Çıktım ben dışarıya, cinlenmiş bir cadıca, kara göğe musallat, daha cesurum gece; şerri düşleyip uçtum semayı uçtan uca o sade haneleri fener fener, gizlice: on iki parmaklı bir meczup, kimsesiz bendim. Öyle bir kadın tam bir kadın sayılmaz bence. Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.
Ormanın o sımsıcak mağarasını buldum, tavalar ve oymalar ve raflarla doldurdum, dolaplar ve ipekler ve sayısız mal yığdım; kurtlara ve perilere ziyafetler kurdum: sızlanarak, eğriyi nizama dizen bendim. Öyle bir kadın işte, hep yanlış anlaşılan. Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.
Senin arabana da binmiştim arabacı, çıplak kolumu sallıyordum köyler gelip geçerken, son parlak yolları da öğrendim, sağ kalan ben hâlâ o alevlerin uyluğumu dişlerken kırılan kaburgamdı dönerken tekerleğin. Öyle bir kadın asla utanmaz ki ölmekten. Ben de onun soyundan, aynı tıynetindendim.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
Her Kind
I have gone out, a possessed witch, haunting the black air, braver at night; dreaming evil, I have done my hitch over the plain houses, light by light: lonely thing, twelve-fingered, out of mind. A woman like that is not a woman, quite. I have been her kind.
I have found the warm caves in the woods, filled them with skillets, carvings, shelves, closets, silks, innumerable goods; fixed the suppers for the worms and the elves: whining, rearranging the disaligned. A woman like that is misunderstood. I have been her kind.
I have ridden in your cart, driver, waved my nude arms at villages going by, learning the last bright routes, survivor where your flames still bite my thigh and my ribs crack where your wheels wind. A woman like that is not ashamed to die. I have been her kind.
kvlrap.com’a yeni bir hususiyet ekledik: İktibas Kartları.
Bir hadisi alıntılayıp, güzel bir arka plan ile kartını oluşturmak ve çevrenizdekilerin cumasını kutlayarak cemaat ruhunuzu okşamak mı istiyorsunuz? Yoksa, pek bilinmeyen bir şiiri alıp, oluşturacağınız kart ile birini etkilemek mi istiyorsunuz? Salinger’ın daha önce neşredilmeyen bir hikâyesini alıntılayıp, edebiyattan ne kadar da iyi anladığınızı mevhum çevrenize ispatlamak mı istiyorsunuz? Ya da belki modası geçse bile bir caps yapmak istiyorsunuzdur, böylece ne kadar da zeki olduğunuz ortaya çıkacaktır? Ya da o pek kıymetli siyasi fikirlerinizi -okuyanları biraz daha depresyona sokmak için- çok güzel resimler ve iktibaslar ile paylaşmaya ne dersiniz?
Tüm bunları haricî bir grafik programına, ekran görüntüsü alma telaşına ya da şablon sitelerine ihtiyaç duymadan doğrudan blog üzerinden halledebilir ve asosyal medyanızda bunu tüm mevhum âleme dilediğinizce yayabilirsiniz
Aşağıda motorun nasıl çalıştığına dair kısa bir kılavuz bulacaksınız.
1. Yazıdan İktibas Yapmak
Yazının sonundaki ya da anasayfadaki “Kart Oluştur” butonuna tıkladığınızda motor devreye girer. Üç farklı çekim modu vardır:
TÜRKÇESİNİ ÇEK: Yazının ana Türkçe gövdesini ve başlığını editöre taşır. Şiir tercümeleri içindir.
ORİJİNALİNİ ÇEK:Terceme kategorisindeki metinlerde kaynak dildeki orijinal sütunu çeker. Şiir tercümeleri içindir.
SEÇTİĞİMİ ÇEK: Yazının yalnızca belirli bir cümlesini ya da mısrasını almak istiyorsanız, sayfada fareyle metni seçip bu butona basmanız yeterlidir.
2. Şiir/Düzyazı Algoritması
Şiir Modu: Şiirler kıta bütünlüğü bozulmadan sütunlara dengeli şekilde paylaştırılır. Hiçbir kıta ortadan bölünmez; bentler yekpare kalır. Yine de “Şiir Sütun Sayısı” kısmından istediğiniz sütun sayısını seçebilirsiniz.
