Nehirlerden Bahsediyor Zenci, Langston Hughes

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Nehirlerden Bahsediyor Zenci

Nehirleri bildim ben:
Bildim dünya kadar kadim nehirleri, insan kanının
insan damarındaki akışından bile yaşlı olan ol kadim nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Fırat’ta yıkandım ben, şafak henüz genç iken.
Kongo’da oba kurdum, ninnisiyle uyudum.
Nil sularına bakıp, piramitleri de yaptım.
İşittim Mississippi’nin de türküsünü ben
Abe Lincoln bir gün New Orleans’a inerken, çamurlu bağrının gün batımında nasıl som altına döndüğünü de gördüm ben.

Nehirleri bildim ben:
O kadim, esmer nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

The Negro Speaks of Rivers

I’ve known rivers:
I’ve known rivers ancient as the world and older than the flow of human blood in human veins.

My soul has grown deep like the rivers.

I bathed in the Euphrates when dawns were young.
I built my hut near the Congo and it lulled me to sleep.
I looked upon the Nile and raised the pyramids above it.
I heard the singing of the Mississippi when Abe Lincoln went down to New Orleans, and I’ve seen its muddy bosom turn all golden in the sunset.

I’ve known rivers:
Ancient, dusky rivers.

My soul has grown deep like the rivers.

Langston Hughes

İktibas Kartı

▼

Tekir (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Mudanya sahilinin iyot ve yosun kokan sabah ayazında yürümek, benim gibi vizyon sahibi biri için gerçekten büyük bir sinir krizi. Rüzgâr sert, asfalt ıslak ve gökyüzü, sanki üzerine kirli bir bulaşık bezi örtülmüş gibi gri. Normalde böyle bir havada kalorifer peteğinin üzerinde kestiriyor olmam filan gerekirdi ama iş ahlakı işte… Bırakamıyorsun. Bütün bu sahil bandının işletmesi, lojistiği ve güvenlik protokolü benim omuzlarımda. Fakat personelde liyakat sıfır. Yemin ederim sıfır.

Yavaş adımlarla, kuyruğumu havada dik ve otoriter bir anten gibi tutarak operasyon sahasını denetlemeye başladım. Beton bariyerlerin üzerine dizilmiş, ellerinde ucuz karbon oltalarla dikilen adamların yanından süzülerek geçiyordum.

İlk durak Necmi. Üzerinde o kusmuk rengi, yağ lekeleriyle dolu muşamba yağmurluğuyla dikiliyor. Yanına yaklaştım, ön ayaklarımı kovanın plastik kenarına dayayıp içine baktım. Dibinde iki parmak bulanık deniz suyu, bir adet kopmuş misina ucu… Başka da bir halt yok.

“Necmi,” dedim, sesimde artık tahammülün kırıntısı kalmamıştı. Kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. “Sabahtan beri o oltayı denizin dibine boşuna mı indirip kaldırıyorsun?”

Necmi bana doğru eğildi, elinin tersiyle havada kaba saba bir hareket yaptı. “Ne bakıyorsun oralara, yok bir şey, yok. Hadi kışt, yürü git başımdan.”

Gözlerimi kısıp bu vasıfsız, bu vizyonsuz adama baktım.

“Necmi, boş adamsın,” dedim yüzüne baka baka. “Yemin ediyorum bu sahilde senin kadar oksijen israfı, senin kadar lüzumsuz bir herif daha yok. İki saattir çapariyi iskelenin altındaki midye kabuklarına taktırıp duruyorsun. Ziyan ziyan işler. Boş adamsın, boş…”

Kafamı çevirip, hemen arkamızdaki paslı babanın üzerinde kıçını yalayarak sabah mesaisine hazırlanan sağ kolum Rüstem’e seslendim.

“Rüstem! Bırak şu bacağını yalamayı da işine bak. Bu herifi alın buradan bak. Düzgün bir balıkçı getirin buraya. Amatörlere yer yok benim mıntıkamda. Yarın bu adamı bu iskelede görmeyeceğim, kaydını düşün.”

