Mudanya sahilinin iyot ve yosun kokan sabah ayazında yürümek, benim gibi vizyon sahibi biri için gerçekten büyük bir sinir krizi. Rüzgâr sert, asfalt ıslak ve gökyüzü, sanki üzerine kirli bir bulaşık bezi örtülmüş gibi gri. Normalde böyle bir havada kalorifer peteğinin üzerinde kestiriyor olmam filan gerekirdi ama iş ahlakı işte… Bırakamıyorsun. Bütün bu sahil bandının işletmesi, lojistiği ve güvenlik protokolü benim omuzlarımda. Fakat personelde liyakat sıfır. Yemin ederim sıfır.
Yavaş adımlarla, kuyruğumu havada dik ve otoriter bir anten gibi tutarak operasyon sahasını denetlemeye başladım. Beton bariyerlerin üzerine dizilmiş, ellerinde ucuz karbon oltalarla dikilen adamların yanından süzülerek geçiyordum.
İlk durak Necmi. Üzerinde o kusmuk rengi, yağ lekeleriyle dolu muşamba yağmurluğuyla dikiliyor. Yanına yaklaştım, ön ayaklarımı kovanın plastik kenarına dayayıp içine baktım. Dibinde iki parmak bulanık deniz suyu, bir adet kopmuş misina ucu… Başka da bir halt yok.
“Necmi,” dedim, sesimde artık tahammülün kırıntısı kalmamıştı. Kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. “Sabahtan beri o oltayı denizin dibine boşuna mı indirip kaldırıyorsun?”
Necmi bana doğru eğildi, elinin tersiyle havada kaba saba bir hareket yaptı. “Ne bakıyorsun oralara, yok bir şey, yok. Hadi kışt, yürü git başımdan.”
Gözlerimi kısıp bu vasıfsız, bu vizyonsuz adama baktım.
“Necmi, boş adamsın,” dedim yüzüne baka baka. “Yemin ediyorum bu sahilde senin kadar oksijen israfı, senin kadar lüzumsuz bir herif daha yok. İki saattir çapariyi iskelenin altındaki midye kabuklarına taktırıp duruyorsun. Ziyan ziyan işler. Boş adamsın, boş…”
Kafamı çevirip, hemen arkamızdaki paslı babanın üzerinde kıçını yalayarak sabah mesaisine hazırlanan sağ kolum Rüstem’e seslendim.
“Rüstem! Bırak şu bacağını yalamayı da işine bak. Bu herifi alın buradan bak. Düzgün bir balıkçı getirin buraya. Amatörlere yer yok benim mıntıkamda. Yarın bu adamı bu iskelede görmeyeceğim, kaydını düşün.”
Rüstem bacağını indirip bana kısa bir bakış attı, sonra umursamazca esnedi. Biliyorum, o da yoruldu artık bu kalitesiz ekipten.
İlerlemeye devam ettim. Üç adım ötede, Halil denilen göbekli sabotajcı oturuyordu. Oltayı taşa dayamış, termosundan çay içiyor ve elindeki yarım simidi kemiriyordu.
“Mesai saatinde hamur işi yiyorsun Halil,” dedim, tam önünde durarak. “Babanın iskelesi mi burası? Oltayı denize at, yoksa o simidi senin gırtlağına tıkarım. İcraat bekliyorum ulan sizden, mesai saatleri içinde laklak istemiyorum!”
Halil ağzında çiğnediği simitle bana bakıp gevrek gevrek sırıttı. “Al sana da vereyim azıcık, çok mu acıktın sen?” Kopardığı susamlı, kuru bir hamur parçasını önüme doğru fırlattı.
Midem bulandı.
“Bana karbonhidrat atma lan!” diye gürledim. Pençemle o simit parçasını denize doğru tokatladım. “Ben martı mıyım salak herif? Çöplük faresi miyim ben bana hamur atıyorsun? Protein nerede? İstavrit nerede, lüfer nerede? Sizin gibi taşeron personelle holding yönetmeye çalışan benim kafama tüküreyim.”
Yanımdan geçen rüzgâr, o bayat susam kokusunu yüzüme çarptı. İğrenerek adamın yanından uzaklaştım. Yemin ederim, bu insan ırkının vizyonsuzluğu beni gün geçtikçe daha da tüketiyor.
Rıhtımın en ucunda, kovanın başında duran Sami’nin yanına vardım. Sami, aralarında işi bilen tek tük adamdan biriydi. Kovanın içine doğru eğildim. Su şapırtıları, gümüş gibi parlayan, pulları henüz kurumamış dört tane iri istavrit. Nihayet.
“Sami,” dedim, sesimi biraz daha insancıl, biraz daha takdir eden bir tona çekerek. “Şükür be kardeşim. Sonunda liyakat sahibi, işini ciddiye alan bir personel. Primini hak ettin. Şundan bir tane alıyorum vergi niyetine.”
Adamın cevap vermesini beklemeden, kafamı kovaya sokup en semiz, en parlak olanını dişlerimin arasına usulca kıstırdım. Tam o anda Sami, elindeki oltayı bırakıp üzerime doğru çullandı.
“Hop hop! Bırak ulan onu! Hırsız kedi seni, şerefsiz!” Üzerime doğru ayağıyla hamle yaptı.
Geriye doğru zarif bir refleksle sıçradım, istavrit hâlâ dişlerimin arasındaydı. Adamın bu nankörlüğü karşısında gerçekten şok olmuştum. Bu kadar küstahlık olamazdı.
Balığı ağzımda yan çevirip, dişlerimin arasından boğuk bir sesle, “Ne hırsızı lan?” dedim. “Gümrük vergisi bu, vergi! Stopaj kesiyorum ben! Benim iskelemde avlanıyorsun, benim havamı soluyorsun, benim verdiğim güvenlik şemsiyesi altında iş yapıyorsun! Çakal! Komisyonuma çöküyor bir de!”
Hızla uzaklaşırken, arkama bile dönmeden Rüstem’e bağırdım:
“Rüstem! Şu Sami’nin de cezasını kesin. Nankör herifler. Adam gibi işletme kurduk şurada, sistemin içine ettiler. Bütün sahili Afgan martılara devredeceğim en sonunda, göreceksiniz gününüzü!”
Kuyruğumu dikip, ağzımda hak ettiğim gümüş porsiyonla, rüzgâra karşı yürümeye devam ettim. Gerçekten, insanlarla çalışmak en büyük zaman kaybı. Akılları çalışmıyor, hiyerarşiyi bilmiyorlar ve mırıldanmaktan başka bir iletişim dilleri de yok. Çiğnemeye başladığım balığın lezzeti harikaydı, ama sinirlerimi yatıştırmaya yetmemişti.
