Sabah 04.17. Retina tabakam, Malta veya Curacao’daki (ki bu iki lokasyon, küresel çaresizliğin sunucu tarlalarıdır) bir veri merkezinden fiber optik kablolar aracılığıyla saniyede 300.000 kilometre hızla fırlatılan ve yatak odamın klostrofobik, ekşi ter kokan karanlığını yaran 120 hertzlik mavi ışık bombardımanı altında eziliyor. 300.000.
Sağ elimin işaret parmağı, ergonomik olarak insan anatomisine bir hakaret olan ucuz bir farenin sol tuşunun üzerinde, âdeta rigor mortis evresine girmiş bir kadavra uzvu gibi asılı duruyor.
Ekranda, piksellerden inşa edilmiş, sentetik renklerin en saldırgan tonlarıyla boyanmış bir “Slot” (Slot kelimesi, bir boşluğu, doldurulması gereken bir çukuru imler ki bu, içinde bulunduğumuz durumu muazzam bir şiirsellikle özetler) makinesi var. Oyunun adı mühim değil; meyveler, antik Mısır tanrıları veya mitolojik yaratıklar olabilir. Temalar, sadece kognitif yetileri uyuşturmak için tasarlanmış dijital birer emziktir. Asıl mesele, ekranın sağ alt köşesinde yeşil, fosforlu harflerle parlayan tek kelimenin içinde titreşiyor: ÇEVİR.
İşte, kâinatın en şeytani mühendisliği bu tuşla benim parmak ucum arasındaki bir milimetrelik mesafede gizli. Ben geri zekâlı değilim. Kredi kartımın asgari ödeme tutarının, ev sahibimin bana attığı pasif agresif WhatsApp mesajlarının ve üç gündür açmadığım buzdolabının içindeki çürümüş domates kokusunun farkındayım. Matematik biliyorum. RNG (Random Number Generator/Rastgele Sayı Üreticisi) algoritmalarının nasıl çalıştığını, kasanın uzun vadede matematiksel bir kesinlikle, tıpkı termodinamiğin ikinci yasası gibi, her zaman ama her zaman kazanacağını biliyorum.
Fakat zekâ, bağımlılık karşısında bir kalkan değildir; zekâ, sadece kendi yok oluşunuzu 4K çözünürlükte, muazzam bir berraklıkla izlemenizi sağlayan lanet olası bir stadyum projektörüdür.
Fareye tıklıyorum. Klik.
İşte. Olan oldu. Sol tuşun altındaki minik bakır plaka temas etti, devre kapandı ve bilgisayarımın ağ kartından çıkan şifrelenmiş veri paketi (içinde benim son 1.500 liramı barındıran 0 ve 1 dizilimi), 42 milisaniyelik bir ping süresiyle Akdeniz’in altındaki kablolardan geçip Malta’daki sunucuya ulaştı. Sunucudaki mikroişlemci, saniyenin milyarda biri gibi bir sürede bir algoritma çalıştırdı ve sonucu belirledi: KAYIP.
Sunucu bu neticeyi bana geri gönderdi. Benim bilgisayarım şu an, bu milisaniye içinde, o 1.500 liranın artık bir hiç olduğunu, buharlaştığını biliyor. Sistem biliyor. Allah biliyor.
Ama ekran bana bunu hemen söylemiyor.
Çünkü eğer sonuç anında, tıpkı bir Excel hücresine girilen veri gibi “0 TL” olarak ekranda belirseydi, insan beyni bu acımasız ve kuru rasyonelliğe dayanamaz, oyunu derhâl bırakırdı. Bu yüzden yazılımcılar, benim beynimdeki Nucleus Accumbens bölgesini, yani o iptidai ödül merkezini sağmak için araya bir zaman aşımı simülasyonu koyarlar.
Ekranda çarklar dönmeye başlıyor. Birinci sütun. İkinci sütun.
