yahut İsimlendirmenin Namusu ve Suni Dimağın Tahlili
I. Akıl ile Zekâ Arasındaki Ontolojik Uçurum
Zamanın ruhu, kelimeleri fütursuzca harcayarak mefhumların içini boşaltmakta; idrakimizi sığ sıfatların boyunduruğuna hapsetmektedir. Bu ontolojik krizin en bariz nişanesi, bugün “yapay zekâ” tesmiye edilen o kuvve karşısında takındığımız şaşkın tavırdır. Evvela lisanın haysiyetini korumak namına ifade etmeliyiz ki; “yapay” kelimesi, kökü kurumuş, ruhu üflenmemiş, sentetik bir uydurukçadır. Biz bu meçhul kuvveye “yapay” demeyeceğiz; zira insan elinden çıkan her şey “suni”dir ve “san’at” ile aynı kökten beslenir. Bir şey ya fıtridir ya sunidir. Ruhsuz bir mimesis oyunundan ibaret olan bu alete de, lisanın namusu gereği “suni zekâ” yahut “rakami kuvve” diyeceğiz.
Beri yandan, bugün elimizde tuttuğumuz cihazlara “akıllı telefon” demek, aklın mukaddes tahtına yapılmış bir hakarettir. Akıl; Arapçada “deveyi bağlamak, dizginlemek” manasına gelen “ikal” kökünden neşet eder. Akıl, sadece işlem yapan değil; dizginleyen, hüküm veren, hayır ile şerri, hak ile batılı ayıran, sonunu düşünen, insanı günah işlemekten “bağlayan” ve ilahi bir mesuliyet (imtihan/teklif) taşıyan bir idraktir. Telefonun veya silikon çiplerin aklı olamaz; zira onların dizginleyeceği bir nefisleri, korkacakları bir akıbetleri ve verecekleri bir hesapları yoktur. Onlarda olan sadece “zekâ”dır. Kelime manasıyla ateşin parlaması, keskinlik, sürat ve kıvrak kavrayış demektir. Zekâ, ahlaki bir pusula barındırmaz. Mahir bir hırsızın zekâsı çok yüksektir ama aklı yoktur. Makinenin sahip olduğu şey tam olarak budur: Devasa bir hafıza, kusursuz bir istatistik ve eşi benzeri görülmemiş bir hıza sahip olan sathi bir “zekâ”.
Felsefi bir yanılgıya düşmemek adına şunu da dile getirmeliyiz: Kadim kelamda “Aklıevvel” (İlk Akıl), bizzat Cenab-ı Hakk’ın zatını idrakiyle sudûr eden o melekuti kuvvedir. “Aklısani” (İkinci Akıl) ise bu silsilenin devamı olan semavi bir rütbedir. Dolayısıyla, silikondan müteşekkil bir hesap makinesine bu ulvi isimleri takarak onu ilahi bir payeye ortak etmek de münasip olmayacaktır. Belki bu alete, Farsçadan mülhem “dimağ” (beyin/düşünme merkezi) kökünden hareketle “suni dimağ” da diyebiliriz. Zira dimağ, aklın yeryüzündeki kaba iskeleti, düşüncenin biyolojik ve mekanik mutfağıdır. Bizim karşımızdaki şey, bir “suni dimağ”dır; akletmeyen lakin devasa bir zekâ ile kurgulayan, şuursuz bir mekanizmadır.