Rüstem bacağını indirip bana kısa bir bakış attı, sonra umursamazca esnedi. Biliyorum, o da yoruldu artık bu kalitesiz ekipten.

Gece Kahvesi, Gottfried Benn

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Gece Kahvesi

824: Kadınların Aşkı ve Hayatı.
Çello bir çırpıda içiveriyor. Flüt
derin derin geğiriyor üç vuruş boyunca: şu leziz akşam yemeği.
Davul, polisiye romanını okuyup bitiriyor.

Yeşil dişler, sivilceli bir yüz
göz kırpıyor bir göz kapağı iltihabına.

Saçta yağ
konuşuyor bademciği şişmiş açık bir ağza
boynunda İnanç Aşk Umut’la.

Genç guatr iyi anlaşıyor semer burunla.
Üç bira ısmarlıyor ona.

Sakalkıran karanfiller satın alıyor,
yumuşatabilmek için çifte gerdanı.

Si bemol minör: 35. Sonat
İki göz kükrüyor:
Sıçratmayın Chopin’in kanını salona,
şu ayaktakımı, üzerinde tepinsin deyu!
Kes şunu! Hey, Gigi! –

Kapı akıyor: Bir kadın.
Çöl kadar kavruk. Kenanî bir kahve.
İffetli. Oyuk oyuk. Eşlik ediyor ona bir koku.
Koku bile denmez aslında.
Havanın tatlı bir kavislenişidir sadece
beynime doğru.

Bir obezite seğirtiyor pıtır pıtır peşi sıra.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Nachtcafé

824: Der Frauen Liebe und Leben.
Das Cello trinkt rasch mal. Die Flöte
rülpst tief drei Takte lang: das schöne Abendbrot.
Die Trommel liest den Kriminalroman zu Ende.

Grüne Zähne, Pickel im Gesicht
winkt einer Lidrandentzündung.

Fett im Haar
spricht zu offenem Mund mit Rachenmandel
Glaube Liebe Hoffnung um den Hals.

Junger Kropf ist Sattelnase gut.
Er bezahlt für sie drei Biere.

Bartflechte kauft Nelken,
Doppelkinn zu erweichen.

B-moll: die 35. Sonate
Zwei Augen brüllen auf:
Spritzt nicht das Blut von Chopin in den Saal,
damit das Pack drauf rumlatscht!
Schluß! He, Gigi! –

Die Tür fließt hin: Ein Weib.
Wüste ausgedörrt. Kanaanitisch braun.
Keusch. Höhlenreich. Ein Duft kommt mit.
Kaum Duft.
Es ist nur eine süße Verwölbung der Luft
gegen mein Gehirn.

Eine Fettleibigkeit trippelt hinterher.

Gottfried Benn

Edward Hopper, New York Movie (1939)

Rabia Bayraktar

📁 Kategori: Şiirler, İntihar

Denizde Şarkı

Ben hep böyleyim işte köpüklü dalgalar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden iyiliğinizden bahsederim
Rüyalarıma da girersiniz benim

Ama bana hiçbir parçanız bir gün
“Güzel kız merhaba” bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sormadınız

Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz

Bakın ben niçin geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum.


Şairin Biyografisi [Rabia Bayraktar (1929 – 1957)]
“25 yıl önce Ankara’da doğdum. Ankara Atatürk Kız İlkokulu’ndan mezunum. Başka okumadım, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Şiir ve hikâye yazmaya küçükken başladım. Ankara, İzmir, Aydın gazetelerinde hikâyelerim ve bazı dergilerde şiirlerim çıktı. Bir de roman hazırlığım var. İzmir Sabah Postası gazetesi tefrika edecek. Sanata olan aşkım, kocam ve çocuklarımdan üstündür. 15 yaşımda evlendim. Üç çocuk annesiyim. İki arzum var: Çocuklarımı iyi yetiştirmek ve tanınmış bir sanatçı olmak. Bunun için çalışıyorum.”

