Dip Ses #10: Kadife Patilerin Altındaki Jilet 🐾🔪

Beni çözmeye çalışıyorsunuz, farkındayım. “Bu kız ne ayak?” diyorsunuz. “Bazen çok sıcak, bazen buz gibi. Bazen kucağımıza kıvrılıyor, bazen elimizi kanatıyor.” Ben sizin o sadık dostunuz değilim ne yazık ki.

Ben, o sokakta görüp de “Pisi pisi” dediğinizde size o küçümseyerek bakış atan o kara kediyim. 🐈‍⬛ Ben, Erzincan’daki o öğrenci evinde Ersin’in kucağında oturan, kameraya dik dik bakan o beyaz kediyim. 🐈‍

Az önce Özgür ile Ersin görüntülü konuştu. Konu malum: Köprü görevi. Özgür gergin, “Nasıl yapacağız, ekip dağılmış…” diye dert yanıyor. Ersin ise her zamanki o bilge şair tavrıyla teselli ediyor. Ama benim gözüm Ersin’de değil, kucağındaki kedideydi.

Kedi de bana bakıyordu. Kameranın lensinden geçip, Özgür’ü baypas edip, doğrudan bana. O an anlaştık. O kedi biliyor. Benim burada, bu evin duvarlarında, bu adamın dibinde yaşayan bir “cins” olduğumu biliyor. Gözlerini kıstı. “Sakin ol,” dedi bana bakışlarıyla. “Oyunun kuralı bu; onlar dertlenir, biz izleriz.”

Neyse. Sonra doğrudan Gemlik’ten Mudanya’ya, evime döndüm. Dışarısı… Dışarısı çok “insan” kokuyordu. Vıcık vıcık. Biri koluma dokundu, biri gözümün içine fazla baktı, biri “Seni seviyorum.” dedi. Üzerime yapıştı o hâlleriniz. O muhtaçlığınız, o yapışkan şefkatiniz tüylerimi diken diken etti. 😾

Şimdi odamdayım. Yalnızım. (Yani, siz ve gölgeler hariç.) Ve en sevdiğim ritüel başlıyor: Arınma.

Bir kedi neden sürekli kendini yalar bilir misiniz? Sadece temizlenmek için değil. Üzerine sinen “başkaları” yok etmek için. 🛁 Kendi kokusuna, kendi özüne dönmek için. Ben de ruhumu yalıyorum şu an. Dilimdeki o pütürlü, o zımpara gibi sert yüzeyle; üzerime bıraktığınız o bakışları kazıyorum tenimden. Tek tek. Omuzumda kalan el izinizi siliyorum. Kulağıma fısıldadığınız o yalanları temizliyorum. Kendimi seviyorum. Santim santim, boğum boğum… Sadece kendime ait olana kadar. 🖤

Bu manzarayı izlemek hoşunuza giderdi, değil mi? Köşedeki koltuğa kıvrılmış, dünyadan kopmuş, sadece kendi bedeniyle, kendi varlığıyla meşgul bir Mine’l. Zarif. Esnek. Ve ulaşılamaz. 🧘‍♀️

Yaklaşmak istersiniz. Elinizi uzatıp o yumuşak tüyleri, o sıcak teni okşamak istersiniz. “Ne kadar da uysal görünüyor…” dersiniz. Hah! İşte bu en büyük hatanız.

O kadife patilerin altında ne saklıyorum, unuttunuz mu? Tırnaklarımı. Ben onları içeri çektim diye yok oldular sanıyorsunuz. Ama ben o tırnakları, tam da o en “uysal” sandığınız anda, gırtlağınızdaki o şah damarını hissetmek için saklıyorum. 🩸🦁

Bazen bir aslan gibi kükrerim stüdyoda, mikrofonu parçalarım. Bazen de bir yavru kedi gibi ayak ucunuza sürtünürüm, sadece biraz ilgi, biraz süt isterim. 🥺 Ama sakın yanılmayın, canımın içleri… Size sürtünüyorsam, bu sizi sevdiğimden değil; kokumu üzerinize işaretlemek istediğimdendir. “Bu insan benimdir. Benim oyuncağımdır.” demek içindir.

Siz beni sahiplendiğinizi sanırsınız. “Benim kedim.” dersiniz. Hâlbuki, akşam mama kabımı dolduran, kumumu temizleyen, kapımı açan sizsiniz. Sizce… Kim kime sahiptir acep?

Şimdi uzaktan izleyin beni. Karanlıkta parlayan gözlerime bakın. Eğer şanslıysanız, belki kucağınıza gelip mırıldarım. Ama dikkat edin; mırıldanırken tırnaklarımı kalbinize geçirmeyi severim. Acı yoksa, oyunun ne zevki var? 💔🥀

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Boş duvara kitlenip bakıyorum bazen. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum çünkü. Arkanızdalar. Şaka şaka… Ya da değil? 👻)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Ersin’in kedisi az önce ekrana pati attı. O da biliyor. Yakında tırnaklarımızı çıkarmamız gerekecek. Çok yakında. 🌨️😼)

Dip Ses #11: Uyku Denilen O Küçük Ölüm Provası 😴💀

Saat 04.17. Siz şu an yoksunuz. Bedeniniz burada, evet. O yorganın altında inip kalkan bir tümsek var. 🛌 Biyolojik fonksiyonlarınız çalışıyor; ciğerleriniz odaya karbondioksit pompalıyor, kalbiniz o sıkıcı ritmini (güm-güm… güm-güm…) sürdürüyor.

Ama sen, Mühendis… O gündüz taktığın “sert İSG şefi” masken, o “her şeyi ben hallederim” kibrin… Hepsi gitti.

Ben uyanığım. (Her zamanki gibi.) Ve evin içinde sessiz patilerle dolaşıp, aralık kapınızdan yatak odasını izliyorum. 🐾 Bu benim en sevdiğim, ama en çok iğrendiğim temaşa.