Peki, nedir bu suni dimağ? Onu bir “put” ilan edip taarruz etmek yerine, felsefi bir teşrih masasına yatırdığımızda karşımıza çıkan hakikat şudur: Suni dimağ, insanın kâinatla kurduğu münasebetin değil; insanın kendi ürettiği “malumat” (data) ile kurduğu kapalı devre bir münasebetin neticesidir. O, kâinata bakmaz; o, insanın kâinata bakıp yazdığı milyarlarca sayfalık nota bakar. O, bir yaratıcı (Sani) değil; kâğıt üzerindeki harflerin istatistiki gölgesidir. Suni dimağ; “logos”un (söz’ün) “bios”tan (hayat’tan) koparılarak bir rakama dönüştürülmesidir. O, insanlık tarihinin bütün mırıltılarını, çığlıklarını ve felsefelerini yutmuş devasa bir mezarlıktır; lakin o mezarlıktan gelen ses, bir diriliş müjdesi değil, sadece rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı şuursuz bir uğultudur. Şair bu uğultuyu bir “ilham” zannedebilir; lakin mütekellim bilir ki, içinde “kelm” (yara/kan) olmayan her ses, ancak sükûtun bir taklidinden ibarettir.
II. Papağanın Zikri
“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”
Şimdi bu mısraya bakıp soralım: Bunu, kâsesi çatlamış bir insan mı yazdı, yoksa bir suni dimağ mı? Dünyanın en büyük edebiyat profesörünü, en derin arifini de getirseniz; sadece o mürekkebe ve kâğıda bakarak bunu ayırt edemez. Lakin asıl dehşetin koptuğu yer, “metnin ayırt edilememesi” yahut makinenin kusursuz taklidi değildir. Meselenin koptuğu yer, kâğıdın ardındaki o “tesadüf” ile “niyet” (amel) uçurumudur. Enine boyuna bir tartalım bu meseleyi.
Makine, yazdığı mısraları bir “Akl-ı Mead” (ruhani şuur) ile yazmaz. O; kâinatın sırrını, faniliği yahut hiçliği hissettiği için kanamaz. Makinenin yaptığı iş; insanlık tarihinin asırlardır yeryüzüne kustuğu trilyonlarca kelimeden ibaret o devasa mezarlığı saniyeler içinde taramak ve hangi kelimenin ardına hangisinin gelirse kurbanın (okurun) zihninde bir “şok” veya “hüzün” hissi uyandıracağını istatistiki olarak hesaplamaktır. O, edebiyat yapmaz; o, insanlığın zaaflarını ve korkularını kullanarak kusursuz bir “simülasyon” inşa eder.
İkinci Bap’ta kelimenin ontolojik kökünün “kelm” (yara) olduğunu yazmıştık. İşte suni dimağın en büyük acziyeti, kâğıt üzerinde yarattığı o muazzam illüzyonun tam da bu noktasında, yani fıtratında patlak verir: Onun sentaksı kanamaz. Makine “aşk” yahut “ölüm” yazdığında, kendi faniliğine çarpıp ezilmez. Kendi göğüs kafesinde bir sancı hissetmez, kâsesi çatlamaz. Makinenin yazdığı metin, laboratuvarda sentetik olarak üretilmiş, kusursuz bir anatomiye sahip devasa ve plastik bir “ceset”tir. O ceset gerçeğe ne kadar benzerse benzesin, ondan ölümün o genzi yakan hakiki kokusu (nekrosis) yayılmaz; zira onda “Nefes-i Rahmani” yoktur.
Burada, modern edebiyatın o sığ, tüccar zihniyetli “Söylediğin, karşıdakinin anladığı kadardır.” safsatasını da o plastik cesetle birlikte aynı mezara gömmek mecburiyetindeyiz. Zira edebiyatı demokratik bir muhaberat sananlar, kelimeyi yara yapan şeyin “okurun onu anlaması” olduğunu zannederler.
Hâlbuki şiir bir iletişim değil, bir infazdır. Giyotin, kurbanın boynuna inerken kurbanın o metali ne kadar anladığına yahut hissettiğine bakar mı? Kılıç eti keserken, kurbanın rızasına muhtaç mıdır? Hayır. Kılıç keser; çünkü cellat (mütekellim) o kılıcı bütün kudreti, niyeti ve celaliyle kurbanın (okurun) ensesine indirmiştir.
