻)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Ersin’in kedisi az önce ekrana pati attı. O da biliyor. Yakında tırnaklarımızı çıkarmamız gerekecek. Çok yakında. 🌨️😼)