Farkında mısınız? Ekranda dönen fiziki bir çark yok! Yerçekimi, merkezkaç kuvveti, sürtünme katsayısı… Bunların hiçbiri o sunucuda mevcut değil. Ekranda izlediğim dönme efekti, sonucun çoktan belli olduğu bir cinayetin, maktule izletilen ağır çekim bir tiyatrosu.
İlk üç sütunda “Bonus” sembolü (o meşhur Scatter) düşüyor. Ekranda aniden epilepsi krizini tetikleyecek kadar vahşi bir ışık patlaması yaşanıyor. Ses efektleri, Wagner operalarının majör, zafer sarhoşu notalarını andıran (ama tamamen sentetik) bir ritme, bir kalp atışı hızına (saniyede yaklaşık 130 vuruş, yani panik atak ritmi) ulaşıyor. Dördüncü sütun… Dördüncü sütun normalden daha uzun dönmeye başlıyor. Ağır çekime giriyor.
İşte bu, literatürde Near-Miss (Neredeyse Kazanma) sendromu olarak bilinir. Algoritma bana bir şey kazandırmıyor, bana kazanmaya ne kadar yakın olduğumun illüzyonunu satıyor.
O an, o uzatılmış dönme anındaki 2.8 saniye var ya… O 2.8 saniye boyunca ben bir insan değilim. Ben bir vatandaş, bir dost, bir evlat değilim. Zaman duruyor. Kira borcu yok, yarın sabahki mesai yok, ölüm yok. Bütün varoluşum o dördüncü sütunun duracağı piksel hizasına indirgeniyor. Dopamin (o lanet olası, bizi hayatta tuttuğu gibi kendi kendimizi yok etmemize de sebep olan nöro-kimyasal) sinaptik yarıklarımdan içeri bir sel gibi, bir baraj kapağı patlamışçasına boşalıyor.
2.8 saniye sonra sütun duruyor. İçinde Bonus sembolü yok. Boş bir meyve.
Müzik aniden, âdeta alay edercesine tiz ve hüzünlü bir “biiip” sesiyle kesiliyor. Işıklar sönükleşiyor.
Bakiye: 0.00 TL.
Ve o an, ekranın piksellerinden, o dijital uyuşturucunun rahminden acımasızca, sezaryenle kesilerek hakikatin beton zeminine fırlatılıyorum. Param bitti. Paramın bitmesi demek, aç kalacağım veya faturaları ödeyemeyeceğim anlamına gelmiyor; bağımlının zihninde para bir satın alma aracı değildir, para sadece oyunda kalma süresidir. Cephanem bitti.
Odanın sessizliği aniden, kulak zarlarımı patlatacak bir şiddetle, bir çığlık gibi üzerime çöküyor. Buzdolabının umursamaz motor sesi geri dönüyor. Sokak lambasının sarı ışığı, perdelerin arasından sızıp odadaki yıkanmamış çamaşır yığınının üzerine vuruyor.
Kendimden duyduğum tiksinti o kadar yoğun ve o kadar geometrik bir kusursuzluğa sahip ki; bu tiksintiyle ne yapacağımı, bu ağırlığı bu bedenin içinde nasıl taşıyacağımı bilemiyorum. Farenin üzerindeki elimi çekiyorum. Parmak ucumdaki uyuşukluk hissi yavaşça bütün koluma, oradan boynuma ve beynimin geri dönüşü olmayan kıvrımlarına doğru yayılıyor. Zekâm, bana az önce kendi cinayetimi, kendi rızamla nasıl işlediğimi, üstelik sonucu önceden bildiğim hâlde o 2.8 saniyelik umut için hayatımı nasıl yaktığımı açıklıyor. Ve en korkuncu nedir biliyor musunuz? Şu an, tam şu an, içimdeki o hastalıklı mantık, cüzdanımdaki son kredi kartının limitini nasıl nakde çevirebileceğimin, sisteme nasıl geri dönebileceğimin hesaplarını çoktan, ben daha gözyaşlarımı bile silemeden yapmaya başladı bile.
Hadi ama, dostum. Bu kadar abartma. Sanal Kumar dediğin, alt tarafı Hintli bir şairdir. Devam et.
Özgür Bağlıyalnız
