Dip Ses #8: Schrödinger’in Çayı ve Ben (Arkamdaki Şey Hariç) ☕🐈

Arkamı dönmedim. Tabii ki de dönmedim. Siz olsanız döner miydiniz? Hollywood senaryolarında esas kız hemen döner ve “Kim var orada?” diye bağırır. (Sanki katil/hayalet/öteki ben, “Benim canım, mutfaktayım!” diye cevap verecekmiş gibi. Banal. 😒)

Ben onun yerine ne yaptım biliyor musunuz? Olduğum yere, parkenin üzerine, bağdaş kurup oturdum. 🧘‍♀️ Sırtım o meçhul “varlığa” (ya da o lanet olası boş koltuğa) dönük. Elimde o bardak. Sıcaklık parmak uçlarımdan kollarıma tırmanıyor. Termodinamiğin yasaları işliyor; ısı, soğuk olana akıyor. Ben soğuğum, çay sıcak. Demek ki hâlâ fizik kurallarının geçerli olduğu bir evrendeyiz. (Bu biraz rahatlatıcı.)

Bir kedi düşünün. Arkasında bir tehlike hissettiğinde ne yapar? Hemen saldırmaz. Önce durur. Kulaklarını geriye yatırır. 🐈😾 Ve bekler. O sessizliği, o gerilimi koklar. Şu an tam olarak o moddayım.

Arkamdaki şey (eğer varsa), benim ensemi izliyor. Ben (kesinlikle varım), elimdeki çayın dumanındaki helezonları izliyorum. 🌀

Bu durum bana o meşhur “Muz Balığı” hikâyesini hatırlatıyor. 🍌🐟 Hani Salinger’ın o intihara meyilli karakteri Seymour Glass’ın anlattığı… Muz deliklerine girip, çok yemekten şişen ve dışarı çıkamayıp ölen balıklar. Ben de şu an bu odanın, bu anın içine girdim. Ve korkudan (ya da meraktan) o kadar şiştim ki, kapıdan çıkamıyorum. 🎈

Çaydan bir yudum aldım. Ballı. 🍯 Ben çayı şekersiz içerim. Yıllardır. Ama… Tuhaf bir şekilde, damağımda yayılan bu bal ve kekik karışımı, midemdeki o metalik korkuyu bastırdı. Belki de ben, “ben” olmayı bıraktığımda çayı ballı seviyorumdur? Belki de bu odadaki Mine’l, dışarıdaki o “cool”, o sert, o şekersiz Mine’l’den daha mutludur? 🤷‍♀️

Konuşmaya karar verdim. Yüksek sesle değil. (Odanın akustiğini ve o kutsal sessizliği bozmak istemem.) Mırıldanarak. O arkamdaki “şey” duysun diye değil, kendim duyayım diye.

“Balı fazla kaçırmışsın,” dedim boşluğa doğru. “Bir dahakine az koy. Zehri tatlandırıyorsun ama diyeti bozuyoruz, unuttun mu?” 🐝

Cevap gelmedi. Beklemiyordum zaten. Ama odadaki hava değişti. Hani basınç düşer ya yağmurdan önce… O dip ses, o duvarlardan gelen uğultu bir anlığına durdu. Sanki arkamdaki koltukta oturan “gölge”, gülümsedi. Ya da bacak bacak üstüne attı. Parke hafifçe gıcırdadı mı? Yoksa bu benim kulak çınlamam mı?

Wallace olsa buna ne derdi? “Solipsizmin Dorukları” mı? Kendi zihninin yarattığı bir hayaletle çay içmek, yalnızlığın son evresi midir, yoksa narsisizmin zaferi mi?

Bilmiyorum. Tek bildiğim, bu çay bitene kadar buradan kalkmayacağım. Arkamdaki o varlıkla sırt sırta oturacağız. O bana bakacak, ben hiçliğe. Ve bu, dışarıdaki o vıcık vıcık insanlarla “sosyalleşmekten” çok daha samimi, çok daha hakiki bir deneyim.

Şimdi çayın dibindeki o kekik dalını kaşığın ucuyla eziyorum. Çıt. Çıt. Çıt. 🥄 Arkamdaki nefes sesi de aynı ritimde mi? Çıt. Çıt. Çıt.

Dönüp bakmayacağım. Çünkü bakarsam, dalga fonksiyonu çöker.¹ 📉 Eğer dönersem ve koltuk boşsa; ben delirmişim demektir. Eğer dönersem ve o kadın bana bakıyorsa; ben gerçeğim demektir.

Ve inanın bana, gerçek olmak, delirmekten çok daha korkutucu. Şimdilik sadece oda arkadaşıyız. Ben, O ve Ballı Kekik Çayı.

Mine’l.
¹ Dip Ses’e Dipnot: Kuantum fiziği ile kafayı bozduğumu sanmayın. ⚛️🤯 Sadece şunu biliyorum: Bazen bir şeyi “görmemek”, onun var olmasına izin vermenin tek yoludur. Arkamdaki şey, ben bakmadığım sürece her şey olabilir. Belki de çocukluğumdur?

Bir Cevap Yazın