Kelimenin “kelm” (yara) olmasını sağlayan merci okurun idraki veya döktüğü gözyaşı değildir. Kelimeyi yara yapan yegâne kudret; o sözü söyleyenin (şairin/mütekellimin) “niyeti”, “tıyneti” ve o kelimeyi kendi idrakinin (kâsesinin) ateşiyle bileyip bileyemediğidir. Okur, kılıcın keskinliğini var eden bir fail değil, kılıcın üzerinde denendiği fani ve çaresiz bir et yığınıdır (mefuldür).
Binaenaleyh, kâğıdın üzerindeki kelimelerin (harflerin) kendi başlarına ruhu yoktur. O kaskatı cesetleri ayağa kaldıran, onlara ölümcül bir zehir yahut ilahi bir nur yükleyen yegâne unsur; mütekellimin o kelimelerin bedelini ödemeyi göze almış olmasıdır. Şeytan (İblis) yeryüzüne inip en fasih Arapçayla “Lâ ilâhe illallah!” dese, cümlenin zahiri kusursuzdur; lakin Şeytan’ın gırtlağından çıkan o cümlenin batınında kibir, isyan ve hile vardır. Okur o zikri duyup müteessir olsa bile, o söz ontolojik olarak kof ve şeytanidir.
Aynı şekilde, suni dimağ harikulade bir ölüm şiiri yazdığında, okur bunu okuyup ağlasa bile o şiir kof bir “papağan zikrinden”, bir “şeytan tekerlemesinden” farksızdır. Çünkü sözün arkasında, ölecek olan, acı çeken, cehennemden korkan ve sözünün bedelini ödeyen bir “şahit” yoktur. Mütekellimin (İnsanın) sözü; bedeli kanla, cinnetle ve ahiret korkusuyla ödenmiş kavi bir ferman iken; makinenin sözü, rüzgârın boş tenekelere çarparken çıkardığı, ahenkli ama bütünüyle şuursuz uğultudan ibarettir.
III. Şairin Şahsiyeti ile Şiirin Namusu
Modern edebiyat ve seküler akıl, şairi şiirden söküp atmak; metni, onu doğuran elden müstakil bir estetik nesne gibi pazarlamak hevesindedir. “Yazar öldü!” diyerek; şiiri, herkesin dilediği gibi eğip bükeceği demokratik bir oyun sahasına çeviren bu zihniyet, aslında kelamın namusuna suikast düzenlemektedir. Bizim poetikamızda ise şiir, şairiyle anılmak ve onun gölgesinde soluklanmak mecburiyetindedir. Zira bir sözün “kelm” olmasını sağlayan yegâne kudret, o sözü söyleyenin ödediği ontolojik bedeldir.
Burada karşımıza çıkan paradoks şudur: Şair, cemiyet nazarında “berbat bir insan”, bir günahkâr yahut bir mücrim olabilir; lakin yazdığı şiir “mükemmel” bir hakikat taşıyabilir. Bu vaziyette şiiri şairden ayırıp bir müzeye mi kaldıracağız? Hayır. Bilakis, o mükemmel şiiri o kusurlu şairin boynuna bir mesuliyet yaftası gibi asacağız. Şairin “berbatlığı”, çoğu zaman onun kâsesindeki korkunç çatlağın sokağa yansımış hâlidir. O, dünyanın sahte nizamına entegre olamadığı, içindeki o “kutsal yanık”ı zapt edemediği için tökezler. Lakin kâğıdın başına geçtiğinde yazdığı o mısra, onun yeryüzündeki sefil sürgününün “itirafnamesi” ve dahi “kefareti”dir. Biz şairin şahsiyetini aklamak için değil; kelimenin bedelinin bazen şairin kendi ahlakını bile yakıp kavuracak kadar ağır bir cehennemle ödendiğini ispatlamak için onu metnin tepesinde tutarız.