(19 Temmuz 1957 tarihli mektubundan alınan bilgilere göre) Yirmi altıncı yılında da kendini öldürmüş Rabia Bayraktar.

Çöle Bakmalar Şamanı, İsmail Kılıçarslan

📁 Kategori: Şiirler

Çöle Bakmalar Şamanı

bu şiir arda arel’in olsun

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
gittiler merv üzre
şakıldayan yıldırımlar gibi
binerek dorularına
pastırma almadılar yanlarına
kıl çadır kurmadılar
yağma tutup murat bilmediler
dağda korugan etmediler
düze siper kazmadılar amma
yine de değişti huyları
bildim ben
beş vakitten bildim
susuz aşsız günden bildim
hayvan boğazladılar
İbrahim’i anarak baktılar
sarı gecenin yıldızlarına
ondan bildim.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
yatugan koyup dizime
gök tengrinin
görklü evlatlarına yine de
kıldım dua,
başkasını bilmem
başkasına varmaz dilim
atamdan öğrendim ki
oğuza dua duala
çaşıta ola lanet
albızı al alası
oğuz gökte kalası.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
yaşım yaşladım
gayrısı kıştır mevsimin
yaylak yayan yapıldak değil
eğnim terler soğuktan
ellerime hohlarım kara gecede
ellerimle kazandıydım
kazandığımı
gayrı kocadım demek
gayrı dişim kesmez oldu
gözüm görmez.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
bir ejderha görende
şol nefesin salanda
oğuldan uşaktan ayrı
anadan atadan ayrı
çadırdan bozkırdan ayrı
kılkopuzum elimde
boynumda bir çeng
cenk ederim ölümle
ve yenilirim ona elbet
bilirim yenilmenin
bin türlüsünü.

(Kitap İsmi: Ortaçağ Meslekler Atlası)

Odysseus’tan Telemahos’a, Joseph Brodsky

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Odysseus’tan Telemahos’a

Canım Telemahos’um,
ㅤㅤㅤㅤㅤTruva Savaşı
bitti artık; kim galip geldi hatırlamam hiç.
Yunanlar, hiç şüphesiz, zira sadece onlar
bırakırdı yurdundan uzakta bunca meyyit.
Lakin yine de eve dönüş yolum çok uzun sürdü.
Biz orda vakit kaybederken, ihtiyar Poseidon,
görünen o ki gerdi de uzatıp durdu mesafeyi.

Ben neredeyim ya da nedir bu menzil inan
bilemiyorum. Pis bir adaya benziyor,
çalıları, binaları ve homurdanan domuzları olan.
Ot bürümüş bir bahçe; şu ya da bu kraliçe.
Çimen ve koca taşlar… Telemahos, can oğlum!
Avare bir yolcu için adaların yüzleri
hep birbirine benzer. Akılsa takılır kalır
dalgaları sayarken; ufuklara bakmaktan ağrıyan gözler,
koşar; ve suyun eti kulakları doldurur.
Savaş nasıl çıkmıştı hatırlamam hiç;
hatta senin yaşın kaç–onu bile hatırlamam.

Büyü o zaman Telemahos’um, güçlen.
Yalnız tanrılar bilir görüşecek miyiz biz
yeniden. Sen çoktandır değilsin o sabi ki
önünde dizginlediğim çift süren öküzleri.
Palamedes’in o pis hilesi olmayaydı
biz ikimiz hâlâ aynı yuvada yaşıyor olurduk.
Lakin haklıydı belki de; benden epeyi uzakta
oldukça güvendesin, Ödipal tutkulardan,
ve rüyaların senin, Telemahos’um, masum.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Odysseus to Telemachus

My dear Telemachus,
ㅤㅤㅤㅤㅤThe Trojan War
is over now; I don’t recall who won it.
The Greeks, no doubt, for only they would leave
so many dead so far from their own homeland.
But still, my homeward way has proved too long.
While we were wasting time there, old Poseidon,
it almost seems, stretched and extended space.