Manuel Sütun Bölme: Algoritmanın otomatik bölmesini istemiyorsanız, metin kutusunda sütunun bitmesini istediğiniz yere basitçe [BÖL] yazabilirsiniz. Sistem metni yazdığınız noktadan ikiye ayırır.
Düzyazı Modu: Paragraflar kitap dizgisi mantığıyla satırlara oturtulur. Uzun metinlerde bozulmalar yaşanabildiği için mümkün olduğunca kısa metinler seçilmelidir.
3. İnce Ayarlar
Paneldeki “İNCE AYARLAR” kısmını açtığınızda kontrol tamamen size geçer:
Ebat: Paylaşımlar için 1:1 (Kare – 1080×1080) veya Hikâye için 9:16 (1080×1920) formatı.
Tipografi: Georgia, Garamond, Times, Verdana, Trebuchet ve Impact fontları arasında geçiş yapabilirsiniz. Emojiler ve italik-kalın biçimlendirmeler bozulmadan basılır.
Hizalama ve Aralıklar: Yazı ebatı, satır yüksekliği, harfler arasındaki boşluğu ve sütunlar arası mesafeyi kaydırıcılarla anlık olarak izleyerek ayarlayabilirsiniz.
Mevki: Metin bloğunu ufki veya amudi eksende kaydırarak arka plandaki görselin odak noktasına göre ayarlayabilirsiniz.
İnce Ayarlar kısmından kart üzerindeki metnin biçimini ayarlayabilirsiniz.
Muhtevanın Kaynağı kısmından, kart üzerinde yazan metni, yazarını ve serlevhasını değiştirebilirsiniz.
4. Arka Plan Seçimi
Öne Çıkan Resim: Yazının kendi kapağı ilk sırada hazır gelir.
Rastgele Galeri:“KARIŞTIR” butonuna basarak blog arşivindeki diğer yazılardan çekilen görseller arasında gezinebilirsiniz.
Özel Yükleme (+): İlk kutudaki artı butonuna basarak bilgisayarınızdan veya telefonunuzdan dilediğiniz fotoğrafı yükleyip arka plan yapabilirsiniz.
Arka Plan Seçimi kısmından, blogda şimdiye dek neşredilmiş görsellerden birini seçebilir ya da kendi resminizi yükleyebilirsiniz. Karıştır butonuna basarak yeni resimler gelmesini sağlayabilirsiniz. Her defasında 14 görsel çıkmaktadır.
Tasarımı tamamladığınızda “İndir” butonuyla doğrudan PNG formatında cihazınıza kaydedebilir ya da “Paylaş” butonuyla doğrudan uygulamalara aktarabilirsiniz.
Ey kurtaramadığım, Duy beni. Anlamaya çalış bu sade sözlerimi, zira utanırım gayrısından. Kelamın sihrine malik değilim ben, yeminle. Bir bulut yahut bir ağaç misali, sükut ile konuşurum seninle.
Bana can veren şey senin ecelin oldu. Bir devrin kapanışını yeni bir şafak sandın sen, Hıncın ilhamını lirik bir ahenk, Kör kuvveti, kusursuz bir suret belledin.
İşte Lehistan’ın sığ nehirler vadisi. Ve beyaz sislere Uzanan muazzam bir köprü. İşte viraneye dönmüş bir şehir Ve ben seninle böyle dertleşir iken, Rüzgâr savuruyor martı çığlıklarını mezarının üstüne.
Nedir ki bir şiir, eğer kurtaramıyorsa Milletleri yahut insanları? Resmî yalanlara suç ortaklığından, Birazdan gırtlağı kesilecek sarhoş naralarından, Mektepli genç kızların kıraatinden başka nedir.
İyi şiir yazmaya heves edip de beceremeyişim, Şiirin kurtarıcı gayesini bunca geç idrak edişim, Budur ve yalnızca budur kurtuluş dediğin.