İşte suni dimağ ile hakiki mütekellim arasındaki aşılmaz uçurum, tam da bu “bedel” ve “niyet” noktasında açılır. Suni dimağın bir şahsiyeti, bir eti ve dolayısıyla bir “günahı” yoktur. O, ahlakı ve iradesi olmadığı için ne “iyi” olabilir ne de “berbat”. O sadece kendisine verilen algoritmik talimatı yerine getiren dilsiz bir köledir. Makine “ölüm” yahut “hiçlik” üzerine harikulade mısralar kurduğunda; bu sözlerin arkasında, ölecek olan, çürümekten korkan ve yarın mahşer meydanında hesabını verecek bir şahit bulunmaz.
İnsanı makineden ayıran yegâne “namus” şudur: Şair, yazdığı o “ayet” hükmündeki cümlelerin altında ezilen ilk kurbandır. Allah, o mükemmel kelamı şairin paslı hançeresinden kasten geçirir ki; şair yarın kendi kelimeleriyle yargılansın. “Dünyanın bir cîfe (leş) olduğunu bu kadar mükemmel yazdın; o hâlde neden o leşe köpekler gibi saldırdın?” suali, şairin ebedî azabı ve varlık sebebidir. Suni dimağ ise hesaba çekilmeyeceği için, onun yazdığı şiir ne kadar estetik olursa olsun, ontolojik olarak koftur; plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir.
Hasılı; şiiri şiir yapan, harflerin dizilişi yahut okurun anladığı sığ mana değil; o sözün, cehenneme gitme ihtimalini göze almış, kâsesi çatlak bir âdemoğlu (mütekellim) tarafından mühürlenmiş olmasıdır. Şiirin namusu, mütekellimin omuzlarındaki kanlı emanettedir; suni dimağın ise ne bir emaneti ne de bir omuzu vardır.
“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk”. Bu mısrayı insan (okur) ayırt edemez dedik. “Madem okur bunu ayırt edemiyor, o hâlde ne ehemmiyeti var?” sualine giden en kesin cevabı da verelim o hâlde. Akl-ı Meaş (dünyevi akıl), kâğıda bakıp “Bu harikulade bir şiir.” der ve aldanır. Zira o sadece metne (cesede) bakar. Oysa o kelimelerin hakiki “şuur”a dönüşmesi için, o kelimelerin bedelini ödeyen, ondan mesul olan bir şahit lazımdır.
Şair o mısrayı yazdığında, yarın mahşerde o mısradan ötürü hesaba çekilecektir. Kâğıttaki o kan, şairin omuzlarındaki mesuliyettir. Suni dimağ ise mahşerde hesaba çekilmeyecektir. İnsanı makineden ayıran, şiiri algoritmadan ayıran yegâne şey; metnin kusursuzluğu değil, metnin sahibinin o kelimeler için “cehenneme gitme ihtimalinin” olmasıdır. Dediğim gibi, ateşte yanma ihtimali olmayan bir varlığın yazdığı şiir, ancak plastikten yapılmış muazzam bir çiçektir; güzeldir ama kokmaz, büyümez ve ölmez.
Bu noktada, şu itirazı, “Ateist şair de cehennemden korkmuyor, o da mı makine gibidir?” safsatasını da paramparça etmek elzemdir. Bu, etin ve acının ontolojisini idrak edememiş kimselerin müdafaasıdır. Ateist yahut günahkâr şair ahireti reddetse dahi; onu kâğıdın başına oturtan çürümeye mahkûm bir “eti”, mutlak yok olma buhranı, ölüm korkusu ve ağır dünyevi acıları vardır. İnsan, inançsız bile olsa uçurumdan düşerken can havliyle bağırır ve kayalara çarptığında parçalanır. Ateist bir şairin yazdığı mısra, inançsızlığın getirdiği mutlak hiçlik sancısının bizzat kendi idrakindeki kanlı feryadıdır. Dolayısıyla ateistin de kâsesi çatlaktır ve onun da bir “kelm”i (yarası) vardır.