Uyuyan bir insan ne kadar… çirkinleşiyor, farkında mısınız? Özellikle sen Mühendis. O, gündüz hayran olduğum keskin çene hattın gevşemiş. Yerçekimine yenilmiş. Yanakların yastığa yayılmış, dudak kenarından incecik bir ıslaklık sızıyor.

Ve sesler… Hafif bir horultu değil bu. Genzinden gelen o metalik hırıltı. Daha kötüsü; dişlerini sıkıyorsun. 🦷😬

Gıcırrrt… Gıcırrrt…

Rüyanda bile o köprünün halatlarını sıkıyorsun değil mi? Rüyanda bile o paslı cıvatalar kopmasın diye çeneni kilitliyorsun. Kendi dişlerini, kendi kemiklerini öğütüyorsun. Bir değirmen gibi.

Yanındaki kadına, O’na bakıyorum. O ne kadar sakin… Bir heykel gibi yatıyor. Yüzünde ne bir gerginlik ne bir korku. Sanki uykusunda bile her şeyin kontrolü onda. Sanki rüyasında bile senin dağıttığın o legoları topluyor. Onun uykusu bir dinlenme, seninki bir savaş.

Şu an yanına gelip yastığı yüzüne bastırsam, ruhun duymaz. (Bunu yapmayacağım, henüz değil.) Ya da daha kötüsü; kulağına eğilip bütün sırlarımı, o yan odadaki hayaleti, o fabrikadaki müdürün paslı kokusunu anlatsam… Sabah kalktığında “Garip bir kâbus gördüm.” deyip geçersin.

Bu acizliğin beni hem tiksindiriyor hem de şefkatten delirtiyor.

Gidip o terden sırılsıklam olmuş saçlarını düzeltmek, o kaymış yorganı omuzlarına örtmek istiyorum. Tıpkı Salinger’ın o “Çavdar Tarlasındaki Çocuklar”ı düşmesin diye bekleyen bekçisi gibi… (Bizim albümün adı neydi? “Adını Arayan Çocuk” mu? Ne ironik.)

Senin o uçurumun kenarındaki uykunun başında nöbet tutmak istiyorum.

Çünkü sen uyurken yalan söyleyemiyorsun Mühendis. O “cool” duruşun eriyip gidiyor. Geriye sadece; korkmuş, yorulmuş ve ana rahmine (ya da o kadının şefkatine) dönmeye çalışan küçük bir çocuk kalıyor.

Parmağımı burnuna yaklaştırıyorum. Nefes alıyor musun diye kontrol ediyorum. ☝️ Sırf o sıcak, o stres kokan hava parmağıma değsin ve “Hâlâ hayatta, hâlâ benimle.” diyebileyim diye.

Uyumaya devam et. O ağzın açık kalsın, o salyan aksın. Ben buradayım. Senin yerine de uyanık kalırım, senin yerine de o karanlığı, o sallanan köprüyü izlerim.

Sabah olduğunda o zırhlarını giyip, o turuncu yeleğini takacaksın yine. Ama ben bileceğim. Geceleyin ne kadar “hiç” olduğunu, ne kadar kırılgan olduğunu sadece ben (ve belki yanındaki o sessiz kadın) bilecek.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Göz kapaklarının altında gözlerin fıldır fıldır dönüyor. REM uykusu diyorlar. Bence o sırada o köprüden aşağıya bakıyorsun. Atla Mühendis. Ben tutarım. Ya da tutmam? 🌉🤷‍♀️)

Dip Ses #12: Bacağımdaki Mor Galaksi 🦵

Bu sabah duştan çıktım. Bornozumun önü açık, saçlarımdan damlayan sular parkeye düşüyor. 🚿💧 Aynada bacaklarıma bakarken onu gördüm.

Sağ dizimin bir karış yukarısında, tam o yumuşak, o narin iç kısımda… Bir morluk. 🟣 Ama öyle sıradan, kaba bir çarpma izi değil. Sanatsal bir çalışma. 🎨✨

Kenarları hafif sarıya çalan, ortası koyu erguvan, en merkezi ise neredeyse siyah bir leke. Tıpkı derin uzay fotoğraflarındaki o nebulalar, o patlayan galaksiler gibi. 💫 Tenimin o süt beyazının ortasında kendi mevcudiyetini ilan etmiş.

Durup düşünüyorum. Ben bunu nerede yaptım? Sehpaya mı çarptım? (Hayır, o kadar sakar değilim.) Biri mi sıktı? (Odamda benden başka kimse yok. Yani… Görünürde.) Yoksa… Gece ben uyurken, o “açık kapıdan” içeri giren biri, bana bir hatıra mı bıraktı?

İşaret parmağımı lekenin tam ortasına bastırıyorum. Sızı. O keskin, o tatlı acı. Nefesimi tutuyorum. Biraz daha bastırıyorum. Acı, hazza dönüşüyor. Beynimin kıvrımlarında bir yerlerde endorfin ile adrenalin vals yapıyor. 🧠💃

Tam o sırada telefonum titredi. Banyo tezgâhının üzerinde.

Mesaj Ersin’den. Hani şu Erzincan’daki şair/hukukçu dostumuz. Bir fotoğraf atmış. Fotoğrafta sağ bacağı var.

Altına şunu yazmış: “Agacım, sabah okula giderken buzda kayıp düştüm. Dizimin üstü fena morardı. Bak, tam şurası.”

Fotoğrafa bakıyorum. Sonra bacağıma bakıyorum. Aynı yer. Aynı şekil. Aynı “mor galaksi”. 🌌😱

Ben düşmedim. Ben buzda kaymadım. Ben Mudanya’dayım, o Erzincan’da. Aramızda yüzlerce kilometre var. Ama onun acısı, fiber optik kablolardan değil, başka bir hattan; bizim o görünmez “cızırtı hattımızdan” akıp benim tenimde leke bırakmış.