Kabre darı dökerlerdi eskiden, yahut haşhaş tohumu Kuş donuna girip gelen ölüler rızıklansın diye. Bu kitabı senin için bırakıyorum buraya, ey yitip giden, Ki bundan böyle musallat olmayasın bize.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
Przedmowa
Ty, którego nie mogłem ocalić, Wysłuchaj mnie. Zrozum tę mowę prostą, bo wstydzę się innej. Przysięgam, nie ma we mnie czarodziejstwa słów. Mówię do ciebie milcząc, jak obłok czy drzewo.
To, co wzmacniało mnie, dla ciebie było śmiertelne. Żegnanie epoki brałeś za początek nowej, Natchnienie nienawiści za piękno liryczne, Siłę ślepą za dokonany kształt.
Oto dolina płytkich polskich rzek. I most ogromny Idący w białą mgłę. Oto miasto złamane I wiatr skwirami mew obrzuca twój grób, Kiedy rozmawiam z tobą.
Czym jest poezja, która nie ocala Narodów ani ludzi? Wspólnictwem urzędowych kłamstw, Piosenką pijaków, którym ktoś za chwilę poderżnie gardła, Czytanką z panieńskiego pokoju.
To, że chciałem dobrej poezji, nie umiejąc, To, że późno pojąłem jej wybawczy cel, To jest i tylko to jest ocalenie.
Sypano na mogiły proso albo mak Żywiąc zlatujących się umarłych – ptaki. Tę książkę kładę tu dla ciebie, o dawny, Abyś nas odtąd nie nawiedzał więcej.
Şu kalabalıkta yüzlerin belirmesi: Islak, kara bir dalda taç yapraklar kümesi.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
In a Station of the Metro
The apparition of these faces in the crowd: Petals on a wet, black bough.
Ezra Pound
Entrance to the subway and ramp to 42nd Street and Vanderbilt Avenue inside Grand Central (Circa 1912–1913, shortly before or during the grand opening of the new terminal building in February 1913)
Otuz santimetreydi bombanın çapı tesir sahasının çapı ise yaklaşık yedi metre, içinde dört ölü ve on bir yaralı ile. Ve onların da etrafında, acının ve zamanın daha büyük bir dairesinde, dağılmıştır iki hastane ve dahi bir kabristan. Lakin yüz kilometre öteden kendi doğduğu yere defnedilmeye götürülen genç kadın muazzam surette genişletir o daireyi, ve denizaşırı uzak bir ülkenin kıyılarında onun ölümü üzerine gözyaşı döken yalnız bir adam bütün dünyayı dâhil eder o daireye. Bahsetmeyeceğim bile öksüzlerin ağlamalarından onlar ki ulaşıverirler Allah’ın katına, oradan da öteye geçip, bir daire kılar o daireyi sonsuz ve de Allah’sız.
The diameter of the bomb was thirty centimeters and the diameter of its effective range about seven meters, with four dead and eleven wounded. And around these, in a larger circle of pain and time, two hospitals are scattered and one graveyard. But the young woman who was buried in the city she came from, at a distance of more than a hundred kilometers, enlarges the circle considerably, and the solitary man mourning her death at the distant shores of a country far across the sea includes the entire world in the circle. And I won’t even mention the crying of orphans that reaches up to the throne of God and beyond, making a circle with no end and no God.
Yâ Rab dergâhına kabul eyle tüm cihanda Marilyn Monroe diye nam salan bu kızı gerçi bu değildi ya onun asıl adı (lakin Sen bilirsin asıl adını, 9’unda kirletilen o yetimin ve 16’sında canına kıymaya kalkan o tezgâhtar kızcağızın) işte şimdi Senin huzuruna çıkıyor makyajsız yanında basın danışmanı olmadan fotoğrafçılar olmadan, yahut imza dağıtmadan fezanın karanlığıyla yüzleşen bir astronot gibi yalnız.