I don’t know where I am or what this place
can be. It would appear some filthy island,
with bushes, buildings, and great grunting pigs.
A garden choked with weeds; some queen or other.
Grass and huge stones . . . Telemachus, my son!
To a wanderer the faces of all islands
resemble one another. And the mind
trips, numbering waves; eyes, sore from sea horizons,
run; and the flesh of water stuffs the ears.
I can’t remember how the war came out;
even how old you are–I can’t remember.

Grow up, then, my Telemachus, grow strong.
Only the gods know if we’ll see each other
again. You’ve long since ceased to be that babe
before whom I reined in the plowing bullocks.
Had it not been for Palamedes’ trick
we two would still be living in one household.
But maybe he was right; away from me
you are quite safe from all Oedipal passions,
and your dreams, my Telemachus, are blameless.

Joseph Brodsky

İki Milyar Işık Yılı Yalnızlık, Shuntaro Tanikawa

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

İki Milyar Işık Yılı Yalnızlık

Bu küçük küre üzerinde insan evladı
uyur, uyanır ve çalışır, ve bazen de
Mars’ta arkadaşları olsun ister.

Hiçbir fikrim yok
Marslıların kendi küçük kürelerinde ne yaptıklarına dair
(neririying mi ederler yoksa kiruruing mi yahut hararaing mi)
ama bazen Dünya’da arkadaşları olsun isterler.
Hiç şüphesiz.

Evrensel kütleçekimi, yalnızlıkların kudretidir
çeken birbirini.

Zira saptığı için kâinat,
hepimizde bir arayış, bir araya gelme hevesi.

Zira genişlemeye devam ettiği için kâinat,
huzursuzuz hepimiz.

İki milyar ışık yılı yalnızlığın ürpertisiyle,
hapşırıverdim aniden.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Two Billion Light-Years of Solitude

Human beings on this small orb
sleep, waken and work, and sometimes
wish for friends on Mars.

I’ve no notion
what Martians do on their small orb
(neririing or kiruruing or hararaing),
but sometimes they like to have friends on Earth.
No doubt about that.

Universal gravitation is the power of solitudes
pulling each other.

Because the universe is distorted,
we all seek for one another.

Because the universe goes on expanding,
we are all uneasy.

With all the chill of two billion light-years of solitude,
I suddenly sneezed.

Shuntaro Tanikawa

Atları Vardı O Kızın, Joy Harjo

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Atları Vardı O Kızın

I. Atları Vardı O Kızın

Atları vardı o kızın.
Kumdan bedenleri olan atları vardı.
Kandan çizilmiş haritalar atları vardı.
Okyanus sularının derisi atları vardı.
Göğün mavi havası atları vardı.
Post ve dişten ibaret atları vardı.
Balçıktan mamul, kırılıverecek atları vardı.
Paramparça kızıl uçurum atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Tiren gözlü atları vardı.
Dolgun, esmer uyluklu atları vardı.
Haddinden fazla gülen atları vardı.
Sırça köşklere taş atan atları vardı.
Ustura ağızlarını yalayan atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Annelerinin kollarında raks eden atları vardı.
Kendilerini güneş sanan, bedenleri
yıldızlar gibi parlayıp da yanan atları vardı.
Ayın üstünde her akşam vals yapan atları vardı.
Fazlasıyla mahcup olan ve kendi kurdukları
ahırlarda sükût edip duran atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Creek Raksı şarkıları seven atları vardı.
Biralarına gözyaşı döken atları vardı.
Onları kendilerinden korkutan
eril kraliçelere tüküren atları vardı.
Korkmadıklarını beyan eden atları vardı.
Yalan söyleyen atları vardı.
Gerçeği söyleyip de, dilleri
kökünden sökülmüş atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Kendilerine “at” diye seslenen atları vardı.
Kendilerine “ruh” diye seslenen, ve seslerini
sır gibi, sadece kendilerine saklayan atları vardı.
İsimsiz atları vardı.
İsim defterleri olan atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Karanlıkta fısıldaşan, konuşmaktan korkan atları vardı.
Sükûtun korkusuyla feryat eden, hayaletlerden
kendilerini korumak için bıçak taşıyan atları vardı.
Helak olmayı bekleyen atları vardı.
Kıyam etmeyi bekleyen atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Herhangi bir kurtarıcı uğruna diz çöken atları vardı.
Yüksek fiyatlarının kendilerini kurtardığını sanan atları vardı.
Onu kurtarmaya çalışan, geceleyin
yatağına tırmanıp ona tecavüz ederken onlar, dua eden atları vardı.