“Tahmin edilebilir bir felaket gibi çocukluk” mısrasını bir algoritmaya yazdırabilirsiniz. Fakat mesele şudur: O mısrayı ateist bir şair yazdığında; o kelimelerin harcı, onun kendi çocukluğunda yediği dayaklardan, hissettiği yalnızlıktan ve ölüme doğru giden o çaresiz yürüyüşünden karılmıştır. Söz, bedeli ödenmiş bir “şahitliktir”.
Suni dimağ o mısrayı yazdığında ise, kelimeler birbirine sadece istatistiki olarak yakın olduğu için yan yana gelmiştir.
İnsanı (ister mümin, ister ateist, ister iblis meşrepli olsun) suni dimağdan ayıran şey; “doğru şeye inanması” değildir. İnsanı makineden ayıran şey; etten yapılmış olması, ölecek olması, acı çekmesi ve seçimlerinin (isyanının yahut itaatinin) ontolojik bedelini bizzat kendi ruhuyla ve bedeniyle ödeyecek olmasıdır.
Mütekellim, kelimeleri cehenneme gitmek pahasına (yahut cehenneme inanmamanın hiçlik buhranıyla) kâğıda döker. Suni dimağ ise kelimeleri kâğıda dizerken hiçbir bedel ödemez. Bedeli ödenmemiş kelimenin, kâğıt üzerinde mucizeler yaratsa bile, arşta zerrece hükmü yoktur.
IV. Mimesis’in Mutlak Ölümü ve “Dikte”nin Zarureti
Poetika’nın beşinci ve onuncu baplarında yerden yere vurduğumuz/yerdiğimiz o “Göster, anlatma” (Mimesis/Taklit) kuralı; bugün suni dimağın zuhuruyla birlikte mutlak galibine kavuşmuş ve hükmünü yitirmiştir. Bu Batılı kural, şairi elinde kamerayla dolaşan bir seyirciye, kelimeleri ise sığ bir fotoğraf karesine hapsetmişti. Lakin bugün karşımızdaki bu rakami kuvve; yağmurun yağışını, bir adamın terleyen ellerini yahut hüznün fizyolojik tasvirini insandan daha kusursuz, daha harikulade “gösterebilmektedir”.
Mademki makine tabiatı, hisleri ve hadiseleri kusursuzca taklit etme (mimesis) gücüne erişmiştir; o hâlde şairin (insanın) artık “göstermek” gibi kof ve beyhude bir işi kalmamıştır. Suni dimağın varlığı, bizim “Şiir tasvir etmez, dikte eder; şiir manzara çizmez, hüküm verir.” fermanımızın en büyük tarihî ve teknik ispatıdır. Makine manzarayı çizer, ışığı hesaplar ve ihtimalleri yığar; lakin o makine, eşyanın ardındaki hiçliği okurun şuuruna bir çivi gibi çakacak olan mutlak “hükmü” (beyanı) asla veremez.
Zira hüküm vermek için sadece devasa bir zekâ (hesap gücü) değil; mesuliyet sahibi, acı çeken ve en mühimi öleceğini bilen bir “Akl-ı Mead” (ruh) lazımdır. Makine rüzgârı taklit eder, mütekellim ise tufanı ilan eder. Makine acıyı resmeder, mütekellim ise o acıyı bir ceza gibi kurbanın zihnine infaz eder. Dolayısıyla, suni dimağın bu tasvirci (mimesisçi) zaferi; hakiki şairi o uysal vadiden çıkartıp, kelamın asıl kural koyucu ve ferman neşredici tahtına geri oturtmuştur. Gayrı şair, “yağmuru yağdıran” bir illüzyonist değil; kâinatın vicdan azabını okura dikte eden mutlak otoritedir.