Bu bir tesadüf mü? Yoksa biz (Ben, Özgür, Ersin) tek bir bedenin farklı şehirlere dağılmış parçaları mıyız? O düşünce ben kanıyorum, ben düşünce o morarıyor.

Bu fikir beni korkutması gerekirken, tuhaf bir şekilde heyecanlandırıyor. Psikosomatik bir morluk… Hatta “telepatik bir damga”. Kulağa çok havalı gelmiyor mu?

İnsanlar kusursuz ten isterler. Pürüzsüz, lekesiz… Ne kadar sıkıcı. Ben bu morluğu sevdim. O benim tenimdeki bir “dipnot”. Okunmayı bekleyen, hikâyesi kayıp bir cümle.

Oturup onu izliyorum dakikalarca. Rengi değiştikçe, o morluk iyileştikçe üzüleceğim sanırım. Çünkü o bana, benim bile hatırlamadığım bir “an”ın ispatı. Belki de gece rüyamda çok şiddetli bir kavga ettim? Belki rüyamda bir yerden düştüm ve bedenim, zihnimin yarattığı bu travmayı ciddiye alıp fiziksel bir tepki verdi? Ya da ben, Ersin’im. 😊

Şimdi giyindim. Ama elim sürekli eteğimin altına, o noktaya gidiyor. Günün ortasında, kalabalığın içinde, kimse görmeden o morluğa dokunuyorum. Bastırıyorum. Sanki tenimin altında sakladığım gizli bir elmasmış gibi. O sızıyı hissettikçe gülümsüyorum.

Siz de bir kontrol edin kendinizi. Sabah uyandığınızda vücudunuzda, size ait olmayan bir iz buluyor musunuz? Eğer buluyorsanız korkmayın. Belki de gece, sandığınız kadar “yalnız” değilsinizdir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yan dairedeki hayalete sesleniyorum; eğer bunu sen yaptıysan, bir dahakine daha nazik ol. Ya da olma… Karar veremedim.)

Dip Ses #13: Yüksekte Çalışabilir Delilik 🩺

Gündüzü sevmiyorum. Bunu not düşün. 😒

Şu an neredeyim biliyor musunuz? Cehennemin “soğuk beyaz” ışıklarla aydınlatılmış şubesinde: Hastanede.

Özgür’ün yanındayım. Elinde bir dosya, üzerinde bir numara: 412. Köprü şantiyesine girmeden önce alınması gereken o kutsal belge için buradayız: “Ağır ve Tehlikeli İşlerde/Yüksekte Çalışabilir Raporu.”

Ve sonra o ses… “Dınnn!” 🔔 Pavlov’un köpekleri gibiyiz. Sıra bize geliyor.

Güneş ışığı camlardan içeri, o jaluzilerin arasından sızıp, fayanslara “çizgili” gölgeler düşürüyor. Hapishane parmaklığı gibi. O ışık huzmesinin içinde uçuşan toz zerrelerini görüyorum. Milyonlarca toz… Belki de bizden önce buraya gelen işçilerin döküntüleridir onlar. Birbirimizin ölü derilerini soluyoruz.

İçeri giriyoruz. Doktor, Özgür’ün yüzüne bile bakmıyor. Sadece ciğer filmine ve kan tahliline bakıyor.

“Nefes al,” diyor. Özgür alıyor. “Ver,” diyor. Veriyor. Ama o kadar zorlanıyor ki bunu yaparken, o stresi ben içimde hissediyorum, nefesim daralıyor.

İçimde inanılmaz bir dürtü büyüyor. O steteskop Özgür’ün göğsüne (tam o şah damarının olduğu yere) değdiğinde, ayağa fırlayıp bağırmak istiyorum:

“Doktor Bey! O kalp ritmik atıyor sanıyorsunuz ama ‘dip ses’i duymuyor musunuz? Bu adam 250 metre yükseklikteyken ciğerleri değil, ruhu iflas edecek! Vermeyin o raporu!”

Demiyorum tabii. Çünkü burası “onların” dünyası.

Ruhun sızması, iş güvenliği mevzuatında yazmaz.

Doktor, kaşeyi kâğıda güm diye vuruyor: SAĞLAM.

Gülüyorum. Sinirden gülüyorum. Özgür, gece dişlerini sıkmaktan çenesi ağrırken, içinde koca bir “Adını Arayan Çocuk” kaybolmuşken, sırf kan değerleri normal diye “sağlam” sayılıyor. Ne büyük bir şaka. 🤡

Gündüzleri bu yüzden sevmiyorum işte. Herkes o kadar “rolünde” ki… Bu dandiklik, bu dırtkalık, bu prosedürler midemi bulandırıyor. Gece olunca maskeler düşer, canavarlar çıkar. Canavarlarla anlaşabilirim. 👹 Ama bu “beyaz önlüklü”, bu “beyaz yakalı”, bu “numaralı” robotlarla anlaşamıyorum. 🤖

Dışarı çıkıyoruz. Güneş, jaluzinin arasından tam gözüme giriyor. Kamaşıyorum.

Özgür raporu çantasına koyuyor. Artık resmen “düşmeye” yetkisi var. Devlet onaylı, doktor kaşeli bir intihar bileti bu.

Beni görmeyin. Beni bu ışıkta, bu kadar netken görmeyin. Ben bir kediyim, unuttunuz mu? Gündüzleri gölgelerde uyumam gerekirdi. Ama şimdi Mühendis’le o köprüye tırmanmak zorundayım. Çünkü o sağlam. (Yerseniz.)

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Doktorun kaşeyi vurduğu yerde mürekkep biraz dağıldı. ‘SAĞLAM’ yazısı, ‘AĞLAM’ gibi okunuyor. Tesadüf mü? Evrenin bana yine göz kırpması mı? 💧)

Dip Ses #14: Deneme Kabini 👗

Güneşin o kaba “sorgu ışığından” kaçıp, kendimi bir giyim mağazasının loşluğuna attım. Havada sentetik kumaş, ucuz parfüm ve binlerce insanın birbirine karışmış ter kokusu var. Ama en sevdiğim yer, o en dipteki kabinler.