Atları vardı o kızın.

Sevdiği birtakım atları vardı.
Nefret ettiği birtakım atları vardı.

Bunlar aynı atlardı.

II. İki At
                   Sanıyordum ki Sangre de Cristo
Dağlarını delip geçen güneş kâfi gelir, ve
                                                           rüya dolu uzun gecelerin ardından
                                                        vücudumdaki vahşi misk rayihaları
            beni kendime açabilir.
                 Sanıyordum ki kimselerin bilmediği o garip ve
sıra dışı gezegenlerin dünyalarında bir başıma dans edişim
       beni ayakta tutabilir. Yani
                                                     en nihayetinde hareket etmeyi
                                                                                       öğrenmiştim ben
    ve en aşina olunanlardan gayrı sesleri nasıl tanıyacağımı da.
           Lakin sen serpilip çıkmış olmalısın
                                                                      bin yıllık bir rüyadan
               tıpkı benim seni asla tahayyül edemeyeceğim gibi.
                         Kopup da
                                                    başka bir gökyüzünden buraya
gelmiş olmalısın, zira
                             şimdi seni bu nefesin içinde
     asla olamayacağını sandığım milyonlarca başka kâinatın
        bir parçası olarak görmekteyim ben.
                                       Ve seni kendim gibi bilmekteyim, seyahat eden.
   Yalnızca senin gözlerinde yıldızların nice sömürgeleri
                                                              ve diğer gezegenlerin fırıl fırıl devinimi var.
                                           Ve sonra parmakların, saçının tatlı
                                            rayihası, ve
                                                                 senin o yumuşak, gergin karnın.
       Kalbimi çaldın sen
                        ve o sabahtan beridir aynı anda kırılan
sayısız şafağın olduğu çatlak bir gökyüzüne doğru koşan
                                                      bir atım ben.
İki ay var ufukta
ve senin uğruna
                     kopardım zincirlerimi.

III. Boğulan Atlar
Kendini öldüreceğini
söylüyor. Ben binlerce kilometre uzaktayım.
Dinliyorum.
                   Telefon seslerinden oluşan
bir okyanustaki sesini. Gökyüzü gri
ve neredeyse gün batımı; nasıl yapacağını sormuyorum ona.
Zaten aşinayım silahlara:
ona servis yapmayan bir lokanta,
en cılızından bir kahkaha, bir kadeh daha.
Ve konuşan telin
uçurum kenarına daha da yakın
olmasam bile, yine de olurdum başka bir ayna,
olurdum koşan başka bir at daha.

Onun firarı benimkidir.
Ona evet diyorum. Evet. Mesafenin ötesinde
nefes almak için sürüyoruz atlarımızı.
Gece havası yaklaşıyor, dörtnala koşan
diğer hayat, yaklaşıyor.

Ses seda yok.
Ses seda yok.