Küçük bir kız iken, rüyasında bir mabette kendini üryan görmüştü (Times mecmuasına göre) secdeye varmış, başları yere değen koca bir cemaatin önünde ayakta ve basmamak için o başlara, parmak uçlarında yürümek zorunda kalmıştı. Sen ki rüyalarımızı psikiyatrlardan daha iyi bilirsin. Mabet, ev ya da mağara, hepsi ana rahmindeki güvenliğin timsalidir lakin aynı zamanda da bir adım ötesinin… O başlar onun hayranlarıdır, burası aşikâr (perdedeki ışığın altında, karanlıkta duran başlar yığını). lakin o mabet 20th Century-Fox stüdyoları değildir. Mabet —mermer ve altından— bizzat onun bedeninin mabedidir ki İnsanoğlu orada, elinde bir kırbaçla dikilir kovmak için 20th Century-Fox bezirgânlarını oradan Senin dua evini bir hırsız inine çevirenleri.
Yâ Rab günahlar ve radyasyonla kirlenmiş bu dünyada, elbette kınamayacaksındır Sen bir tezgâhtar kızı ki her tezgâhtar kız gibi o da hayal etmişti bir yıldız olmayı. Onun hayali gerçek oldu (technicolor bir gerçek). Tek yaptığı ona verdiğimiz senaryoya göre rolünü oynamaktı, kendi hayatlarımızın senaryosu, ki absürt bir senaryoydu bu. Bağışla onu yâ Rab, ve aynı surette bizleri de kendi 20. Yüzyılımız için hepimizin rol aldığı o Devasa Süper-Prodüksiyon için.
Sevgiye açtı o ve biz ona sakinleştiriciler sunduk. Aziz kullarından olamayışımızın kederine karşı Psikanaliz tavsiye edildi ona. Hatırla yâ Rab, kameraya karşı giderek artan dehşetini ve makyaja duyduğu nefretle her sahnede makyaj yapmak için ısrar edişini ve o korkunun günbegün nasıl büyüdüğünü ve stüdyolara nasıl daha da geç kaldığını.
Diğer tüm tezgâhtar kızlar gibi o da hayal kurdu bir sinema yıldızı olma hayali. Ve hayatı, bir psikiyatrın yorumlayıp rafa kaldırdığı bir rüya kadar yalandı.
Onun aşkları gözler kapalı kondurulan bir öpücüktü ki gözler yeniden açıldığında projektörler belirir projektörler söndürülür! Ve odanın iki duvarı (ki bir dekordu bu da aslen) yıkılıp dökülür Yönetmen, elinde defteriyle oradan uzaklaşırken sahne çoktan çekilmiştir. Belki bir yat gezisi, Singapur’da bir öpücük, Rio’da bir dans; Windsor Dükü ve Düşesinin köşkünde verilen bir davet hepsi sefil bir apartmanda küçük bir salondan izlenir.
Film sona erdi son öpücük verilmeden. Yatağında ölü buldular onu, eli telefonunun üzerinde.
Dedektifler bile bilemedi onun kimi aramak üzere olduğunu. Sanki birisi yegâne dost sese çevirmişti de numarayı işitmişti sadece, YANLIŞ NUMARA diyen evvelden kaydedilmiş bir bandı Yahut gangsterler tarafından yaralanmış birinin hattı kesik bir telefona elini uzatması gibi.
Yâ Rab: her kim idiyse arayacağı ama arayamadığı kişi (kim bilir belki de hiç kimseydi yahut belki de Meleklerin1 Rehberinde bile ismi bulunmayan Biriydi) Yâ Rab, Sen cevap ver o telefona!
Señor recibe a esta muchacha conocida en toda la Tierra con el nombre de Marilyn Monroe, aunque ése no era su verdadero nombre (pero Tú conoces su verdadero nombre, el de la huerfanita violada a los 9 años y la empleadita de tienda que a los 16 se había querido matar) y que ahora se presenta ante Ti sin ningún maquillaje sin su Agente de Prensa sin fotógrafos y sin firmar autógrafos sola como un astronauta frente a la noche espacial.
Ella soñó cuando niña que estaba desnuda en una iglesia (según cuenta el Times) ante una multitud postrada, con las cabezas en el suelo y tenía que caminar en puntillas para no pisar las cabezas. Tú conoces nuestros sueños mejor que los psiquiatras. Iglesia, casa, cueva, son la seguridad del seno materno pero también algo más que eso… Las cabezas son los admiradores, es claro (la masa de cabezas en la oscuridad bajo el chorro de luz). Pero el templo no son los estudios de la 20th Century-Fox. El templo —de mármol y oro— es el templo de su cuerpo en el que está el hijo de Hombre con un látigo en la mano expulsando a los mercaderes de la 20th Century-Fox que hicieron de Tu casa de oración una cueva de ladrones.