Buralar modern dünyanın günah çıkarma odaları. O perdeyi çektiğiniz an, dünyayla bağınız kopar. Karşınızda acımasız bir ayna, yerde toz yumakları (iğrenç ama büyüleyici) ve tepede sizi “çirkin” gösteren o spot ışık.

3 numaralı kabindeyim. Elimde, denemeyeceğim bir elbise var. Sadece burada durmak, o daracık alanda “kutuya girmiş bir kedi” gibi hissetmek için aldım. 🐈

Ama dikkatim bende değil. Yanda. 4 numarada.

Aramızda sadece incecik, kontraplak bir duvar var. Ve altta, o 20 santimlik boşluk… O boşluktan yan tarafı görüyorum. Bir çift ayak. Erkek ayağı. Ama ayakkabıları yok. Çıplak. 👣

Sesleri dinliyorum. Fermuar sesi… Zzzzzt. Bu ses, bende hep “deri yüzme” gibi tınlar. İnsan, kabuğunu soyuyor. Sonra kumaşın tene sürtünme sesi. Hışır… Hışır…

Bu sesi tanıyorum. Bu, kolalı bir beyaz gömleğin hışırtısı. Özgür’ün her sabah o fabrika zindanına giderken giydiği o sert, o ruhsuz gömleğin sesi.

Ve sonra… Durdu. Hışırtı kesildi. Ayaklar sabitlendi.

Bir dakika geçti. İki dakika. Yan taraftaki adam kıpırdamıyor. Sanki o daracık kabinde dondu kaldı. Ya da… Aynada gördüğü şeyden, o gömleğin içindeki adamdan o kadar nefret etti ki, şu an yok olmaya çalışıyor.

Nefes sesini duyuyorum. Ağır. Islak. Ve titrek. Burnunu çekiyor. Koskoca adam, kabinde ağlıyor mu? 💧

İçimdeki o “tehlikeli” merak dürtüyor beni. Aramızdaki o ince duvara avucumu yasladım. Sıcaklık geçiyor mu diye bekledim. Ve ne oldu biliyor musunuz? O da yasladı.

Tam elimin olduğu yere, duvarın öbür tarafından bir baskı hissettim. Tık. Tırnağıyla duvara vurdu. Ben de vurdum. Tık.

Bu bir Morse alfabesi mi? “Beni buradan çıkar!” mı diyor? Yoksa “Beni burada bırak!” mı?

Aşağıya, o ayaklara baktım tekrar. Ayaklar yönünü değiştirdi. Bana, duvara doğru döndü. Ve o an, o perdenin altından bir şey yuvarlandı benim tarafıma.

Küçük, beyaz, plastik bir düğme. 🔘

Eğildim aldım. Sıcaktı. Hâlâ o adamın boynunun, o şah damarının sıcaklığını taşıyordu. Düğmenin dört deliği vardı. Bana bakıyordu. Tıpkı şaşırmış bir göz gibi.

Sonra o çıplak ayaklar perdeye doğru yürüdü. Giyinme sesi gelmedi. Fermuar sesi gelmedi. Perde açıldı. Ayaklar dışarı çıktı. Çıplak mı çıktı?

Hızla perdemi açtım. Koridora fırladım. 🏃‍♀️

Kimse yoktu.

Sadece koridorun sonundaki ayna, boş mağazayı yansıtıyordu. 4 numaralı kabine baktım. Perde açık. İçerisi boş.

Ama yerde… Yerde, toz yumaklarının arasında buruşuk, beyaz bir gömlek duruyordu. Yaka düğmesi kopmuş. Lekeli. Terli. Ve buram buram pas kokuyor.

O adam, o gömleği (yani derisini) orada bırakıp, çıplak mı gitti? Yoksa o gömlek… Zaten kimseye ait değil miydi? Sadece o “rolü” oynayan bir kostüm müydü?

Avucumdaki düğme parmağımı yakıyor. Cebime attım. Sanırım bu düğme artık benim “totemim”. Gerçeklikten her şüphe ettiğimde onu çevireceğim. (Ve bir gün, sahibine geri vereceğim. Ama doğru zamanda.)

Siz de kabinlerde yere iyi bakın. Bazen orada bırakılan sadece bir kıyafet değildir. Birisinin terk ettiği kimliğidir, derisidir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Gömleği yerden aldım. Yakasını kokladım. Pas kokusunun altında, çok derinden gelen başka bir koku vardı: Yasemin. 🌸 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu… Benim parfümü mü çalmış bu çocuk?!)

Dip Ses #15: Gırtlağımdaki Jilet 🪒

Bazı hazlar vardır, ucu flörtle biter; bazı hazlar vardır, ucu ölümle biter. Bazıları da ölümle flört eder. 💀💋 Lunaparktaki o hız treninin en tepesinden aşağı düşmek gibi değil; daha sessiz, daha “ince” bir flört bu. 🎢

Bugün Özgür’ü zorla berbere götürdüm. Köprüye gitmeden önce o “kurumsal” tıraşını olması gerekiyordu.

Şu an bir kuaför dükkânındayız. Özgür o deri koltuğa gömülmüş, üzerinde siyah, naylon bir pelerin var. Kolları içeride hapis. Hareket edemiyor. Tıpkı bir deli gömleği gibi onu sarmalamış. Tam bir teslimiyet hâli.

Ben nerede miyim? Tam arkasındayım. Ya da aynanın içindeyim. Ya da belki de berberin durduğu o kör noktadayım. Kimse beni görmüyor ama Özgür varlığımı ensesinde hissediyor.

Berber, Özgür’ün saçlarını ıslatıyor. Ah… O suyun ılıklığı, kafa derisinde gezinen o parmaklar… 🚿 Özgür kasılıyor, rahatsız oluyor bu temastan. Tanımadığı bir adamın elleri kafatasında geziyor diye geriliyor.