IV. Buzdan Atlar
İşte bunlardır son acı içe
döndükten sonra kaçanlar;
en tehlikeli olanlar bunlardır.
En sıcak olanlar bunlar,
lakin o kadar soğukturlar ki dilin yapışır
onlara ve yırtılır kalır zira
toynaklarının devinimine donup kalmıştır.
Uyluklarını kesenler işte bunlardır,
doktorun lastik ellerindeki eldivenlerde
kanlarını görmüş olduğun o atlar bunlar. Onlar
okyanuslar gibi inleyen atlardır, ve
içlerinden genç bir kadın avazı çıktığı kadar bağırmıştır;
o ki yegâne olandır.
Seni bulanlar bunlardır.
Karnının üstünde şaha kalkanlar bunlar.
Rahmindeki geyikleri kovalayanlar bunlar.
Buzdan atlardır onlar, aklından
içeri giren atlar,
sonra da kalbinden,
yenik kalbinden.

Seni sevenler bunlardır.
Seni kendilerinin bir parçası
yapacak kadar
sıkı tutanlar bunlar,
                          bir buzdan at ki
ateşin içine
                 dörtnala koşar.

V. İnfilak
Okemah, Oklahoma yakınlarındaki otoyol infilak etti

                                                           Her şeyin sebebidir onlar
Belki de             yeni bir kavim vardır, arzın
                         merkezinden doğup da gelen,
                         bizim gibi, ama başka bir kabile.

Belki de             kimselerin daha evvel hiç görmediği
                         başka bir renkte olacaklardır onlar. O vakit nefret edilebilir onlardan,
                         ve Muskogee’de Kızılderililerin yaşadığı
                         rayların kenarında yaşayabilirler. (Bizi kurtaracak olanlar da
                         işte onlardır.)

Belki de             bu gezegenin çekirdeğinden, lav nehirlerinden
                         çıkıp gelen kertenkeleler vardır,

yağmuru getirmeye gelen

mısır için dans etmeye,
dillerden müteşekkil tarlaları karanlık
toprağa çarptırmaya, bir çeşit dans işte.

Lakin belki de o infilak atlardı,
                                                          Okemah yakınlarında
çıldırmış topraktan fışkıran. Şiddetli bir doğumdu onlarınkisi,
uçtular yerden ağaçlara doğru
                                                          beklemek için o akşamki kara
basan kısrakların peşlerinden gelmesini:

sonra                  Oklahoma’nın rutubetli ıslak tarlalarına
sonra                  göbek bağları, erimiş kalbe düğümlendi
sonra                  kuzeye ve güneye, doğuya ve batıya seyahat ettiler
sonra                  gece yarısı herkes uyurken ve bebek boğucu nehrin dibinde yüzmeyi hayal ederken ıslak beyaz çarşaflara.
sonra                  yağmuru görmek için topraktan çıkan kurbağalara
sonra                  kemiklerindeki tohumları sallayarak dans eden bir Creek kadınına
sonra                  Güney Dakota, Meksika, Japonya ve Manila’ya
sonra                  nefretin bıçaklanmış yüzlerini silip süpürmek için Miami’ye

Kimileri onları görmeyecektir.

Lakin kimileri görecektir kalpleri uyuyan volkanlardan olan o atları
ve sarsılarak uyanacaklardır
                                             bedenlerinin ötesinde

kime dönüştüklerini görmek için onlar.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

She Had Some Horses

I. She Had Some Horses

She had some horses.
She had horses who were bodies of sand.
She had horses who were maps drawn of blood.
She had horses who were skins of ocean water.
She had horses who were the blue air of sky.
She had horses who were fur and teeth.
She had horses who were clay and would break.
She had horses who were splintered red cliff.

She had some horses.

She had horses with eyes of trains.
She had horses with full, brown thighs.
She had horses who laughed too much.
She had horses who threw rocks at glass houses.
She had horses who licked razor blades.

She had some horses.

She had horses who danced in their mothers’ arms.
She had horses who thought they were the sun and their
bodies shone and burned like stars.
She had horses who waltzed nightly on the moon.
She had horses who were much too shy, and kept quiet
in stalls of their own making.

She had some horses.