Señor en este mundo contaminado de pecados y de radiactividad, Tú no culparás tan sólo a una empleadita de tienda que como toda empleadita de tienda soñó con ser estrella de cine. Y su sueño fue realidad (pero como la realidad del tecnicolor). Ella no hizo sino actuar según el script que le dimos, el de nuestras propias vidas, y era un script absurdo. Perdónala, Señor, y perdónanos a nosotros por nuestra 20th Century por esa Colosal Super-Producción en la que todos hemos trabajado.
Ella tenía hambre de amor y le ofrecimos tranquilizantes. Para la tristeza de no ser santos se le recomendó el Psicoanálisis. Recuerda Señor su creciente pavor a la cámara y el odio al maquillaje insistiendo en maquillarse en cada escena y cómo se fue haciendo mayor el horror y mayor la impuntualidad a los estudios.
Como toda empleadita de tienda soñó ser estrella de cine. Y su vida fue irreal como un sueño que un psiquiatra interpreta y archiva.
Sus romances fueron un beso con los ojos cerrados que cuando se abren los ojos se descubre que fue bajo reflectores ¡y se apagan los reflectores! Y desmontan las dos paredes del aposento (era un set cinematográfico) mientras el Director se aleja con su libreta porque la escena ya fue tomada. O como un viaje en yate, un beso en Singapur, un baile en Río la recepción en la mansión del Duque y la Duquesa de Windsor vistos en la salita del apartamento miserable.
La película terminó sin el beso final. La hallaron muerta en su cama con la mano en el teléfono.
Y los detectives no supieron a quién iba a llamar. Fue como alguien que ha marcado el número de la única voz amiga y oye tan solo la voz de un disco que le dice: WRONG NUMBER O como alguien que herido por los gangsters alarga la mano a un teléfono desconectado.
Señor: quienquiera que haya sido el que ella iba a llamar y no llamó (y tal vez no era nadie o era Alguien cuyo número no está en el Directorio de los Ángeles) ¡contesta Tú al teléfono!
Ernesto Cardenal
Mart 1983’te, Sandinista devrimi sırasında Managua, Nikaragua’daki havalimanında; Papa II. Ioannes Paulus’un Nikaragualı rahip, şair ve dönemin Kültür Bakanı Ernesto Cardenal’e parmak sallıyor.
Şayet (Kratilos’ta Yunan’ın dediği gibi) isim denen, eşyanın asıl numunesiyse ihtiva eder gülü, ‘gül’ lafzının harfleri ve bütün bir Nil nehri ‘Nil’ lafzının içinde.
Ve sesli ve sessizler, birleştiği o yerde, dehşetli olmalı ki şifrelesin o İsim Cenab-ı Hakk’ın ve dahi Mutlak Kudretin hıfz etsin özünü de noksansız harf, hecede.
Âdem ve tüm yıldızlar bunu Aden’de bildi lakin günahın pası, (der ki Kabalacılar) onu büsbütün sildi, unutuldu o sırlar ve nesillerle beraber o isim yitirildi.
İnsanın hilesi ve safdilliği de sonsuz biliriz ki bir vakit o Tanrı’nın kulları yahudi gettosunda tutarak nöbetleri o İsmi ararlardı geceleri uykusuz.
Belirsiz tarihlerde, muğlak gölge bırakan o diğer batıl inanç masallarına inat, Prag hahamı Judah Leon’dan arda kalan hatıra hâlâ yeşil, hatıra hâlâ hayat.
Tanrı’nın bildiğini bilmeye susayarak, harflerin esrarına Judah Leon eğildi karmaşık dizilimler arasında seçildi ve sırrın anahtarı, o İsim’i anarak,
Kapı’yı ve Yankı’yı, Saray’ı, Misafir’i, o hantal elleriyle yonttuğu bir kuklaya üfledi ki öğretsin bu cansız yığıntıya Mekânın ve Zamanın ve Harflerin gizini.