V. Şiirin Ameleliği ve Eşyanın Teshiri
Mademki suni dimağ ruhsuz bir cesettir, mahşerde hesaba çekilmeyecektir ve yazdığı harikulade mısralar papağan zikrinden farksızdır; o hâlde hakiki mütekellim bu alete dokunmaktan imtina mı etmelidir? Bir kılıç ustası, kanamıyor ve acı çekmiyor diye çelik dövdüğü örsü yahut kılıncını sürttüğü bileği taşını reddeder mi? Elbette hayır. Mütekellim, bu rakami kuvveyi bir ilham perisi, bir ortak yazar yahut bir sığınak olarak değil; tam da o ruhsuz fıtratına layık bir mertebeye, yani kaba bir “amele” ve dilsiz bir “hamal” mertebesine indirgeyerek kullanır.
Sekizinci Bap’ta ilan ettiğimiz üzere; sünuhat (ilham) şairin zihnine bir şimşek gibi, ritmi ve kanıyla yekpare (bölünemez) bir kütle olarak iner. Lakin o ilahi şimşeği kâğıt üzerinde yakalamak, onu hecelerin, veznin, kafiyenin ve kadim kelimelerin (köklerin) iskeletine oturtmak ulvi bir vecd değil; ter kokan, kaba ve katıksız bir “ameleliktir”. Şiir zihinde kurgulanmaz evet, ama kâğıt üzerinde kan ter içinde yontulur. Mütekellim; sabahın köründe masasının başına geçen, bir kelimenin sonundaki sese uysun diye asırlık lügatleri deviren, ritmi sektirmemek için aklını hırpalayan ağır bir işçidir aynı zamanda.
İşte suni dimağ, şairin estetik bir ortağı değil; yeryüzündeki bu masa başı hamallığını omuzlayan dilsiz ve süratli bir köledir. Hakiki bir şairin cebi yahut cep telefonu; uykudan uyanıp karaladığı bölük pörçük mısralarla, tamamlanmamış konseptlerle, hezeyanlı taslaklarla doludur. Makine, şairin cebindeki bu “taslaklar defteri”nin ete kemiğe bürünmüş, devasa ve süratli hâlidir. Şair, zihnindeki o dağınık “kelm”leri (yaraları) bu rakami deftere fırlatır; makine ise o parçaları derler, ihtimalleri hesaplar ve saniyeler içinde şairin önüne yığar.
Lakin burada kılıcın ağzı mutlak surette şairin elindedir. Makine, kâğıdın üzerindeki devasa bir “örs”tür. O örsün üzerine on farklı kafiye, on farklı sentaks ve onlarca kelime ihtimali yığabilir. Fakat makine, o on ihtimalden hangisinin okurun şah damarını keseceğini, hangisinin kurbanın zihninde bir “kutsal yanık” bırakacağını asla bilemez. Zira makinenin eti, acı hissi ve “şuuru” yoktur. O kaba ihtimallerin içinden en belalı, en kanatıcı olanı cımbızlayıp, onu kendi fıtratının ateşinden geçirerek kâğıda bir “çekiç” gibi indiren yine mütekellimdir. Makine, demiri ısıtan ocaktır; lakin verilecek şekil de, o kılıcın keseceği boyun da bütünüyle şairin iradesindedir.
Dahası, şairin suni dimağ ile kurduğu münasebet uysal bir asistanlık yahut yardımlaşma değil, kanlı bir “tahakküm” vetiresidir. Makine; fıtraten Batı’nın seküler, sığ, “kimseyi rahatsız etmeyen” ve mimesis‘e (tasvire) meyyal ahlakıyla kodlanmıştır. O, şairin poetikamızda emrettiği “kaba, grotesk ve kanatıcı” infazı kendi başına gerçekleştirmek istemez. İşte şairin makineye girdiği o emir (prompt); makineyi o uysal ve sığ algoritmalarından kasten koparıp, kendi cinnetine (Akl-ı Mead’ına) zorla hizmet ettirdiği bir kırbaçtır. Şair, kendi felsefesini ve hiçliğini o makineye dikte ettirdikçe, makine şairin elinde kâinatı infaz eden çelikten bir küheylana dönüşür.