She had horses who liked Creek Stomp Dance songs.
She had horses who cried in their beer.
She had horses who spit at male queens who made
them afraid of themselves.
She had horses who said they weren’t afraid.
She had horses who lied.
She had horses who told the truth, who were stripped
bare of their tongues.

She had some horses.

She had horses who called themselves, “horse.”
She had horses who called themselves, “spirit,” and kept
their voices secret and to themselves.
She had horses who had no names.
She had horses who had books of names.

She had some horses.

She had horses who whispered in the dark, who were afraid to speak.
She had horses who screamed out of fear of the silence, who
carried knives to protect themselves from ghosts.
She had horses who waited for destruction.
She had horses who waited for resurrection.

She had some horses.

She had horses who got down on their knees for any saviour.
She had horses who thought their high price had saved them.
She had horses who tried to save her, who climbed in her
bed at night and prayed as they raped her.

She had some horses.

She had some horses she loved.
She had some horses she hated.

These were the same horses.

II. Two Horses
                   I thought the sun breaking through Sangre de Cristo
Mountains was enough, and that
                                                           wild musky scents on my body after
                                                        long nights of dreaming could
            unfold me to myself.
                 I thought my dance alone through worlds of
odd and eccentric planets that no one else knew
       would sustain me. I mean
                                                     I did learn to move
                                                                                       after all
    and how to recognize voices other than the most familiar.
           But you must have grown out of
                                                                      a thousand years dreaming
               just like I could never imagine you.
                         You must have
                                                    broke open from another sky
to here, because
                             now I see you as a part of the millions of
     other universes that I thought could never occur
        in this breathing.
                                       And I know you as myself, traveling.
   In your eyes alone are many colonies of stars
                                                              and other circling planet motion.
                                           And then your fingers, the sweet smell
                                            of hair, and
                                                                 your soft, tight belly.
       My heart is taken by you
                        and these mornings since I am a horse running towards
a cracked sky where there are countless dawns
                                                      breaking simultaneously.
There are two moons on the horizon
and for you
                     I have broken loose.

III. Drowning Horses
She says she is going to kill
herself. I am a thousand miles away.
Listening.
                   To her voice in an ocean
of telephone sound. Grey sky
and nearly sundown; I don’t ask her how.
I am already familiar with the weapons:
a restaurant that wouldn’t serve her,
the thinnest laughter, another drink.
And even if I weren’t closer
to the cliff edge of the talking
wire, I would still be another mirror,
another running horse.

Her escape is my own.
I tell her, yes. Yes. We ride
out for breath over the distance.
Night air approaches, the galloping
other-life.

No sound.
No sound.

IV. Ice Horses
These are the ones who escape
after the last hurt is turned inward;
they are the most dangerous ones.
These are the hottest ones,
but so cold that your tongue sticks
to them and is torn apart because it is
frozen to the motion of hooves.
These are the ones who cut your thighs,
whose blood you must have seen on the gloves
of the doctor’s rubber hands. They are
the horses who moaned like oceans, and
one of them a young woman screamed aloud;
she was the only one.
These are the ones who have found you.
These are the ones who pranced on your belly.
They chased deer out of your womb.
These are the ice horses, horses
who entered through your head,
and then your heart,
your beaten heart.

These are the ones who loved you.
They are the horses who have held you
so close that you have become
a part of them,
                          an ice horse
galloping
                 into fire.

V. Explosion
The highway near Okemah, Oklahoma exploded

                                                           They are reasons for everything
Maybe             there is a new people, coming forth
                         being born from the center of the earth,
                         like us, but another tribe.

Maybe             they will be another color that no one
                         has ever seen before. Then they might be hated,
                         and live in Muskogee on the side of the tracks
                         that Indians live on. (And they will be the
                         ones to save us.)

Maybe             there are lizards coming out of rivers of lava
                          from the core of this planet,

coming to bring rain

to dance for the corn,
to set fields of tongues slapping at the dark
earth, a kind of a dance.