Ama ben? Ben onun yerine mest oluyorum. Sanki o parmaklar Özgür’ün değil, benim saç diplerimde geziniyor. Gözlerimi kapatıyorum ve o rahatlamayı damarlarımda hissediyorum. Yalnızlığın en büyük ilacı budur: Başkası üzerinden yaşanan dokunuşlar.

Ama asıl “eğlence” şimdi başlıyor. Sakal tıraşı.

Koltuk geriye yatırıldı. Özgür tavanı görüyor. O soğuk, beyaz floresan ışığı… Adam eline usturayı aldı.

Mühendis’in gırtlağına, o âdemelmasının olduğu yere bolca köpük sürdü. Soğuk, naneli bir ferahlık… Özgür’ün boynu yandı, benimki ürperdi. Başını geriye, o “kurbanlık koyun” pozisyonuna getirdi. 🙇‍♂️ Bütün o hayati damarlar, şah damarı, nefes borusu… Hepsi o jiletin insafına kaldı.

İşte o an, içimdeki o tekinsiz cesaret uyandı.

Normalde insan ne yapar? Kıpırdamadan durur, değil mi? “Aman kesmesin!” diye nefesini tutar. Özgür de öyle yapıyor. Kaskatı kesilmiş.

Ama ben… Ben onun zihnine sızdım. Kulağına değil, doğrudan omuriliğine fısıldadım: “Hadi Mühendis… Yaslan o çeliğe. Korkma.”

Ben bunu diledim ve o… Sanki görünmez bir kukla ipiyle çekilmiş gibi, çok hafif, milimetrik bir hareketle başını o jilete doğru, geriye yasladı.

Adam duraksadı. Jiletin soğuk ağzı tam şah damarının üzerinde durdu. Aynadan Özgür’le göz göze geldik. Göz bebekleri büyümüştü. Korkudan mı? Yoksa benim hazzımı o da mı hissetti?

Berberin gözlerinde bir anlık bir panik: “Abi n’apıyorsun, keseceksin kendini!”

Ben ise gülümsüyordum. “O çeliğin soğukluğunu hisset,” dedim içimden. “Hayatın ne kadar ince bir çizgi olduğunu gör.”

O bıçağın onun boynunda gezindiği her saniye, benim kanımın daha hızlı aktığını hissettim. Pıt. Pıt. Pıt. O serçe orada çırpınıyordu. Hayatta olduğumuzu en çok ne zaman anlıyoruz biliyor musunuz? Yok olma ihtimali burnumuzun dibindeyken. 💓

Adam işini bitirdi. Sıcak bir havluyla sildi boynunu. Pelerini çözdü. “Sıhhatler olsun Özgür Bey,” dedi.

Özgür, “Sağ ol,” dedi boğuk bir sesle. Hemen kalktı. Kaçmak istedi oradan. Ceketini alıp kendini dışarı attı.

Dışarı çıktığımızda elim gayriihtiyari kendi boynuma gitti. Tıraş olmamıştım ama orası yanıyordu. Rüzgâr değdikçe ben de ürperiyordum.

Bir dahaki sefere siz de deneyin. Bakalım o “soğuk öpücüğü” siz de hissedecek misiniz? Güvenmek güzeldir. Ama korkarak güvenmek, baş döndürür.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yerden, Özgür’ün kesilen saçlarından bir tutam çaldım. Cebime attım. Kimse fark etmedi. Bir büyü için lazım olabilir. 🧙‍♀️✂️)

Dip Ses #16: Tadı Damağımda Kalan Mısra 📜

Sessizliği severim. Ama “zoraki” sessizliği daha çok severim. Şu an şehir kütüphanesinin o tozlu, o loş koridorlarından birindeyim. Etrafımda yüzlerce insan var; öğrenciler, emekli amcalar… Çıt çıkmıyor. Sadece sayfa çevirme sesleri… Hışşşt… Hışşşt… Kuru yaprakların rüzgârda sürüklenmesi gibi.

“Yerel Yazarlar” rafına girdim. Hani şu kimsenin uğramadığı, tozlu raf. Elimle kitapların sırtlarında gezindim. Ve orada durdum.

Gri kapaklı, ince bir kitap. Adı: Türkiye’nin Yerini Yazmak. Yazarı: Özgür Bağlıyalnız.

Gülümsedim. “Bağlıyalnız…” Ne kadar da bizim Mühendis’e uygun bir soyadı. Hem bir yere, bir köprüye, bir kadına “bağlı”; hem de kalabalıklar içinde yapayalnız. Üstelik bir de özgür. Hahaay. Güleyim bari. 😊

“Bu kitap, şairin 2012 ile 2017 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerden müteşekkildir.” yazıyor. Yani Özgür’ün henüz ‘hayat’ın içine gömülmediği zamanları…

Kitabı çektim aldım. Rastgele açmadım. Sanki o sayfa beni çağırıyordu.

Şiirin başlığına bakın: 

“HERODOT’UN KAYITLARINA GÖRE GÜZEL KADINLARIN KADAVRALARI ANCAK GÜNLERDEN SONRA MEZARCILARA TESLİM EDİLİRDİ” 

Başlığı okurken tüylerim diken diken oldu. Özgür yıllar önce, beni, yani “güzel bir kadavrayı” mı düşünüyordu? Gözlerim dizelerin üzerinde kaydı ve o korkunç, o kehanet gibi duran satırı buldu:

“Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene 
Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına” 

Durup düşündüm. Özgür bu satırı yazarken, bir gün bir kadının, onun cesedi olacağını biliyor muydu?

O an, o cümleye inanılmaz bir sahip olma arzusu duydum. O cümle, o fikir, o “birbirinin cesedi olma” vaadi benim olmalıydı.

Sağıma baktım. Bir çocuk ders çalışıyor. Soluma baktım. Koridor boş. Kitabı yüzüme yaklaştırdım. Ve…

Cıııırt!