O suret araladı uykulu gözlerini hiç idrak etmediği şekil ve renkler gördü uğultular içinde kaybolup da büzüldü ürkek hareketlerle talim etti hepsini.
Zamanla o da gördü, (tıpkı bizler gibi) tam hapsolup da kaldığını bu seslenen ağda Öncesi ve Sonrası, Dün, İken, Şimdi, Sağda, Solda, Ben, Sen, Şunlar ve Diğerlerinde o an.
(O muazzam mahluka Golem lakabı taktı; ilahlık makamıyla duran o Kabalist dev Scholem’in kitabında alimane bir görev gibi bu hakikati bize aktaracaktı.)
Haham izah ederdi ona koca âlemi “bu benim ayağım bak; bu seninki, bu da ip.” yıllar sonra mahluku bir nevi yola dizip sinagogu süpürttü, iyi kötü becerdi.
Belki bir hata vardı harflerin yazımında yahut Kutsal İsmin söylenişi kusurludur; onca eşsiz büyüye rağmen konuşmayan kul, öğrenemedi kelam etmeyi hayatında.
Bir insandan ziyade köpek gibi gözleri ve köpekten çok dahi eşyaya benziyordu, hahamı odalarda izleyip duruyordu şüpheli karanlığı sararken hücreleri.
Golem’de kaba saba garip bir hâl gezerdi, çünkü adım atarken hahamın o kedisi saklanırdı. (Scholem’de geçmese de böylesi zamanın ötesinden, benim içim sezerdi.)
İlaha kaldırarak o itaatkâr eli, İlahına edilen duaları kopyalar yahut ahmakça gülüp o boşluklara dalar doğulu bir rükûda bükülürdü bedeni.
Haham ona bakardı hem şefkat hem dehşetle (kendine soruyordu), “Nasıl vuku buldu da yarattım bu acınçlı oğulu ben yoklukta bıraktım eylemsizlik denen aklı gafletle?”
Neden şu sonsuzluğa bir sembol daha kattım? ebediyette boyna sağılan boş yumağa Neden yeni bir sebep, bir sonuç kattım ağa, neden başka bir keder var ettim de yarattım?
Sıkıntı saatinde, o cılız loş ışıkta, gözlerini Golem’in üzerinde tutardı. Kim söyleyecek bize, Tanrı neler duyardı Seyreylerken kendi hahamını Prag’da?
Si (como afirma el griego en el Cratilo) el nombre es arquetipo de la cosa en las letras de ‘rosa’ está la rosa y todo el Nilo en la palabra ‘Nilo’.
Y, hecho de consonantes y vocales, habrá un terrible Nombre, que la esencia cifre de Dios y que la Omnipotencia guarde en letras y sílabas cabales.
Adán y las estrellas lo supieron en el Jardín. La herrumbre del pecado (dicen los cabalistas) lo ha borrado y las generaciones lo perdieron.
Los artificios y el candor del hombre no tienen fin. Sabemos que hubo un día en que el pueblo de Dios buscaba el Nombre en las vigilias de la judería.
No a la manera de otras que una vaga sombra insinúan en la vaga historia, aún está verde y viva la memoria de Judá León, que era rabino en Praga.
Sediento de saber lo que Dios sabe, Judá León se dio a permutaciones de letras y a complejas variaciones y al fin pronunció el Nombre que es la Clave,
la Puerta, el Eco, el Huésped y el Palacio, sobre un muñeco que con torpes manos labró, para enseñarle los arcanos de las Letras, del Tiempo y del Espacio.
El simulacro alzó los soñolientos párpados y vio formas y colores que no entendió, perdidos en rumores y ensayó temerosos movimientos.
Gradualmente se vio (como nosotros) aprisionado en esta red sonora de Antes, Después, Ayer, Mientras, Ahora, Derecha, Izquierda, Yo, Tú, Aquellos, Otros.
(El cabalista que ofició de numen a la vasta criatura apodó Golem; estas verdades las refiere Scholem en un docto lugar de su volumen.)
El rabí le explicaba el universo “esto es mi pie; esto el tuyo, esto la soga.” y logró, al cabo de años, que el perverso barriera bien o mal la sinagoga.