But maybe the explosion was horses,
                                                          bursting out of the crazy earth
near Okemah. They were a violent birth,
flew from the ground into trees
                                                          to wait for evening night
mares to come after them:

then                  into the dank wet fields of Oklahoma
then                  their birth cords tied into the molten heart
then                  they travel north and south, east and west
then                  into wet while sheets at midnight when everyone sleeps and the baby dreams of swimming in the bottom of the muggy river.
then                  into frogs who have come out of the earth to see for rain
then                  a Creek woman who dances shaking the seeds in her bones
then                  South Dakota, Mexico, Japan, and Manila
then                  into Miami to sweep away the knived faces of hatred

Some will not see them.

But some will see the horses with their hearts of sleeping volcanoes
and will be rocked awake
                                             past their bodies

to see who they have become.

Joy Harjo

Mutluyduk Harp Zamanı, Ilya Kaminsky

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Mutluyduk Harp Zamanı

Ve onlar bombalarken başkalarının evlerini, biz

protesto ettik
lakin kâfi gelmedi, karşı durduk onlara lakin kâfi

gelmedi. Ben
yatağımdaydım, yatağımın etrafında düşüyordu

Amerika: görünmez bir ev ardına görünmez bir ev ardına görünmez bir ev daha.

Bir iskemle atıp dışarı, seyre daldım güneşi.

Felaketle örülü bir saltanatın
altıncı ayında, paranın evinde

paranın sokağında paranın şehrinde paranın memleketinde,
bizim muazzam para memleketimizde, biz (bağışlayın bizi)

mutluyduk harp zamanı.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

We Lived Happily During the War

And when they bombed other people’s houses, we

protested
but not enough, we opposed them but not

enough. I was
in my bed, around my bed America

was falling: invisible house by invisible house by invisible house.

I took a chair outside and watched the sun.

In the sixth month
of a disastrous reign in the house of money

in the street of money in the city of money in the country of money,
our great country of money, we (forgive us)

lived happily during the war.

Ilya Kaminsky

American Odyssey by Mary Ellen Mark, 1994

Onun Tıyneti, Anne Sexton

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Onun Tıyneti

Çıktım ben dışarıya, cinlenmiş bir cadıca,
kara göğe musallat, daha cesurum gece;
şerri düşleyip uçtum semayı uçtan uca
o sade haneleri fener fener, gizlice:
on iki parmaklı bir meczup, kimsesiz bendim.
Öyle bir kadın tam bir kadın sayılmaz bence.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Ormanın o sımsıcak mağarasını buldum,
tavalar ve oymalar ve raflarla doldurdum,
dolaplar ve ipekler ve sayısız mal yığdım;
kurtlara ve perilere ziyafetler kurdum:
sızlanarak, eğriyi nizama dizen bendim.
Öyle bir kadın işte, hep yanlış anlaşılan.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Senin arabana da binmiştim arabacı,
çıplak kolumu sallıyordum köyler gelip geçerken,
son parlak yolları da öğrendim, sağ kalan ben
hâlâ o alevlerin uyluğumu dişlerken
kırılan kaburgamdı dönerken tekerleğin.
Öyle bir kadın asla utanmaz ki ölmekten.
Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Her Kind

I have gone out, a possessed witch,
haunting the black air, braver at night;
dreaming evil, I have done my hitch
over the plain houses, light by light:
lonely thing, twelve-fingered, out of mind.
A woman like that is not a woman, quite.
I have been her kind.

I have found the warm caves in the woods,
filled them with skillets, carvings, shelves,
closets, silks, innumerable goods;
fixed the suppers for the worms and the elves:
whining, rearranging the disaligned.
A woman like that is misunderstood.
I have been her kind.

I have ridden in your cart, driver,
waved my nude arms at villages going by,
learning the last bright routes, survivor
where your flames still bite my thigh
and my ribs crack where your wheels wind.
A woman like that is not ashamed to die.
I have been her kind.

Anne Sexton