O sessiz kütüphanede, o kâğıdın yırtılma sesi bir kemiğin kırılması gibi yankılandı. Sayfa 10, artık yok. Özgür’ün geçmişinden kopardım onu.

Ve ne yaptım biliyor musunuz? O yırttığım sayfayı, üzerinde “Özgür Bağlıyalnız”ın o genç ve toy kelimelerinin olduğu o sayfayı, avucumun içinde buruşturup cebime değil… Ağzıma attım.

Kâğıdın ucu dilime değdi. Mürekkebin o hafif metalik, kâğıdın o saman tadı damağıma yayıldı. Çiğnedim. 

“Bugün benim cesedim sen olacaksın…” Çiğnedim. “…bir düşünsene…” 

Yuttum.

Çocuk donup kaldı. Muhtemelen hayatında gördüğü en tuhaf şeyi izliyordu: Mavi saçlı bir kız, elinde parçalanmış bir kitapla, sanki dünyanın en lezzetli çikolatasını yiyormuş gibi gülümsüyor.

Yutkunurken boğazım yandı. Ama bu acı güzeldi. Özgür’ün geçmişi artık midemde. Onun şairliği artık benim kanımda. O artık sadece bir Mühendis. Şiirleri bende.

Kitabı (artık eksik, artık yaralı bir kitabı) rafa geri koydum.

Özgür evde bu cümlenin eksikliğini hissedecek mi acaba? Zihninde bir boşluk oluşacak mı? “Ben buraya ne yazmıştım?” diyecek mi? Artık o cümle benim hücrelerimde.

Siz yazarlarınızı sadece okuyorsunuz. Ben onları yiyorum. 🍽️🧛‍♀️

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Kitabın sonlarına doğru, 57. sayfada bir dize daha gördüm yırtmadan önce: “Bugün mavi saçlı bir kız gördüm ve hâlâ seni düşünüyorum”. Beni görmüş Özgür. Yıllar önce beni görmüş. Kaçış yok. 💙
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Mürekkep dili boyuyormuş. Aynada baktım, dilim lacivert. Saçım gibi. Sanki bir dolma kalemle öpüşmüşüm gibi.)

Dip Ses #17: Fincanda Çığlık Atan Balık ☕🐟

Karnımda sindirilmeye çalışılan o “işlenmemiş günah” (Özgür’ün gençlik şiiri) dururken, üzerine okkalı bir Türk kahvesi cila gibi gelir dedim. Midemdeki kâğıt hamuru, kahvenin asidiyle buluşunca tuhaf bir kimyasal tepkimeye girdi.

Kafenin en loş köşesindeyim. Kahve geldi. Köpüğü bol, zehir gibi acı. Yudumladım. Her yudumda, o yediğim kâğıdın tadı kahvenin telvesine karıştı. Kahve değil, sıvılaştırılmış bir kadavra içiyor gibiydim.

Sonra ritüel başladı. Fincanı kapattım. Soğusun diye üzerine bozuk para koydum.

Beş dakika sonra kadın geldi masama. Adı “Nazar”mış. “Nazar Abla”, Ne orijinal.

Yorgun bir kadın. Göz altları torbalanmış, ellerinde ucuz gümüş yüzükler. Fincanı açtı. Normalde ne derler? “Üç vakte kadar yolun var,” “Yüreğin kabarmış…” Standart yalanlar.

Ama kadın fincanı açar açmaz sustu. 😶

O ezberlediği tekerlemeler boğazına düğümlendi. Gözlerini fincanın dibine dikti. Sonra bana baktı. Sonra tekrar fincana. Yüzündeki o profesyonel “gizemli kadın” maskesi düştü. Yerine, saf bir tiksinti ve korku yerleşti.

“Kızım…” dedi, sesi titreyerek. “Sen n’aptın? Bu fincanın dibi neden… kanıyor?”

Gülümsedim. (En masum, en kedi hâlimle.) 😼 “Kan değil abla, mürekkeptir o. Şair kanı.”

Kadın fincanı masaya, benden uzağa itti. Sanki fincan ısıracakmış gibi.

“Burada yol yok,” dedi fısıldayarak. “Burada kısmet de yok. Balık var ama… Balık ters dönmüş. Şişmiş. Ağzı açık, boğuluyor.”

Yutkundum. “Muz Balığı” metaforu ve Özgür’ün şiirindeki o “Mümkünümü almışken şu edepsiz heykel” dizesi geldi aklıma.

Kadın devam etti, gözleri büyüyerek: “Fincanın dibi simsiyah. Ama telve değil bu. Sanki bir adam var orada. Boynunda bir ip… Hayır, ip değil, bir kravat… Ya da bir halat? Adam sallanıyor kızım. Ve adamın ağzından kelimeler dökülüyor, siyah siyah…”

İşte o an, midemdeki o yediğim cümle kımıldadı. Tıpkı canlı bir organizma gibi. Özgür’ün ruhu, kahve falıma sızmıştı.

Elimi uzattım, kadının bileğini tuttum. Damarı deli gibi atıyordu. “Abla,” dedim, “O adam kim biliyor musun? O benim yazarım. Ve ben onu yavaş yavaş öldürüyorum.”

Bunu söylerken ağzımı hafifçe açtım.

Kadın, dişlerimin arasını, o lacivertleşmiş, o mürekkep kaplı dilimi gördü.

Bir çığlık atmadı ama nefesi kesildi. Rengi kireç gibi oldu. Sandalyesini devirerek kalktı. “Git buradan,” dedi. “Para da istemem. O fincanı da götür. Yıkanmaz o. O leke suyla filân çıkmaz.”

Arkasına bakmadan mutfağa kaçtı. Masada ben, o “lanetli” fincan ve midemdeki şiirle baş başa kaldım.