Tal vez hubo un error en la grafía o en la articulación del Sacro Nombre; a pesar de tan alta hechicería, no aprendió a hablar el aprendiz de hombre.
Sus ojos, menos de hombre que de perro y harto menos de perro que de cosa, seguían al rabí por la dudosa penumbra de las piezas del encierro.
Algo anormal y tosco hubo en el Golem, ya que a su paso el gato del rabino se escondía. (Ese gato no está en Scholem pero, a través del tiempo, lo adivino.)
Elevando a su Dios manos filiales, las devociones de su Dios copiaba o, estúpido y sonriente, se ahuecaba en cóncavas zalemas orientales.
El rabí lo miraba con ternura y con algún horror. ‘¿Cómo’ (se dijo) ‘pude engendrar este penoso hijo y la inacción dejé, que es la cordura?’
‘¿Por qué di en agregar a la infinita serie un símbolo más? ¿Por qué a la vana madeja que en lo eterno se devana, di otra causa, otro efecto y otra cuita?’
En la hora de angustia y de luz vaga, en su Golem los ojos detenía. ¿Quién nos dirá las cosas que sentía Dios, al mirar a su rabino en Praga?
Jorge Luis Borges
Miloslav Dvořák “Le Golem et Rabbi Loew près de Prague” (1951)
bir güzel nasıl kasabada yaşadı da kimesne (aşağı yukarı hep inip çıkarken çanlar) bahar yaz sonbahar kış yapmadığı şarkısı ettiği de raksıydı.
Kadınlar ve erkekler(hem ufak hem de tefek) kimesneyi dünyada umursamazlardı pek ektikleriydi değilleri biçtikleri aynıları güneş ay yıldızlar yağmur
çocuklar tahmin etti(lakin pek azı ancak aşağı unuttular yukarı büyüyerek sonbahar kış bahar yaz) hiçkimsenin onu çok daha çok sevdiğini
ne zaman ki şimdiyle yaprak ile ağaçla kederiyle ağladı güldü onun neşesi kuşla kar ve dahi durağanla kımıltı kimesnenin her idisi onun için her şeydi
evlendi birileri kendi herkesleriyle gülüşüp ağlaştılar ve ettiler raksını (uyu uyan ümit et ve sonrasında)onlar aslayı söyleyerek uyudular düşünü
yıldız yağmur güneş ay (ve sadece yağan kar başlayabilir izaha hatırlamağı unutmağa nasıl meyilli çocuklar aşağı yukarı hep çanlar dalgalanırken)
günlerden bir gün öldü kimesne sanırım (ve hiçkimse eğilip öptü onun yüzünü) meşgul halk toprağa verdi onları yan yana azar azar ve dahi idi idiyle de hem
hepsinden hepisiyle derinden deriniyle ve çok daha çoklukla uykuyu düşlediler hiçkimse ve kimesne nisan ve yeryüzüyle dilekle ve ruh ile evet ile de eğer.
Kadınlar ve erkekler(hem ding ve dahi dong) yaz sonbahar kış bahar ektiklerini biçip geldiklerini gittiler güneş ay yıldızlar yağmur
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
“anyone lived in a pretty how town”
anyone lived in a pretty how town (with up so floating many bells down) spring summer autumn winter he sang his didn’t he danced his did.
Women and men(both little and small) cared for anyone not at all they sowed their isn’t they reaped their same sun moon stars rain
children guessed(but only a few and down they forgot as up they grew autumn winter spring summer) that noone loved him more by more
when by now and tree by leaf she laughed his joy she cried his grief bird by snow and stir by still anyone’s any was all to her
someones married their everyones laughed their cryings and did their dance (sleep wake hope and then)they said their nevers they slept their dream
stars rain sun moon (and only the snow can begin to explain how children are apt to forget to remember with up so floating many bells down)
one day anyone died i guess (and noone stooped to kiss his face) busy folk buried them side by side little by little and was by was
all by all and deep by deep and more by more they dream their sleep noone and anyone earth by april wish by spirit and if by yes.
Women and men(both dong and ding) summer autumn winter spring reaped their sowing and went their came sun moon stars rain