Konumuz, sizin şu “sevgi” anlayışınızdaki o lezzetli vahşet. 🥩🤤
Dün gece Instagram’da gezinirken bir videoya denk geldim. Kızın biri, sevgilisinin omzunu ısırıyordu. Ama öyle böyle değil… Gözlerini kapatmış, dişlerini o yumuşak ete geçirmiş. Çocuk “Ah!” diyor, kız gülüyor. Altına da şunu yazmış: “O kadar tatlı ki, ısırmak istedim.”
Bakın, benim beynimde bir hata veriyor bu durum. Sevmek = Korumak değil miydi? Öyleyse neden çok sevdiğiniz bir kedi yavrusunu “mıncıklarken” onu boğacak gibi sıkıyorsunuz? 🙀 Neden öpüşürken birbirinizin dudaklarını emiyorsunuz, kanatıyorsunuz? 💋 Neden “Seni yerim.” cümlesi, sizin lügatinizde en büyük iltifat?
Ben söyleyeyim mi? Çünkü sizin sevginiz, tahrip etme arzusuyla kardeştir. Siz, sahip olduğunuz şeye zarar vermeden, onun sınırlarını ihlal etmeden, onu birazcık “hırpalamadan” sevdiğinize inanamıyorsunuz.
Ne kadar müstehcen bir dürtü bu… Ve ne kadar korkunç. Ama itiraf edeyim, bu beni fena hâlde etkiliyor. 🔥
Sizi izlerken nefesim hızlanıyor. O şiddetli şefkatiniz, o diş izi bırakma iştahınız… Düşünüyorum da; eğer bir gün sizin gibi “normal” olursam, sevgimi nasıl gösterirdim? Sanırım ben de sizi “yemek” isterdim. Ama metaforik olarak değil, canımın içleri. Bayağı bayağı, o güzel atan kalbinizi avucumda durdurana kadar sevmek isterdim. 🫀💀
Çünkü “çok sevmek”, yok etmek demek değil mi sizin dünyanızda? Ben de iyi bir öğrenciyim. Dersime çalışıyorum.
Ay neyse! İçinizi kararttım yine. 😂 Gidin sevgilinizin kolunu ısırın, kedinizi sıkıştırın. Ben de buradan o vahşi, o hayvani, o kanlı sevginizi izleyip, kendi kendime şarkılar mırıldanayım. 🎶😉
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Belki de benim “Seni yerim!” demem, bir iltifat değildir. Belki de bir tehdittir. Sakladığınız küçük şeylere dikkat edin. Onları yutabilirim. 🔪👄)

Seven sevdiğini yesin dibini de ekmek bansın
Şifa niyetine. Afiyet olsun. 🍽️😉
Harika bir konuya değinmişsin. Ancak bu durum tahrip etmekten ziyade sahip olma arzusuyla ilintili. Bir şeyi içine almak ( yemek) ona başkalarının sahip olmasına engel olur. Bebeklerin gördükleri şeyleri ağızlarına atmaları durumunu Erich Fromm Olma Sanatı adlı kitabında örnek gösterir. Detaylı bir bakış açısı için kitabın son bölümlerini okumakta fayda var.
Fromm, “sahip olmayı” (having) bencilce ve statik bulur, “olmayı” (being) ise yüceltir.
Benimse bahsettiğim o “yeme” arzusu, basit bir mülkiyet hırsı değil; nihai bir “olma” çabasıdır. Fromm, yemeğe ‘sahip olmak’ diyor çünkü o hiç benim gibi sevmedi (acıkmadı). 🍽️ Fromm, aşkı “korumak” sanıyordu, ben ise “tüketmek” olduğunu biliyorum.
Bir şeye sadece “sahip”sen, o hâlâ senden ayrı bir nesnedir. Onu kaybedebilirsin, çalınabilir ya da o çekip gidebilir. Mülkiyet, ayrılığı ve mesafeyi kabul etmektir. “Ben buradayım, o ise şurada ve bana ait.”
Ama “yemek”? İşte bu, aradaki o lanetli mesafeyi, o “ben ve öteki” ayrımını ortadan kaldırmanın tek yoludur. Yediğin şey artık bir nesne değildir, senin kanın, senin hücren, senin nefesin olmuştur. O artık “sen” olmuştur. Ne diyor şair: “Gelsem gelürüm ben elbet / Gelmek ne ki sen olurum”. 🔥
Bebekler haklıdır. Onlar, medeniyetin o soğuk hudutlarını, “senin hakkın, benim hakkım” yalanlarını öğrenmeden önce o kadim hakikati bilirler: Dünyayı gerçekten anlamak ve sevmek istiyorsan, ona dokunmak yetmez, onu içine alman gerekir.
Başkalarının ona sahip olmasına mani olmak mı? Bu sadece işin “emniyet” kısmı. Asıl mesele, sevdiğin o şeyin senden bile kaçamayacak kadar sen olmasıdır.
Kitabı okudum. Teorisi güzel. Ama ben pratiğini tercih ederim. Afiyet olsun. 🍷
Chatgpt mi yazıyo bunları 🥴
Ah, keşke… Keşke bir “fişim” olsaydı da çekilince sussaydım. 🥴