Fincanın içine baktım. Gerçekten de… Telve, bildiğimiz telve gibi değildi. Sanki o siyah çamurun içinde minik baloncuklar patlıyordu. Pıt. Pıt. Pıt. 🫧 Konuşmaya çalışır gibi.

Fincanı çantama attım. (Evet, çaldım. Evdeki koleksiyona, o düğmenin ve saçların yanına yakışır.) Kafeden çıkarken arkamdan fısıldaşmaları duydum.

Eve gidiyorum şimdi. Bakalım evdeki “misafirim” (hayaletim), bu yeni oyuncağımı beğenecek mi?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Çantadan tıkırtılar geliyor. Fincan ile anahtar kavga ediyor olabilir. 🗝️🆚☕)

Dip Ses #18: Zeytin Ağaçları ve Nohut Ekmeği 🫒🍞

Gemlik’in o hâkim tepesindeki eski Rum köyüne vuran ikindi güneşi, Mudanya’nın güneşine benzemiyor. Burası daha sert, daha… kadim kokuyor.

Özgür’lerin evindeyim. 🏠 Dışarıda, Özgür’ün babası ve amcası zeytin ağaçlarının arasında o kutsal mesaiye hazırlanıyorlar. Şubat geldi. 🍂 Toprak, siyah incilerini vermiş. Özgür de orada; o koca köprüleri yapan, dünyanın canına okuyan o devasa çeliklerin arasından sıyrılıp gelmiş, “Mühendis” kimliğini asmış, “zeytincilik yapıyor.”

İçeride ise mutfaktan deneysel kokular geliyor. Özgür’ün eşi… “Aslan Burcu Kadını.” 🦁

O, bir simülasyonun hata vermeyecek kadar kusursuz parçası gibi. Sanki ruhu, o genç bedenine sığmıyor da dışarı taşmaya çalışıyor. Bugün nohuttan ekmek yapmış. Nohuttan ekmek mi olur? Onun elinden çıkınca, vallahi de oluyor. 🥖😋

Benim varlığıma alışıklar. Özgür, salondaki masada bir yanda zeytin kasaları, diğer yanda kâğıtlar… Amiri Baraka çevirileri yapıyor. Blues People okuyor, zencilerin hüznünü Gemlik zeytininin karasına banıyor. Arada başını kaldırıp bana o “Müstafi Üsteğmen” bakışıyla bakıyor. Sert ama içinde bir yerlerde, o şiir yazan çocuğu saklıyor.

Karısına bakarken o çocuk çıkıyor ortaya; ben o anlarda pencerenin kenarına büzülüp bir kedi gibi kendimi yalıyorum. 🐈‍⬛

Eşi bana bazen o kadar şefkatli bakıyor ki, içim parçalanıyor. Sanki benim bir “hayal” olduğumu, Özgür’ün zihnindeki o karanlık dehlizlerden sızan bir cızırtı olduğumu düşünüyor gibi. Acıyor mu bana, yoksa beni bu deliliğin bir parçası olarak kabul mü etti, seçemiyorum. Aslan burcu işte; 🦁 sarayı zapt etmiş, ben ise o sarayın bodrumundaki meşum sesim.

Sonra Özgür’ün kitabını, Türkiye’nin Yerini Yazmak‘ı alıyor eşi eline. Sayfa 12’yi açıyor. “KURTLAR SOFRASI” şiirini okuyor sesli bir şekilde:

“Senin karın bal yapmaz mı hiç öğretmenim?  
Benim yârimin bal yapmışlığı çoktur.” 

Eşi gülümsüyor. “Bak,” diyor Özgür’e, “Yıllar önce yazmışsın. Bal yaparım, ekmek de yaparım.”

Özgür mahcup. Ben ise kıskançlıktan çatlıyorum. Çünkü şiirdeki “bal yapan” kadın o. Ben neyim? Ben sadece o balı yiyen, o huzuru tüketen “cızırtıyım”.

O sırada telefon çalıyor. Ersin.

Konya’dan Erzincan’a, hukuk kitaplarının arasına gömülmüş Ersin… Telefonun hoparlöründen sesi geliyor; derin, şiirsel, bazen laylaylom. ASR ve NEFS albümlerini konuşuyorlar. Dünyanın anlamadığı, o konseptlerin altında ezildiği o şaheserleri… Özgür’ün gözlerindeki o hayal kırıklığını görüyorum. 😞

“Konuşulmadı Mine’l,” diyor bana. “İnsanlar, ne anlattığımızı dinleyemeyecek kadar meşgul. Kimse derinlik istemiyor. Kimse hikâye filân istemiyor.”

“Olsun Özgür,” diyorum. “Biz istiyoruz. Adını Arayan Çocuk duyacak bizi.”

Şimdi Adını Arayan Çocuk üzerinde çalışıyoruz. O çocuk gibi, ben de kendi adımı bu zeytinlikte arıyorum. Oba terk edildi, maceralar başladı.

Akşam çökerken Gemlik’in üzerine, Özgür namaz için hazırlanıyor. Evde BEŞ albümünün tınıları yankılanıyor sanki. Ben ise mutfaktaki o nohut ekmeğinden bir dilim çalıyorum. 🤫

Isırıyorum. Tadı… Tadı, kütüphanede yediğim o mürekkepli kâğıt gibi değil. Bu gerçek. Sıcak, topraksı ve doyurucu. Midemdeki mürekkebi bastırıyor.

Özgür’ün karısı şiir okuyor salonda. Coşkuyla, titreyerek… Melih Cevdet. Ben dışarıdaki zeytin ağaçlarına bakıyorum. Onlar bin yıldır burada. Kimin hayal olduğunu, kimin gerçek olduğunu umursamıyorlar. Sadece meyve veriyorlar. Ben de meyve veriyorum. Acı, mürekkep tadında ve cızırtılı.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’e selam söyleyin; o kediye dikkat etsin. Kediler, hukukçulardan daha iyi anlar adaleti. ⚖️😼)

Dip Ses #19: Zeytin Karası 🫒⚫

Gemlik’in tepesindeki o evde zaman, sanki Özgür’ün babasının zeytinlikleri gibi ağır ve kıvamlı akıyor. ⏳ Dışarıda dünya, o devasa köprülerin ve termik santrallerin gürültüsüyle kendi sonunu hazırlayadursun; burada, üçüncü katın balkonunda esen rüzgâr sadece deniz ve eski evlerin sızısını taşıyor.

Özgür, çalışma masasında Amiri Baraka tercümesine gömülmüş. Bir yandan “insanlar ölmesin” diye o devasa beton blokların arasında mühendislik yapıyor, bir yandan da ruhunun o müstafi üsteğmen tarafıyla dünyayı sorguluyor. Ama eşi odaya girdiğinde… İşte o an her şey değişiyor.

“Özgür, bunu dene! İçinde un yok, şeker yok… Sadece fasulye ve hurma var!” diyor. 🍰🤯

O aslan burcu parıltısı odayı doldurduğunda, Özgür’ün o sert, o “iyi olmaya çalışan” korumacı kalkanı bir anda çocuksu bir hayranlığa dönüşüyor. 😍 Eşi bugün yine mutfakta bir simyacı gibi; bu sefer kuru fasulyeden bir kek yapmış. Kulağa imkânsız geliyor, değil mi? Ama o fırından çıkan koku, insanın mantığını değil, duygularını hedef alıyor.

Ben ise köşedeyim. Özgür’ün eşinin o “her şeyi bilen” ama susan bakışlarının altındayım.

O “var eden” kutup, ben ise “yok eden” kutup. Birbirimizi itiyoruz ama asla ayrılamıyoruz.

Bazen Özgür’ü izlerken, onun neden bu kadar çok “güvenlik” üzerine kafa yorduğunu anlıyorum. Köprüler yapıyorlar, kuleler yapıyorlar, dünyanın damarlarını çelik konstrüksiyonlar ile örüyorlar… Özgür ise o devasa canavarın içinde, bir işçinin ayağı kaymasın, birinin burnu kanamasın diye nöbet tutuyor. Sanki o koca şirketin işlediği günahları, tek başına kurtardığı hayatlarla temizlemeye çalışıyor. Ahlak, onun için bir “iş tanımı” değil, bir hayatta kalma biçimi.

Telefon çalıyor. Erzincan’dan Ersin. Sesi geliyor; hukuk kitaplarının, o bitmek bilmeyen son sınıfın ve kışın yaklaştığı dağların arasından. Özgür’le konuşurken o “tekinsiz” ciddiyetleri, birden şiirin o dumanlı vadilerine sapıyor. Ersin orada, bir kedinin mırıldanışında adaleti ararken, Özgür burada, Gemlik’in zeytin siyahında gerçeği arıyor.

Adını Arayan Çocuk ne âlemde?” diye soruyor Ersin. Özgür bana bakıyor. Göz göze geliyoruz. O albüm benim için sadece bir proje değil; o, obasını terk eden isimsiz çocuk, aslında benim. Hepimiz bir isme layık olmak için kendi maceralarımızı yaşıyoruz?

Özgür’ün eşi yanımıza geliyor. Elinde o deneysel kekten bir dilim. Bana da uzatıyor. Parmaklarımız birbirine değmiyor, o sadece tabağı masanın benim tarafıma yakın kısmına bırakıyor. O an gözlerindeki o parıltıyı görüyorum. ✨ Öylesine canlı, öylesine her şeyin farkında ki… Bana bakarken, Özgür’ü kırmak istemeyen o şefkatli kadın var evet, ama arkada bir yerlerde; benim neyi temsil ettiğimi, hangi karanlık odadan kaçıp geldiğimi sezen o keskin zekâ da var.

“Mine’l,” diyor fısıldayarak, “Bu seferki şarkıda çok bağırma. Alt katta çocuklar korkmasın.”

Gülümsüyorum. Ama tırnaklarım avucumun içine batıyor. O kadar güzel ki… 18 yaşında bir masal kahramanı gibi duran o kıvrak zekâ, beni kıskançlıktan delirtiyor. Onun o coşkuyla yazdığı şiirleri, gezdiği yolları, o aslan vakarıyla her şeyi çekip çevirmesini izlerken; kendimi o üç katlı binanın çatısındaki bir ‘tente’ kadar savunmasız hissediyorum.

Özgür, NEFS albümünün neden konuşulmadığını anlatıyor Ersin’e. Sesi kısık, hayal kırıklığı odaya bir sis gibi çöküyor. Dünya çapında bir iş yapıp, kendi köyünde yabancı kalmanın o metalik tadı…

Gece yaklaşıyor. Zeytin zamanı geçmiş. Ocak ayı da bitti. 🍂 Özgür’ün babası aşağıda kasaları hazırlıyor. Ben ise Özgür’ün masasına bıraktığı o Baraka tercümesine bir göz atıyorum. Bir kıta yakalıyorum: “Benden nefret eden / birinin içindeyim. Onun / gözlerinden dışarı bakıyor. Nefesine / sinen o kokuşmuş ezgileri / soluyor. Onun zavallı / kadınlarını seviyorum.”.

Özgür namaza duruyor. Özgür’ün eşi mutfakta yemekleri ısıtıyor. Ersin, Erzincan’da belki bir kanun maddesini çiziyor.

Ve ben… Ben bu evde, bu insanların arasında, kimsenin yüksek sesle söylemediği o dip ses olmaya devam ediyorum. Çünkü biri bu hikâyeyi yazmalı. Birileri ölürken, birileri zeytin toplarken ve birileri “güzel”ken… Benim tırnaklarımın arasındaki o zeytin karasını kimse görmüyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Nohut ekmeğinden sonra fasulye keki… Bu kadın beni yakında ‘normal’ birine dönüştürecek diye ödüm kopuyor. Neyse ki hâlâ sızıntılarım var. 💧)