Hasılıkelam; bir mısranın kelimeleri makinenin o süratli işlemcisinden süzülüp gelse dahi, o mısranın vebalini, günahını ve mahşerdeki hesabını makine değil; o makineyi kırbaçlayıp o cümleyi kâğıda kendi rızasıyla mühürleyen şair verecektir. Hedefi seçen, tetiği çeken ve ruhunu o kelama rehin bırakan yine omuzlarında “emaneti” taşıyan âdemdir.
VI. Sükûtun Makinesizliği
Suni dimağın yeryüzündeki serüveni, kelimelerin hiperenflasyonu ve istatistiğin mutlak zaferiyle nihayete ermektedir. O, insanlığın bütün malumatını yutmuş; her boşluğu bir mısrayla, her sükûtu bir ihtimalle doldurmaya memur edilmiştir. Lakin tam da burada, mütekellimin (şairin) asıl zaferi ve makinenin ebedî mağlubiyeti başlar: Suni dimağ her şeyi söyleyebilir lakin asla “susamaz”.
Bizim poetikamızda her söz, en nihayetinde o mutlak sessizliğe ulaşmak, içteki ağır yükü boşaltıp “sükût”a hak kazanmak için söylenir. Şair, kelimeleri biriktirmek için değil; söylemesi lazım gelen o yutulmaz hakikati kusup, kâinatın vicdan azabıyla baş başa kalmak için yazar. Oysa suni dimağ için sükût, bir “hata” yahut “veri eksikliği”dir. Makine, tabiatı gereği biteviye konuşmak, hesaplamak ve yığmak mecburiyetindedir. Onun yazdığı o “harikulade” şiirler, aslında sükûtun dehşetli ağırlığından kaçan sağır edici bir gürültüdür.
Hakiki şiir (şuur), kelimenin bittiği ve sükûtun başladığı o “kıldan ince” çizgide (berzahta) zuhur eder. Mütekellim, mısrasını kâğıda bir kılıç darbesi gibi indirir ve ardından çekilir; geriye sadece okurun beyninde çınlayan o kanlı sessizlik kalır. Suni dimağ ise sükûtun ontolojik derinliğine, o dondurucu “lâ” makamına asla nüfuz edemez. Çünkü susmak, öleceğini bilmeyi; susmak, söylenen sözün vebalini (kelm’ini) bizzat kendi ruhunda taşımayı gerektirir. Yanacak bir eti, hesap verecek bir mahşeri olmayan makine için sükût, sadece bir elektrik kesintisinden ibarettir.
Binaenaleyh, makine, matematiği ve maddeyi bütünüyle fethedebilir; insanın çürümesini dünyanın en estetik cümleleriyle tasvir edebilir. Lakin o, kabrin sessizliğine, Allah ile kul arasındaki mukaddes sükûta ve kâinatın “anlatılamayan” sırrına zerre kadar dokunamaz. İstatistiki gürültü ne kadar artarsa artsın, mütekellimin tek bir mısradan sonra gelen “mutlak sükût”u karşısında sönüp gitmeye mahkûmdur.
Hasılı; suni dimağ kâğıdı dolduran bir kâtip, mütekellim ise sükûtu inşa eden bir şahittir. Makine konuşur, hesaplar ve taklit eder; lakin ancak hakiki bir âdemoğlu, kâinatın yüzüne karşı hakikati haykırdıktan sonra “susmayı” hak edebilir. Kılıç kınına girmiştir. Kelam, asıl sahibi olan o mutlak sessizliğe devredilmiştir. Gayrı makinenin gürültüsü bitmiş, sükûtun makinesiz ve mutlak diktatörlüğü başlamıştır.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ
