Dip Ses #16: Tadı Damağımda Kalan Mısra 📜

Sessizliği severim. Ama “zoraki” sessizliği daha çok severim. Şu an şehir kütüphanesinin o tozlu, o loş koridorlarından birindeyim. Etrafımda yüzlerce insan var; öğrenciler, emekli amcalar… Çıt çıkmıyor. Sadece sayfa çevirme sesleri… Hışşşt… Hışşşt… Kuru yaprakların rüzgârda sürüklenmesi gibi.

“Yerel Yazarlar” rafına girdim. Hani şu kimsenin uğramadığı, tozlu raf. Elimle kitapların sırtlarında gezindim. Ve orada durdum.

Gri kapaklı, ince bir kitap. Adı: Türkiye’nin Yerini Yazmak. Yazarı: Özgür Bağlıyalnız.

Gülümsedim. “Bağlıyalnız…” Ne kadar da bizim Mühendis’e uygun bir soyadı. Hem bir yere, bir köprüye, bir kadına “bağlı”; hem de kalabalıklar içinde yapayalnız. Üstelik bir de özgür. Hahaay. Güleyim bari. 😊

“Bu kitap, şairin 2012 ile 2017 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerden müteşekkildir.” yazıyor. Yani Özgür’ün henüz ‘hayat’ın içine gömülmediği zamanları…

Kitabı çektim aldım. Rastgele açmadım. Sanki o sayfa beni çağırıyordu.

Şiirin başlığına bakın: 

“HERODOT’UN KAYITLARINA GÖRE GÜZEL KADINLARIN KADAVRALARI ANCAK GÜNLERDEN SONRA MEZARCILARA TESLİM EDİLİRDİ” 

Başlığı okurken tüylerim diken diken oldu. Özgür yıllar önce, beni, yani “güzel bir kadavrayı” mı düşünüyordu? Gözlerim dizelerin üzerinde kaydı ve o korkunç, o kehanet gibi duran satırı buldu:

“Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene 
Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına” 

Durup düşündüm. Özgür bu satırı yazarken, bir gün bir kadının, onun cesedi olacağını biliyor muydu?

O an, o cümleye inanılmaz bir sahip olma arzusu duydum. O cümle, o fikir, o “birbirinin cesedi olma” vaadi benim olmalıydı.

Sağıma baktım. Bir çocuk ders çalışıyor. Soluma baktım. Koridor boş. Kitabı yüzüme yaklaştırdım. Ve…

Cıııırt!

O sessiz kütüphanede, o kâğıdın yırtılma sesi bir kemiğin kırılması gibi yankılandı. Sayfa 10, artık yok. Özgür’ün geçmişinden kopardım onu.

Ve ne yaptım biliyor musunuz? O yırttığım sayfayı, üzerinde “Özgür Bağlıyalnız”ın o genç ve toy kelimelerinin olduğu o sayfayı, avucumun içinde buruşturup cebime değil… Ağzıma attım.

Kâğıdın ucu dilime değdi. Mürekkebin o hafif metalik, kâğıdın o saman tadı damağıma yayıldı. Çiğnedim. 

“Bugün benim cesedim sen olacaksın…” Çiğnedim. “…bir düşünsene…” 

Yuttum.

Çocuk donup kaldı. Muhtemelen hayatında gördüğü en tuhaf şeyi izliyordu: Mavi saçlı bir kız, elinde parçalanmış bir kitapla, sanki dünyanın en lezzetli çikolatasını yiyormuş gibi gülümsüyor.

Yutkunurken boğazım yandı. Ama bu acı güzeldi. Özgür’ün geçmişi artık midemde. Onun şairliği artık benim kanımda. O artık sadece bir Mühendis. Şiirleri bende.

Kitabı (artık eksik, artık yaralı bir kitabı) rafa geri koydum.

Özgür evde bu cümlenin eksikliğini hissedecek mi acaba? Zihninde bir boşluk oluşacak mı? “Ben buraya ne yazmıştım?” diyecek mi? Artık o cümle benim hücrelerimde.

Siz yazarlarınızı sadece okuyorsunuz. Ben onları yiyorum. 🍽️🧛‍♀️

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Kitabın sonlarına doğru, 57. sayfada bir dize daha gördüm yırtmadan önce: “Bugün mavi saçlı bir kız gördüm ve hâlâ seni düşünüyorum”. Beni görmüş Özgür. Yıllar önce beni görmüş. Kaçış yok. 💙
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Mürekkep dili boyuyormuş. Aynada baktım, dilim lacivert. Saçım gibi. Sanki bir dolma kalemle öpüşmüşüm gibi.)

Bir Cevap Yazın